Perşembe, 07 Shawwal 1439 | 2018/06/21
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Petrol Fiyatları, Erdoğan’ın İngiltere Ziyareti, Malezya Seçimleri ve Ermenistan

Sorular Cevaplar

Petrol Fiyatları, Erdoğanın İngiltere Ziyareti, Malezya Seçimleri ve Ermenistan

Birinci Soru:

24 Mayıs 2018’de petrol fiyatlarında dikkat çekici bir artış gözlemlendi. 2014 yılındaki düşüşten sonra Brent ham petrolün fiyatı 79 dolar, Texas ham petrolün fiyatı da 71 dolara ulaştı. Bu, yükselen petrol fiyatlarında dünyanın yeni bir sürece girdiği anlamına mı geliyor? Yaklaşık 150 dolar seviyelerinde seyreden önceki fiyatlara doğru mu gidiyoruz? Bunun sebepleri nedir?

Cevap:

Diğer herhangi bir emtia gibi petrol da arz ve talepten etkilenir. Bununla birlikte diğer emtiaların aksine petrol fiyatlarında fiyat istikrarını sağlamak neredeyse imkânsız. Diğer bir deyişle arz veya talepte meydana gelen herhangi bir değişiklik, petrol piyasasının yapısına bağlı olarak petrol fiyatları üzerinde doğrudan etkisi olur... Piyasa istikrarsızlığını etkileyen politik çalkalanmalar olduğunda özellikle spekülasyonun da fiyatlar üzerinde etkisi olur... Meselenin açıklığa kavuşması açısından aşağıdaki hususların bilinmesinde fayda var:

1- Arz

A- OPEC ve OPEC üyesi olmayan diğer ülkeler, piyasadaki petrol arzını sınırlandırma kararı aldılar. Piyasadaki arz fazlalığını eritmek ve petrol fiyatlarında artış sağlamak için 2017 yılı sonunda Rusya ile OPEC ülkeleri arasında varılan anlaşma gereği ham petrol üretiminde günlük 1,8 milyon varil indirime gidilmesi kararı verildi. OPEC’in (Standard & Poor’s Global Platts) yaptığı bir araştırmaya göre OPEC’in günlük ham petrol üretimi nisan ayında bir önceki aya göre 140 bin azalışla günlük 32 milyon varile geriledi. Bu yılın en düşük seviyesidir. Bugün günlük üretim 32.73 milyon varildir. Yani OPEC’in belirlediği rakamdan yaklaşık günlük 730 bin varil daha azdır. OPEC ile varılan anlaşma bir yıl daha sürecek ve mevcut koşullar devam ederse, büyük olasılıkla ham petrol fiyatları daha da artacaktır. Aspect Energy Consultants’da uzun vadeli araştırmalar başkanı Matthew Barry, Neler olduğunu görüyoruz, gelecekte çok daha fazlası olacak. Arz sorunu ya da riskler, fiyatlara daha açık bir şekilde etki etmeye başlayacakdedi. [https://www.marketwatch.com]

B- Venezuela’daki siyasi ve ekonomik kriz, ülkenin üretim hedeflerine ulaşma kapasitesi üzerinde önemli etkisi oldu. 2018 Nisan ayında Venezuela’nın ham petrol üretimi, bir önceki aya göre 80 bin varil, 2017 yılına oranla 540 bin varil azalışla günlük 1,41 milyon varil olarak gerçekleşti. Üretimdeki bu düşüşün ana nedenlerinden biri, Venezuela devlet politikasıdır. Venezuela’nın petrol şirketi Petroleos de Venezuela (PDVSA) kötü idare ediliyor. Geçtiğimiz ay ConocoPhillips, Venezuela’daki iki petrol projesinin müsaderesi nedeniyle “PDVSA” şirketine karşı açtığı 2 milyar dolarlık davayı kazandı. Devlete ait petrol şirketi PDVSA, 2,5 milyar dolarlık borcunu ödeyemedi... Bütün bunlar devlete ait petrol şirketinin üretimini etkiledi ve dolayısıyla arzdaki düşüşe katkısı oldu... Ardından arzdaki düşüş nedeniyle fiyatlarda bir artış gerçekleşti.

C- Başkan Trump’ın İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıklaması, İran petrol endüstrisine yeni yaptırımlar olasılığını doğurdu. Benzer yaptırımlar sistemi, ilk kez 2012 yılında Obama idaresi döneminde kuruldu. Teoride, İran’ın ham petrol üretimi yüzde 20 ya da günlük 500 bin varilden 400 bin varile düşebilir; Bu, güncel fiyatlarla ayda yaklaşık 1 milyar dolara eşdeğerdir. [http://foreignpolicy.com] ABD, henüz İran’a karşı ne gibi önlemler alacağını açıklamamış olsa da ancak İran petrol sanayini hedef alan bir tür yaptırım sistemi belirleyeceğine dair spekülasyonlar var.

Bu üç gelişme, arzdaki düşüşe katkıda bulunmuş ve sonuçta fiyatlarda bir artış gözlemlenmiştir.

2- Talep

A- Petrol talebinde bir artış var. Uluslararası Enerji Ajansı, 2017 yılında günlük 97,8 milyon varil olan küresel petrol talebinin, bu yıl günlük 99,3 milyon varile yükselmesini bekliyor. IMF, bu yıl ve gelecek yıl küresel ekonomik büyüme tahminlerini yukarıya çektikten sonra Paris merkezli Uluslararası Enerji Ajansı da (IEA), önceki 2018 petrol talebi artış tahminini günlük 1,3 milyon varilden 1,4 milyon varile yükseltti. Uluslararası Enerji Ajansı, piyasa hakkındaki aylık raporunda, petrol talebinin, 2017 yılında günlük 1,6 milyon varil oranında arttığını açıkladı. [https://www.reuters.com]

B- Petrol talebindeki bir diğer artışın faktörü de Çin’dir. 2018 Nisan ayında Çin’in günde 9 milyon varilden fazla ham petrol tüketeceği tahmin ediliyor. Yani Çin’in bu tüketimi her zamankinden çok daha fazladır. Bu, küresel tüketimin yaklaşık yüzde 10’na, Asya’daki toplam talebin de üçte birinden fazlasına denk geliyor. Ham petrolün varil fiyatı 75 dolara vardığı takdirde, Çin’in aylık ithalat giderinin 20 milyar doları geçeceği anlamına gelir. Bakım mevsiminde bile rekor talep söz konusu. Oysaki yılın bu zamanında genellikle ithalatta bir düşüş görülür. Bu da Çin’in petrol ihtiyacının beklenenden çok fazla olduğunu açıklar. Goldman Sachs, müşterilerine gönderdiği bir notta, Çinin petrol talebinin, güçlü bir büyüme olduğunu gösteriyor. Mevcut tahminlerden çok daha yüksek olabilir.dedi. [https://www.reuters.com]

Yukarıdakilere dayanarak talepte bir artış var, talepte gözlemlenen bir artış, fiyat artışına neden olabilir.

3- Spekülasyon

Piyasalardaki moral bozukluğunun yanı sıra petrol arz ve talebindeki hızlı gelgitlerde spekülasyonlar devreye girer... Petrol fiyatlarında hissedilir bir artış veya düşüş görüldüğünde spekülasyon daha belirgin hale gelir. Büyük hedge fonları, ya büyük petrol sözleşmeleri satın alarak ya da arz ederek petrol piyasasında önemli rol oynarlar. Dolayısıyla spekülasyon, çift tarafı keskin bir kılıç gibidir. Talepteki artışı etkileyip fiyatlarda bir artışa neden olabileceği gibi talepteki düşüşü etkileyip fiyatlarda da bir düşüşe neden olabilir... Bununla birlikte spekülasyonların mevcut fiyat artışlarında önemli bir etkisi olmaz. Aksine yukarıda da belirtildiği gibi fiyat artışlarında arz ve talep önemli bir rol oynar.

4- Petrol fiyatlarının, geçmişte olduğu gibi 150 dolar seviyelere ulaşması ise oldukça düşük bir olasılıktır. Çünkü küresel ekonomik koşullar, buna dayanamaz. Bu nedenle petrol fiyatlarının 100 dolar seviyelerine varmadan yavaşça artmaya devam edeceği bekleniyor... Özellikle ABD ile Çin arasında yaklaşan ticaret savaşı, talepteki bir düşüşü neden olacak ve buna bağlı olarak da petrol fiyatları kolayca düşecektir. Buna ek olarak fiyatlar, Amerika’nın arzulamadığı seviyelere yükselirse, üretim artışı için ABD’nin özellikle Suudi Arabistan üzerinden OPEC’e yapacağı baskının da benzer bir etkisi olacaktır.

=================

İkinci Soru:

Erdoğan, üç günlük resmi bir ziyaret için 13 Mayıs 2018 Pazar günü Londra’ya gitti. Ziyaret sırasında Erdoğan, Kraliçe Elizabeth ve Başbakan Teresa May ile görüştü. Erdoğan, İngiltere ziyaretini, Türkiye’de 24 Haziran’da yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bir kaç hafta önce gerçekleştirdi... Bilindiği üzere Erdoğan’ın İngiltere ile ilişkisi, 2016 yılındaki başarısız darbeden bu yana gergindir. Peki, böyle bir ziyaret neden gerçekleşti ve amacı ne? Amacına ulaştı mı?

Cevap:

Ziyaretin amacını açıklamak adına aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

1- Malum, Erdoğan, başkanlık sistemiyle yetkilerini güçlendirmeye çalışıyor. Zira başkanlık sisteminde bütün yetkiler başkanın elinde toplanacak. Öte yandan ülkede olağanüstü hal uygulanıyor. Yürürlükteki olağanüstü hal nedeniyle 160 bin kişi tutuklandı ve yaklaşık bir o kadar memur da keyfi olarak görevinden uzaklaştırıldı. Ayrıca 2016 yılında hükümete karşı girişilen başarısız darbeden bu yana aralarında memur, avukat, polis ve akademisyen olmak üzere binlerce çoğu İngiliz yanlısı muhalif tasfiye edildi. Bununla birlikte Erdoğan, Londra’ya hareketinden önce Pazar günü İstanbul’da düzenlediği basın toplantısında, İngiltere’yi “stratejik ortak ve müttefik” olarak niteledi. Erdoğan, Salı günü May ile yapacağı görüşmede Türkiye-İngiltere ilişkilerinin yanı sıra bölgesel ve uluslararası sorunları, iki garantör devlet olarak Kıbrıs’taki gelişmeleri ve Orta Doğu için “Ortak Eylem Planı”nı ele alacaklarını belirtti... Ziyaretinde Türkiye ile İngiltere arasındaki ticareti artırma üzerine odaklanacaklarını vurgulayan Erdoğan, Brexit sonrası dönemde de kesintilere uğramadan İngiltereyle ekonomik ilişkilere devam etmek istiyoruzdedi... [13.05.2018 http://www.elfagr.com]

2- Erdoğan’ın açıklamalarından May ile bölgesel ve uluslararası sorunları, Kıbrıs’taki gelişmeleri, Orta Doğu için ortak eylem planını ve Türkiye ile İngiltere arasındaki ticaret artışını ele alacakları anlaşılıyor... Orta Doğu için ortak eylem planına gelince, May’in uluslararası konuları ele alacağı kişi Erdoğan değildir. İngiltere’ye hareketinden önce İstanbul Atatürk Havalimanı’nda düzenlenen basın toplantısında gazetecilere açıklamalarda bulunan Erdoğan, görüşmelerin ekonomik konular ve iki ülke arasındaki ticaret hacminin güçlendirilmesi konusu üzerine odaklanacağı sözüne gelince, bu doğru değildir. Çünkü ekonomi ve ticaret, özellikle de iki ülke arasındaki ticaret hacminin artışı için politik istikrara muhtaçtır. Özellikle de başarısız darbeden sonra böyle bir istikrar söz konusu değil. Ziyaret sırasında kayda değer herhangi bir ekonomik anlaşma imzalanmamış olması da bunu teyit eder. Geriye Kıbrıs konusu kalıyor. Kıbrıs konusu gündeme gelmiş olabilir, çünkü taraflar, adadaki kalıcı barış ve güvenlik için garantör devletlerdir. Tabii adada gerginlik söz konusu olduğunda. Böyle bir durum ise şuan yok... Bu, ziyaretin amacına ilişkin Erdoğan’ın yaptığı açıklamaların hiçbir tutarlı tarafı olmadığı, aksine gerçek nedenden dikkatleri saptırmak için yapılmış açıklamalar olduğu anlamına gelir.

3- Gerçek nedene gelince, başarısız darbeden bu yana gelişen olaylar incelenip, seçimlerden hemen önce gerçekleşen ziyaretle ilişkilendirildiğinde, Erdoğan’ın İngiltere ziyaretinin asıl amacının ne olduğunu öğrenebilir.

- Olaylara gelince, başarısız darbenin ardında Türkiye’deki İngiliz ajanlarının olduğu biliniyor. Erdoğan, soru cevapta da geçtiği üzere özellikle ve ağırlıklı olarak ordudaki İngiliz ajanlarına yönelik çok sert önlemler aldı ve bu önlemler, İngiltere’de Erdoğan’a karşı büyük nefret uyandırdı...

- Seçimlerden önce gerçekleşen ziyarete ve aralarındaki linke gelince, İngiltere, meclis çoğunluğunu elde etmek için başta Cumhuriyet Halk Partisi olmak üzere İngiliz yanlısı muhalif partiler arasında Erdoğan’a karşı sıra dışı bir ittifak kurdurdu. Bu gibi durumlarda alışıldık taktikler izleyen İngiltere, başkanlık seçimlerini en azından ikinci tura taşımak, iddia edildiği gibi Erdoğan’ın kamuoyu çoğunluğunu kaybettiğini, kazansa bile imajının zedelendiğini göstermek amacıyla parlamento seçimlerine ittifak şeklinde girilmesini istedi... Doğal olarak bu Erdoğan’da endişe ve kaygı yarattı...

- Bu nedenle bu ziyaret, 24 Haziran’da yapılacak seçimler öncesinde bir nevi İngiltere’nin gönlünü alma ziyaretidir. Bu yüzden Erdoğan, İngiliz ajanlarını hapisten çıkarmak, yaptığı açıklamada da geçtiği gibi İngiltere’ye stratejik müttefik diyerek yaltaklık yapmak, seçim kampanyası sırasında saldırılarını hafifletmeleri karşılığında İngiliz ajanlarına karşı yürüttüğü kapsamlı temizlik operasyonunu durdurmak gibi bazı tavizler karşılığında İngilizleri ikna etmeye çalıştı... İşte Erdoğan’ın İngiltere’ye yaptığı ziyaretin ardındaki amaç, büyük olasılıkla budur.

Peki, amacına ulaştı mı? Başarısız olmuş gibi görünüyor ve başarısız olduğunun göstergesi şunlardır:

- Görüşmeden sonra Downing Street’teki ofisinde Erdoğan’ın yanında duran May, Demokratik olarak seçilmiş hükümeti devirmeye çalışanları adalet önüne çıkarmak doğrudur. Ancak, Türkiyenin savunmayı istediği değerleri gözden kaybetmemesi de önemlidir.” değerlendirmesinde bulundu. [16.05.2018 alarab.co.uk] Yani May, gazetecilerin önünde hem de konuğu iken Erdoğan’ı eleştirdi...

- Erdoğan’ı protesto etmeleri için ifade özgürlüğünü savunan grupları kışkırttı. “Downing Street’teki Başbakanlık konutu önünde gerçekleşen protestolara PEN, Sansür Endeksi ve Sınır Tanımayan Gazeteciler gibi ifade özgürlüğünü savunan grup üyeleri katıldı... [15.05.2018 www.pen-sy.com] “Chatham House önündeki Kürt göstericiler de Erdoğan’ı üzerinde “terörist” yazan dövizlerle karşıladılar.” [15.05.2018 al-ain.com]

=================

Üçüncü Soru: Malezya’da 9 Nisan 2018’de yapılan genel seçimleri Başbakan Necip kaybetti. 92 yaşındaki Mahathir kazandı ve başbakan olarak yeniden siyasete geri döndü. Seçimlerin ardında sanki belli bir planlama varmış gibi geliyor. Seçimlerin geri planında dışsal motifler var mı? Yoksa mevzu, söylendiği gibi yerel demokratik oyun mu?

Cevap:

1- Malezya, Malay Yarımadası’nın güney ucu ile Güney Çin Denizi’nde yer alan Borneo Adası’nın kuzey bölgelerinden olmak üzere biri birine oldukça uzak 2 ana kara parçasından oluşuyor. 13. yüzyılda Müslüman tüccarlar yoluyla İslam bölgede yayılmaya başladı. Halktan önce evvela yöneticiler ve elitler İslamiyet’e girdiler. Moğol istilaları yüzünden kara ticaret yolları kullanılamaz hale gelince, Malay Yarımadası’nda yer alan Malakka Sultanlığı’nın deniz ticaretindeki önemi arttı. Malakka Sultanlığı, 15. yüzyılda Çin’den bağımsızlığını kazandıktan hemen sonra hızla İslamiyet’e girdi. Malakka Sultanlığı’nın gücü ve itibarı nedeniyle İslamiyet hızla bütün bölgeyi kapladı. Portekizli sömürgeciler, kalenin kapılarını içeriden açması için içerideki birine rüşvet verdikten sonra 1511’de Malakka Sultanlığı’nı ele geçirdiler. Şehir 130 yıl Portekiz işgali altında kaldıktan sonra 1641’de Hollandalıların eline geçti. Ticaret ve liman sözleşmeleriyle, daha sonra da farklı etnik “nüfusu” istismar stratejisiyle yarımada 1786’da sömürgeci İngilizlerin eline geçti. İngilizler, yarımadanın fiili yöneticileri oldular. Kalan Sultanları da büyük ölçüde sembolik yöneticiler olarak tuttular. Yarımadadaki Malay Federasyonu, 1957’de İngilizlerden resmen bağımsızlığını ilan etti. Federasyon, Borneo ile Singapur’un eklenmesiyle de 1963’te Malezya adını aldı. (Ancak 1965’te Malezya parlamentosunda yapılan oylama sonucu Singapur federasyondan ayrıldı.)

2- Bağımsızlığını ilan ettikten sonra bile İngiltere’nin Malezya politikası üzerindeki hegemonyasını devam ettirdiği açıktır. Örneğin:

A- Malezya, İngiliz Milletler Topluluğu ve (2003 yılında katıldığı) Bağlantısızlar Hareketi üyeliğini korudu. Aynı zamanda Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı kurucu üyesidir. Başbakan Tunku Abdül Rahman da ilk Genel Sekreteridir.

B- Doğu Süveyş’in çekilmesinden sonra 1971’de İngiltere, Avustralya, Yeni Zelanda, Malezya ve Singapur arasında beşli savunma paktı imzalandı. 1971’de Avustralya’da İngiliz yanlısı Liberal Parti’nin iktidarda olduğunu belirmekte fayda var.

C- Başbakan Mahathir Muhammed, Avustralya’nın Amerikan yanlısı İşçi Partisi Genel Başkanı (Bob Hawk) liderliğinde 1989’da kurulan Amerikan yanlısı APEC’in kuruluşuna karşı çıktı. İşçi Partisi lideri Reith Hook ve Başbakan (Paul Keating), 1993’te ABD’nin Seattle kentinde düzenlenen APEC Zirvesine katılmayan Mahathir’i “asi” olarak nitelediler.

D- APEC’e alternatif olarak Mahathir Muhammed, 1997’de Amerika ve Avustralya’yı dışlayan Doğu Asya Ekonomik Topluluğu kurulması önerisinde bulundu. Ancak bu düşünce kabul görmedi. Daha sonra düşünce, İngiliz yanlısı Liberal Başbakan (John Howard) başkanlığında Avustralya’nın da katıldığı Doğu Asya Zirvesi toplantılarına evirildi. Amerika, Doğu Asya Zirvesi toplantılarından dışlandı. (ABD ve Rusya 2011’de ancak gruba katılabildi.)

3- İngiltere, Amerika’nın eski Başbakan Necib Rezzak ile flört ettiğini gördü.  İngiliz yanlısı önceki Malezya hükümetlerinde bakanlık görevinde bulunmuş ve bağımsızlığından beri Malezya’da iktidarda olan aynı partiden (Birleşik Malaylar Ulusal Örgütü) gelmiş olmasına rağmen İngiltere, Rezzak’ın Amerika’ya doğru kayıp gitmesinden korktu. Böyle bir korkunun varlığının bazı belirtileri şunlardır:

A- Barack Obama, Nisan 2014’te Malezya’ya bir ziyaret gerçekleştirdi. Obama, yaklaşık 50 yıldır Malezya’yı ziyaret eden ilk ABD başkanıdır. Obama, “Asya Ekseni” politikası kapsamında “Malezya-ABD ilişkilerini kapsamlı bir ortaklık seviyesine çıkarma kararı aldı.

B- Necib ve Obama, iki dost olarak Aralık 2014’te Hawaii’de “golf” oynadılar... Obama, Kasım 2015’te Malezya’yı ikinci kez ziyaret etti.

C- Necib, bir Amerikan girişimi olan Trans-Pasifik Ortaklığı’nı güçlü bir şekilde destekledi ve ABD’nin katılımı konusunda ısrar etti. Trump döneminde Amerika, Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekildikten sonra Necib, Ticaret Noktası programını sürdürmek için Japonya ile birlikte çalıştı. “Vietnam ve Malezya, ABD’nin çekilmesinden sonra çökme riskiyle karşı karşıya kalan Trans-Pasifik Ortaklık Anlaşması’nda yer alan 11 ülkeyi kurtarmak için önemli bir rol oynadılar.” [https://asia.nikkei.com/Economy/Vietnam-and-Malaysia-play-vital-roles-in-making-TPP- 11]

4- 2018 seçimleri yaklaştıkça İngiltere’nin, iktidarı ele geçirmek için muhalefet platformu olarak kullanılan eski ve sadık uşağına (Mahathir Muhammed’e) yeniden başvuracağı anlaşılıyor. Ki öyle de oldu... Böylece Malezya’nın ABD politikalarından uzaklaşması ve İngiliz politikaları doğrultusunda ABD’nin bölgeye müdahalesini azaltması için yeniden çalışmalara başlaması bekleniyor.

=================

Dördüncü Soru: 8 Mayıs 2018’de Ermenistan parlamentosunda yapılan oylamada muhalif lider Nikol Paşinyan Başbakan seçildi. Böylece Ermenistan’da üç haftadır süren Rus yanlısı hükümet karşıtı protesto gösterileri sayfası kapanmış oldu. Soru şu: Ermenistan’daki bu siyasi dönüşümün boyutu ne? Bu, Rus nüfuzunun Ermenistan’dan def edileceği anlamına mı geliyor? Bu konuda, Batının “Avrupa ve Amerika” bir rolü var mı?

Cevap: Bu hususların açıklığa kavuşması için aşağıdaki konulara bir göz atmak gerekiyor:

1- Ermenistan, 4 milyon nüfuza sahip küçük bir ülkedir. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküş süreci kapsamında bağımsızlığını ilan etti. Ermenistan’da 1999’dan bu yana Cumhuriyetçi Parti iktidarda. Protesto gösterileri sonucu liderlikten olan Şerj Sarkisyan, 2008’den bu yana iki dönem üst üste Ermenistan’ın Devlet Başkanı oldu. Mecliste muhalif partilerin varlığına rağmen yaygın kesim tarafından iktidarı diktatör ve Rus yanlısı olarak bilinir. Anayasa, bir kişinin iki dönemden fazla devlet başkanlığı yapmasına izin vermiyor. Dolayısıyla Sarkisyan, ikinci döneminin sonunda iktidarda kalmaya devam etmek isteyince, bazı anayasal değişiklikler yaptı. Değişiklikler uyarınca devlet başkanlığı makamı onursal hale getirildi ve asil yetkiler de başbakanlığa devredildi. Devlet başkanlığında ikinci dönemi biter bitmez Devlet Başkanı Sarkisyan, başbakanlık makamına geçti. “Ermenistan parlamentosu, geniş çaplı protesto gösterilerine rağmen eski Ermenistan Devlet Başkanı Şerj Sarkisyan’ı başbakanlığa seçti. Geçen hafta sona eren ikinci ve son döneminin ardından parlamentoda yapılan oylamada, 17 oya karşın 77 oyla “63 yaşındaki” Sarkisyan’ın başbakanlığı onaylandı... [17.04.2018 En Nehar] Parlamentoda yapılan bu oylamaya karşın kitlesel gösteriler patlak verdi. Öncelikle hükümetin yaptığı yolsuzluklar ve buna ek olarak ülkenin petrol, doğal gaz ve hammaddeler gibi doğal kaynaklar yoksulu oluşu nedeniyle Ermeniler, özellikle Sarkisyan döneminde ekonomik sıkıntı ve fırsat yoksunluğu yaşadılar. Muhalefetteki “Yelk” partisi, bu konular üzerine odaklandı, sonra da Ermenistan’daki protesto gösterilerinin kıvılcımını ateşledi. Çok geçmeden yeni bir “halk” liderini bârizleştiren bu kitlesel gösteriler, muhalif lideri Nikol Paşinyan’ın şahsında temsil buldu...

2- Ermenistan’daki protesto gösterilerinin temel dürtüsü, Devlet Başkanı Sarkisyan’ın iktidarı sırasında ekonomik durumun kötüleşmesidir. Sovyet rejimindeki diğer ülkeler gibi Ermenistan yönetiminde de idari ve mali yolsuzluk egemendir. Devlet aygıtında rüşvet, o kadar yaygın ki insanlar, rüşvet nedeniyle baskı ve sıkboğaz ediliyorlar. Halk, yaşam standartlarından ötürü iktidardan pek memnun değildi ve ikinci Sarkisyan döneminin sona ermesini iple çekiyordu. Ancak Sarkisyan’ın başbakanlık görevine geçtiğini görünce insanlar iktidarına karşı kitlesel gösteriler yaptılar. Ardından Sarkisyan’ın istifa edip muhalif lider Paşinyan’ın da başbakan olarak seçilmesiyle protesto gösterileri sona erdi. Ekonomik meseleler ile demokrasiyle ilgili yerel konular aciliyet gerektirdiği için yeni Başbakan Paşinyan, hükümeti kurduktan hemen sonra parlamento seçimleri yapılmasının gerekliliğine vurgu yaptı ve yurtta “farklı alanlarda reformlar gerçekleştirilmesine” olanak sağlayacağını ifade etti. Daha önce yaptığı açıklamada ise Paşinyan, “Ermenistan’ı demokratikleştirme”, hukukun üstünlüğünü güçlendirme, özel ekonomik çıkarlar ile hükümet çıkarlarını birbirinden ayırma ve yatırım ortamını radikal bir şekilde iyileştirme sözü vermişti.” [14.04.2018 alarmaniya.net]

Dolayısıyla Ermenistan’daki siyasi değişimin öncelikle yerel motifli olduğu açıktır.

3- Tepkiler

A- Protesto gösterileri boyunca Amerika, Ermenistan’daki durumu yakından izlediğine dair açıklamalar yapsa da, görünüşte Ermenistan’da nüfuzunu yaymak için fırsat kollamaktadır. Paşinyan’ın başbakan olarak seçilmesinin ardından Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Heather Naubert Salı günü geç vakit yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamasında, ABD, Ermenistan’ın yeni Başbakanı olarak Nikol Paşinyan’ı tebrik ediyor. Yeni hükümetle ve Ermeni halkıyla yakın çalışmayı sabırsızlıkla bekliyoruz.ifadelerini kullandı. Sözcü; demokrasi, hukukun üstünlüğü, bölgesel ve küresel güvenliğin korunması gibi konularda iki ülke arasında ortak çıkarlar olduğunu da belirtti.” [09.05.2018 armenpress.am]

B- Avrupa’ya gelince, Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, Nikol Paşinyan ile bir telefon görüşmesi yaptı. Mogherini, Ermenistan Başbakanını ilk fırsatta Brüksel’i ziyaret etmeye davet etti. AB’den yapılan basın açıklamasında, “Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, dün öğleden sonra yeni Ermenistan Başbakanı olarak seçilen Nikol Paşinyan’ı tebrik etmek için onunla bir telefon görüşmesi yaptı. Nikol Paşinyan ve onun tarafından kurulacak hükümet ile çalışmaya hazır olduklarını belirten AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi, Ermenistan Başbakanını ilk fırsatta Brüksel’i ziyaret etmeye davet etti.” [09.05.2018 Armenpress]

C- Rusya’ya gelince, Paşinyan 08 Mayıs 2018’de parlamentoda yapılan oylamada başbakan olarak seçildikten hemen sonra “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Paşinyan’a bir tebrik mesajı gönderdi. Putin mesajında, Hükümetin başındaki faaliyetlerinizin, ülkelerimiz arasındaki dostluk ve müttefiklik ilişkilerinin daha da güçlenmesine, Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT), Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) çerçevesindeki işbirliğimize katkıda bulunmasını bekliyorumifadelerine yer verdi... Paşinyan ise Rusya’yla askeri işbirliğini Ermenistan’ın güvenliğinin ana unsuru olarak görüyoruz” diye konuştu. Meclisteki özel oturumda Paşinyan, Rusya ile stratejik ortaklık ilişkilerinin Ermenistan için öncelikli olmaya devam edeceğini söyledi. Paşinyan, ülkesinin Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü ile Rusya, Kazakistan, Beyaz Rusya, Ermenistan ve Kırgızistan’dan oluşan Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkmayacağını belirtti. [08.05.2018 Russia Today]

Rusya’nın Ermenistan korkularını gidermek için Paşinyan, Ermenistanda başlayan siyasi süreç, özünde ya da biçimsel olarak herhangi bir jeopolitik bağlam taşımıyor. Hareketimizde, ABD veya Avrupa Birliğinin çıkarlarını değil, Ermenistan ve halkının çıkarlarını rehber edineceğiz... Protestomuz Rusyaya yönelik değil, kaldı ki Ukrayna olaylarının herhangi bir izini de taşımıyor.” Dedi. [01.05.2018 Daraj]

4- Belli ki Rusya, Ermenistan’daki nüfuzunu hâlâ koruyabileceğini düşünüyor. Bu yüzden Rusya Devlet Başkanı Putin, Paşinyan’a Soçi’de görüşme çağrısı yaptı. Pazartesi günü aralarındaki ilk görüşmede “Yeni Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e askeri alandaki işbirliğini geliştirmeyi umduğunu kaydederek, Ermenistan ve Rusya arasındaki ilişkilerin öneminden kimsenin şüphesi yok” dedi. [14.05.2018 Reuters]

Paşinyan, Ermenistanda hiç kimse, Rus-Ermeni ilişkilerinin stratejik önemini hiçbir zaman sorgulamadı ve sorgulamayacak. İlişkilere hem siyasi hem de ekonomik açıdan yeni ivme kazandırma amacındayızifadelerini kullandı. Paşinyan, Ermenistan’daki kriz sırasında izlediği dengeli yaklaşım için Rusya’ya minnettar olduklarını ifade etti.” [14.05.2018 Russia Today]

Rusya’nın Ermenistan’daki nüfuzunu koruma şansını, “Ermeni Düğümü” olarak adlandırabiliriz. Köklü “Ermeni Düğümü”, muhalefetin Rusya’ya sırt çevirmesinin önündeki engeldir. Çünkü Ermenistan, etrafı Müslümanlarla çevrili bir ülkedir ve Müslümanlarla çevrili olduğu için kalıcı korku duygularına hâkimdir. Komşusu Azerbaycan ile Dağlık Karabağ’da anlaşmazlık yaşıyor. Türkiye’yi yirminci yüzyılın başlarında Ermenilere soykırım yapmakla suçluyor. Komşusu İran da öyle. Ermenistan ile Rusya arasında doğrudan bir coğrafi bağlantı yok. Zira aralarında Gürcistan var. Çeçenistan’da olduğu gibi Güney Rusya ise İslami ayrılıkçı çatışmalarla kaynıyor. Fakat en yakın uluslararası güç olarak Rusya, İslam dünyası karşısında Ermenilere güvenlik hissi veriyor. Ayrıca Rusya, Dağlık Karabağ sorununda özellikle Azerbaycan karşısında Ermenistan’a askeri destek verdi ve bağımsızlığından bu yana Erivan yönetimine temel yaşam desteği sunuyor. Kredi, hibe, akaryakıt ve gaz gibi enerji kaynakları sağlıyor. Ermenistan, yardımlara ve Ermeni diasporasının para transferlerine bağlı ekonomik açıdan zayıf bir ülkedir. Müslüman tehlikesi karşısında korunmak için Rus gücüne güveniyor. Dolayısıyla Ermenistan’daki Rus askeri üsleri ve Rusya ile stratejik ortaklık, Ermenistan dış politikasının mihenk taşı olarak kabul edilebilir. Hatta 26 Nisan 2018’de Russia Today sitesinin de bildirdiği üzere protesto gösterileri sırasında bazı protestocuların, Ermenistan’daki Rus askeri üssünün kaldırılmasına ilişkin yaptıkları açıklamalar bile muhalif lider Paşinyan gerçekliğinden bihaber bazı protestocuların gazını almaktan öte bir şey değildir. Kanıtı, Paşinyan’ın ülkedeki Rus askeri üsleri lehine destekleyici ve dostane açıklamalarda bulunmuş olmasıdır.

5- Ezcümle, protesto gösterilerinin yapısı, yerel niteliktedir ve iktidarı muhalefete teslim etmek amacıyla düzenlenmiştir. Önceki yönetim, Rus dostuydu, çünkü Sarkisyan, Rusya için bel kemiğiydi. Paşinyan, muhalefetteydi ve Sarkisyan, Rusya’ya daha yakındı... Ancak protesto gösterilerinin gücü, Rusya’yı daha yakın olandan daha uzak olanı kabule zorladı. Protesto dalgasında sürüklenen Rusya, muhalefeti kabul etti. Yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü Rusya, Batının Rusya’nın Ermenistan’daki nüfuzuna sızmasının oldukça zor olduğundan emindi. Ancak Batının özellikle de Amerika’nın, alışılagelmiş birçok kötü amaçlı yöntemlerle yürütülen uluslararası sömürgecilik çatışmasında olduğu gibi, Ermenistan sahasını tek başına Rusya’ya terk etmesi beklenmiyor...

H.10 Ramazan 1439
M.26 Mayıs 2018

Devamını oku...

Trump’ın Nükleer Anlaşmadan Çekilmesi

Soru Cevap

Trumpın Nükleer Anlaşmadan Çekilmesi

Soru:

Bildiğimiz kadarıyla Amerika, kurumlar devletidir. Uluslararası politikada Amerika’nın ana hatlarını başkan değil, yönetim kurumları belirler. Amerika, İranla imzaladığı nükleer anlaşmayı bir zafer olarak kabul etmişti. Şimdi ise anlaşmadan çekilen Trump, bunu bir zafer olarak addetti. Bunu nasıl açıklayabiliriz? Lütfen bunu açıklar mısınız, teşekkür ederim.

Cevap:

Evet, her ne kadar karar vermede başkanın üslubu ön planda olsa da Amerika’nın uluslararası politikadaki ana hatlarını başkan değil, kurumlar yönetir. Fakat soruda, bu ana hatların üzerine oturtulduğu temele değinilmiyor. İşte cevabın püf noktası buradadır. Kurumlar devletinde bu temel, Amerikan çıkarlarıdır. Eğer Amerikan çıkarları gereği, belli şartlarda bir anlaşma imzalamak gerekiyorsa, kurumlar da başkan da bu anlaşmayı onaylar. Eğer Amerikan çıkarları gereği bu anlaşmanın iptali gerekiyorsa, kurumlar da başkan da anlaşmanın iptalini onaylar. Bunun açıklaması şöyledir:

1- İran, alternatifini bulana değin Amerikan ajanı zorba Beşşar rejimini korumak için kritik önemdeydi. Amerika, Suriye’deki halk hareketinin attığı İslami slogan ve dillendirdiği İslami yönetimden korkuya kapıldı. Tiranın devrilip yerine Suriye’de bir İslami yönetim kurulmasından, özellikle de 2015 yılında terazide halk hareketinin kefesinin ağır bastığı ve bölgeleri teker teker ele geçirdiği bir zamanda bölgedeki nüfuzunun yok olup gitmesinden tırstı... Bu yüzden Amerika, İran rolünü barizleştirmek ve İran’a uygulanan yaptırımları kaldırmak istedi. Ki kendisine tevdi edilen rolü yerli yerince oynayabilsin. Dolayısıyla Amerikan çıkarları, yaptırımların kaldırılması için böyle bir anlaşmanın imzalanması gerektirmişti. Anlaşmanın, bütün kriterlere göre İran’ı aşağılayıcı ve küçük düşürücü bir anlaşma olduğu aşikâr... Bunun en iyi kanıtı, önceki ABD başkanının yaptığı açıklamalardır. 14 Temmuz 2015’de imzalanan anlaşmanın hemen akabinde bir televizyon programına konuk olan ABD Başkanı Obama, Uzlaşmayla Tahran için nükleer silaha uzanan tüm yolların kapandığını söyledi... Anlaşmaya göre İrandaki santrifüjler üçte iki oranında azaltılacak, uluslararası gözetim altında depoya kaldırılacak, İran, nükleer malzemelerinin yüzde 98ni yok edecek, kuralları ihlal ederse yaptırımlar tekrar yürürlüğe konacak, IAEA, bütün faaliyet ve tesisleri sıkı bir şekilde denetleyecek yetkilere sahip olacak.[14.07.2015 BBC] 20 Temmuz 2015’de Güvenlik Konseyi’nin anlaşmayı onaylamasından sonra 22 Temmuz 2015’de yayınlanan soru cevapta, İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan Amerika’nın amacının ne olduğunu açıklamıştık. Bütün bunlar gösteriyor ki Amerika, bu anlaşmayla İrandan yaptırımları kaldırarak ve onunla açık ilişkilere girerek işlerini kolaylaştırmayı amaçlıyor. Ki İran rolünü oynamaya devam etsin. İranın bu rolü, Amerikanın işini kolaylaştıracak, yükünü hafifletecek, bölgedeki ülke ve halklara yönelik Amerikanın ayak oyunlarını örtbas edecektir. Böylece İran, Irak, Suriye ve Yemende olduğu gibi bugüne kadar perde gerisinden uyguladığı Amerikan politikasını artık şeffaf bir perde gerisinden ya da perde olmadan uygulayacaktır!Gerçekten de İran, sahte direniş, direnç ve iğrenç mezhepsel dürtü adı altında, açıkça ve herkesin gözü önünde Suriye, Irak ve Yemen’de Amerika adına kirli ve mücrim bir rol oynamıştır.

Bu yüzden o zaman ki Amerikan çıkarı, İran’ın ekonomik durumuna kolaylık sağlamak ve bölgede Amerikan planlarını aktif bir şekilde uygulamak için böyle bir anlaşmanın imzalanmasını gerektiriyordu. Amerika, İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılmasından oldukça memnundu. Çünkü Suriye, zayıflayan zorba Beşşar rejiminden ötürü neredeyse Amerika’nın kontrolünden çıkmak üzereydi. Onun için Amerika, İran’dan devrilmekte olan zorba rejimi savunmasını istiyordu. Amerika, İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılmasından oldukça memnundu, çünkü 2015 yılında Beşşar, kırılgan bir yapıdaydı ve neredeyse yok olmak üzereydi. Bu nedenle Amerika, Suriye’deki rolünü daha etkin hale getirmek için 14 Temmuz 2015’de İran ile bir nükleer anlaşma imzaladı. Dahası, 30 Eylül 2015’de Obama-Putin görüşmesi sonrası Rusya’yı askeri olarak Suriye’ye soktu ve alternatif Amerikan ajanı bulunana dek Beşşar rejiminin devrilmesini önlemek için Rusya’nın müdahalesine yeşil ışık yaktı.

2- Fakat şuan Amerikan bakış açışı değişti ve Beşşar, yükselişe geçti. Bu, Trump yönetiminde farklı bir bakış açışı oluşturdu. Kurtuluş arayışı içerisinde olan Irak ve Suriye halkına karşı doğrudan ya da dolaylı olarak başarılar elde ettikten sonra artık Amerika’nın İran’a doğrudan esasi bir rol verme ihtiyacı kalmamıştır. Görüldüğü gibi şuan ki şartlar değişti. Bu değişim, Obama döneminin sonuna doğru başladı. Türkiye ve Suudi Arabistan rejimleri Suriye’de doğrudan aktif rol üstlenmeye başladılar. Bu iki ülkenin, Suriye devrimine karşı kurduğu entrika, Rusya, İran, İran partisi ve devrimcilerin gücünü kıramayan Suriye rejiminin silahlarından çok daha tehlikeli ve şeditti. Türk ve Suudi rejimleri, karmaşık yöntemlerle rejimin zaferler elde etmesine olanak sağladı. İran rolü, Türkiye ve Suudi Arabistan öncesinde koşulları yöneten doğal rolüne nazaran geriledi... Böylece Amerika, İran için tek başına işleri kotaran değil, tamamlayıcı bir rol üstlenmesine karar verdi. Bu, Astana anlaşmalarında açıkça görülüyor. Amerika, çatışmasızlık bölgeleri adı altında Suriye devriminin ateşini düşürebildi. İşte bu, şuan Amerika’nın İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmesinin nedenlerinden biridir. Çünkü Amerikan çıkarı, bölgede İran’ın rolünü hafifletici yeni koşulların altyapısını oluşturmak için anlaşmadan çekilmeyi gerektiriyor. Bu yüzden Trump, nükleer anlaşmadan çekilme niyetini göstermek için anlaşmanın İran’a haddinden fazla fayda sağladığını söyledi. Trump’ın iddiasına göre uzlaşma, İran’ın nükleer silah elde etmesine yardımcı oluyor. Trump, İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıklamak maksadıyla 08 Mayıs 2018 günü Beyaz Saray’da düzenlediği basın toplantısında, “Anlaşmanın sürmesinin, Ortadoğu’da bir nükleer silah yarışına yol açabileceğini savundu. İran’ın nükleer silaha sahip olmasından daha tehlikeli bir şeyin olamayacağını belirten Trump, Teoride bu anlaşma ABD ve müttefiklerini koruyacaktı. Bu anlaşma İranın uranyum zenginleştirme faaliyetlerine devam etmesini sağladı... Ancak gerçek olan şu ki tüm İranın ve İranlıların çıkarına olan yeni ve kalıcı bir anlaşma yapmak isteyeceklerdir. Bunu istedikleri takdirde ben de hazır, istekli ve yetkin olacağım... Görüşmelerimizden sonra İranı bu anlaşmayla nükleer silah elde etmekten alı koymayacağımızı anladık. Bu yüzden bu anlaşmadan çekildiğimizi açıklıyorum... Nükleer anlaşma İranın bölgedeki amaçlarını engellemedi. Başkanlık memorandumu imzalayacağım ve İrana ekonomik yaptırımları yeniden getireceğiz.dedi. Ve anlaşmayı imzalayarak ayağa kalktı. Trump, ABD tarihinin en kötü anlaşması. Bu anlaşma kusurlu bir anlaşma. Hakkında bir şeyler yapmalıyız. Şartları kabul edilemezdi. Anlaşmadan çekildiğimizde, kalıcı, sürdürülebilir ve kapsamlı bir çözüm arayacağız... Bu anlaşma felakettir. İran rejimine milyonlarca dolar verdiifadelerini kullandı. [08.05.2018 Sputnik, El Cezire] Trump’ın, İran nükleer anlaşmasından çekilmeyi haklı çıkarmak için kasten yalan ve abartılı cümleler kurduğu ve İran’ın yeteneklerini fazlasıyla abarttığı açıktır. Asıl sebebe değinmedi. Oysa şuan Amerikan çıkarı, İran rolünün cüceleştirilmesini, bölgedeki rolünün hafifletilmesini, Amerikan isteklerine uymak için de her an hazır ve nazır olmasını gerektiriyor... Bu duruma Amerikan politikasında sıkça rastlanır. Amerika, çıkarları doğrultusunda politikasında değişiklik ve tadilat yapar, tıpkı Rusya’ya karşı olduğu gibi. 30 Eylül 2015 tarihindeki Obama-Putin zirvesinden sonra Amerika, görevi Beşşar’ı korumak olan İran’a destek olmak için Rusya’ya Suriye’ye müdahale teklifinde bulundu. Böyle bir rol üstlenme arzusunda olduğunu görünce de Suriye’ye müdahalesine izin verdi... Fakat Rusya, verilen rolü istismar edip, sanki Amerika’dan bağımsız başına buyruk hareket ediyormuş gibi bir portre çizince, Amerika, çıkarı gereği haddini bildirmek için askeri saldırılar yoluyla Rusya’ya “bir ders verdi”. Nitekim 14 Nisan 2018 tarihinde yayınladığımız soru cevapta bunu etraflıca açıkladık: Amerikanın Suriyeye yönelik saldırısı, Suriyedeki kimyasal silah tesislerini vurmaktan daha ziyade Rusyayı uslandırmak içindi. Bugün sabaha karşı yaklaşık 10 hedef vuruldu. Ancak medyada bu sabah bazı askeri uzmanların yaptığı yorumlara göre vurulan hedeflerin çoğu, kimyasal fabrika ya da araştırma merkezleri değil askeri noktalardı.Amerikan politikasının, çıkarları doğrultusunda değişiklik arz etmesi oldukça meşhurdur.

3- Sonra burada Amerikan çıkarlarının gerektirdiği başka bir durum daha var. Amerika, Yahudilerin işgal altındaki Filistin ve Kudüs saldırısı hakkında gündemi saptırmak istedi. Uzun zamandır Amerika, Büyükelçiliğini Kudüs’e taşımanın hazırlıklarını yapıyordu. Ancak iki devletli çözüm ve Kudüs’ün bölünmesi beklentisiyle büyükelçiliğinin taşınmasını erteliyordu. Şimdi Amerika, iki devletli çözümden başka bir çözüm ön görüyor. İki devletli çözümde bazı tadilatlar ve rötuşlar yaptı, yüzyılın anlaşması adı altında farklı çözümler sundu. Bu çözüm doğrultusunda daha önce onaylanan büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararını yürürlüğe koydu. Bu durumun verdiği hassasiyeti hafifletmek istemesi nedeniyle Amerika, 21 Mayıs 2017’de Ruveybida yöneticiler ile yapılan zirvede İran’a yüklendi ve rolünü abarttı. Zirvede Trump, Yahudiler ile Suudi rejimi ve diğer rejimler arasındaki barış anlaşmasına meşruiyet kazandırmak için 55 İslam ülkesinin lider ve temsilcilerine hitaben bir konuşma yaptı. Filistin sorununa ilişkin belli bir çözümü yürürlüğe koyma talimatı verdi. Ancak henüz bu çözümün ne olduğunu kamuoyuna açıklamadı. Suudi rejimi de bu çözümü pazarladı ve onaması için Filistin yönetimine baskı yaptı. Başka bir deyişle Trump, Filistin, İsra ve Miraç topraklarını gasp eden Yahudi varlığı yerine İran düşmanlığı üzerine yoğunlaştı. Trump’ın peşinden giden Suudi Arabistan da söylemlerini destekleyerek pazarlamasını yaptı... Dolayısıyla Amerikan çıkarı, İran’ı küçük düşürücü anlaşma değil de güçlendirici bir anlaşmaymış gibi İran nükleer anlaşması konusunu abarttı. Oysa Trump ve başkalarının, bu anlaşmadan başka İran’ı daha küçük düşürücü bir anlaşma bulmaları oldukça zordur...

Amerika’nın, bölgede Yahudi varlığı yerine düşman olarak İran üzerine odaklandığı görülmektedir. Örneğin Amerika, İran’da meydana gelen protesto gösterilerinde, gösteriler üzerine odaklaştı ve protesto dalgası üzerinde sörf yaptı. Hâlbuki bölgede İran’ın oynadığı rolün, çok iyi etüt edilmiş bir Amerikan politikası olduğu bilinmektedir. Amerika’nın, İran’daki protesto dalgasında sörf yapması, rejim değişikliğinden daha ziyade başka amaçlar içindi. 11 Ocak 2018 tarihli soru cevapta biz bunu açıkladık: 6- Peki neden o zaman Amerika, protesto dalgasında sörf yaptı ve mal bulmuş Mağribi gibi gösterilere dört elle sarıldı? Bunun iki önemli nedeni var: Birincisi: Filistin sorunu ve Trumpın Kudüs açıklamasından sarfı nazar etmek ve bölgeyi İran meselesiyle oyalayıp onu bölgede öncelikli düşman haline getirmek. İrana odaklanma, Filistin gaspçısı Yahudi varlığını gözlerden ırak eyleyecek ya da gözden düşürecektir... İkincisi: İranla mücadele ve bölgedeki ajanlarını İran tehlikesinden koruma bahanesiyle ajanlarının Amerikan uydusu olarak kalmalarını sağlamak için bir gerekçe üretmek. Onun için Kudüsü, iman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisi durumdaki Yahudi varlığının başkenti olarak ilan eden Trumpın bu kararı, aslında Amerikan ajanlarının sırtlarına vurulmuş sert bir yumruktur... Kudüs, Müslümanların göz bebeğidir. Trumpın bu açıklaması karşısında sessizlik postuna bürünme, dostluk ve sevgi gösterisinde bulunma, Amerikan ajanları olarak kalma, bu ajanlar için büyük bir skandaldır... İşte bu yüzden Trump, gittikçe tırmanan İran karşıtı açıklamalar yapmaktadır ki ajanları, Kudüs hakkındaki açıklamasına rağmen Amerikan yanlısı ve ajanı olarak kalma gerekçesi için o açıklamalara tutunsunlarOnların, Trump azılı düşman İranla mücadele etmektedir sözlerinin anlamı da budur! Mazeretleri özürlerinden beter.

قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ  Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar?[Münafikün 4]

4- Kuşkusuz nükleer anlaşmada mihenk taşı Amerika’dır. Avrupa ise, Amerikan versiyonu anlaşmayı kabul edip, herhangi bir taraf gibi sadece anlaşmaya imza atmakla yetindi. Yani geri dönüşümle yetindi! Nükleer uzlaşma müzakereleri sırasında Avrupa’nın pozisyonunu, 22 Temmuz 2015 tarihli soru cevapta açıkladık. Açıklamadan sonra şöyle dedik: İşte böylece Avrupalıların önünde, -bu Amerikan-İran nükleer anlaşmasını engelleyemeyeceklerini veya Amerikan nüfuzuna karşı etkili olamayacaklarını kavradıktan sonra- içinde bulundukları finansal sıkıntılar sürerken yatırımlar ve projeler kaparak ganimet elde etmek üzere İrana doğru hareket etmekten başka çıkar yol kalmamıştır. Yine bu sayede aynı zamanda, Amerikan nüfuzunun yanı başına kısmen de olsa Avrupa nüfuzunu uzun vadede geri getirmek için İran içinde çalışma imkânı da bulacaklardır...Nükleer anlaşmayı istismar eden Avrupa, İran’a ticari açılım başlattı. Avrupa ile İran arasındaki dış ticaret dengesi arttı. Anlaşmadan önce ve yaptırımlar sırasında Amerika ile olan ticari ilişkileri diğerlerine nazaran azdı. İşte Trump’ın alelacele anlaşmayı iptal etmesinin üçüncü sebebi de, Avrupa’ya özellikle ticari açıdan darbe indirmekti... 7 Mayıs 2018’de Trump, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, İran anlaşmasıyla ilgili kararımı yarın saat 14.00te Beyaz Sarayda açıklayacağımifadesini kullandı. Daha önceki açıklamalarında Trump, İran’la nükleer anlaşma konusunda 12 Mayıs’ta nihai kararını açıklayacağını belirtmişti. Belli ki Trump’ın, nükleer anlaşmadan çekilme tarihini öne çekmesinin nedeni, nükleer anlaşmadan çekilmeyi önlemek için Avrupa’nın gösterdiği çabalardı. El Arabi El Cedid sitesinin Axios sitesinden aktardığına göre, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, 4 Mayıs 2018 Cuma günü Fransız, İngiliz ve Alman mevkidaşına başkan Trump’ın ülkesini nükleer anlaşmadan çekme niyetinde olduğunu bildirdi. Trump, geçtiğimiz aylarda anlaşmada olası bir değişiklik yapma konusunda ABD’li müzakerecilerle varılan karşılıklı anlayışı reddetti. Amerika, Avrupalılarla ortak bir anlayış ve işbirliğini kabul etmedi. Hatta onları kale bile almadı. Bu da Amerika’nın başka hesabı olduğunu gösterir. Avrupalılar ile işbirliğinden ziyade onları bu konuda ekarte etmek istedi.

5- Avrupa, anlaşmanın iptal edilmesi halinde anlaşmanın vereceği ticari zararın siyasi zarardan daha çok olacağını fark etti. Onun için Trump ile görüşen Avrupalı liderler, Trump’ı anlaşmadan çekilme konusunda caydırmak için gayret sarf ettiler. Bu nedenle Macron, Amerika’ya gitti ve ABD başkanını anlaşmadan çekilme niyetinden caydırmak için çalıştı, ancak başarılı olamadı. Ardından Almanya Başbakanı Merkel, Amerika’ya gitti. Her iki lider de ABD’ye taviz verdi, ama tavizler kabul görmedi. Dolayısıyla Avrupa pozisyonunda zayıflık olduğu görüldü. Sonra İngiltere, harekete geçti, Macron ve Merkel ile bir telefon görüşmesi yaptı. Hep birlikte İran nükleer anlaşmasına bağlı kalacaklarını açıkladılar. Daha sonra İngiltere Dışişleri Bakanı Johnson, Amerika’yı ziyaret etti ve anlaşmanın dünyayı daha güvenli kılacağını açıkladı. İngiltere daha güçlü hareket etmeye başladı. Onun için Trump, Avrupa’nın bu çabasına engel olmak için anlaşmaya ilişkin tutumunu 12 Mayıs’tan 8 Mayıs tarihine çekti ve o gün gerekli açıklamasını yaptı. Avrupalıları hesaba bile katmadı. Çünkü Amerikan kurumları, bu üç nedenden ötürü anlaşmanın iptal edilmesinin Amerikan çıkarına olacağını düşündü.

6- Tepkilere gelince, şu şekildedir:

A- Avrupa, üzüntülü, endişeli ve kaygılı! Almanya Başbakanı Merkel “Trumpın anlaşma ile ilgili aldığı karar, üzüntü ve kaygı verici... Bu anlaşmaya sadık kalacağız ve İranın yükümlülüklerini yerine getirmesi için çalışacağız. Almanya, İngiltere ve Fransa ile işbirliği içinde böyle bir karara vardı... Ortak diyalogla bir çözüm yoluna varılmalı... Avrupa, dış ve güvenlik politikasında daha fazla sorumluluk üstlenmek zorundaifadelerini kullandı. Almanya’nın, İran’ın nükleer anlaşma kapsamındaki taahhütlerini yerine getirmesi için çaba göstereceğini vurguladı ve İran’ın anlaşmaya ilişkin yükümlülüklerini yerine getirdiğini belirtti. İran ile nükleer anlaşmanın sorgulanmaması gerektiğini ancak orijinaline uygun şekilde daha kapsamlı bir anlaşma için konuşulması gerektiğini kaydetti.” [09.05.2018 Reuters, dpa] Merkel, Avrupa’nın Amerika karşısında başarısız olmasından duyduğu hayal kırıklığını ve anlaşmadan çekilme işleminin sonuçları hakkında kaygılarını dile getirdi. Avrupalılar, yukarıda da belirtildiği gibi, Trump’ı çekilme kararından caydırmak için Amerika’ya karşı en üst düzeyde seferber oldular. İran’la yeniden müzakere yapılması önerisinde bulunarak Trump’ın gönlünü çelmeye çalıştılar. Ama Trump, onların tuzağına düşmedi, dahası, anlaşmaya ilişkin tutumunu açıklayacağı tarihi öne çekerek Avrupalıları şaşırttı. Böylece Avrupalılar, Amerika karşısında zafiyet gösterdiler.

Daha sonra 2018 Mayıs’ın ikinci haftasında, Avrupa’dan, Amerika’nın anlaşmadan çekilmesinden duyulan hayal kırıklığı ve dehşeti yansıtan çelişkili ifadeler geldi. Öte yandan bazı açıklamalarında meydan okudukları da görüldü. Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, Bugün yapılan “yeni yaptırımlar”açıklamasıyla ilgili olarak özellikle endişeliyim.dedi. Mogherini, AB anlaşmayı korumaya kararlıdır ve hep birlikte, uluslararası toplum olarak nükleer anlaşmayı koruyacağız.şeklinde konuştu.” [08.05.2018 Reuters] Trump’ın kararını değerlendiren Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, “Nükleer anlaşma ölmedi dedi ve Pazartesi günü İngiltere, Almanya ve İran’ın anlaşmayı kurtarmak için görüşeceğini duyurdu... Görüşmede İran’ın balistik füze programı ve diğer konular ele alınacak. Le Drian, Nükleer anlaşmanın sürdürülmesi gerektiğini belirterek, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumunun (UAEA) yaptığı denetimlerde İranın anlaşmaya uyduğunun görüldüğünü anımsattı.[09.05.2018 el-Cezire] Tutumlarını açıklamak için ortak bir bildiri yayınlayan İngiltere, Fransa ve Almanya, bildiride Hükümetlerimiz anlaşmaya uyulmasını temin etmeye bağlı kalacak ve geri kalan bütün taraflar ile de bunun böyle olmasını temin etmek için çalışacağız. Buna, anlaşmayla bağlantılı olan ekonomik faydalardan İran halkının yararlanmayı sürdürmesini sağlamak da dâhildir.denildi. [09.05.2018 el-Cezire] Johnson, İngiltere parlamentosunda yaptığı açıklamada, Washingtonun nükleer anlaşmadan çekilme kararı anlaşmaya ilişkin tavrımızı değiştirmeyecek. Anlaşmadan çekilme niyetimiz yok. ABDye, İranla nükleer anlaşmanın diğer ülkeler açısından uygulanmasını engellememe çağrısında bulunuyorum. Anlaşma İngiltere güvenliği açısından hayati bir önem taşıyor.dedi. [09.05.2018 Guardian] Bu tutumlar, Avrupa’nın meydan okuyacağı ve sebat edeceğini göstermektedir.

Öte yandan, Avrupa’dan yapılan bazı açıklamalarda ise, geri adım atma, yumuşama ve şirketlerine karşı korktukları görüldü. Alman Federal Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Norbert Röttgen, İran ile yapılan nükleer anlaşma kurtarılamaz, Amerika olmaksızın bu mümkün değil. Çünkü İran ile ticari ilişkilerini sürdüren Avrupalı şirketler, Amerikanın sert yaptırımlarına maruz kalabilirler. O zaman bunun bedeli telafi edilemez” dedi. Ve şöyle bir uyarıda bulundu: Dolayısıyla etkilenen şirketler, büyük olasılıkla ya yatırımlarını hızla durduracaklar ya da ülkeden tamamen ayrılacaklardır.” [09.05.2018 Der Spiegel] RTL radyosuna konuşan Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, İran, ekonomik fayda karşılığında nükleer faaliyetlerine kısıtlama getirilmesini kabul etti. Avrupalılar bunu korumaya çalışacaklar... Yetkililer birkaç gün içinde İranda faaliyet yürüten Fransız şirketleri ile bir araya gelerek, şirketleri ABD yaptırımlarından korumak için nasıl yardımcı olabileceklerini tartışacaklar.dedi. Dolayısıyla Avrupalılar, elde ettikleri ekonomik kazanımın akıbetinin ne olacağı konusunda endişeliler.

B- İran’ın tutumuna gelince, açıktır ki belli bir dereceye kadar nispeten sakindi ve Avrupa’ya eğilim göstermedi. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Trumpın işi psikolojik savaş ve ekonomik baskı uygulamak. Ancak biz Trumpın başlattığı bu psikolojik savaş ve ekonomik baskılardan İran halkının etkilenmesine izin vermeyeceğiz. İranın istekleri yerine getirilmesi durumunda anlaşmaya ABD olmadan diğer taraf ülkelerle de devam edebiliriz. Bu kararı almak için bir kaç hafta bekleyeceğiz. Anlaşmayı imzalayan ve ona bağlı kalan diğer üyelerle diyalogumuzu sürdüreceğiz. Her şey milli çıkarlarımıza bağlıdır. Halkımızın anlaşmadaki çıkarları temin edilirse süreci devam ettireceğiz. Söz konusu anlaşma İran milletinin çıkarlarını içermeyen bir kâğıt parçası olursa, o zaman önümüzde açık bir yolumuz var.” dedi. [09.05.2018 İran devlet televizyonu] İran Meclis Başkanı Ali Laricani da, Avrupa daha önce Amerikan baskısına boyun eğdi. 2012-2015 yılları arasında önceki uluslararası yaptırımlar sırasında Avrupalı şirketlerin çoğu, kepenk indirdi... Anlaşmanın korunmasıyla ilgili yaptıkları açıklamalara fazla güvenemeyiz. Ancak İranın politik barışçıl bir çözüme ulaşmak için tüm yolları denediğini dünyaya göstermek amacıyla birkaç hafta boyunca bu test etmeye değer.” şeklinde konuştu. [09.05.2018 DW] İran, Avrupalıların tutum ve kararlılığından emin değil. Yaptırımlar uygulandığında çıkarlarının zarara uğramasından korkuyor.

C- Rusya’ya gelince, Trump karşıtı tutumu Avrupalıların tutumuyla bir ve aynı değil. Tek başına bir tutum aldı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, düzenlediği basın toplantısında, Trumpın kararı karşısında hayal kırıklığı yaşadık... Anlaşmayı iptal etmenin hiçbir gerekçesi yok, olamaz da... Nükleer anlaşmanın diğer tarafları ile işbirliğini sürdürmeye hazırız. İran ile de ilişkilerimizi geliştirmeye devam edeceğiz. diye konuştu. [09.05.2018 el-Cezire] Rusya, çekinerek de olsa diğer taraflarla yani Avrupalılar ile işbirliği yapmaktan söz ederken, ama onlarla da temasa geçmiş değil. Avrupalılar, Rusya olmadan İran ile bir araya gelmeye ve müzakere etmeye karar verdiler. Rusya’nın tutumu, sıkıntılı bir durumda. Bu konuda Amerika ile birlikte hareket edemiyor, çünkü bu, çıkarlarına ve İran politikasına ters. Avrupalılar ile birlikte hareket de edemiyor, çünkü Avrupalılar, Rusya ile ilişkileri gerginleştirmek için uğraş verdiler ki Amerika, Avrupalıları izole etmek için Rusya’yı kendilerine karşı kullanmasın.

D- Çin’in tutumuna gelince, Çin Hükümeti Özel Temsilcisi Gong Xiaosheng, İran nükleer anlaşmasında yer alan bütün taraflar anlaşmaya sadık kalmalı ve anlaşmazlığın çözümü için diyalog ve müzakere yolu kullanmalıdır dedi ve Çin’in, anlaşmaya imza atan tüm ülkeler arasında işbirliğini ilerletmeye hazır olduğunu” söyledi.[09.05.2018 Xinhua] Bu, bulanık genel bir açıklamadır. Bu açıklamayla Çin, anlaşmadan çekilme karşıtı Avrupa ülkeleri tarafında yer almadığı gibi, dahası ABD ile Avrupa arasında denge politikası kurdu. Çünkü Çin, Amerika karşısındaki uluslararası zayıf pozisyonlarından ötürü Avrupa ülkelerine güvenemiyor. Sadece ticari ilişkilerini düşünüyor.

Özetle: Trump, İran ve İran çıkarları için bir zafer ve itibarını yüceltme anlamına geldiği gerekçesiyle nükleer anlaşmadan çekilmedi. Tam tersine Obama döneminde imzalanan bu anlaşma, gerçekte İran için bir zillet, nükleer projesi için de utanç verici bir tavizdir. Trump’ın anlaşmadan çekilmesinin nedeni, Amerikan çıkarlarıdır. Yukarıda da belirtilen üç faktörden ötürü Amerikan çıkarı anlaşmadan çekilmeyi ön görüyor:

A- Özellikle 2015 yılında gerek duyulan İran rolüne, artık 2015’teki gibi gerek yok...

B- Amerika’nın İran düşmanlığı, Yahudi varlığı düşmanlığı yerine geçmesi için Suudi Arabistan ve benzerleri karşısında İran düşmanlığını şişirmek...

C- İran’a ticari açılım gösterip Amerika’daki ticari ilişkilerini hafifletmek için anlaşmayı istismar eden Avrupa’yı özellikle ticari açıdan uslandırmak...

Amerika ve Batı, kâfir ve müşrik ecdadı gibidir. Hiçbir ahit gözetmezler, anlaşmaya sadık kalmazlar. Hiç bir zaman ahit ve antlaşmaları bozmaktan korkmazlar. Ahit ve anlaşmaya sadık kalmayı farz kılan İslam’ın değer ve hükümleri karşısında bunlar nerede? Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِEy iman edenler! Anlaşmalara sadık kalınız[Maide 1] Yeryüzünde çokça bozgunculuk çıkaran, kullara zulmeden, ekin ve nesli yok eden kâfirlerden sonra bugün insanlık gerçekten hiç olmadığı kadar Raşidi Hilafet Devletine muhtaç. Hilafet Devleti, anlaşmalara sadık, ahitlere bağlıdır. İnsanlar arasında adalet, emniyet ve güvenliği yayar... Hadi ey Müslümanlar! Hilafeti kurun. Hilafet, zafer, izzet ve şan demektir. Şüphesiz Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Halifenin ümmeti her türlü kötülük, zafiyet ve zülden koruduğunu belirtti.

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِİmam bir kalkandır, arkasında savaşılır ve onunla korunulur.[Müslim]

H.27 Şa’bân 1439
M.13 Mayıs 2018

Devamını oku...

Muhammed bin Selman’ın İngiltere, Amerika ve Fransa Ziyareti

Soru Cevap

Muhammed bin Selmanın İngiltere, Amerika ve Fransa Ziyareti

Soru:

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Fransa ziyaretini tamamladı. Ziyaret, 09 Nisan 2018 Pazartesi günü başladı, 10 Nisan 2018 gününe kadar devam etti... Daha önce Muhammed bin Selman, 07 Mart 2018de İngiltereye üç günlük bir ziyaret gerçekleştirmişti. 20 Mart 2018den 08 Nisan 2018 gününe kadar da Amerikayı ziyaret etti... Ziyaretler sırasında devlet başkanları gibi ağırlandı. Peki, bu ziyaretlerin arka planında neler oldu? Ziyaretlerin çıkarları farklı kesimlere dönük olması oldukça ilginç, pekâlâ ortak paydaları ne? Lütfen açıklar mısınız? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Muhammed bin Selman’ın ABD ziyareti, kasıtlı bir ziyarettir. İngiltere ziyareti, gönül alma ziyaretidir, çünkü Suudi Arabistan’da İngiliz ajanlarına yönelik etkili bir tasfiye operasyonu yürüttü... Fransa ziyareti ise, Amerika ve Avrupa’da büyük ülkeleri ziyaret ederek kendisine şöhret ortamı yaratmak için geçerken uğradım türünde bir ziyarettir.

Birincisi: Muhammed bin Selmanın İngiltere Ziyareti:

Muhammed bin Selman’ın İngiltere ziyareti, 07 Mart 2018’den 10 Mart 2018’e kadar sürdü. Başlangıçta da belirttiğimiz gibi ziyaret, İngiltere’nin gönlünü alma ziyaretidir. Çünkü Muhammed bin Selman, İngilizlerin Suudi Kraliyet ailesi içerisinde derin ve güçlü köklere sahip olduklarını biliyor. İngilizler, Selman için problem yaratabilirler... O nedenle az da olsa belli ölçüde bazı ekonomik rüşvetler vererek ortamı yatıştırmak için İngiltere’ye bir ziyaret gerçekleştirdi...

Yapılan ortak açıklama, bazı ekonomik rüşvetler dışında ziyaretin sıradan bir ziyaret olduğunu, muğlak genel sözcükler kullanılarak mutat anlaşmalar imzalandığını gösterir. Örneğin ortak açıklamada şöyle geçmektedir:

A- Rutin ortak açıklamada alışılagelmiş bazı genel konular:

- İngiltere, Suudi 2030 Vizyonu ve Krallığın Ekonomik ve Sosyal Reform Programı’na verdiği güçlü desteğin altını çizdi... Çarşamba günü Prens Muhammed bin Selman ve İngiltere Başbakanı Theresa May, düzenli yıllık diyalog için ana mekanizma olarak Stratejik Ortaklık Konseyi’nin kurulduğunu açıkladı... Suudi Arabistan, anaokulu, ilk ve orta öğretimden yükseköğretim ve mesleki eğitim becerilerindeki mükemmeliyete kadar İngiltere’nin eğitim sektöründeki deneyim ve tecrübesini takdirle karşılar... Suudi Arabistan, İngiltere’nin sağlık sektöründeki deneyiminin farkındadır... İngiltere, Aramco’nun Suudi Arabistan’ın ekonomik reform planının bir parçası olarak başarılı bir şekilde dâhil edilmesinin önemini belirterek övgüde bulundu... Suudi Arabistan, önemli bir küresel finans merkezi olan Londra’nın bu pozisyonunu destekler... Londra Menkul Kıymetler Borsası ile Suudi Menkul Kıymetler Borsası, borsaların gelişimine yardımcı olacak kapasite geliştirme ve eğitim önlemleri programı konusunda “alışverişte” bulunmak üzere anlaşmaya vardı... Suudi Arabistan ve İngiltere, savunma ve güvenlik ilişkisinin öneminin yanı sıra bunun güvenlik ve bölgesel istikrarın sağlanmasında oynadığı role vurgu yaptılar... İki ülke, teröristler ve radikallerin savunmasız grupları etkilemek için izlediği yolları anlama ve bilgi alışverişinde bulunma yoluyla terörizm ve radikalizmle mücadele çabalarına yoğunlaşma kararlılıklarını dile getirdiler... İki hükümet, aralarındaki işbirliği ve ortaklığı derinleştirmek için bir dizi mutabakat zaptı imzaladı... Ayrıca iki ülke arasında 48 adet Eurofighter Typhoon model savaş uçağı satın alımı için ön anlaşma imzalandı... İki ülke, İran’ın diğer devletlerin iç işlerine müdahale etmemesi ve iyi komşuluk ilişkilerinde bulunması gerektiğini belirtti...

B- Sorunların ayrıntılı çözümü üzerinde durmayan ya da sınırlandırılmamış genel olarak geçen bazı politik ve güvenlik konuları:

- İki ülke, KİK barış girişimi, ulusal diyalog sonuçları ve Yemen’in güvenliğini ve toprak bütünlüğünü güvence altına alan Güvenlik Konseyi’nin 2216 sayılı kararı doğrultusunda Yemen krizine siyasi çözüm bulmanın önemine vurgu yaptı. Taraflar, BM Yemen Özel Temsilcisi olarak yeni atanan Martin Griffiths’e verdikleri güçlü desteği ifade ettiler... Taraflar, insani yardımın engelsiz bir şekilde ulaşmasına izin vermesi için uluslararası toplumun Husi milisler üzerinde baskı kurmasının önemi konusunda mutabakata vardılar... İngiltere, Arap koalisyonu saldırılarını uluslararası insancıl hukuka uygun olarak yürütme konusunda Suudi Arabistan’ın kararlılığını memnuniyetle karşıladı... İki ülke, Arap barış girişimi ve ilgili BM kararları uyarınca iki devletli çözüme olan bağlılıklarını yinelediler.

C- Prens Selman’ın İngilizlerin adamlarına karşı yürütmüş olduğu operasyon nedeniyle gönül alma amaçlı bazı ekonomik konular:

- Suudi Arabistan ve İngiltere, 2030 vizyonunun gerçekleştirilmesini desteklemek için uzun vadeli ortaklık kurma konusundaki ortak arzusunu dile getirdi. Ortaklık, Kamu Varlık Fonu ve ikili ticaret yoluyla Suudi Arabistan ile İngiltere arasındaki yatırım ve fırsat olanaklarının değerlendirilmesi dâhil bir dizi alanı kapsıyor... 10 yıl boyunca bu fırsatların 100 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Kamu Varlık Fonu, 30 milyar dolara kadar varan doğrudan yatırımlar yapmayı hedefliyor.

- İngiltere ve Suudi Arabistan, ziyaret sırasında imzalanan çok sayıda önemli iş anlaşmalarını memnuniyetle karşıladı. 2 milyar doları aşması beklenen iş anlaşmaları, Suudi Arabistan ve İngiltere’nin gelişimine katkı sağlayacak ve yeni istihdamlar yaratacaktır.

Tüm bunlardan açığa çıkmaktadır ki Muhammed bin Selman’ın İngiltere ziyaretinin amacı, gönül alma ve yatıştırmadır. Belli oranda etkili bazı ekonomik vaatler dışında ziyarette yapılan açıklamaların çoğu klasik genel ifadelerdir.

İkincisi: Muhammed bin Selmanın Amerika Ziyareti:

Prens Selman’ın Amerika ziyaretini gözlemleyenler, Amerika’nın Selman’ı itaatkâr bir köle kalıbına sokmak istediğini görür... Amerika, Prens Selman’ın yüzüne karşı hakaretler yağdırıyor, o ise sadece gülümsüyor. Amerika, şantaj yapıyor, o ise sadece teslim bayrağını çekiyor. Şöyle ki:

1- 23 Ocak 2015’te kardeşi Abdullah’ın ölümünün ardından kral koltuğuna oturan Selman, hem kendisi hem de kendisinden sonra gelecek olanların koltuğunu sağlamlaştırmak için hızlı adımlar attı. İngiliz yanlısı kardeşi Mukrin bin Abdülaziz’i veliahtlıktan azledip oğlu Muhammed bin Selman’ı veliaht olarak atadı ve yetkilerini güçlendirmek için pek çok yetkisini oğluna devretti. Muhammed bin Selman’ın rakibini ya da İngiliz yanlısı kraliyet ailesi üyelerinden birçoğunu izole edip azletti. Amerika’ya olan güçlü sadakatini gösterdi... Kral Selman, ikinci bir adım daha attı. Prens Selman ve yeteneklerini Amerikalılara belgelemek, yakından tanımalarına olanak sağlamak, ABD’ye olan sadakat ve ihlasının boyutunu göstermek için Prens Selman’ı Trump’ın resmen Amerikan Başkanı olmasından sonra 15 Mart 2017’de Washington’a gönderdi. Trump, Prens Selman’ı yardımcısı Pence ve ulusal güvenlik danışmaları huzurunda Beyaz Saray’da en üst düzeyde ağırladı. Prens Selman’ı desteklediğini açıkladı... Kral Selman, 4 Kasım 2017 günü yeni bir daha adım attı. Prens Selman’ın yetkilerini güçlendirmek amacıyla İngiliz ajanlarının kanatlarını budadı. Onları Prens Selman’ın hegemonyasına boyun eğdirdi, aşağıladı, hesaplarını dondurmakla tehdit etti. Yüzlerce prens, bakan, üst düzey yetkili ve işadamını yolsuzlukla mücadele bahanesiyle gözaltına aldı. Bunlardan 100 milyar dolar topladığını açıkladı. Amerika’ya olan sadakatini güçlendirmek, bağlarını pekiştirmek, fiiliyatta kral olarak atanmanın son hazırlıklarını yapmak için sondan bir önceki adım olarak da Washington’a ikinci bir ziyaret gerçekleştirdi. Yakında kral olması bekleniyor... Yabancı ülkeler ziyaretine başlayan Prens Selman, bu ziyaretlerde krallar gibi ağırlandı. Nitekim 04 Mart 2018 günü Mısır, 07 Mart 2018 günü de İngiltere ziyareti sırasında İngiliz kraliçesi tarafından kabul edildi... 3 haftalık Amerika ziyareti ve ağırlanışı bunu teyit eder. Hatta Trump, bu konuya dikkat çekti. Suudi Veliaht Prens’e seslenen Trump, Son Beyaz Saray ziyaretinizden bu yana çok önemli gelişmeler yaşandı. O zaman Veliaht Prenstiniz, şu anda onun ötesindesiniz.ifadelerini kullandı. [21.03.2018 Sputnik]

2- Prens Selman, Washington’a iner inmez 20 Mart 2018 günü ABD Başkanı Trump ile görüştü. Trump, Muhammed bin Selman’ı karşılaması sırasında gazetecilere yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan Veliaht Prensini karşılamak büyük bir onur. Aramızda güçlü bir dostluk ve ilişki var... Geçen mayıs Suudi Arabistan ziyaretim sırasında sizinle görüştük. Bu ziyarette Suudi Arabistan bize 400 milyar dolar vaat etti. Büyük olasılıkla bu ilişki, önemli yatırımlarla daha da güçlenecek... Suudi Arabistan çok zengin bir ülke, umarız bu zenginliği bir kısmını istihdam sağlayarak ve dünyanın en mükemmel askeri teçhizatımızdan satın alarak bizimle paylaşırlardedi. Muhammed Bin Selman da Biz, Ortadoğuda Amerikanın en eski müttefikiyiz ve 80 yıldan fazla süredir büyük çıkarlar, politik, ekonomik, güvenlikte beraberiz, ilişkinin temeli gerçekten büyük ve derin... Ve bildiğiniz gibi Sayın Başkan, başkan olduğunuz ilk günden itibaren önümüzdeki dört yıl içinde 200 milyar dolarlık işbirliği planladık, ancak 400 milyar ile devam ediyor” şeklinde konuştu. [20.3.2018 CNN] Amerika, Suudi Arabistan’a şantaj yapmakta, emanete ihanet eden, ümmeti kandıran yöneticiler eliyle Müslümanların zenginliğini yağmalamaktadır... Trump ve Amerikalılar, kâfirlerle dost ve müttefik olduğunu açıklayan, Orta Doğu’da Amerikalıların nüfuzunu korumak için onların uşaklığını yapan, ekonomik finans sağlayan ve savunma harcamalarını karşılayan Suudi hanedanı aracılığıyla Müslümanların parasını hortumlamakla ilgileniyorlar.

3- Trump, Muhammed bin Selman’ın önünde basın mensuplarına üzerinde Suudi Arabistan’ın Amerika’dan satın alacağı ve yakında teslim edilecek silahların olduğu kartondan bir pano gösterdi. İmzalanan milyarlarca dolarlık anlaşmayı ve teslim edilecek silahların türünü tek tek sayan Trump, Bu tutar sizin için kırıntıdırdedi. Trump, Silah üretimlerinden dolayı ABDde ilave 40 bin istihdam yaratılacağınısöyledi. [21.03.2018 Sputnik] Trump’ın bir tek tabloya ip takıp Muhammed bin Selman’ın boynuna asmadığı kaldı. Sanki sana verdiğimiz destek, verdiğin para, yeryüzünü mubah sayman ve itirazsız emrettiğimiz her şeyi yapman oranındadır mesajını vermek istedi. Trump’ın bu hareketi, Muhammed bin Selman’a bir hakarettir. Prens Selman, bu hakarete aptal gibi gülümseyerek karşılık verse de Trump, pervasızca ve saygısızca davranışını sürdürdü.

4- Amerika ziyareti sırasında Muhammed bin Selman, Trump yönetiminden üst düzey yetkililerle ve diğer önemli sektörün yöneticileriyle görüştü:

A- ABD Savunma Bakanı Jim Mattis ve ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford ile görüşen Muhammed Bin Selman, görüşmede bu ikisine Amerika’ya olan sadakatini bildirdi. Selman, “Bugün karşılaştığımız meydan okumalar, iki ülkenin karşı karşıya kaldığı ilk meydan okuma değil. Bugün gerek Orta Doğu gerekse dünyada, İran ve terör örgütlerinin ciddi bir meydan okuması ile karşı karşıyayız.” ifadelerini kullandı. [24.03.2018 El Viam] ABD Savunma Bakanı Mattis de Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’a Yemendeki iç savaş için barışçıl bir şekilde çözüm arayışları konusunda acil çabaları tekrar harekete geçirmeliyiz. Bu konuda sizi (Suudi Arabistanı) destekliyoruz.Biz de bu savaşı bitireceğiz önemli olan bu. Bunu, Yemen halkına ve yarımadadaki ülkelerin güvenliği için olumlu olacak koşullarda bitireceğiz.” dedi. [22.03.2018 Reuters] Amerika, Yemen meselesinde henüz nihai hedefine ulaşmış değil. Amerikan hedeflerini gerçekleştirme misyonunu üstlenen Suudi Arabistan, hâlâ çıkmazda ve bu açmazdan kurtulmuş değil. Bu sorunu bitirmek ve Suudi Arabistan’ı sağ salim bu sorundan çıkarmak, Muhammed bin Selman’ın koltuğunu sağlamlaştıracaktır...

B- Muhammed bin Selman, bir dizi Amerikan medyasına mülakat verdi. Gazetelere verdiği mülakatında Amerika’ya olan güçlü bağlılığını ifade eden açıklamalar yaptı:

- Muhammed bin Selman, 31 Mart 2018 tarihinde Timedergisine bir röportaj verdi. Selman, Amerikalı askerlerin Suriyede uzun vadeli olmasa bile en azından orta vadede kalması gerektiğine inanıyoruz... Amerikalı askerler, Suriyede İranı durdurma noktasındaki son duraktır, ancak bu yolla İranın bölgedeki etkisinin artması engellenebilir. Suriyedeki ABD gücü, Washingtonın bu ülkenin geleceğinde söz hakkına sahip olmasına da imkân verecektir... Beşşar Esed kalıyor. Ancak Esedin çıkarlarının, İranlıların bu ülkede her istediklerini yapması ile örtüştüğünü sanmıyorum.diye konuştu. ABD Başkanı Trump ise 03 Nisan 2018 günü yaptığı şu açıklamayla Prens Selman’a yanıt verdi: Askerlerimizi eve geri getirmek istiyorum, bu ulusu yeniden kurmak istiyorum. Öncelikli görevimiz IŞİDden kurtulmak. Bu görevi neredeyse tamamladık. Yakında bir karar verilecek.” Trump, ABD askerlerinin Suriye’de kalması durumunda masrafların bölgesel müttefikler tarafından ödenmesi gerektiğini söyledi. Suudi Arabistan’ın masrafları ödeyebileceğini belirten Trump, Suudi Arabistan kararımızla yakından ilgileniyor. Onlara şöyle dedim; Suriyede kalmamızı istiyorsanız, belki de faturasını siz ödemelisiniz.[03.04.2018 AFP] Böylece Trump, Orta Doğu’da Amerikan nüfuzunu koruma sevdalısındaki Suudi rejimine karşı şantaj politikasını sürdürdü.

- Muhammed bin Selman, 02 Nisan 2018 günü The Atlanticdergisine konuştu. Veliaht Prens, İsraillilerinatalarından kalma yurtlarında bir ulus devlet çatısı altında yaşama hakları olduğuna inanıyor musunuzsorusunu şöyle cevapladı: “Nerede olursa olsun tüm halkların barış içinde kendi ülkesinde yaşama hakkı olduğuna inandığını belirterek, Filistinlilerin ve İsraillilerinkendi topraklarına sahip olma hakları olduğuna inanıyorum...[03.04.2018 El Viam]

Muhammed bin Selman, mübarek topraklara, İsra ve Miraç topraklarına bile yaptığı ihaneti gizlemedi...

- Eğlence için büyük bir bütçe ayırdı. Suudi Arabistan’da Genel Eğlence Otoritesi Başkanı Ahmed bin Akil El Hatip, Önümüzdeki on yıl içinde eğlence endüstrisine 240 milyar riyal (64 milyar dolar) yatırım yapacaklarını açıkladı. Ülkenin ilk opera binasının inşaatına da başkent Riyadda başlandığını” belirtti. [22.02.2018 El Arabiya]

- Washington ziyaretinin dördüncü günü üst düzey yetkililerle yaptığı görüşme sonrası 24 Mart 2018 tarihinde Washington Post gazetesine konuşan Muhammed bin Selman, “Yemen savaşı, Orta Doğu barış süreci, İran, iç reform, insan hakları, projeler ve nükleer istek gibi konularda değerlendirmelerde bulundu... Selman, Ziyaretin asıl amacının, yatırımcıları çekmek ve Suudi Arabistan için teknolojik ve eğitim yardımı almak olduğunukaydetti. Gazeteye kadınlara verilen haklar ile ilgili olarak da konuştu... Bu, bölgenin tüm dosyalarının önüne serildiği ve onunla tartışıldığı anlamına gelir. Ki nasıl uygulanacağı hakkında bilgi sahibi olsun, desteklemek ve Amerikalılar ile birlikte uygulamak için hemen harekete geçsin. Çünkü Trump’ın Yemen krizi dışında Ortadoğu ve Filistin sorununun çözümü konusunda bir planı var. Öyle ki Trump, 06 Aralık 2017 günü Kudüs’ü Yahudi varlığının başkenti olarak tanıdıktan sonra önümüzdeki aylarda planını açıklayacağını duyurmuştu. Yahudi varlığı yerine İran’ın düşman olarak kabul edilmesi meselesi de ele alındı. Bu bağlamda Yahudi varlığı ile barış yapılacak. Ayrıca ülkenin sekülerleşmesi, Batı uygarlığı ve değerlerinin yayılması, Amerikalı yatırımcılara ülkenin ekonomik kontrolünü ele geçirme fırsatı sunulması gibi Amerika’nın istediği değişikliklerin yapılması için Suudi Arabistan’ın iç politikası da konuşuldu.

29 Mart 2018 günü Arabi 21 sitesinin, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın 36 sayfalık belgesini gördüğünü belirten İndependent gazetesinden aktardığına göre, “Amerika’nın politika, iş, petrol, eğlence ve teknoloji dünyası, 32 yaşındaki son derece güçlü Muhammed bin Selman’la tanışmak için sıraya girdi. Öyle görünüyor ki Veliaht Prens’in Amerika gezisi, Amerikan halkıyla ilişki kurmayı amaçlıyor... Geçen hafta Muhammed bin Selman, CBS 60 Minutes programına bir mülakat verdi. Bu, ABD’li bir televizyonun on yıldan fazla bir süredir Suudi bir liderle yaptığı ilk röportaj. Selman, dini polisin yetkilerini sınırlamak ve kadınların araba sürmesine izin vermek gibi ekonomik ve sosyal reformu yapan cesur ve genç bir reformcu olarak şöhretini perçinlemek için bu fırsatı iyi değerlendirdi...” Gazeteye göre, (27 Mart 2018) Salı günü Muhammed bin Selman, eski ulusal güvenlik danışması Henry Kissinger, eski başkan Bill Clinton ve başkan adayı Hillary Clinton ile bir araya geldi. Ayrıca Obama, John Kerry ve David Petraeus gibi geçmiş armatürler ile de bir görüşme yapacak...”

- Muhammed bin Selman, Fransa’ya doğru yola çıkmadan daha Amerika’da iken itaat ve sadakatini bildirmek için Trump Amerika’sına sadakat dolu bir mesaj yolladı. Selman, “Sayın ekselansları, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, selam olsun size. Dost ülkenizi terk ederken ben ve beraberimdeki heyete gösterdiğiniz misafirperverlik ve konukseverliğinizden ötürü size minnettarım. Bu vesileyle iki ülke arasında ve her alanlarda daha fazla gelişmeye tanıklık eden tarihi ve stratejik ilişkiye bir kez daha saygı duyuyorum. Ayrıca ziyaret sırasında yaptığım görüşmelerin, bu ilişkinin derinleşmesine, sağlamlaşmasına ve karşılıklı işbirliği bağlarının güçlenmesine katkıda bulunacağını belirtmek isterim... Sağlıcakla ve mutlu kalın, Amerikan halkı da refah ve müreffeh bir hayat sürsün. dedi.

Dönüp ve başlangıçta söylediklerimizi yineleyerek bu ziyareti sonlandırıyoruz. Prens Selmanın Amerika ziyaretini gözlemleyenler, Amerikanın Selmanı itaatkâr bir köle kalıbına sokmak istediğini görür... Amerika, Prens Selman’ın yüzüne karşı hakaretler yağdırıyor, o ise sadece gülümsüyor. Amerika, şantaj yapıyor, o ise sadece teslim bayrağını çekiyor.”

Üçüncüsü: Muhammed bin Selmanın Fransa Ziyareti:

1- Veliaht Prens Selman’ın Fransa ziyareti, İngiltere, Amerika ve Avrupa Birliği (Fransa) gibi Batı ülkelerini ziyareti sırasında kendisine şöhret ortamı yaratmak için geçerken uğradım türünde bir ziyarettir... Önemsizliği nedeniyle bu ziyaret, uluslararası ziyaretlerde bile uygulanagelen diplomatik teamülden yoksundur. Örneğin “Öte yandan Fransa başbakanlık ofisinden bir yetkili, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Pazartesi günkü teknoloji girişimlerinin Paris’teki bir mega-kampüs turunu iptal ettiğini söyledi. Bu ziyaret, Fransa ile Suudi Arabistan arasındaki teknolojik bağın derinleşmesine ışık tutacak bir ziyaretti. La Tribune gazetesi, özellikle geçen hafta Silikon Vadisi’nde teknoloji devleri ile bir araya gelen Prens Muhammed’in İstasyon F ziyaretini iptal etmesi, büyük olasılıkla Macron’u hayal kırıklığına uğratacağını söyledi. Muhammed bin Selman, bu kompleksi ziyaret etmek için Macron’un öfkesini çekecek bir şart koşmuştu... 09 Nisan 2018 tarihinde Arap Dünyası sitesinin (© REUTERS / POOL)’dan aktardığına göre, La Tribune gazetesi, Fransız şirketlerin Suudi Arabistan ile yaptığı ticari sözleşmelerden yararlanması için Suudi Veliaht Prensi Selman tarafından belirlenen şartın, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u kızdırdığını açıkladı. Gazeteye göre, Prens Selman, Macron’a Amerikan şirketleri gibi Fransız şirketlerinin de İran’la ticaret yapmamaları koşuluyla Suudi Arabistan ile yapılan sözleşmelerden yararlanabileceğini söyledi. Gazete, koşulan bu şartın Macron’un öfkesini kışkırttığını belirtti...”

2- Kaldı ki “çaka atılan” stratejik ortaklık sözleşmesi, imzalanmadı, sekiz ay sonrasına, 2018 yılın sonuna ertelendi. Malum, uluslararası politikalarda hızlı değişiklikler olur. Bu nedenle sözleşme veya anlaşma imzalamak için verilen sözler, çoğu zaman yerine getirilmez, özellikle de uzun vadeli olanlar. Fransa cumhurbaşkanlığına yakın kaynaklar, basın mensuplarına Macron ve Muhammed bin Selman’ın iki ülke arasında stratejik bir belge üzerinde çalışma yürütecekleri, hazırlık aşamasındaki ve yıl sonuna kadar bitirilmesi planlanan bu belgenin çok sayıda ticari ve kültürel anlaşma içerdiğini belirttiler. [10.04.2018 El Beyan] 09 Nisan 2018 Pazartesi günkü El Arabiya sitesi “Cumhurbaşkanı ile Prensin stratejik bir belge üzerinde çalışma yürüteceklerini, hazırlık aşamasında olan ve yıl sonundan önce bitirilmesi planlanan bu belgenin imzaya dökülmesi için Macron’un Suudi Arabistan’a gideceğini ifade etti.” Aynı haberi 09 Nisan 2018’de France 24 sitesi de verdi.

3- Dahası, büyük hayaller içerisinde Fransa Cumhurbaşkanı, anlaşmaların geçerli olabilmesi için müzakere ve istişareye açık protokoller kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Fransa cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Özellikle dijital ve yenilenebilir enerji alanlarında gelecek için yatırımları baz alan yeni işbirliği umut ediyoruz.denildi. [05.04.2018 AFP]

“Prens Muhammed bin Selman, Fransa ziyaretini turizm gibi çeşitli alanlarda imzalanan yaklaşık 12 protokol anlaşması ile taçlandırması bekleniyor. Paris, ülkenin kuzeybatısında bulunan ve UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan El Hicr (Medain Salih) bölgesinin ışıklandırılmasının yanı sıra sağlık, enerji, ulaşım gibi diğer alanlarda da Riyad ile işbirliği yapacak.” [08.04.2018 AFP]

4- Ayrıca ziyarette kayda değer ekonomik tek bir anlaşma bile imzalanmadı. İki gün süren bu ziyaret, özellikle Elysee Sarayı için sıkıntı yarattı. Suudi Prensin üç hafta süren ABD ziyareti sonrası Fransa’ya yaptığı kısa süreli ziyaret ile ilgili bir soruya Macron, Elysee Sarayı, Fransanın Suudi Veliaht Prensin ilk yurtdışı ziyaretleri kapsamına alınmasını memnuniyetle karşıladı...açıklamasında bulundu. [05.04.2018 AFP, France 24] İmzalanmayan sözleşmeler, Elysee Sarayı’na sıkıntı yarattı: “Öte yandan Fransız bir diplomat kaynak, France 24 sitesine verdiği demeçte, “Geçmişte olduğu gibi Fransa, Suudi Arabistan ile ticari anlaşmalar imzalamanın peşinde koşmuyor. Daha çok uzun vadeli ekonomik ve teknolojik gelişmeye dayalı vizyoner ortaklık kurmak için çalışıyor.dedi. [08.04.2018 AFP]

5- Bütün buna rağmen, ziyarete hakkını vermek için diyoruz ki, bir opera binası yapmak ve bir ulusal orkestra kurmak gibi Muhammed bin Selman’ın hevasına uygun bazı anlaşmalar da imzalandı. Hem de nereye? Haremeyn’i Şerifeyn topraklarına! Kültür Bakanı Françoise Nyssen, Fransa’nın Suudi Arabistan’ın Cidde kentine bir opera binası yapılması ve bir ulusal orkestra kurulması için devreye gireceğini belirtti. Suudi Arabistanlı mevkidaşı Kültür ve Enformasyon Bakanı Avad El Avad ile yaptığı görüşmenin ardından basın toplantısı düzenleyen Fransa Kültür Bakanı Nyssen, Suudi Arabistana ulusal orkestrası ve operasını kurmalarına yardım etmek için bugün Paris Operası ile bir anlaşma imzalandıdedi. 09 Nisan 2018’de Arap Dünyası sitesinin (© REUTERS/ POOL)’dan aktardığına göre, “Resmi ziyareti öncesi Pazar günü özel bir ziyaret gerçekleştiren Muhammed bin Selman, Fransa’nın güneyindeki Paskalya Festivali’nin kapanış konserine katıldı. “Suudi Arabistan heyetine yakın bir kaynak, “Amerika’dan gelen Veliaht Prens Selman’ın, 08 Nisan 2018 Pazar günü ülkenin güneyde yer alan Aix-en-Provence kentindeki Paskalya Festivali’nin Debussy, Robert Schumann ve Felix Mendelssohn’un çalacağı kapanış konserine katılabileceğini söyledi.” [08.04.2018 AFP]

6- Görüldüğü gibi Selman’ın Fransa ziyaretinin, ne anlaşmalar ne de sözleşmeler açısından pek önemi yok. Tabii Opera Binası’nın bir önem arz etmesi müstesna ki Maazallah! 10 Nisan 2018 Salı günü düzenlenen ve medyada 11 Nisan 2018 günü yayınlanan son basın toplantısında bunu açıkça görmek mümkün.

Söz konusu basın toplantısında, mutabakata varılan konuların protokoller ve iyi niyet anlaşması olduğu belirtildi. Opera Binası hariç, zira bu konuda fiili bir anlaşma imzalandı! Bugün (11 Nisan2018) El Cezire sitesinin bildirdiğine göre, “Salı günü Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, iki gün süren Fransa ziyaretini Fransa ve Suudi Arabistan arasında toplam değeri 18 milyar dolardan fazla olan 19 protokol anlaşması imzalayarak sona erdirdi... İmzalanan iyi niyet anlaşmaları, petrokimya, su arıtma, turizm, kültür, sağlık ve tarım gibi sektörler ile ilgilidir... Suudi Arabistan devletinin petrol devi Saudi Aramco, Jubail petrokimya sahasının ortak gelişimi için Total, Technip ve Suez gibi büyük Fransız şirketleriyle değeri 12 milyar dolardan fazla olan anlaşmalar imzaladığını duyurdu. Bu grup, dünyanın en büyük rafinerisine sahiptir. Hatta Saudi Aramco ile imzalanan bu anlaşmalar bile, Saudi Aramco’nun işlerinin gelişiminden daha çok Fransız rafinerisinin mali gelirinin gelişimiyle ilgilidir.

11 Nisan 2018’de AFP ajansında yer alan bir habere göre “Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Fransa ziyareti sonunda iki ülke toplam değeri 18 milyar dolardan fazla olan 19 protokol anlaşması imzaladı. Hükümet ve işveren temsilcilerinden oluşan Suudi-Fransa CEO Forumu tarafından yayınlanan açıklamaya göre imzalanan iyi niyet anlaşmaları, petrokimya, su arıtma, turizm, kültür, sağlık ve tarım gibi sektörler ile ilgilidir.”

Sonra Macron ve Muhammed bin Selman, basın toplantısında sorunların gerçek çözümüne değinmeden İran, nükleer anlaşma, Suriye ve Yemen gibi rutin konular üzerinde durdu!

Dördüncüsü: Özetle dönüp ve diyoruz ki, ABD ziyareti kasıtlı bir ziyarettir. İngiltere ziyareti, gönül alma ziyaretidir. Çünkü Suudi Arabistan’da İngiliz ajanlarına yönelik etkili bir tasfiye operasyonu yürüttü... Fransa ziyareti ise, Amerika ve Avrupa’da büyük ülkeleri ziyarete çıkan Muhammed bin Selman’a şöhret ortamı yaratmak için geçerken uğradım türünde bir ziyarettir...

H.24 Receb 1439
M.11 Nisan 2018

Devamını oku...

Amerika’nın Suriye’ye Düzenlediği Hava Saldırısının Gerçek Nedeni

Soru Cevap

Amerikanın Suriyeye Düzenlediği Hava Saldırısının Gerçek Nedeni

Soru:

05 Nisan 2018’de Putin, Ruhani, Erdoğan zirvesi hakkında yayınlanan bildiride, bu üçlünün, Suriye’de Amerikan hegemonyasındaki laik yönetimi perçinlemek için ABD çıkarını kollayıcı faaliyette bulundukları geçiyor. Buna göre Putin, ABD’nin hizmetinde olmak için Amerika ile uyum halinde Suriye’de faaliyet yürütüyor... O halde bu sabah Amerikanın Suriyeye düzenlediği hava saldırısını nasıl açıklayabiliriz? Hâlbuki Rusya’nın Tartus ve Hmeymim hava üslerinde askeri birlikleri olduğu biliniyor. Rusya, hem Amerika ile uyum halinde çalışacak hem de Suriyedeki birlikleri Amerika tarafından vurulacak. Bu nasıl oluyor? Sonra çıkarları farklı olan Amerika, İngiltere ve Fransa arasında kurulan koalisyon da neyin nesi? Lütfen açıklar mısınız? Allah mükâfatınızı artırsın... Alelacele sorulmuş bir soru olduğu için beni bağışlayınız...

Cevap:

1- Önce soruda geçen bazı noktaları düzeltmek gerekiyor. 14 Nisan 2018 sabahı, Rusya Savunma Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada da açıkça görüldüğü gibi Amerika, Suriye’deki Rus hedeflerini değil, Rus hedeflerine oldukça yakın noktaları vurdu. Suriye ve Suriye halkı üzerinde söz sahibi olduğunu ve ülkenin dizginlerini elinde tuttuğunu iddia eden Rusya buna sessiz kaldı!

2- Amerika’nın Suriye’ye yönelik saldırısı, Suriye’deki kimyasal silah tesislerini vurmaktan daha ziyade Rusya’yı uslandırmak içindi. Bugün sabaha karşı yaklaşık 10 hedef vuruldu. Ancak medyada bu sabah bazı askeri uzmanların yaptığı yorumlara göre vurulan hedeflerin çoğu, kimyasal fabrika ya da araştırma merkezleri değil askeri noktalardı.

3- Saldırının Rusya’yı uslandırmak için olduğu konusuna gelince, Rusya, Suriye’de Amerikan çıkarına hizmet etse de biraz gurur ve kibre kapıldı. Suriye dizginlerini sanki elinde tutuyormuşçasına göğsünü gere gere Suriye’deki faaliyetlerini suiistimal etmeye kalktı. Amerika’nın Suriye’deki nüfuzunu pekiştirmek için çalışmak yerine ABD’nin koltuğuna göz dikerek kendisi için belirlenen sınırı aştı... Bu nedenle Amerika, Rusya’nın kalbinde Rus hedeflerine yakın noktaları vurdu ki haddini ve sınırlarını bilsin. Eğer ayağı sürçüp Suriye’deki faaliyetlerini suiistimal ederek güç ve nüfuz merkezi gibi hareket etmeye kalkarsa, o zaman Amerika’yı güçlü bir şekilde hatta hakarete varan boyutta karşısında bulacaktır. Nitekim Rusya’nın Washington Büyükelçisi, Suriye operasyonu ile ilgili olarak “Rusya’ya değil, şahsen Putin’e yapılan bir hakaret” olduğunu söyledi!

4- Saldırının, neden Suriye’deki askeri noktalardan daha ziyade Rusya’ya yapılan bir hakaret olduğu konusuna gelince, çünkü saldırıdan önce Trump’ın kopardığı yaygara birkaç gün devam etti. Trump, bu yaygara ile askeri hedefleri tahliye etmesi için rejime bir mesaj verdi. Bunun içindir ki atılan yüzden fazla füzeye rağmen sadece maddi hasar var... Saldırının etkisine gelince, rejim için yeni değil, rejim buna alışık. Kendisine hakaret ediyor. Hakarete alışık birinin hakarete maruz kalması çok kolaydır. Ajanların durumu bu. Onun için efendileri, çıkarları gerektirdiğinde ajanlarına saldırı düzenlemekte bir sakınca görmezler. Bu husustaki tarihi gerçekler oldukça fazla... Amerika, geçen yıl Han Şeyhun olaylarından sonra da benzer şekilde füze saldırısı gerçekleştirdi... Saldırıya uğramak ajan için yeni değil, buna karşı eğitimli ve alışıktır. Dahası, hava saldırısından sonra zafer kutlaması bile yaptı! Onun için saldırının Rusya’ya verdiği etki üzerinde durmak gerekiyor. Amerika, Suriye’de söz sahibi olduğunu iddia eden Rusya’nın Suriye’deki askeri üslerine yakın noktaları vurduğu halde Rusya, savaş gemilerinin çoğunu geri çekti ve saldırıdan kaçarcasına bazı hedefleri boşalttı. Hatta Rusya Savunma Bakanlığı’nın öğleden sonra yaptığı açıklamada olduğu gibi füze saldırısına karşı hava savunma sistemlerini devreye bile koymadı!

5- Bu sabah bir Rus yetkili, Rusya’nın Güvenlik Konseyi’ne saldırının kınanmasını öngören bir karar tasarısı sunacağını açıkladı. Ve bilfiil öyle de oldu. Bugün Güvenlik Konseyi, GMT saat dilimiyle 15.00’de toplanacak. Yani zayıf ülkelerin yaptığı gibi karar tasarısı, yapılan saldırı karşısında başvurulan bir kurnazlık ve bir araçtır. Fransa, her ne kadar Rus üslerini vurmamış olsa da aslında Rusya’ya saldırıda bulunmuştur. Çünkü Rusya, Suriye’de istediği gibi at koşturuyor. Eski Sovyetler Birliği’nin büyüklüğü ile duygularını okşayıp duruyor... Yukarıda da belirttiğimiz gibi hava saldırısı, saldırıya karşılık verme cesaretini bile gösteremeyen Rusya’ya boyunun ölçüsünü bildirmek içindi... Böylece bir kez daha Rusların politik ahmaklığının boyutu görülmüş oldu. Suriye’de çırpınıp çabalayacaksın ama sonuçta ipler yine Amerika’nın elinde olacak. Ruslar, hiç ders almamış. Mısır’da uzun yıllar kaldılar ama sonra Sedat, bir çırpıda onları Mısır’dan çıkarıverdi. Çünkü Mısır’da hâkim güç Amerika’dır. Ruslar bunu fark edemedi. Bugün aynısını Suriye’de tekrarlıyorlar. İslam’a ve Müslümanlara tuzak kurmak için başkaları yararına barbarca eylemlerde bulunuyorlar. Rusya’nın işlediği ve arkasında Amerika’nın olduğu bu vahşet, Müslümanların zihninden silinmeyecek. Günler devridaim olurlar. Kuşkusuz yarın bekleyenler için çok yakındır.

6- Soruda geçen, Amerika, İngiltere, Fransa arasında kurulan koalisyon ifadesine gelince, dakik bir ifade değil. İttifak anlamında koalisyon, eşdeğer iki devlet arasında olur. Böylesi bir koalisyon Amerika’nın izniyle kuruldu. Tıpkı terörle mücadele bahanesiyle Irak ve Suriye’de kurulan uluslararası koalisyon gibi. İngiltere ve Fransa’nın koalisyona katılımını Amerika kabul etti... Daha önceki bildirilerimizde bunu daha detaylıca açıklamıştık.

7- Dünyada etkin devletlerin, ülkemizde canı istediği gibi hareket etmesi ve ülkenin dizginlerini elinde tutması gerçekten üzüntü verici... Bizim, bizi birleştiren ve iadeyi itibarda bulunan bir devletimiz olsaydı, Amerika, gerek eylem gerekse söylem olarak Akdeniz’den geçerken vergi ödemenin nasıl bir şey olduğunu bilirdi. Hatırlayın, Amerika, Osmanlı Devletinin Cezayir valisine vergi ödüyordu... Fransa da esaret altındaki kralını kurtarmak için Müslümanların Halifesi Kanuni Sultan Süleyman’a sığınmanın nasıl bir duygu olduğunu fark ederdi... İngiltere de bir yazarın Peygambere hakaretinden ötürü Osmanlı Devletinin Londra Büyükelçisi’nden özür dilemenin ne demek ve ne zaman olacağının farkında olurdu. İngiltere, Osmanlı Devleti hasta adamken özür diledi, sağlıklı olsaydı, çok daha ötesinde şeyler olurdu.

Nabzı atan her Müslüman, Allah Subhânehu ve Teâlâ tarafından indirilen Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti ile yönetimi yeniden kurmak için Hizb-ut Tahrir ile çalışma konusunda gayret sarf etmelidir. Hilafetin kuruluşuyla İslam ve Müslümanlar izzet bulacak, küfür ve kâfirler de zillete düşeceklerdir.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ“O gün Allahın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.27 Receb 1439
M.14 Nisan 2018

- Soru Cevabın Video Kaydı -

Devamını oku...

Güney Hareketi Gerçeği ve Uşaklığı

Soru Cevap

Güney Hareketi Gerçeği ve Uşaklığı

Soru:

Güney Hareketi hâlâ Amerikan yanlısı mı? Yoksa konsey, BAE çevrelemesi ve BAE uyduluğu yüzünden İngiliz ajanlığına mı dönüştü? Bilindiği gibi BAE, Yemende İngiliz yanlısı cenahı temsil ediyor. Başka bir deyişle: Amerika, Güney Hareketini tutmakta başarısız mı oldu? İngiltere, BAE aracılığıyla kendi tarafına mı çekti? Yoksa Güney Hareketi hâlâ Amerikan yanlısı olarak mı devam ediyor? Adendeki askeri gücü nedeniyle BAE, Güney Hareketini etkiledi, ama İngiliz yanlısı yapamadı mı diyeceğiz?

Cevap:

1- Amerika ya doğrudan ya da dolaylı olarak Mısır ve 1990’ların başında Fahd döneminde Suudi Arabistan ile Ali Salim El Beyd ve Ali Nasır Muhammed’i kendi tarafına çekince, İngiltere rahatsızlık duydu. Çünkü “Güney Yemen Ulusal Kurtuluş Cephesi”ni ajanlarına İngiltere kurdurtmuş ve 20 Kasım 1967 yılındaki Cenevre müzakerelerine davet etmişti. Müzakereler sonrası son İngiliz askerinin ülkeden ayrılmasının ertesi günü İngiltere, 30 Kasım 1967’de Güney Yemen’e bağımsızlık vermişti. El Beyd de İngilizlerin desteğiyle Güney Yemen Devlet Başkanı olmuştu. El Beyd, Amerika ile birlikte hareket edince, İngiltere bunu nankörlük kabul etti ve Amerika ile El Beyd’i iktidardan indirmeye karar verdi. Kayda değer gücü olan Kuzey’deki adamı Ali Salih nedeniyle bunu yapabilecek güçteydi de... Onun için birleşme kararının üzerinden daha dört yıl geçmişken, 1994 yılında Kuzey ile Güney Yemen arasında savaş patlak verdi. Savaşta “Güney Yemen” ordusu hezimete uğrayınca, Ali Salim El Beyd ve Ali Nasır Muhammed ülkeden firar ettiler... Bir müddet inzivaya çekildiler.

Sonra Sanaa’daki Salih hükümeti, yıllarca Güney’deki askerlere eziyet etti, kovuşturdu. Ardından Salih hükümeti, Güney’de işten atılan emekli askerler için zulüm, kovuşturma ve hak mahrumiyetiyle ilgili şikâyetleri değerlendirecek bir dernek kurdu. Devam etmekte olan zulümler nedeniyle derneğe üye emekli askerlerin ayrılıkçı eğilimleri sızdırıldı ve böylece dernek, kendilerine Güney Hareketi adını veren ve 2007 yılında Güney Yemen’de resmen kurulumunu duyuran ayrılıkçıların yuvası ve çekim merkezi oldu. Ayrıca burada üzerinde durmaya değmeyen önemsiz ve pek etkin olmayan başka hareketler de var.

2- Amerika, İran destekli Husileri kullanarak Kuzey Yemen’e ayak basmıştı ve Güney Yemen’e de ayak basmak için Güney’deki bu durumu istismar etti. Uluslararası çatışma açısından ise Güney Hareketi, mazlumların hakkını savunan oluşumdan, hükümeti İngiliz yanlısı Yemen’e müdahale için Amerika’nın yeni maşası haline evirilmişti. Büyük güçler, küçük devletlerdeki gerilimleri ve içsel durumu istismar edip o devletlerde nüfuz elde etmek için adım adım ilerlediler. Amerika, 1990’larda yani 1994 yılında çıkan iç savaş sonrası Suudi Arabistan kralı Fahd’ın istihbarat teşkilatı aracılığıyla Güney Yemen ordusuyla temasa geçti. Bu sırada Salim El Beyd, Amerikan kuklası olsa da ancak inzivada ve sürgünde yapacağı Salih yönetimi karşıtı fiziksel eylem çağrısı faydasız olacağı için Amerika, güçlü siyasal çalışma yapacak, Güney halkını örgütleyecek, yoğun baskı oluşturacak ve Salih yönetimini aktif şekilde etkileyecek kişiler arayışına koyuldu. Ve aradığını muhalif aktivist Hasan Baum’da buldu. Baum, Güney Yemen’in bağımsızlığı için mücadele ediyor, şehir şehir dolaşıyor, kabile kabile geziyor, hem kendisine hem de bağımsızlık talebine destek istiyordu. Amacı, marjinalleştirilen ve sefalet içinde bırakılan Güneylilere etkilemekti. Barışçıl ve şiddet karşıtı yöntemle Baum, Güney Yemen’in bağımsızlık talebi hakkında daha fazla kamuoyu oluşturmak için faaliyet üstüne faaliyet düzenliyordu. Bu ayrılıkçı faaliyetleri, marjinalleştirilmenin sistematik politika olduğuna inanan Güney bölgelerinde karşılık buldu hatta zaman zaman ivme kazandığı bile oldu... Artan ayrılıkçı faaliyetleri nedeniyle Baum, San’a hükümetinin tutuklama ve kovuşturmasına maruz kaldı. 2007-2008 yılları arasında bir kaç kez tutuklandı. 2010 yılında gene tutuklandıktan iki ay sonra 2011 yılında serbest bırakıldı. Ancak aynı yıl yine tutuklandı. Böylece yorulmak bilmez gayretiyle, emekli asker ve kabileleri San’a’daki merkezi hükümete karşı devşirmesiyle, bağımsızlık taleplerini yeşertip kökleştirmesiyle ayrılıkçı Baum, Güney Hareketi için önemli bir sembol haline geldi. Amerika ile ilişkileri ve İran’dan aldığı destekle hızlı adımlar atarak Güney Hareketi Yüksek Konseyi’ni kurdu ve başkanı oldu. “Güneyin Bağımsızlık ve Özgürlüğü için Barışçıl Devrim Hareketi Yüksek Konseyi, Güneyin Bağımsızlığı Yüksek Ulusal Komitesi, Güney Devletini Kurma ve Özgürlük Yüksek Ulusal Konsey, Güney Demokratik Birlik, Güney Öğrenci ve Gençlik Federasyonu gibi belli başlı grupları bünyesinde barındıran Güney Hareketinin ana gövdesini oluşturuyor. Ed Dali ili, Güney Hareketinin en aktif ve hummalı çalışma alanından biridir...” [03.03.2011 El Cezire] Bazı siteler, açıkça Baum’u İran ajanı olmakla suçlar. [13.11.2016 Huna Aden sitesi] Marjinallikten beslenen Hasan Baum liderliğindeki Güney Hareketi, daha başlarda Amerikan desteğini almış siyasal bir harekettir. Baum liderliğindeki Güney Hareketi, Yemen’e güney cihetinden de sızmak için Amerika’nın köprübaşı haline geldi. Ed Dali’li olmayan, Hadramevt’in El Mukalla kentinden olan, ama buna rağmen Ed Dali kentini üs edinen Baum liderliğindeki Güney Hareketi’nin yaptığı grevler, düzenlediği etkinlik ve faaliyetler, bir nevi siyasal çalışmanın ön provası niteliğindeydi. Başlangıçta San’a hükümeti, siyasal yönü bariz eylemleri nedeniyle Güney Hareketi’ni pek kale almadı, ciddi tehlike olarak görmedi. Hasan Baum, Ahmed bin Ferid, Ali El Garip ve Ali Münasır gibi hareketin sembol isimlerini sadece tutuklamakla yetindi ama kısa süre sonra hepsini serbest bıraktı.

3- Güney Hareketi içindeki Amerikan adamları, ideolojileri ve fanatiği haline geldikleri ayrılık düşüncesinde ustalaştılar. Gıdasını marjinallikten alan Güney Hareketi faaliyetlerinin peşinden sürüklenenlere gelince, kimileri yerel aktivistler, kimileri de İngiltere ve onun Yemen’deki adamlarının büyüsüne kapılmış kişilerdir. Böylesi insanlar, ayrılık ideolojileri olmadığı için bazen birlik bazen de ayrılıktan yana olurlar. San’a hükümeti, Amerikan ajanlarının ekseni haline gelen ayrılık düşüncesini sulandırmak için böylesi insanlardan yararlandı ve bazı adamlarını da aynı maksatla aralarına soktu... Dediğimiz gibi San’a hükümeti, onları kendisine bir tehlike olarak görmedi. Ancak Salih hükümeti ve arkasındaki İngilizler ile onların bölgesel kuklaları, Güney Hareketi’nin hissedilir biçimde ivme kazandığını, giderek daha tehlikeli hale geldiğini, özellikle de lider kadrosunun Amerikan ajanı olduğunu görünce, çevrelemek için hareket üzerine daha ciddi şekilde eğilmeye başladılar. Özellikle de Güney’de çığ gibi büyüyen marjinallik duyguları altında hareketi yok etmenin bir hayli zor olduğu görülünce. “İngilizlerin” çevreleme planı, Güney Hareketi’nin evrimi gereğince evrimleşiyordu, sızma girişiminden kovuşturma hatta şiddet aşamasına evirilmişti... Bu durum böyle devam edegeldi, ta ki BAE, yer aldığı Arap koalisyonunu da istismar ederek kara birlikleriyle müdahale edene dek. Salih’in ölümünün ardından plan olgunluk çağına ulaştı. Zira Salih’in ölümüyle birlikte İngilizlerin Kuzey’deki nüfuzu dumura uğramıştı. İngilizler, Husilerin Kuzey’deki etkinliklerini genişletmesi halinde vakumun oluşmasından korktular. Ve bu yüzden Güney’de bir güç oluşturmak, Yemen’deki iktidara, olmazsa, en azından Güney’dekine ortak olmak ve bu gücü bir koz olarak kullanmak konularında ciddi şekilde düşünmeye başladılar. Güney’deki nüfuzlarını sağlamlaştırmak için ciddi şekilde düşünmeye başlamalarının nedeni, Suudi Arabistan kontrolündeki Hadi’yi istedikleri gibi kullanamamalarıdır. Bu nedenle İngilizler, Güney’deki nüfuzlarını perçinleme konusunu BAE ile halletmeye kalktılar. Dahası, geçtiğimiz yılsonunda 04 Aralık 2017’de Husilerce öldürülen eski Yemen Devlet Başkanı Ali Salih yanlısı güçler yeniden Güney’e geri döndüler ve Husilere karşı savaşta BAE askerlerinin safında yer aldılar. Yemenli bir hükümet kaynağı, Ali Salihin yeğeni Tarık Salihin Adende BAE himayesinde olduğunu belirtti. Diplomatik kaynaklar, Ali Salihin oğlu Ali Ahmed’in ileride oynayacağı siyasi rolden dolayı konulan ambargonun kaldırılması için BAEnin çok büyük çaba sarf ettiğini kaydettiler...[5.2.2018 Nass Times Yemeni] Güney Hareketi’nin “Siyasi Geçiş Konseyi” Başkanı Aydarus Ez Zübeydi, Tarık Salihi destekleyeceğiz. Kuzey dâhil bütün bölgelerde birlikte savaşacağız. San’a’yı da kurtaracağız...dedi. [30.01.2018 France 24] Bu şu demektir; İngiltere, Güney’de bir oyun kuruyor. Ajanları özellikle de Yemen Cumhuriyet Muhafızları ve Genel Halk Kongresi Partisi içindeki Ali Salih’in yakınları ile nüfuzunu güçlendiriyor. BAE üzerinden de ayrılıkçı güçleri destekleniyor. Bilindiği gibi BAE, hava ve kara kuvvetleriyle koalisyonda yer alırken, Suudi Arabistan sadece hava kuvvetleriyle yer alıyor.

4- İngiltere, Güney Hareketi’ne sızmak ya da meydanlara hâkim yeni bir hareket oluşturup onu marjinalleştirmek için BAE üzerinden Güney’de faaliyetlere başladı... Faaliyetine Ali Salim El Beyd kanadından başladı. Öbür yandan Ali Salim El Beyd ve Ali Nasır kanadının Amerika tarafından desteklendiğinin de farkındaydı. İran desteği, Mısır ve Lübnan’ın sağladığı kolaylıklar, söz konusu Amerikan desteğinden bazılarıdır. Güney Hareketi, Ali Nasır Muhammed başkanlığında 2014 yılında Kahire’de bir toplantı gerçekleştirdi. Beyrut da Ali Salim El Beyd’a hem sığınak hem de medya platformu sağladı. Oysa 1994 yılında Umman’a iltica ettiğinden beri bundan mahrumdu. Sonra 2014 yılında Suudi Arabistan öncülüğündeki kararlılık fırtınası operasyonu ile birlikte kendisine oluk oluk para akıtan Riyad’a geçti... Amerika’nın bu desteğine rağmen yukarıda da belirttiğimiz gibi yine de BAE, etkileme turlarına El Beyd ve Nasır kanadından başladı... Peki, neden bu kanattan başladığı konusuna gelince, şu iki nedenden ötürüdür: Birincisi: Şiddeti benimsemesi. İkincisi: İngiliz yanlısı geçmişe sahip olması. Milliyetçi Cephe’yi kurdurtan ve Güney Yemen yönetimini ona teslim eden İngilizler, El Beyd kanadının belleğinde o dönemi hatırlatmak, tekrar o döneme geri götürmek ya da yakınlaştırmak ve güzellemeler yapmak istediler... 2015 yılında Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçlerinin Yemen’e askeri müdahalesinin ardından El Beyd Suudi Arabistan’dan BAE’ye geçti ve halen Abu Dabi’de ikamet ediyor. El Beyd, daha önceleri Amerikan yanlısı ülkeler arasında gezinip duruyordu. İran desteğinde ve Lübnan’daki İran partisinin himayesinde yaklaşık iki yıl (2012-2013) Lübnan’da kaldı. Ardından Suudi Arabistan’a geçti. Daha sonra da Arap koalisyonu üyesi BAE’ye meyletti. BAE de onu yukarıda belirttiğimiz Abu Dabi’ye uçurdu. Şuan kendisi Abu Dabi’de ikamet ediyor ve etrafı saygı duvarıyla örülü... Malum, El Beyd bukalemun gibidir. Güney Yemen Devlet Başkanı iken İngilizciydi. Sonra 1990’ların başında Amerikancı oldu. Amerikancı ülkeler arasında turlarken Amerikancılığını sürdürdü. Şuan BAE’de, BAE aklını çelmeye, ayartmaya çalışıyor. Bir kez daha döneklik yapması oldukça zor, yaparsa, BAE ile ilişkiler gerilir... Öyle veya böyle pozisyonu, Geçici Konsey’e yakındır. Konseyi göklere çıkardı: “Eski Yemen Devlet Başkanı Yardımcısı Ali Salim El Beyd yaptığı açıklamada “Güney Siyasal Varlık” oluşturma çağrısını desteklediğini ve memnuniyetle karşıladığını söyledi. Bundan bir gün önce ise Güney üç ilin valisi, Aden Valisi Aydarus Ez Zübeydi’nin varlık oluşturma çağrısını desteklediklerini bildirdiler. El Beyd, “El Arap El Cedid” sitesinin de bir kopyasını elde ettiği açıklamasında “elinden geldiğince” bu çağrıyı destekleyeceğini belirterek, güneydeki çeşitli siyasal güçleri ve bağımsız şahsiyetleri çağrıya olumlu karşılık verme, bekleme ve umursamazlık modundan çıkıp yeni bir aşamaya geçmeçağrısı yaptı... El Beyd’in yaptığı bu açıklama, üç ilin valisinin (Ebyen Valisi El Hadr Es Saidi, Lahic Valisi Nasır El Habeci, Ed Dali Valisi Fadl El Ca’di) Aden Valisi Aydarus Ez Zübeydi’nin “Güney varlığı” oluşturma çağrısını desteklediklerini belirtmelerinden bir gün sonrasına denk gelmektedir... [16.09.2016 el-Arab el-Cedid] Dostu Ali Nasır Muhammed de El Beyd gibi dönektir. Bazen ayrılık, bazen de ulusal mutabakat hükümeti kurulmasını ister, ama kendi belirlediği şartlarla! 04 Ekim 2017 günü yani 2017 sonunda Ali Salih ile Husiler arasında kopan fırtınadan yaklaşık iki ay önce Yemen sorununa ilişkin çözüm hakkında sorulan bir soruya Nasır Muhammed, “Ulusal mutabakat hükümeti kurulması, geçiş aşaması sırasında taraflardan Husiler ve Hadi hükümetisavaşa neden olan unsurların resmi makamlardan uzaklaştırılması, tüm taraflar ve partilere verilen silahların geri alınıp Savunma Bakanlığına teslim edilmesidir. Çünkü Yemenin ihtiyacı olan şey, tek bir Devlet Başkan, tek bir hükümet, tek bir Savunma Bakanı ve sonraki aşamada da seçim sandığıdır... yanıtını verdi. [04.10.2017 El Ahram El Arabi] Tüm bunlardan, İngilizlerin BAE yoluyla El Beyd ve Nasır Muhammed cenahına etkili bir biçimde nüfuz ettikleri anlaşılıyor. Bunun sebebi, bu cenahta ayrılık düşüncesi, Güney Hareketi gibi sabit sabit sarsılmaz bir ideoloji değildir, aksine konjonktüreldir.

5- Hasan Baum cenahına gelince, politik, ideolojik ve iliklerine kadar ayrılıkçıydı. İngilizler, bu cenahı herhangi bir çözüme razı etmenin ya da ayartmanın veya kontrol altına almanın beyhude olduğunu bildiği için onu dolaylı bir şekilde yani hakkında hiçbir resmi karar olmadan Umman’da ev hapsine aldılar. Oysa tarafsız olduğunu düşündüğü için Umman’a iltica etmişti. Rolü gereği Umman’ın İngilizler ile birlikte hareket ettiğini bilmiyor da olabilir! İngilizler, Umman’daki ajanları yoluyla Hasan Baum’u köşeye sıkıştırdılar ve uzun süre Umman’ın Selale kentinde ev hapsinde tuttular... Güney Hareketi içindeki Amerikan yanlısı gruplar, Amerika’nın bir numaralı adamının uzun süre ortalıkta gözükmemesi sebebiyle bir noktaya kadar dumura uğradılar. Fırsatı ganimet bilen İngilizler, Baum kanadına paralel bir Güney Hareketi yaratmak, Güney sorununu açık artırmaya çıkarmak için BAE üzerinden çabalarını katmerleştirdiler. Yoğun çabaları sonucu Aydarus Ez Zübeydi’yi buldular. Ez Zübeydi, Güney Hareketi içinde ünlü bir lider olmasının yanı sıra 1996 yılında kurulan ayrılıkçı Takrir El Mesir “Hatmi” hareketinin de kurucusudur. Devlet Başkanı Hadi, İngilizci gruba yakınlığı nedeniyle Kararlılık Fırtınası operasyonundan (Mart 2015) bir kaç ay sonra 07 Aralık 2015’te Ez Zübeydi’yi Aden Valisi olarak atadı. Bu, İngiliz ajanlarının Ez Zübeydi’ye olan güvenlerinin güçlü bir göstergesidir. İngilizler, Aden’de Aydarus Ez Zübeydi’yi görkemle karşıladılar. Başarılı bir Aden valiliği yapan Ez Zübeydi, BAE’nin doğrudan ve aleni finansal ve askeri desteğiyle kenti yeniden elektriğe kavuşturdu. Silahlı çeteleri kentten sürdü, Husilere karşı savaştı, BM Özel Temsilcisi Amerikancı Velid Şeyh’in önerilerine muhalefet etti. 1994 yılındaki iç savaşta savaşan, erkenden ayrılıkçı harekete katılan, 1994 yılındaki Cibuti sürgününden bu yana Ali Salih rejiminin takibinde olan, Güney Hareketi’nin merkezi ve üssü Ed Dali’de doğan, başarılı bir Aden valiliği yapan ve Husilere karşı savaşan Ez Zübeydi, bir anda Güneylilerin odak noktası haline geliverdi. Güney Hareketi içinde Hasan Baum’un tarihi liderliğiyle rekabet edebilecek önemli bir siyasi figür olarak görüldü... Aydarus’un askeri yönden en büyük destekçisi, “Güney Güvenlik Kemeri” güçlerinin kurucusu ve ülke çapında BAE’nin Güney’deki adamı olarak bilinen Hani b. Berik’di. “Hani b. Berik, Yemen sahasında Husilere karşı savaşan bir savaşçı olarak tanınıyordu. Siyasi arenada ise Abu Dabi’den aldığı cömertçe destek sayesinde elde ettiği nüfuz nedeniyle de BAE güçlerinin bir bakanı olarak biliniyordu. Güney Yemen’de “Güvenlik Kemeri” güçleri adında BAE’nin açıkça desteklediği milis bir yapı kurdu...” [02.11.2017 Sasapost] Güney’de belli özgül ağırlıkları olan Ez Zübeydi ve Berik, İngiliz yanlısı olduğu bilinen Hadi hükümetinde yer aldıkları için Güney Hareketi oluşturma çağrısına taban bulamadılar. Dolayısıyla popülerlik kazandırmak için ilk önce Hadi hükümetinden kovuldular. Hem de Ez Zübeydi’yi ön plana çıkaracak şekilde. Yeni bir hareket oluşturup Güneylileri etrafında toplamak için Ez Zübeydi, Hadi güçleriyle şiddetli anlaşmazlık yaşadı...

6- 27 Nisan 2017’de Yemen Devlet Bakanı, yayınladığı kararnameyle Aden Valisi Aydarus Ez Zübeydi ile Devlet Bakanı Hani b. Berik’i görevinden alarak Berik hakkında soruşturma başlatılmasına hükmetti. Binlerce Güney Yemenli, Hadi’nin görevden alma kararına, Aden’de protesto eylemleri ile tepki gösterdi. Burada Güney Hareketi içindeki bazı gruplar, 4 Mayıs 2017’de “Tarihi Aden Bildirisi” ismiyle okudukları açıklamada, Ez Zübeydi’ye, kendi başkanlığında güneyin hedef ve isteklerini gerçekleştirecek ve onu temsil edecek ulusal siyasi bir yönetim kurma yetkisi verdiklerini ve gerekli tedbirleri alması için tam yetkili kıldıklarını belirttiler... Güney Hareketi’nin Ez Zübeydi’ye güneyi temsil etmek ve yönetmek üzere siyasi bir liderlik kurma yetkisi verdiğine dair yaptığı açıklamadan bir hafta sonra 11 Mayıs 2017 günü Aden’de bir açıklama yapan Ez Zübeydi, 26 kişilik Güney Geçiş Başkanlık Konseyi Heyeti’ne kendisinin başkan ve Berik’in de başkan yardımcısı olarak atandığını duyurdu. Baum’a nispet edercesine yanına eski Güney Yemen devleti bayrağını da koyan Ez Zübeydi bir konuşma yaptı. “Yanına eski Güney Yemen devletinin bayrağını da koyarak Perşembe günü televizyonda bir konuşma yapan Ez Zübeydi, “Tarihi Aden Bildirisi” uyarınca Güney Geçiş Başkanlık Konseyi Heyeti adıyla Güney Yüksek Siyasi Liderlik kurulduğunu belirtti ve Berik’in konsey başkanı yardımcısı olacağını kaydetti. Konsey 26 üyeden oluşuyor. Ez Zübeydi, “Güney Geçiş Başkanlık Konseyi Heyeti’nin, Güney Geçiş Konseyi organlarının kurulum sürecini tamamlayacağını, güney illerini yöneteceğini, yurt içinde ve yurt dışında onları temsil edeceğini ifade etti...” [11.05.2017 CNN Arapça] Görüldüğü gibi Güney liderliğinin kurulum yetkisi, tamamen Ez Zübeydi, Berik ve arka planda da BAE/ İngilizlere aittir. İl valileri, Yemen Devlet Başkanı tarafından atanmışlardır. Diğer bir deyişle, İngilizlerin Yemen valiliklerindeki adamlarıdır. Geçiş Konsey’in diğer üyeleri de Ez Zübeydi yanlılarıdır. Hatta Ali es Sa’di ve Nasır El Habeci gibi Baum’un adamlarını belli bir süreliğine olsa da konsey üyesi yaptı. Tabii gerçek açığa çıktığında, üyeliklerini ya iptal edecekler ya da üyelikten atılacaklardır. Belki konsey, onları ayartmanın bir yolu olabilir. Baum’un sahalardan uzak kaldığı dönemde Nasır El Habeci, başından beri Ez Zübeydi’yi desteklemektedir!

İngilizler, Ez Zübeydi başkanlığındaki Geçiş Konseyi’nin Aden’deki kısmi hâkimiyetiyle, konseyin Güney illerinde hatta Mearib’te Berik komutasında nispeten büyük askeri güce sahip olmasıyla, il valilerinin Aydarus Ez Zübeydi etrafında öbekleşmesiyle, Ali Salim El Beyd gibi eski “Güney Yemen Devletindeki” “sosyalist” kalıntıların, Ez Zübeydi’ye destek açıklamasında bulunmasıyla, Ebyan’da kabile içinde güçlü pozisyonu sahip Tarık El Fazli ve İslami karakterdeki akımının desteğiyle, BAE’nin mali, askeri ve siyasi yardımıyla Güney Hareketi’ni büyük ölçüde ajanları Aydarus Ez Zübeydi’nin etrafında toplayarak meseleyi halletmiş oldular. Eğer siyasi koşullar özellikle de Güney’deki BAE’nin ağırlığı bu şekilde devam ederse, büyük olasılıkla hâkimiyet de öylece devam edecektir.

7- Olayların gerisinde kaldığını fark eden Amerika, bundan rahatsızlığını dile getirdi. BM Özel Temsilcisi Velid Şeyh tarafından yapılan konsey karşıtı açıklama, Amerika’nın Geçiş Konseyi kurulmasından duyduğu rahatsızlığın bir göstergesidir. “Belirsiz bir kaynağa göre, BM Yemen Özel Temsilcisi İsmail Velid Şeyh, Güneyin ayrılması için Geçiş Konseyi oluşturulduğunu açıklayan eski Aden Valisi Aydarus Ez Zübeydi’yi “açıkça tehdit” etti. Almashhad-alyemeni sitesinin bir kaynaktan aktardığına göre, Velid Şeyh, Ez Zübeydi ile bir araya geldi. Görüşmede Velid Şeyh, Ez Zübeydi’ye “aba altından sopa” gösterdi. Yemen Devlet Başkanı, Körfez İşbirliği Konseyi, Husiler ve Güney Hareketi içindeki pek çok kişinin karşı çıktığı konsey fikri üzerinde ısrar etmesi durumda BM ve Güvenlik Konseyi’nin kendisini Yemen barış sürecini engelleyenler kapsamına alacağını, hakkında 2216 sayılı kararın uygulanacağını, Husiler ve Salih gibi “direnişçiler” kategorisinde değerlendirileceğini söyledi...” [14.05.2017 Russia Today] Görünüşe göre Amerika, durumu telafi etmek adına Baum’u serbest bırakması için Umman’a baskı yaptı. Serbest kaldıktan sonra Baum, BAE destekli Geçiş Konseyi karşıtı ve daha çok Yemen’de İngiliz-Amerikan çatışmasını andıran faaliyetler yürütmeye başladı. Faaliyetlerin arkasında Suudilerin olduğu açık ve net. Zira Suudilerin gözetiminde Aden kentinde 17 Ağustos 2017 günü Baum liderliğinde Devrim Hareketi Konseyi 1. Genel Konferansı düzenlendi... Konferansta yapılan açıklamada şöyle dendi: “Güneyli halkımızın tutku ve coşkularının istismar edilmesi, yalanlar pompalanması, halk desteği almak için halkın duygusal yönden hipnoz edilmesi, Güneyli halkın iradesine aykırı hareket edilmesi kesinlikle kabul edilemez... Devrim Hareketi Yüksek Konseyi lideri Hasan Baum, liderimizdir ve Güneyin sembolüdür. Onunla gurur duyuyoruz... Bugün Güneyde yabancı güçler arasında hummalı bir yarış söz konusu. Birleşik Arap Emirlikleri, Güneyin koridorları ve kaynakları üzerine çöreklenmiş durumda ve halkımızın kaderi ve eğilimleriyle oynuyor, sonra geliyor ve bir avuç trollerine küçük kırıntılar dağıtıyor...” [17.8.2017 Aden El Ğad] Yani Baum grubu, BAE’ye açıkça savaş açıyor ve Yemen’den çıkmasını istiyor. Baum konferansı, Ez Zübeydi grubunu, Kendilerine küçük kırıntılar verilen BAE trolleriolarak adlandırıyor...

Daha sonra Baum grubu, 11 Kasım 2017’de 2. Konferansını düzenledi. El Arabi El Cedid sitesinin bir kopyasını elde ettiği ve Devrim Hareketi Konseyi’nin Aden’de düzenlediği 2. Konferansın sonuç bildirgesinde şöyle denilmektedir: “Sözde Arap koalisyonu ülkelerini, topraklarımızdan tüm güçlerini çektikten sonra Devrim Hareketi Yüksek Konseyi ile doğrudan karşılıklı diyaloğa davet ediyor ve aramızdaki sosyal ve dini bağlara sadık kaldığımızı ifade ediyoruz...Baum liderliğindeki konsey, koalisyonu “işgal güçleri” olarak niteledi... Ulusal çıkarlarımız doğrultusunda uygun zaman ve mekânda her türlü yasal yollarla işgale karşı koymanın hakkımız olduğunu vurguluyoruz.denilen açıklamada, Güney sorunu ve yasal temsilcilerini dışarıda bırakan herhangi bir müzakere ya da çözüm, başarı kaydedemez. Çünkü yasal temsilciler, tesadüflerin ortaya çıkardığı ya da para ürünü veya yabancı işgalin klonladığı kişiler değil, ilk günden beri hareketin önderleridir...ifadeleri kullanıldı.” [11.11. 2017 el-Arab el-Cedid] Açıklama, her ne kadar Arap koalisyonunu hedef alıyorsa da konferans Suudilerin güdümünde gerçekleştiği için esasında BAE’ye yöneliktir. 

8- Özetle, 1994 yılında Ali Salim El Beyd ile Ali Nasır Muhammed’in yenilgisi, Ali Salih tarafından Güney Yemen zenginliklerinin ele geçirilmesi, Güneylilerin marjinalleştirilmesi ve pek çok Güneyli askere eziyet edilmesi, o tarihten günümüze değin çeşitli muhalif hareketlerin ortaya çıkmasının başlıca nedenidir... En önemlileri şunlardır:

-Güney Hareketi Ali Salim El Beyd Kanadı, dönektir. Bazen Amerika ve ajanlarıyla bazen de İngiltere ve ajanlarıyla flört eder...

-Güney Hareketi Hasan Baum Kanadı, Amerika ve ajanları özellikle de İran desteklidir...

-Güney Hareketi Ez Zübeydi Kanadı, İngiltere ve ajanları özellikle de BAE desteklidir...

-Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu hareketlerin, güncel Yemen sorunlarına yönelik en önemli pozisyonlarına projektör tuttuk... Sömürgeci kâfirlerin, bizim rengimizden paslı araçlarla sorunlarımızı kamçılaması gerçekten acı verici! Kâfirlerin çıkarı için yerel maşalar eliyle Yemen ve Yemen dışında kanlarımız akıyor... Bu kimseler, bazı şeyleri unuttular ya da unutmuş gibi yaptılar. Eğer biraz akletselerdi, heder edilen kana yana yana ağlarlar ve bundan vazgeçerlerdi. Aziz ve Kaviyy olan Allah, Müslümanları zalim kâfirlere yaslanmaktan şiddetli şekilde nehyetti.

وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَZulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allahtan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.” [Hud 113] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, haksız yere akan kan için, Allah katında dünyanın yok olmasından daha büyüktür buyurdu. Tirmizi, Abdullah b. Amr’dan rivayet ettiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

لَزَوَالُ الدُّنْيَا أَهْوَنُ عَلَى اللَّهِ مِنْ قَتْلِ رَجُلٍ مُسْلِمٍŞüphesiz dünyanın yok olması Allah katında Müslüman bir kişinin öldürülmesinden daha ehvendir.” [İbn Asakir] Peki, kanlarımız ya sömürgeci kâfirlerin çıkarı için akıtılıyorsa? Kuşkusuz bu, daha büyük suçtur, suç üstüne suçtur.

سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَSuç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekârlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir.[Enam 124]

Bununla beraber Allah’ın elçisinin iman ve hikmet ülkesi olarak nitelediği Yemen, mümin, sadık ve muhlis insanlardan boş ve yoksun değil. Bunlar, sömürgeci kâfirlere yaslanan o kimseleri gözetleyip duracaklardır... Allah’ın izniyle Yemen’i yeniden Dar’ul İslam’a iade edecekler de Raşidi Hilafet yönetimi altında Yemen’de İslam bayrağı dalgalanacak, tekrar eski görkemine kavuşacak ve tıpkı Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi olacaktır. Buhari, Sahihinde Ebu Hurayra’dan rivayet ettiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

أَتَاكُمْ أَهْلُ الْيَمَنِ هُمْ أَرَقُّ أَفْئِدَةً وَأَلْيَنُ قُلُوبًا الْإِيمَانُ يَمَانٍ وَالْحِكْمَةُ يَمَانِيَةٌSize Yemenden gelen insanlar olacak. Onlar en yumuşak kalpli ve merhametli insanlardır. İman Yemendedir. Hikmet Yemendedir.

H.08 Cumâde’s Sânî 1439
M.24 Şubat 2018

Devamını oku...

Kuzey Suriye’ye Düzenlenen “Zeytin Dalı Harekâtı”nın Amacı Nedir?

Kuzey Suriyeye Düzenlenen “Zeytin Dalı Harekâtı”nın Amacı Nedir?

Soru:

Fırat Kalkanı Operasyonu, Erdoğan’ın Halepi peşkeş çekmesi ve rejimin Halepi ele geçirmesine kolaylık sağlaması sonrası Erdoğanın Suriyeye yönelik operasyonlarında nispeten durgunluk olduğu görüldü. Ancak 20 Ocak 2018 Cumartesi günü havadan ve karadan Afrine düzenlenen Zeytin Dalı Harekâtı ile Erdoğan durgunluğunu bozarak yeniden harekete geçti. 21 Ocak 2018 Pazar günü Genelkurmay Başkanlığından yapılan açıklamada, 20 Ocak Cumartesi günü Zeytin Dalı Harekâtının başlatıldığı hatırlatıldı... Zeytin Dalı Harekâtı planlandığı şekilde devam etmekte olup, kara harekâtı başlamıştır.denildi. [21.01.2018 Türk Press] Zeytin Dalı Harekâtı halen devam etmektedir. Pekâlâ, harekâtın amacı nedir? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

1- Şuan neler olup bittiğini analiz etmeden önce şuan ki Türk politikasının etrafında deveran ettiği, sayesinde Erdoğan’ın hareketleri, eylemleri ve açıklamalarının anlaşılabileceği eksen teşkil eden çok önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekir. Erdoğan Türkiye’si, açıkça Amerikan taraftarıdır. Erdoğan’ın bu taraftarlığı iktidarda kalmak adına Amerika’nın desteği karşılığındadır. Nitekim onu iktidara ulaştıran Amerika’dır. 18 Nisan 2017 günü hükümet yanlısı Sabah gazetesinde yer alan şu ifade bunu kanıtlar: “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün akşam ABD Başkanı Donald Trump’la telefon görüşmesi yaptı. Görüşmede Trump, Erdoğan’a 16 Nisan referandumuyla ilgili tebrik etmek için aradığını söyledi. Erdoğan’a iyi bir kampanya yürüttüğünü, birçok ile gittiğini hatırlattı. Kampanya sürecini bizzat yakından takip ettiğini söyledi. Trump, Erdoğan’a Dostluğumuzu önemsiyorum, beraber yapacağımız birçok önemli iş var” dedi. Böylece Erdoğan’ın Suriye politikası, Amerikan planlarına arka çıkmak, rejim unsurlarını yerleştirmek ve rejim için hayati öneme sahip bölgelerden grupların geri çekilmesi yönünde baskı yapmaktır. Halep’in peşkeş çekilmesi ve rejimin kontrolüne verilmesi henüz hafızalarda taze. Silahlı gruplar, bölgelerinin rejim tarafından ele geçirilmesini önlemek için savaşmaları gerekirken, Erdoğan grupları bölgelerinden ayırıp savaştırmak için sanal sorunlar üretti. İşte rejimin Halep’e yöneldiği ve saldırılarını yoğunlaştırdığı bir sırada Fırat Kalkanı Operasyonu başlatıldı. Bilindiği üzere Fırat Kalkanı Operasyonu aslında bir Amerikan imalatıdır. 2016 yılında Türkiye, Amerika’nın buyruğuyla Cerablus’a bir askeri harekât başlattı. Resmi temaslarda bulunmak üzere Ankara’ya gelen eski ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, burada yaptığı açıklamada, “24 Ağustos 2016 günü Türk askerinin Cerablusta olan hareketlerini destekliyoruz” dedi ve YPG unsurlarından Fırat Kalkanı’nda yer alan Türk askerlerinin önünden çekilmelerini talep etti. Biz, 25 Eylül 2016 tarihli soru cevapta şöyle demiştik: Halepe fokuslanan Amerikan planlarının başarılı olabilmesi için Halepin yeniden kuşatma altına alınması gerekir. Amerika Halepi yeniden kuşatmak altına almak için iki koldan hareket etmiştir: Birincisi: Fırat Kalkanıadı verilen askeri harekâtla Cerablusa girerek Türk ordusunu Kuzey Suriyeye sokmak ve Güney Halepteki Türkiye yanlısıdevrimcileri IŞİDle mücadele için geri çağırmak. Diğer bir deyişle Halepteki gerçek çatışma cephesinde bir gedik açmak, yeni bir iç savaş cephesi oluşturmak ve olabildiğince devrimcileri Halepteki savaştan uzak tutmak!”Erdoğan, El Bab operasyonu için yandaş grupları geri çekti. Halep’i direnişsiz bıraktı. Geride kalan bir avuç mümin grup müstesna Erdoğan’ın Fırat Kalkanı çağrısına karşılık vermek için grupların çoğu bölgeden ayrıldı. Erdoğan aynı ihaneti bir kez daha tekrarlıyor...

2- Bu ihanet hareketleri devam etmektedir. En son Erdoğan, İdlib’te önemli bölgelerin Suriye rejimi tarafından kontrol altına alınmasına olanak sağladı. Kalleş rejim, Amerika ile koordinasyon içinde İdlib yönünde ilerlerken, Türkiye’nin emirlerine uyan savaşçı gruplar Afrin’e odaklanarak İdlip’teki mevzilerini unuttular. Sonra da Erdoğan, Amerika güdümünde kurulacak yeni sınır muhafız gücü nedeniyle Türkiye ile ABD arasında gerginlik varmış gibi bir bardak suda fırtına kopardı! Oysa Amerika’nın, koalisyon uçaklarına açılan İncirlik hava üssünden hareket ettiği ve çoğunluğunu YPG’nin oluşturduğu ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri dâhil olmak üzere ajan örgütleri silahlandırdığı herkesçe biliniyor... İşte Erdoğan, rejimin Halep’e girişine kolaylık sağlamak amacıyla yaptığı Fırat Kalkanı Operasyonunu tekrarlıyor. Bu sefer de rejimin İdlib’e girişini kolaylaştırmak için sanal bir Zeytin Dalı Harekâtı başlattı. Suriye rejimi, İdlib’e doğru ilerlerken ve Ebu Zuhur Askeri Havaalanı’nı kuşatma altına almışken Erdoğan’ın Afrin’e yönelik harekât başlatması oldukça manidar! Harekâta yaklaşık 25 bin silahlı muhalif katılıyor. Feylaku’ş Şam’ın komutanı Yasir Abdurrahim’e göre “Türkiye’nin Afrin harekâtına yaklaşık 25 bin silahlı “Özgür Suriye Ordusu” katılıyor...” [23.01.2018 Rusya Today] Harekât, Amerika’nın bilgisi ve onayı dâhilindedir. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu basın mensuplarına yaptığı açıklamada, dün akşam (15.01.2018) Kanada’da ABD Savunma Bakanı James Mattis ile Suriye konusunu konuştuklarını, hem muhtemel sınır birlikleri hem de Türkiye’nin Afrin’e düzenleyeceği operasyonu ele aldıklarını kaydetti. Çavuşoğlu ayrıca Kanada’nın Vancouver kentinde düzenlenen Kuzey Kore konulu Dışişleri Bakanları Zirvesi’nde ABD Dışişleri Bakanı Tillerson ile de görüştüğünü söyledi. Çavuşoğlu, Mattis ile görüşmesine ilişkin, Kendisi bu konudaki haberlere inanmamamızı ve bu konuyu bizzat takip ettiğini söyledidedi. [17.01.2018 Anadolu Ajansı]

3- Son iki gün içinde Amerika tarafından yapılan açıklamalara bakıldığında, Zeytin Dalı Harekâtı, Afrin operasyonu, TSK ve ÖSO hareketliliğinin tamamen Amerika ve ABD ile koordinasyon içinde Suriye’ye giren Rusya’nın onayı ile olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıklamalardan bazıları şunlardır:

- “Öyle görünüyor ki Perşembe akşamı Rus askeri polisin bölgeden gruplar halinde ayrılmaya başlamasıyla birlikte Afrin’de belirli hedeflere düzenlenen yoğun bombardıman ile sanki Cuma günü Zeytin Dalı Harekâtı’nın ilk aşaması başlamış oldu. El Cezire’ye göre Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli, Esasında fiili olarak harekâtın başlamış”olduğunu söyledi... El Arab el Cedid gazetesinin bir üst düzey Türk kaynağından edindiği bilgilere göre, “Türkler, kentin kontrolüne ilişkin başka bir öneri daha ortaya attılar. Karşılığında kentin idaresi, Ankara ile Moskova arasında varılacak anlaşma uyarınca olacak. Fırat Kalkanı bölgesi tarzında kentin yeniden yapılandırılmasını büyük oranda Türk hükümeti üstlenecek ve konferansa katılmak üzere Suriyeli muhaliflere baskı yaparak Soçi Konferansı’nın başarılı olması sağlanacak. Ruslar ise ele geçirildikten sonra kentin Suriye rejimine teslim edilmesi, kentte hiçbir muhalif gücün kalmaması ve rejimin İdlib iline doğru ilerleyişine izin verilmesi konusunda ısrar ettiler... Bu arada Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli, dün katıldığı bir TV programında, Orada Rusyanın rejime çok büyük destek verdiğini biliyoruz...diye konuştu. Türk tarafının harekâttan beklentileri gelince, Türk kaynak El Arab el Cedid gazetesine “Harekâtın maksimum 5-6 ay sürmesi bekleniyor” şeklinde konuştu... Ve “Washington ile diplomatik kanalların açık olduğunu” kaydetti.” [20.01.2018 El Arab el Cedid]

- Rusya Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada “Edinilen bilgilere göre 20 Ocak tarihinde Türkiye Suriye’nin kuzeybatısında bulunan Afrin bölgesinde askeri birliklerini kullanmaya başladı. Moskova bu bilgiler konusunda çok endişeli. Gelişmeleri dikkatle takip ediyoruz. Rusya Suriye barış süreci konusunda toprak bütünlüğünün korunmasına, Suriye’nin egemenliğine karşı saygı gösterilmesine, BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 numaralı kararnamesi ve Astana süreci çerçevesinde varılan çatışmasızlık bölgelerine ilişkin uzlaşmalar uyarınca kalıcı siyasi barış sürecinin kurulmasına dayanarak hareket ediyor.” denildi. [20.01.2018 Rudaw]

- “ABD, harekâtın kapsamı ve süresinin sınırlı olmasını istiyor ve sivil kayıpların önlenmesi için “itidalli davranmaya” davet etti... ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert yaptığı açıklamada, Ancak Türkiyeyi itidalli olmaya ve askeri operasyonlarının kapsam ve süresini sınırlı tutmaya, ayrıca sivil kayıpların önlenmesi için titiz davranmaya çağırıyoruz.ifadelerine yer verdi. Pazar günü ABD Savunma Bakanı Jim Mattis de saldırı öncesinde Türkiye’nin ABD’yi uyardığını açıkladı. Mattis, önümüzdeki döneme ilişkin Türkiye ile birlikte çalıştıklarını belirterek, Bir çıkış yolu bulacağızdedi. Nauert, ABD Dışişleri Bakan Rex Tillerson’un dün Rus mevkidaşı Sergei Lavrov ile yaptığı telefon görüşmesindeki sözlerini yineleyerek Suriyede barış ve istikrarı sağlamak için birlikte çalışma zamanı geldi...ifadelerini kullandı. Türk Dışişleri Bakanı, ABD’li mevkidaşı ile askeri operasyonu konuştu, ancak taraflar arasında neler konuşulduğu henüz kamuoyuna açıklanmadı...” [22.01.2018 BBC Arapça]

- “ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Türkiye’nin meşru güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla ABD’nin Suriye’nin kuzeybatısında Türkiye ile birlikte çalışarak güvenli bölge oluşturmayı umduğunu belirtti... ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Joseph Votel, “Türkiye’nin Afrin’e düzenlediği operasyon konusunda kendilerini bilgilendirdiğini ve Afrin bölgesinin kendi operasyon alanları olmadığını kaydetti... ABD Savunma Bakanlığı, “gerilimin tırmandırılmaması” çağrısında bulundu ve Türkiye’nin güvenlik endişelerini ABD’nin anladığını kaydetti...” [23.01.2018 Rusya Today]

- “ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı, “Türkiye’nin Afrin’e düzenlediği operasyon konusunda kendilerine bilgi verdiğini ve Afrin’in kendileri için bir operasyon alanı olmadığını kaydetti. CENTCOM komutanı General Joseph Votel, Pazar günü düzenlediği basın toplantısında, Askeri kaynaklarımızla bu bölgeye (Afrin) belirgin bir dikkatimizi veriyor değiliz.şeklinde konuştu...” [21.01.2018 Quds Press]

- “ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Zeytin Dalı Harekâtı’nın 3. gününde, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeybatısında bir “güvenlik bölgesi” oluşturma ihtiyacı olabileceğini söyledi. Tillerson, “Bu konuda birlikte çalışmayı umuyoruz” dedi. Tillerson, “Türkiye ve sahadaki bazı güçlerle, bölgede istikrarın nasıl tesis edilebileceği konusunda temaslarını sürdürdüklerini söyledi ve Türkiye’nin meşru güvenlik kaygılarını da gidermek istediklerini belirtti...” [23.01.2018 Türk Press]

- “Tillerson, ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki Stanford Üniversitesinde verdiği konferansın ardından Washington’a dönerken uçakta basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. “Suriye’nin kuzeyinde sınır koruma birlikleri kurulacağı” haberleriyle ilgili konuşan Tillerson, “Suriye’nin kuzeyinde bir sınır koruma gücü kurma niyetlerinin olmadığını” söyledi. Anadolu Ajansına göre Tillerson, “Suriye’de sınır birlikleri” planı hakkındaki haberlerle ilgili olarak, Türkiyeye bir açıklama borcumuz var.değerlendirmesini yaptığı bildirildi. Bu bağlamda Nauert, Hiçbir şekilde sınır güvenlik gücü oluşturmuyoruz. Ne yaptığımızı Türklere söyledik. Amacımız IŞİD güçlerinden arındırılan bölgelerde, yerel güçlerin güvenliği sağlamasına yönelik.dedi.” [19.01.2018 Orient net]

- “Geçen Salı günü ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü Eric Pahon, Suriye’de kurmayı planladıkları “Sınır Güvenliği Gücü” konusunda Türkiye’nin kaygılarını anladıklarını ve Türk yetkililerle konuyu görüştüklerini bildirdi. Pahon, AA muhabirine, “NATO müttefikimiz Türkiye ile düzenli yakın iletişimimiz var.” dedi. AA muhabiri, Pahon açıklamasında “varsayılan Sınır Güvenliği Gücü” ifadesini kullandığını söyledi... Bugün Perşembe günü ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Suriye’de sınır birlikleri planı hakkındaki haberlerle ilgili olarak “Suriye’nin kuzeyinde bir sınır koruma gücü kurma niyetlerinin olmadığını” söyledi. Basına açıklamalarda bulunan Tillerson, “Bu, tamamen yanlış resmedilmiş ve yanlış tanımlanmış bir durum ve bazı kişiler yanlış konuşmuş. Herhangi bir sınır güvenlik gücü kurmuyoruz.dedi. [17.01.2018 Yeni Şafak Arapça]

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere Zeytin Dalı Harekâtı, Türkiye’nin Amerika ve Rusya ile koordinasyon sağlayarak uzattığı bir daldır... ABD’nin 30 bin kişilik sınır gücü kurulmasına ilişkin başlangıçta yaptığı açıklamalar, gerçekte Afrin harekâtına gerekçe oluşturmak içindir. ABD, maksat hâsıl olduğu için harekât başladıktan sonra açıklamaları açıkça yalanlar şekilde geri adım attı!

4- Buna göre Türkiye’nin Suriye’ye düzenlediği harekâtın amacı, Amerikan projelerine uşaklık yapmak ve Suriye’de laik rejimi perçinlemektir. Erdoğan’ın yaptığı küstahça açıklamalar, tıpkı daha önce ikinci Hama’ya izin vermeyeceğiz demesi gibi, söylemlerle ve eyleme evirilmeyen ateşli açıklamalarla sıradan insanları kandırmaktan başka bir şey değildir. Oysa rejim, neredeyse tüm şehir ve kasabalarda pek çok Hama katliamı işledi... Doğru eylemler üretmeyen sanal hareketler de keza böyledir... Erdoğan, Trump’ın Kudüs’ü Yahudi varlığının başkenti olarak tanıma kararında olduğu gibi, ahmaklar için süslü püslü gelen yanıltıcı sözler ile insanları kandırmaktadır. Erdoğan, ABD’nin Yahudi varlığının başkenti olarak Tel Aviv yerine Kudüs’ü tanıma girişimine, “Eğer böyle bir adım atılacak olursa; bu, bizim diplomatik ilişkilerimizi “İsrail” ile koparmaya kadar gidebilir” tehdidinde bulundu. Ancak gerek Yahudi varlığı gerekse böyle bir kararı alan ve hayatta kalması için onu her türlü unsurlarla destekleyip besleyen Amerika ile ilişkileri koparmadı. Dahası, Yahudiler için Filistin’in yüzde 80’ninden ödün verilmesini öngören iki devletli Amerikan çözümüne teşvik etti ve Batı Kudüs’ü Yahudilere teslim ederek “Doğu Kudüs”ü Filistin’in başkenti olarak tanıma çağrısında bulundu. Suriye’de yaptıkları ve yapmakta oldukları hatta düşman Rusların, Amerikalıların ve Suriye rejiminin varlığını güçlendiren ihanetleri de buna benzer. Örneğin Halep’i rejime teslim etti, Suriye’ye müdahale için hava üslerini Amerika öncülüğündeki koalisyon uçaklarına, hava sahasını da Rus uçaklarına açtı. Astana toplantılarında garantör ülkelerden biri oldu. Astana kararlarını kabul etmeleri, çatışmasızlık bölgeleri adı altında rejime karşı cepheleri dondurmaları, bazı bölgelerden geri çekilip rejime teslim etmeleri ve dolayısıyla İdlib’e sıkışıp kalmaları için bazı grup komutanlarına baskı yapmaya çalıştı. Daha niceleri... Sonra bu yeni Zeytin Dalı Harekâtı, rejimin İdlib’i ele geçirmesine kolaylık sağlamak içindir!

Son olarak tüm gruplara diyoruz ki Erdoğan’ın hareketlerine aldanıp da İdlib’i rejime teslim etmeyin... Halep’te yaşananları sakın unutmayın. Buhârî’nin Ebu Hurayra’dan rivayet ettiği şu hadisi hatırlayın:

لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِMümin bir delikten iki kez ısırılmaz.Peki defalarca ısırılırsa ne olacak!

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌŞüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.[Kâf 37]

                                                                                                                                   H.07 Cumâde’l Ûlâ 1439
                                                                                                                                  M.24 Ocak 2018

Devamını oku...

Irak Kürdistan ve İran’daki Siyasi Gelişmeler

Soru Cevap

Irak Kürdistan ve İrandaki Siyasi Gelişmeler

Soru:

06 Ocak 2018 günü İran yönetimi, İrandaki gösterilerin arkasında Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminin olduğunu iddia etti. Ertesi günü (07 Ocak 2018) ise Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, İran’daki gösterilerin arkasında IKBY’nin rolü olduğuna dair ortaya atılan iddiaların asılsız olduğunu belirtti. Medyada, başta Süleymaniye olmak üzere Kürdistan Bölgesinde 19 Aralık 2017 tarihinde meydana gelen hükümet karşıtı gösterilerin arkasında İran olduğuna dair haberler yer aldı. Buna göre 28 Aralık 2017’de İranda patlak veren gösterilerin arkasında etki tepkiden (misilleme) hareketle Irak Kürdistan Bölgesinin olduğunu söyleyebilir miyiz? Başka bir deyişle:

1- İran ve Irak Kürdistan Bölgesinde meydana gelen gösteriler misilleme kategorisinden mi?

2- Gösteriler, kendiliğinden gelişmiş yerel ölçekli gösteriler mi? Yoksa dış mihraklı gösteriler mi?

3- Şayet dış motivasyonluysa o zaman provokatör kim? İran veya Irak Kürdistan Bölgesinde meydana gelen bu protestolardan yönetim değişikliği mi arzulanıyor?  Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Gösteriler, etki tepki çerçevesinde değildir. İranlı yetkililerin Erbil’i suçlayan açıklamaları, kendiliğinden başlayan olaylar karşısında siyasi bocalamadan başka bir şey değildir. Zira şuan Erbil yönetimi, krizle boğuşuyor, varlık mücadelesi veriyor. Bu koşullar altında İran’daki kitlesel gösterileri provoke edemez! Belli ki çeşitli kesimleri suçlayan İran bocalıyor. Örneğin İranlı yetkililer, dış mihrakları suçladılar. İran’ın BM Daimi Temsilcisi Gulamali Hoşru, Cuma günü yaptığı açıklamada, Göstericilerin açıkça dış güçten talimat aldıklarına dair elimizde güçlü kanıtlar var...dedi. [07.01.2018 BBC Arapça] Onun için İran’ın Erbil yönetimine yönelik suçlamaları bu bocalamadan kaynaklanıyor. Dün 06 Ocak 2018 günü bir basın toplantısı düzenleyen İran Düzeninin Yararını Teşhis Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai, İrandaki olayların senaryosu Erbilde yazıldışeklinde konuştu. [07.01.2018 Russia Today] Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Hükümet Sözcüsü Sefin Dizayi ise iddiaların asılsız ve mesnetsiz olduğunu belirtti. [Aynı Kaynak] Onun için gösterilere etki tepki diyemeyiz. Aksine her ikisinin de kendine özgü hedef ve koşulları var... Her iki olay da kendiliğinden başlamıştır. Olayların gidişatına göre Irak Kürdistan Bölgesi ve İran ile ilgili hedeflere ulaşmak için dışsal motivasyonlar devreye girmiştir. Bunun izahatı şöyledir:

Birincisi: Irak Kürdistan Bölgesi olayları:

1- 19 Aralık 2017 günkü çeşitli haber ajanslarına göre, Süleymaniye kentinden memurlar ve çok sayıda öğretmen maaşlarının ödenmemesini protesto etmek için gösteriler düzenledi. Kısa sürede protestolar Süleymaniye’de kitlesel gösterilere dönüştü. Ardından Erbil’in bazı ilçeleri dâhil olmak üzere Irak Kürdistan Bölgesi’nin diğer kentlerine yayıldı. Protestonun kısa sürede kitlesel gösterilere dönüşmesi, insanların yaşadığı darlığı gösterir. Zira Bağdat’ın, zengin petrol kaynaklarına sahip Kerkük ilinin kontrolünü ele geçirmesiyle büyük petrol gelirlerinden mahrum olan IKYB ekonomisi felç oldu. Özellikle de Erbil ve Süleymaniye havaalanlarının uluslararası uçuşlara kapatılıp, yolculara uluslararası Bağdat havaalanını kullanma zorunluluğun getirilmesi sonucu yurtdışına seyahatin iyice zorlaşmasıyla. Bölgesel hükümet yetkililerine yönelik yolsuzluk suçlamaları ve kaynakların bu kesimlerce hortumlanması ise bardağı taşıran son damla olmuştur. Gösteriler, özellikle Mesûd Barzani ve Kürdistan Demokrat Partisi karşıtı Kürt partilerin etkin olduğu bölgelerde orman yangını gibi hızla yayılmıştır. Kerkük ve diğer kentlerdeki Kürt ailelerin, karşıt yerel hareketlerden duyulan endişeler nedeniyle Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kontrolündeki bölgelere göç etmeleriyle de yaşam koşulları daha da kötüleşmiştir. Bütün bu unsurlar, gösterilerin kendiliğinden başlamış olduğuna işaret eder.

2- Aslında bu protesto gösterileri, Bölge Başkanlığı görevinden istifa ettikten sonra yeğeni Neçirvan Barzani’nin arkasına saklanan Mesûd Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi kontrolündeki Erbil hükümeti karşıtı gösterilerdir. Birçok yönden bu böyledir:

A- Gösteriler, Süleymaniye kent merkezinde başladı. Süleymaniye İngiliz ajanı Mesûd Barzani karşıtı partiler ve hareketlerin kontrolündedir. Goran “Değişim” Hareketi ile Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin merkezi Süleymaniye’dir. Belki bu partiler, gösterilerin gidişatını belirleyemezler, ama gösterileri kışkırtıp düzenleyebilecek kapasitededirler.

B- Başbakan Neçirvan Barzani’nin yaptığı açıklamalardan gösterilerin hükümet karşıtı olduğu anlaşılıyor. “Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Neçirvan Barzani, büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduklarına dikkat çekerek, kargaşa çıkarmak, ortalığı ateşe vermek ve gösterileri amacından saptırmak isteyen kesimlerin olduğunu belirtti. Devamla Barzani Bazı ellerin Kürdistan Bölgesi halkının huzur ve barış ortamını hedeflendiğini gösteriyor. Hükümet buna izin vermeyecektir… Bazı kesimler, bu kargaşa ortamını destekliyor. Ancak güvenlik yetkilileri bu durumla kararlılıkla mücadele edecektir... Ciddi bir saldırı ve büyük bir tehlike ile karşı karşıyayız. Süleymaniye olayları, güvenlik ve istikrarı baltalama girişimidir... Bu süreçte her zamankinden daha fazla birlik olmaya ihtiyacımız varşeklinde konuştu. [21.12.2017 Basnews sitesi] Bu açıklamalarıyla Barzani, Süleymaniye’de referandum karşıtı bazı Kürt partilere, Amerikalılara ve başkent Bağdat ve Tahran’daki kuklalarına işaret etmektedir. Barzani hükümeti karşıtı gösteri ve protestoların fitilini ateşleyen partiler arasında, Kürdistan Yurtseverler Birliği’nden ayrıldıktan sonra 2009 yılında Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi parlamento seçimlerinden ikinci büyük politik güç olarak çıkan Goran Hareketi de var. Gösterilerin ardından Değişim Hareketi ile Kürdistan İslami Topluluk partileri Erbil hükümetinden çekildi. Kürdistan İslami Topluluk üyesi Yasin Hasan, El Cezire’ye verdiği röportajda, Protestocuların üzerine ateş açılmasının ardından Kürdistan İslami Topluluk ile Değişim Hareketi hükümetten çekilme kararı aldı. Hükümetin hemen istifa etmesini ve yerine Ulusal Kurtuluş Hükümeti kurulmasını talep ediyoruz...diye konuştu. [21.12.2017 El Cezire] 26 Aralık 2017 tarihinde BBC, Değişim Hareketi liderlerinden Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Parlamento Başkanı Yusuf Muhammed’in, Erbil hükümetinin gösteriler karşısındaki pozisyonunu zayıflatmak için bugün itibariyle görevinden istifa ettiğini bildirdi. “Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Parlamento Başkanı, bir grup insan ve belirli grupların yasama yetkisi üzerindeki hâkimiyetini protesto ederek görevinden istifa ettiğini açıkladı. Yusuf Muhammed, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminde, siyaset, ekonomi, arazi ve zenginlikler bu grubun tekelindedir. Adil paylaşım yok diyerek şiddetle eleştirdi. Muhammed, ayrıca “ABD, Kürdistan bağımsızlık referandumuna karşı çıktı. ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, gönderdiği mektupta açıkça bunu dile getirdi. Aslında bunun tarihi ve altın bir fırsat olduğunu, ama Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi hükümetinin bu fırsatı değerlendiremediğini” söyledi... [26.12.2017 BBC] Bu açıklama, Yusuf Muhammed ve Goran Hareketi’nin bağımlılığının apaçık bir göstergesidir...

3- Böylece gösterilerin, Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi karşıtı partilerin kontrolündeki Süleymaniye kent merkezinde patlak vermesi, bu parti liderlerinin gösterilere katılması, güvenlik güçlerinin bazı liderleri gözaltına alması, bu partilerin, zayıflatmak amacıyla Erbil hükümetinden çekilmesi ve istifa çağrısında bulunması, yerel seçimlere aylar kala Parlamento Başkanının görevinden istifa etmesi ve Abadi hükümetinin olaylara müdahale tehdidinde bulunması, işte bütün bunlar, kendiliğinden başlayan olaylarda ikinci bir motifin olduğunu, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile ilgili hedeflere erişmek için dış destekli ikinci motifin, kendiliğinden başlayan motife baskın geldiğini gösterir...

Bu ikinci motif, Irak Kürdistan Bölgesi’nde Barzani karşıtı yerel grupların ve Erbil’deki Barzani hükümetini devirmek için merkezi hükümetin baskılarının bir sonucudur... Bunun yanı sıra Türkiye, İran ve Bağdat’ta Kürdistan bağımsızlık referandumu macerasına kalkışan yetkililerin cezalandırılması gerektiği de dillendiriliyordu. Bütün bu partiler ve Amerikan yanlısı rejimlere, Trump yönetiminin bölgede izlediği “önce Amerika” politikası da eklendiğinde, İngiliz ajanlarının hüküm sürdüğü bölgelerde artık Amerikan politikasının yürürlükte olacağı, sadece bununla da yetinmeyip bölgelerdeki çıkarı gereğince İngiliz ajanlarını cezalandırabileceği, hatta ortadan kaldırmaya bile yeltenebileceği görülmektedir. Nitekim Suudi Arabistan’da yolsuzlukla mücadele kampanyası ve Salih’in ölümünün ardından bugün Sanaa’daki Genel Halk Kongresi Partisi liderlerine olanlar buna örnektir. Bu yüzden Amerika, yerel ve bölgesel ajanlarına Erbil hükümeti üzerindeki İngiliz hegemonyasına son vermek ve devirmek için Barzani hükümetine yönelik baskıyı artırma telkininde bulunmuştur. Şayet ABD kısa sürede Barzani hükümetini deviremezse, artçı şoklar ile uygun koşullar yaratmak için çalışacaktır.

Irak Kürdistan Bölgesi’nde olup bitenler hakkında baskın görüş işte budur.

İkincisi: İran olayları:

1- Ekonomik koşulları, geçim sıkıntısını, artan işsizliği, yoksulluk ve hayat pahalılığını protesto etmek için İran’da 28 Aralık 2017 günü gösteriler patlak verdi. Yayınlanan raporlara göre İran’da işsizlik oranı epey yüksek. İran İçişleri Bakanı Abdurrıza Rahmani Fazli, 01 Ekim 2017 günü düzenlediği basın toplantısında, Ülkede genel işsizlik oranının yüzde 12 civarında olduğunu dile getirerek Ahvaz, Kirmanşah, Belucistan gibi bazı şehirlerde işsizlik oranı yüzde 60a ulaştı. Maalesef tahsil görmüş insanlar arasındaki işsizlik bilinenin çok üstündedir.açıklamasında bulundu. [02.10.2017 El Arabiya] Bazı raporlar da üniversite mezunlarının yüzde 21’nin işsiz olduğunu ve 15 milyon İranlının da yoksulluk sınırının altında yaşadığını belirtiyor. Yani yürürlükteki kapitalist sistem, ülkedeki insanların geneline olumsuz yansıyor. Bu Batılı sistemin uygulayan bütün ülkelerde maalesef durum böyle. İran’da kapitalist ekonomik sistem uygulanıyor. Bu nedenle servetler adaletsiz dağıtılıyor, zenginlerin tekeline veriliyor, pek çok insan servetlerden mahrum ediliyor, yoksulluk sorununa çözüm üretilmiyor, kredi bankalarına müsaade ediliyor... IMF önerileri ve politikaları doğrultusunda haksız kapitalist vergi sistemi uygulanıyor… IMF heyeti, eylemlerden önce 18 Aralık 2017 günü Tahran’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Heyet, her yıl İran hükümeti ile istişarelerde bulunmaktadır. Heyet Başkanı Katrina Burfield, İranlı yetkililer huzurunda şunları söyledi: Bu belirsizlik ortamında ve İran mali sistemindeki artan riskler nedeniyle hükümet, bankacılık sektörü ve kredi kurumlarının yeniden yapılandırılmasını hızlandırmak zorundadır... Varlık kalitesinin yeniden gözden geçirilmesine, ilgili tarafların kredilerinin değerlendirilmesine, bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılmasına ve donuk alacakların çözümü için bir eylem planı belirlenmesine hemen başlamak gerekir... Bankacılık sektörünü yeniden yapılandırma maliyeti uzun vadeli devlet tahvilleri ihraç ederek karşılanabilir...[19.12.2017 alalam İr.] Hükümetin bu talepleri karşılaması, tabii ki pahalılık, işsizlik ve yoksulluğa yol açacaktır... İnsanları geçim sıkıntısı peşinde koşuşturacaktır. Dolayısıyla insanlar, rejime karşı intifadaya kalkışacak ve her yolla sıkıntılarını dile getireceklerdir...

2- İşte gösterilerin nedeni budur. Gösteriler, İran’ın doğusunda yer alan Meşhed kentinde başladı. “Pahalılığa hayır” söylemiyle başlayan gösteriler, kısa sürede neredeyse ülkenin 80 kentine yayıldı. Eylemlere yetkililerin yolsuzluğunu, işsizliği, zengin ile yoksul arasındaki gelir dengesizliğini protesto eden binlerce genç ve işçi sınıfı katıldı. Şeffaflık ve Dürüstlüğü İzleme Örgütü Yönetim Kurulu Başkanı Ahmed Tavakoli, 30 Aralık 2017 günü Fars Haber ajansına verdiği demecinde, Eylemler, şu üç temel faktörden kaynaklanıyor: Birincisi: Uluslararası Para Fonunun kasvetli ekonomik uyum politikalarını benimsemek. İkincisi: Hükümet ve yetkililerin ekonomik sorunları halletme karşısındaki çaresizliği. Üçüncüsü: Hükümetin aldığı kararların şeffaf ve sorgulanabilir olmaması.” değerlendirmesini yaptı. Buna İran’ın, Lübnan, Suriye, Yemen vb. yerlerde milis ve yandaşlarına yaptığı dış harcamaları da ekleyebiliriz. Ekonomik sorun yüzünden omuzları çöken İranlılar gösterilere kalkıştılar. Dahası, rejimi halkın yaşamına ihanet etmekle suçladılar. “Pek çok İranlı, hükümetin Gazze’de Hamas’a, Lübnan’da Hizbullah’a, Suriye’de Esed rejimine ve Yemen’de Husilere yaptığı yardımı gereksiz görmekte hatta ihanet olarak kabul etmektedir...” [01.01.2018 Arabi 21] Bütün bunlardan gösterilerin ekonomik faktör nedeniyle kendiliğinden başlayan olaylar olduğu açığa çıkmaktadır. Ancak rejim, orantısız güç kullanarak kaba kuvvete başvurdu ve bunun sonucunda ölenler ve yaralananlar oldu. “Bazı haberler, 28 Aralık’ta patlak veren eylemlerden bu yana gözaltına alınanların sayısının 1700’den fazla olduğunu bildirdiler...” [07.01.2018 BBC Arapça]

3- Bilindiği üzere herhangi bir ekonomiksel protesto, zamanında müdahale edilip doğru şekilde tedavi edilmezse, özellikle de orantısız güç kullanılırsa, politik gösterilere dönüşürler. Aynen öyle oldu ve ekonomik söylemler, rejim ve yetkililer karşıtı politik söylemlere dönüştüler. Göstericiler, rejimin bölgedeki savaşlara müdahalesini ve o savaşlarda harcadığı milyarlarca doları eleştirdiler... Rejim karşıtı siyasi yönelimler, rejimin sembolleri ve liderlerine yönelik saldırılar protestolarda ön plana çıkmaya başladı. İşte Avrupa ve Amerika’nın olayları istismarı da tam burada devreye girdi... Avrupa medyası, özellikle de BBC Radyo ve Televizyonu gibi İngiliz medyası gösterileri ajite etti. 04 Ocak 2018 günü İran’daki olaylar ile ilgili gazetecilerin sorularını yanıtlayan Fransa Cumhurbaşkanı Macron, “El Hayat” gazetesinin bir sorusuna, Gösteriler, İrandaki sivil toplumun açılım arzusunu yansıtıyor. Bu yüzden şiddet kullanımından kaçınılması, insanların düşünce ve gösteri özgürlüğüne saygı duyulması gerektiğini hatırlatmak için Cumhurbaşkanı Ruhani ile bir telefon görüşmesi yaptım. Protestocuların talepleri bahanesiyle gereken açılımın yapılıp yapılmayacağını hep birlikte bekleyip göreceğiz. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Lvdryan ve sonra da benim Tahran’a yapacağım ziyaretin protokol hazırlıkları olayların gidişatına bağlıdır, diye cevap verdi ve Tahran ile kalıcı diyaloğu sürdürme çağrısında bulundu...” Olayları istismar etmek için Avrupa’nın devreye girme girişimi üzerinde durmaya değer bir mesele değildir, zira faaliyet etkisi neredeyse yok denecek kadar azdır...

4- Amerika’nın devreye girmesi üzerinde duracağız, çünkü durulmaya değer... ABD Başkanı Trump, 01 Ocak 2018 günü Tweetter hesabından yaptığı açıklamada, İran Obama yönetiminin kendileriyle yaptığı berbat anlaşmaya rağmen her seviyede başarısız oluyor. Mükemmel İran halkı yıllardır baskı altında bulunuyor. (Onlar) yiyecek ve özgürlüğe açlar. İnsan haklarıyla birlikte, İranın varlığı yağmalanıyor. DEĞİŞİMİN ZAMANIifadesini kullandı. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada ise, Trump yönetimi, İran rejiminin barışçıl gösterilere katılan binlerce İran vatandaşını hapse attığı haberlerinden dolayı oldukça endişelidir... İran diktatörlüğü kendi vatandaşlarının temel haklarını baskı altına alırken sessiz kalmayacağız; İran liderlerini bu tür ihlallerden sorumlu tutacağız...ifadelerine yer verildi. [10.01.2018 El Irak gazetesi] Bu yüzden başta ABD Başkanı Donald Trump olmak üzere birçok ABD’li yetkili, daha ilk günden itibaren İranlıların hükümet karşıtı gösterilerine açık destek bildirdiler... ABDnin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, Cuma günü Güvenlik Konseyinde yaptığı konuşmada, ABD, özgürlük, refah ve ülkeleri için itibar arayışı içinde olan İranlıların yanındadır. Bu konuda sessiz kalmayacağız.değerlendirmesinde bulundu... ABDnin, İranda devam eden protestolarla ilgili BM Güvenlik Konseyine acil toplanma çağrısı yapması, Rusya dâhil Konseyin diğer üyelerini öfkelendirdi. Rusyanın BM Daimi Temsilcisi, İrandaki eylemleri bir iç meseleolarak niteledi...” [07.01.2018 BBC Arapça] ABD’nin Güvenlik Konseyi’ne acil toplanma çağrısı yapması, Amerika’nın gösteriler dalgasını istismar ettiğinin bir kanıtıdır. Acil toplanma çağrısı, Güvenlik Konseyi üyeleri için sürpriz oldu. Nikki Haley’in İrandaki protestolar ile ilgili Güvenlik Konseyine acil toplanma çağrısı yapması, BM Güvenlik Konseyi üyeleri için sürpriz oldu. BBCnin ABD Dışişleri muhabiri Barbara Plett Ushere göre acil toplanma için ABD, Rusya karşıtlarına baskı uygulamak zorunda kaldı... ABDnin Güvenlik Konseyi Daimi Temsilcisi, ABD, özgürlük, refah ve ülkeleri için itibar arayışı içinde olan İranlıların yanındadır. Bu konuda sessiz kalmayacağız.değerlendirmesini yaptı...” [06.01.2018 BBC Arapça]

5- Burada şöyle bir soru akla geliyor: Amerika’nın İran’daki gösterilere destek vermesi, İran rejimini devirmek için çalışıyor anlamına gelir mi? Yoksa İran’daki gösteriler dalgasından başka bir şey mi amaçlıyor? Buna yanıt vermek için diyoruz ki:

Amerika’nın eylemlere verdiği destek, rejim değişikliği içindir sözü, akıl tutulmasıdır, özellikle de ABD’li yetkililerce yapılan açıklamalar ortada iken. Irak ve İran İşlerinden Sorumlu Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı Andrew Beck, 04 Ocak 2018 günü “El Hayat” gazetesine yaptığı açıklamada, “Protestocuların korunması ve haklarına saygı duyulması gerektiğinden söz ediyoruz. Sonuçta biz, rejimin birçok konuda daha spesifik olarak göstericilere karşı sergilediği davranışı değiştirmesini istiyoruz... ABD yönetimi, İranda rejim değişikliği değil, sadece bazı davranışlarını değiştirmesini istiyorvurgulamasında bulundu...” Amerika’nın İran rejimine karşı tavrı bellidir. Bunu 21 Ağustos 2013 tarihinde yayınladığımız soru cevapta dile getirdik: Amerikanın İran devriminde oynadığı rol, başından beri bellidir... İranın bölgede yaptığı tüm siyasi eylemleri, Amerikan projeleri ile uyum ve ahenk içindedir...Ayrıca 23 Şubat 2017 tarihli soru cevapta da şöyle dedik: Buna göre bölgedeki İran rolü, çok iyi etüt edilmiş bir Amerikan politikasıdır. Bu rol, Amerikan politik gereksinimleri ve koşullar gereğince esneyip daralabilir.Dolayısıyla Amerika’nın İran’daki protesto gösterilerine verdiği açık çek, rejim değişikliği için değildir.

6- Peki neden o zaman Amerika, protesto dalgasında sörf yaptı ve mal bulmuş Mağribi gibi gösterilere dört elle sarıldı? Bunun iki önemli nedeni var:

Birincisi: Filistin sorunu ve Trump’ın Kudüs açıklamasından sarfı nazar etmek ve bölgeyi İran meselesiyle oyalayıp onu bölgede öncelikli düşman haline getirmek. İran’a odaklanma, Filistin gaspçısı Yahudi varlığını gözlerden ırak eyleyecek ya da gözden düşürecektir...

İkincisi: İran’la mücadele ve bölgedeki ajanlarını İran tehlikesinden koruma bahanesiyle ajanlarının Amerikan uydusu olarak kalmalarını sağlamak için bir gerekçe üretmek.

Onun için Kudüs’ü, iman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisi durumdaki Yahudi varlığının başkenti olarak ilan eden Trump’ın bu kararı, 07 Aralık 2017 tarihli bildirimizde de geçtiği üzere aslında Amerikan ajanlarının sırtlarına vurulmuş sert bir yumruktur... Kudüs, Müslümanların göz bebeğidir. Trump’ın bu açıklaması karşısında sessizlik postuna bürünme, dostluk ve sevgi gösterisinde bulunma, Amerikan ajanları olarak kalma, bu ajanlar için büyük bir skandaldır... İşte bu yüzden Trump, gittikçe tırmanan İran karşıtı açıklamalar yapmaktadır ki ajanları, Kudüs hakkındaki açıklamasına rağmen Amerikan yanlısı ve ajanı olarak kalma gerekçesi için o açıklamalara tutunsunlar… Onların, Trump azılı düşman İran’la mücadele etmektedir sözlerinin anlamı da budur! Mazeretleri özürlerinden beter.

قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَAllah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar![Münafıkun 4]

İran’da patlak veren gösteriler ve dış mihrakların özellikle de Amerika’nın gösteriler ile ilgili yaptığı açıklamalar hakkındaki baskın görüş budur.

7- Ezcümle sömürgeci kâfir devletlerin, Müslüman ülkelerin kaderiyle “oynaşmalarının” tek bir nedeni var; Ruveybida yöneticiler. Onlar, sömürgeci kâfir devletlerin işlerini güdüyorlar, İslam ve Müslümanların düşmanlarını dost ediniyorlar. Onlara dayanıyorlar. Ahmed’in Müsned’inde Ebu Hurayra’dan rivayet ettiği göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir hadiste buna şöyle dikkat çekmiştir:

إِنَّهَا سَتَأْتِي عَلَى النَّاسِ سِنُونَ خَدَّاعَةٌ يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ وَيُخَوَّنُ فِيهَا الْأَمِينُ وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ قِيلَ وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ قَالَ السَّفِيهُ يَتَكَلَّمُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ“İnsanların üzerine yağmurun bolluğu fakat verimin azlığıyla aldatıcı yıllar gelecektir. O dönemde yalancı adam doğrulanacak, doğru adam yalanlanacak, hain adama güvenilecek, güvenilir adam hainlikle itham edilecek ve kamu işinde Ruveybida adam söz sahibi olacaktır. (Ruveybida nedir? Sorusunu: Önemsiz, bilgisi kıt adam, diye cevapladı.[El Hâkim de Müstedrekte tahriç etti ve (Bu, isnadı sahih bir hadistir) dedi.] Dolayısıyla yöneticiler, bu ümmetin baş belasıdır... Ama bu ümmet, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmettir. Onun için Allah’ın izniyle bu Ruveybida yöneticilerin ceberut saltanatına artık daha fazla sessiz kalmayacaktır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, ceberut saltanattan sonra Raşidi Hilafetin hayata tekrar geri geleceğini müjdeledi. İmam Ahmed ve Tayalisi Huzeyfe b. El Yemâme’den rivayet ettiğine göre

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا جَبْرِيَّةً، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ نُبُوَّةٍ... Daha sonra ceberut bir saltanatlık olacaktır. O da Allahın dilediği kadar olacak, sonra kaldırmak istediği zaman da kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere bir Hilafet olacaktır.

وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَنْ يَكُونَ قَرِيبًاNe zamanmış o?diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek![İsra 51]

H.24 Rabiu’s Sânî 1439
M.11 Ocak 2018

Devamını oku...

1- Suriye’de Amerikan ve Rus Hareketliliği 2- Hariri, Suudi Arabistan Yönetimi Uydusudur

Sorular Cevaplar

Suriye’de Amerikan ve Rus Hareketliliği
Hariri, Suudi Arabistan Yönetimi Uydusudur

Birinci soru:

Rejimi korumak ve muhalifler ile siyasi çözüme ortam hazırlamak için Rusyanın Amerikan onayı ya da emriyle Suriyeye girdiğini biliyoruz... Ancak Amerika’nın, Rusyanın rejim ile muhalifleri Astana ve Soçide toplama çabalarını boykot ettiğini görüyoruz. Katıldığında bile Ürdün gibi gözlemci vasfıyla katıldı! Bunu nasıl açıklayabiliriz? Teşekkür ederim.

Cevap:

Bunun açıklaması iki kelime ile özetlenebilir: Amerikan küstahlığı ve Rus ahmaklığı... İzahatı ise şöyledir:

1- Amerikan çıkarı için Rusya’nın Amerikan onayı ya da emriyle Suriye’ye girdiği doğrudur... Bildiğiniz gibi 11 Ekim 2015 tarihli bildiride bunu biz açıkça dile getirdik:

“İşte felaket senaryosu buradadır. Amerika, kendisini devrimcilerden yanaymış gibi gösteriyor. Açıktan devrimciler ile savaşması oldukça zor. Devrimciler, rejimi zarardan zarar uğrattılar ve henüz Amerikan alternatifi de olgunlaşmış değil. İşte Amerikanın, Rusyaya bir misyon yükleme konusunda ateşli ve kirli oyunu da burada devreye girdi. Rusya, açıktan ve alenen devrimcilere karşı rejimi destekledi. Devrimciler ile mücadelede kendince bir gerekçesi var. Rejim de zaten Amerikanın emriyle Rusyayı Suriyeye çağırmak için hazırdı ve öyle de oldu... Rusya, Amerikaya hizmet etmek için Suriyede pis şeytani rol oynamayı kabul etti!18 Kasım 2015 tarihinde yayımladığımız Suriye Sahasındaki Son Gelişmelerbaşlıklı soru-cevapta ise bunu daha detaylıca açıkladık:

A- 30 Eylül 2015 tarihindeki Suriyeye Rus hava saldırısı öncesi Obama ile Putin, 29 Eylül 2015 günü bir araya geldi ve toplantı 90 dakika sürdü... İki lider arasında gerçekleşen görüşmede Ukrayna krizi ana gündem maddesi iken Suriye konusunun da ele alındığı bildirildi. Bu görüşme meyvelerini hemen verdi. Ve 30 Eylül 2015de Rusya Federasyonu Konseyi, Putinin Rus hava kuvvetlerinin Suriyede kullanılması yönündeki isteğini oybirliğiyle kabul etti. [30.9.2015 Russia Today]

B-Hatta Rusyanın Suriyede vurduğu mevkilerin çoğu, Amerikanın onayı iledir. CNN televizyonu 04 Ekim 2015de aktardığına göre, Rus Ordusu Genelkurmay Başkanlığında üst düzey komutan olan General Andrey Kartapolov, 03 Ekim 2015 Cumartesi günü yaptığı açıklamada, Rus hava kuvvetlerinin Suriyede vurduğu bölgeler, Moskovaya önceden bildirilen bölgelerdir. ABD askeri komutanlığı, bize o bölgelerde sadece teröristlerin yaşadığı bilgisini verdi...

Dolayısıyla Amerika, Suriye dizginlerini ele alıp çözüm formülü üretsin diye değil, rejimi desteklesin ve Amerikan çözümüne ortam hazırlasın diye Rusya’yı Suriye’ye soktu... Ancak ahmak Rusya, barbarca katliamlar yaptıktan ve rejimin çöküşünü önledikten sonra siyasi çözüm üretebileceğini sandı. Amerikan talebi ile rejimi devrilmekten koruduğu gibi Suriye’de vahşi rolünü eda ettiği sürece Amerika’nın çözüm çabalarına karşı çıkmayacağını hatta onay vereceğini düşündü...

2- Bu ahmakça anlayış yüzünden Astana ve Soçi’de toplantı çağrısı yaptı. Görüşmelere silahlı grupları da çağırdı ve bazı projeler sundu... Amerika’ya da görüşmelere katılma ve birlikte etkin rol oynama yönünde çağrıda bulundu:

Cumartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada Peskov, Suriyede son zamanlarda birçok olumlu gelişme olduğunu hatırlatarak Ancak istikrar planına yeni bir seviye getirmek için karşılıklı çaba gerekiyor. Tüm bunlar için, öyle ya da böyle, iş birliği gereklidiye konuştu...[04.11.2017 Orient news] Rusya, 10 Kasım 2017 tarihinde Vietnam’da gerçekleşen APEC Zirvesi sırasında Devlet Başkanı Putin ile ABD Başkanı Trump arasında bir zirve gerçekleşeceğini umut ediyordu. İki lider arasında bir zirve düzenlenmesi amacıyla birkaç kez açıkça çağrıda bulundu. APEC Zirvesi sırasında bile mütemadiyen bu çağrısını yineledi. Rusya’nın bu çağrıları, ikili ilişkiler ve Suriye konusunda Amerikan koordinasyonuna gereksinim duyduğunu gösterir. Ancak Amerika, Rusya’nın zirve düzenleme çağrısını yanıtsız bıraktı ve sadece iki lider arasında ortak bildiri yayınlanmasını kabul etti. Zirve düzenlenmiş gibi gösterildi, oysa iki lider arasında zirve düzeyinde bir görüşme olmadı. ABD ve Rus uzmanlarınca hazırlanan açıklama yayımlandı ve iki lider de sadece el sıkıştı. Bu, aşağılanma düzeyine varacak şekilde Rusya’nın Amerika’ya yakarışına bir örnektir.

3- Diğer yandan Rusya, Amerika olmadan Suriye krizinde bir çözüme ulaşmanın imkânsız olduğunun da farkındaydı. Onun için yanıt verir umuduyla Amerika’ya çağrı üstüne çağrı yaptı. Yukarıda da belirtildiği Putin ile Trump arasında bir zirve düzenlenmesi için aşağılanırcasına yalvardı. Rusya Devlet Başkanı Putin, Suriye’de bir an önce çözüme ulaşmak için kasap Beşşar’ı 20 Kasım 2017 günü Soçi’ye çağırdı. Görüşme sonrası 21 Kasım 2017 günü Trump ile telefonda konuştu. Telefon konuşmasında Beşşar ile neler konuştukları konusunda Trump’a bilgi verdi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ABD Devlet Başkanı Donald Trump telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Telefon görüşmesinde, Suriye konusu ele alındı ve Beşşar Esadla gerçekleşen görüşmenin sonuçları hakkında Donald Trumpa bilgi verdi. [21.11.2017 Russia Today]

Böylece Rusya, Suriye krizinde bir an önce çözüme varmak istiyor ve her zamanki gibi kendisinin süper güç olduğunu ve Suriye krizinin çözümünde Amerika’nın yanında yer alması gerektiği hayaline kapılıyor. Bu yüzden bugünlerde siyasi çözüme ulaşmak için feryadı figan ettiğini görüyoruz. Çünkü siyasi çözüm, onun için en ideal çıkış yoludur. Ayrıca siyasi çözüm, özellikle askeri müdahaleden kaynaklanan ekonomik kanamayı da durduracaktır... İşte tüm bu nedenler yüzünden Rusya, Suriye krizinin çözümüne önderlik ettiği vehmini uyandıran bir dizi görüşme trafiği yürüttü. Krize çözüm bulmak amacıyla Beşşar, ardından Erdoğan ve Ruhani’yi çağırdı, daha sonra da “Suriye halkının bütün kesimlerinin” sözde temsilcilerini çağırmayı planlıyordu. Şimdi ise Amerika’ya yalvarıyor, bir an önce çözümün olgunlaşması için çözüme ortak olmasını istiyor. Bu amaçla bazı askerlerini geri çekme niyetinde olduğunu duyurdu.

Perşembe günü Rusya Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov, Suriyedeki Rus askeri gücünün önemli boyutta azaltılabileceğini ve geri çekilmenin yıl sonundan önce başlamasının mümkün olduğunu söyledi...” [23.11.2017 Euronews] Buna rağmen Amerika, Rusya’nın taleplerini alttan alıyor...

4- Amerika, Suriye sorununda Rusya ile resmen oyun oynuyor. Yani bataklıkta yalnız başına bıraktı. Çoğu zaman uşakları üzerinden yerine getirdiği bir kaç isteği müstesna isteklerini savsaklıyor, koordinasyon yapmıyor. Görüldüğü gibi Rusya önderliğinde Suriye krizine siyasi çözüm bulma çabaları, başarısız olmaya mahkûmdur, çünkü Rusya, Amerika’nın büyük Suriye bataklığına saplandı. Amerika ise buna sessiz kalıyor hatta teşvik ediyor. Nedeni ise Rusya, Suriye’de İslami devrime karşı kullanılan Amerikan hegemonya araçlarından biri olarak kalmalıdır. Moskova ve Soçi’de gerçekleşen bir kaç zirve ve konferansa rağmen Rusya’nın, Suriye krizinin çözümünde hiçbir önderlik rolü yoktur...

Rusya, açıkça Amerika ile hareket etmedikçe Rusya’nın Suriye krizine çözüm bulma girişimleri, başarısızlıkla sonuçlanacak ve Amerikan işbirliğini bekleyecektir. Suriye’de çözüm süreci olgunlaşınca, Amerika, çözümü dayatmak için Birleşmiş Milletler veya bölgedeki uydu devletler aracılığıyla arzı endam edecektir.

5- İşte Suriye’de Rus ve Amerikan hareketliliğinden bu anlaşılıyor. Ki bu hareketlilik, Allah’ın izniyle başarısız olmaya mahkûmdur. Yeter ki silahlı gruplar, dosdoğru olsunlar, Amerika’nın bölgesel ajanları ile özellikle de Türkiye ve Suudi Arabistan ile ipleri koparsınlar. Sonra da ümmet içindeki samimi kişilerle omuz omuza ve Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak dürüstçe ve içtenlikle rejim karşısında dikilsinler... O zaman Allah’ın izniyle Amerika ve Rusya, Suriye’de hayal kırıklığına uğrayacak ve öldürücü darbe alacaktır. Sonra da kuyruklarını kıstırarak geride bıraktıklarına bakmaksızın bölgeden çıkıp gideceklerdir... Bu, Allah’a zor değildir.”

İkinci soru:

Hariri, 05 Aralık 2017 günü istifasını resmen geri çekti ve kendi başkanlığında gerçekleşen kabine toplantısının ardından yaptığı açıklamada, kabinenin Arap ülkelerindeki sorunlardan uzak durulmasıkonusunda mutabakat sağladığını vurguladı... Haririnin davranışlarını izleyenler karışıklık ve çelişki olduğunu görürler: Lübnanın yıllardır yaşadığı Cumhurbaşkanlığı boşluğunun ardından Hariri, 20 Ekim 2016 günü Avne gitti. Avn ve Hizbullahın tek bir blok ve etkin aktörün de Hizbullah olduğunu bildiği halde Cumhurbaşkanlığı ile hükümet konusunda mutabakata vardılar... Hariri, 04 Kasım 2017’de Suudi Arabistanda istifasını açıklayarak Hizbullaha yönelik zehir zemberek açıklamalarda bulunmuştu... Şimdi ise istifasını geri çekti ve Hizbullahın da ortak olduğu hükümetteki görevine devam etti! Bu kargaşa ve çelişkiyi nasıl açıklayabiliriz? Sonra burada İran ve partisinin nüfuzunu baltalama eğilimi var mıdır? Şuan ki konjonktürden yararlanarak Yahudi devleti, Lübnan ya da Hizbullaha olası bir saldırı düzenleyebilir mi? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Cevabın açıklığa kavuşması adına Hariri ailesi ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkinin gerçeğinden bahsetmek kaçınılmazdır. Hariri, Suudi Arabistan uydusudur. Eğer Suudi kral, İngiliz yanlısı ise, bu Hariri’nin Lübnan politikasındaki davranışlarına yansır. Kral Amerikan yanlısı olursa, davranışları da bu yönde olur... O halde buradan hareketle sorunun yanıtı şöyledir:

1- Eski Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman’ın Mayıs 2014’te görev süresi dolduğunda, Suudi Arabistan’da kral Abdullah b. Abdülaziz idi. Abdullah, İngiliz yanlısıydı... Hizbullah, ısrarla Avn’ın cumhurbaşkanı olmasını istiyordu. Malum, Hizbullah ve Avn ise Amerikan uşağı İran tarafından destekleniyor... O yüzden kral Abdullah, Avn’ın Lübnan Cumhurbaşkanı olmasına onay vermedi. Hariri’ye Avn’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı çıkması talimatını verdi. Saad Hariri, Suudi Arabistan uydusu olduğu için izlediği politika da Abdullah politikası ile motamot aynıydı. Onun için Mişel Avn’ın 31 Ekim 2016 Pazartesi öğle vakti Lübnan meclisinde düzenlenen 46. oturumun ikinci turunda cumhurbaşkanı olarak seçilmesine dek Lübnan Cumhurbaşkanlığı makamı 2014 Mayıs’ta görev süresi dolan Mişel Süleyman’dan sonra yaklaşık iki buçuk yıl boş kaldı...

2- Suudi Arabistan’daki kral değişikliğinin cumhurbaşkanlığı seçimindeki katkısı büyüktür. Kral Abdullah’ın 23 Ocak 2015 günü ölümünün ardından tahta kardeşi Selman çıktı. Bilindiği gibi Selman, Amerikan yanlısıdır... Selman, tahtını perçinlemek için kral Abdullah’ın oğullarından ve eski yandaşlarından İngiliz yanlılarını budamaya başladı... Taşlar yerine oturunca ve Avn’ın Cumhurbaşkanı olması ile Lübnan’da istikrar isteyen Amerika, Selman’dan Hariri’ye emir vererek muhalefet etmemesini istedi! Aldığı emrin ardından Saad Hariri, Avn’e giderek anlaştı ve Cumhurbaşkanlığı için aday gösterdi. Yani Abdullah döneminde Saad Hariri liderliğindeki muhalefet, şuan Selman döneminde tarih olmuş oldu! Başta Fuad Sinyora ve milletvekili Behiye Hariri olmak üzere Müstakbel milletvekillerinin huzurunda kent merkezindeki konutunda (Beytül Vasat) kameralar karşısına geçen Başbakan Saad Hariri, Mişel Avnın Cumhurbaşkanlığı adaylığını desteklediğini açıkladı... Ardından bir konuşma yapan Hariri, Vardığımız anlaşmalar sonucu General Mişel Avnın adaylığına desteğimi açıklıyorum, dedi[20.10.2016 En Nehar] Akabinde 31 Ekim 2016 günü meclis toplandı ve Avn Cumhurbaşkanı seçildi... Müstakbel Harekete lideri Saad Haririnin Avnın adaylığını desteklemesi, eski Cumhurbaşkanı Mişel Süleymandan Mayıs 2014te boşalan koltuğa aradan geçen 30 ayın ardından cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılmasını kolaylaştırdı...” [31.10.2017 el Arabiya] O yüzden Avn’ın Suudi Arabistan ziyareti bir tür minnettarlığını göstermek içindi! Yukarıda bahsedilenlerden de anlaşılacağı üzere Hariri, Suudi Arabistan kralına tabidir. Suudi kralın direktifleri doğrultusunda ya muhalefet eder ya da onay verir.

3- Trump, Amerikan başkanı olunca, 20 Mayıs 2017 günü Suudi Arabistan’a bir ziyaret gerçekleştirdi. İran ve Hizbullah hakkında dozajı giderek artan sert açıklamalar yaptı. Yaklaşık 50 Müslüman ülkenin Ruveybida yöneticileri huzurunda yaptığı bu sert açıklamaların amacı, Kudüs’ü Yahudi varlığının başkenti olarak tanıma planına ortam hazırlamak için dikkatleri Filistinli Müslümanlar sorunundan İran üzerine çekmekti... Açıklamalarda dozajın giderek arttığı apaçıktı... Haliyle Suudi Arabistan ve diğer kukla yöneticiler de aynı yaklaşımı sergilediler. Çünkü İran’ın oynadığı merkezi bölgesel rolü, Lübnan Hizbullah’ının eylemlerine ve Suriye’deki müdahalesine de yansıyor. Suudi Arabistan, Hariri’den Hizbullah ve İran’a karşı farklı bir politika izlemesini talep etti. Onun için Suudi Arabistan’a çağırdı. İstifa etmesini, istifa gerekçesine ilişkin de bir açıklama yayınlamasını, açıklamasında da İran ve Hizbullah’a sert eleştiriler yöneltmesini istedi... Öyle de oldu, 04 Kasım 2017 günü Suudi Arabistan’a çağrılan Hariri, Suudi Arabistan’dan yaptığı küstahça açıklamalar ile istifa ettiğini duyurdu…

4- Amerika, İran ve Hizbullah karşıtı dozajı giderek artan açıklamalarının İran ve partisi ile yolları ayırmak anlamına gelmediğinin, bunun Körfez ülkelerini korkutmak için sadece bir istismar aracı olduğunun farkında. Bu sebeple Amerika, yolun sonuna kadar yürümekten ziyade Suudi Arabistan ve Hariri üzerinden sadece bir mesaj yollamak istedi. Başka bir deyişle Amerika, İran partisinin varoluşunu sonlandırmak istemiyor, aksine belirsiz siyasi gerilime neden olmayacak ölçüde bir mesaj yolladı... Bu yüzden Suudi Arabistan’dan gerilimi yatıştırmasını yani Hariri’den dilini yumuşatmasını talep etti. 04 Aralık 2017 tarihli En Neşra sitesine göre “Suudi Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman, Beyaz Saray ile tam bir koordinasyon halinde harekete geçti. Hem de Donald Trump’ın Beyaz Saray’a çıkışından bu yana damadı ve başdanışmanı Jared Kuschner’in dördüncü Ortadoğu ziyareti sonrasında. Kuschner’in Ortadoğu ziyareti pek medyaya yansımadı. Kuschner ve beraberindeki heyet, Suudi Arabistan’da dört gün kaldı. Bu arada Mısır, Ürdün ve (İsrail)’e de bir ziyaret gerçekleştirdi. Kuschner, Suudi Arabistan’dan ayrıldıktan yaklaşık iki hafta sonra Lübnan Başbakanının istifa krizi ve Suudi Arabistan’daki tutuklamalar patlak verdi... Lübnan’ı da vuran siyasi kriz konusunda Beyaz Saray ile Suudi Veliaht Prens arasında büyüyen bölgesel hacmini tırpanlamak için “Hizbullah’a” baskı yapmak adı altında mutabakatın olduğuna dair işaretler var. Bu başlık altında Suudi Veliaht Prens, Başbakan Saad Hariri üzerinden Lübnan hükümetine yönelik saldırı başlattı. Böylece General Mişel Avn’ın Baabda Sarayı’na çıkışı ile varılan uzlaşma da dinamitlenmiş oldu... Suudi Arabistan’ın diplomatik beceriden yoksun ve sert yordamı, Lübnan iç istikrarını tehdit etti. Hizbullah’a yönelik baskının belirli bir sınırda durması gerektiğini, o sınırı aşarsa, işlerin kontrolden çıkabileceği konusunda sürekli hatırlatmalarda bulunan Amerikan kurumları, işler sarpa sarınca Lübnan’daki istikrarın çökebileceği korkusuyla harekete geçtiler.” [04.12.2017 En Neşra sitesi]

5- Dolayısıyla Hariri, Suudi Arabistan’dan aldığı talimat doğrultusunda sert açıklamalarını yumuşatmaya başladı... İtibar ve prestijini kurtarmak ve bu açmazdan çıkış bulmak için Suudi Arabistan Veliaht Prensi Fransa Cumhurbaşkanı ile bir araya geldi. Suudi Prens ile yaptığı görüşmenin ardından Macron, Hariri ile bir araya geldi. Görüşme sonrası Hariri, Fransa sonra da Mısır’a gitti. Gerekli tavrı belirlemek için sanki istişarelerde bulunuyormuş gibi bir hava oluşturdu. Oysa bu ülkelere yaptığı ziyaret öncesinde Suudi Arabistan, açıklamalarını yumuşatma ve istifasını sürdürmeme yönünde bir pozisyon belirlemişti kendisi için... Öyle de oldu ve Hariri, açıklamalarının dozajını düşürdü. Ardından 21 Kasım 2017 günü Lübnan’a döndü ve bir gün sonra 22 Kasım 2017 günü yaptığı açıklamada da istifasını gözden geçireceğini belirtti. Daha sonra da Hizbullah’a yönelik açıklamalarının dozajını önemli ölçüde yumuşattı ve yaptığı açıklamada Hizbullah’ın içeride silah kullanmadığını söyledi. Ancak sadece kendisini kandırabilir, başkalarını değil. Zira Hizbullah’ın pek çok olayda silaha başvurduğunu unuttu herhalde! 05 Aralık 2017 günkü kabine toplantısında nihayet istifasını geri çektiğini açıklayan Hariri, Hükümetin tüm siyasi yapıları, Lübnanın ekonomik ve siyasi ilişkilerini korumak adına, kendilerini kardeş Arap ülkelerinin içişlerinden, savaşlardan, tüm anlaşmazlık ve sorunlardan ayrı tutma kararı aldıifadesini kullandı. Bu açıklamayı yaparken, Hizbullah milisleri Suriye’de gece gündüz savaşıyordu!

6- Özetle Hariri, Suudi Arabistan yönetimine tabidir. Suudi kralın politika ve sadakati, Hariri’ye direktif olarak yansır... Gözü olup gören herkes için artık bu bir sır değil. Bu konuda kandırma fayda etmez artık!

İran ve partisinin nüfuzunu baltalama eğilimi var mıdır sorusuna gelince, evet vardır diyebiliriz. Ama bu muhtemelen Amerika’nın istediği şekilde Suriye’de bir çözüme varıldıktan sonra olacaktır. Çözüme varıldığında, Suriye’deki rollerini ifa eden İran ve Hizbullah, muhtemelen Suriye’den geri çekilecek ve askeri misyonlarına tırpan vurulacaktır... Bilindiği üzere Hizbullah, İran yönetime bağlıdır, tıpkı Hariri’nin Suudi Arabistan yönetimine bağlı olduğu gibi. Bu yüzden eğer İran’ın çekilmesiyle Suriye konusunda belli düzenlemeler gerçekleşirse, akabinde Lübnan partisi için de belli düzenlemeler yapılabilir.

Yahudi devletinden Lübnan ya da Hizbullah’a yönelik bir saldırı gerçekleşir mi sorusuna gelince, Suriye’deki çözüm süreci ile ilintilidir, yani konjonktür ve gelişmelere bağlıdır...

 H.21 Rabiu’l Evvel 1439
M.09 Aralık 2017

 

Devamını oku...

Suudi Arabistan’da Neler Oluyor? Amerika Meselenin Neresinde Duruyor?

Soru Cevap

Suudi Arabistan’da Neler Oluyor? Amerika Meselenin Neresinde Duruyor?

Soru:

19 Kasım 2017 günü almodon sitesi, Suudi Arabistanda devam etmekte olan yolsuzlukla mücadele operasyonunun askeri daireye de sıçradığını aktardı. Suudi Arabistanda yolsuzlukla mücadeleoperasyonu uzmanı Suudi bir yetkili, finansal sözleşmelerde yolsuzluk yaptıkları şüphesiyle Savunma Bakanlığında görevli 14 emekli subay ve iki Ulusal Muhafızları subayının gözaltına alındığını söyledi.[19.11.2017 almodon] Suudi Kral Selman b. Abdülaziz tarafından kurulan Veliaht Prens Muhammed b. Selman başkanlığındaki Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu, 04 Kasım 2017den başlayan operasyon kapsamında onlarca eski bakan ve ünlü iş adamlarını gözaltına aldı. Hem gözaltına alınanların hem de yakınlarının hesapları donduruldu. Reuters’in bildirdiğine göre yolsuzlukları soruşturma komisyonu, görevden alınan Veliaht Prens Muhammed b. Nayef, önde gelen Suudi Kraliyet ailesi üyesi biri ve yakınlarının banka hesapları donduruldu. Bin Nayef, Suudi Kral tarafından görevden alınıp yerine oğul Muhammed b. Selmanı veliaht tayin edene kadar ülkede veliahtlık görevini icra ediyordu... Geçtiğimiz hafta komisyon, 11 prens hakkında gözaltı kararı vermişti...[08.11.2017 BBC Arapça] Suudi Arabistanda neler oluyor? Ve Amerika işin neresinde duruyor?

Cevap:

Cevabın netleşmesine adına Suud ailesi ve bağlantıları hakkında bir iki kelam edip sonra cevaba geçeceğiz:

1- Suud ailesi, Osmanlı İslam Devletine karşı başlatılan ilk ayaklanmadan bu yana sömürgeci kâfire göbekten bağlıdır. Sömürgeci İngilizlerin destek ve kışkırtmasıyla Suud hanedanı, 1788 yılında Kuveyt, 1803-1804 yıllarında Mekke ve Medine’ye saldırdı, işgal etti. 1810 yılında da Şam’a saldırdı. Şam halkı, kahramanca bir savunma yaptı. Ancak Suud hanedanı, Halep ve diğer kentleri ele geçirdi. Suud ailesi, eylemleri için Vehhâbi mezhebini, İslam Devletine darbe vurmak için de İngilizler Suud ailesini istismar etti. Ancak İslam Devleti, 1818 yılında Suud ailesi liderliğindeki ayaklanmayı Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa aracılığıyla bastırdı. İngiltere, on dokuzuncu yüzyılın sonunda yani 1891 yılında Suud ailesini ikinci kez kışkırttı. Ama Osmanlı Devleti bir kez daha Suud ailesini mağlup etti. İngiltere, 1901 yılında Suud ailesini üçüncü kez Osmanlı Devletine karşı ayaklandırdı. Suud hanedanının İngilizler ile olan ilişkisi ve İngiltere’nin onlara olan desteği malum ve maruftur. İngilizler, Osmanlı Devletinin zayıflığından, sonra da Birinci Dünya Savaşı’na girmesinden yararlandı ve Suud ailesinin Necid ve Hicaz halkı karşısında konumunu güçlendirdi. Bunlar aralarında uzun yıllar savaştılar. Sonunda Suud ailesi, Necid ve Hicaz halkını mağlup etti ve bu bölgelerin kontrolünü ele geçirdi. Ardından İngilizlerin yardımıyla 1932 yılında dönemin ilk Suud devletini ilan etti. Fakat ülkede petrolün keşfedilmesinin ardından Amerikalılar, bu devasa zenginliğe salyalarını akıttılar ve ülkede siyasi nüfuz yaratmak için çalışmaya koyuldular. Bazı Kraliyet ailesi üyelerini kendi taraflarına çektiler. Özellikle de kurucu Kral Abdülaziz’in 1953 yılında ölümünün ardından tahtın varisleri oğullar arasından kendilerine ajanlar devşirdiler. Böylelikle ülkede İngiliz-Amerikan çatışması start almış oldu.

2- Amerikan ajanı Selman, dizginleri eline alır almaz İngiliz ajanları ve yandaşlarını tasfiye sürecine başlattı. Önceki Kral Abdullah, İngiliz ajanıydı ve ölümünden önce İngiliz ajanlarını yönetime yerleştirmek için gayret sarf etti. Ama gerek aile geleneği gerekse Kraliyet ailesi içinde istikrarı korumak için Amerikan ajanı olduğunu bile bile kardeşi Selman’ı Veliaht Prens olarak atamak zorunda kaldı. İngiliz nüfuzunu garanti altına almak için de 2. veliahtlık makamı ihdas etti. Kendisi gibi İngiliz ajanı olan kardeşi Mukrin b. Abdülaziz’i 2. veliaht olarak atadı. Selman, yaşlı ve hasta, bunun için Selman ölünceye kadar Mukrin söz sahibi olacak, öldükten sonra da sorunsuz bir şekilde dizginleri eline alacak diye düşünmüş olabilir. Kral Fahd döneminde böyle olmuştu. Fahd, yaşlanıp hastalanınca dönemin Veliaht Prensi Abdullah, söz sahibi olmuş, 2005 yılında vefat edince de tahta çıkmıştı. Ancak Abdullah, 2015 yılının başlarında vefatının ve Selman’ın tahta çıkmasının ardından olacakları hesaplayamamıştı. Selman tahta çıktıktan sonra “Mukrin’i”Veliahtlık görevinden azletti. “Muhammed b. Nayef’i”Veliaht, oğul “Muhammed’i”de 2. Veliaht olarak atadı. Abdullah tarafından hassas yerlere atanan pek çok kişiyi görevden aldı ve oğul Muhammed’in yetkilerini güçlendirmeye başladı. 21 Haziran 2017 tarihinde ise Muhammed b. Nayef’i veliahtlıktan alıp oğlunu veliaht olarak atadı. 2. Veliaht ataması gerçekleşmedi.

3- Kral Abdullah’ın ölümü ve Selman’ın tahta çıkışının ardından 25 Ocak 2015 tarihinde yayınladığımız bir soru cevapta şöyle demiştik: Şuan ki kral Savunma Bakanlığındandır. Bu nedenle bu yeni kralın döneminde Amerikan nüfuzunun baskın olacağı tahmin ediliyor. Kral Abdullah, bunun bilincinde olduğu için Suudi Arabistanda yeni bir gelenek ihdas etti. Sadece veliahttı değil, veliahttın de veliahttını belirledi. Selman b. Abdülazizin Amerika ile hareket ettiğini biliyordu. Bu yüzden süregelen kral, veliahttı belirlerteamülü gereği Selman tarafından veliahttın belirlenmemesi için kral Abdullah, veliahttın veliahttını belirledi. Böylece yeni kralın, Amerikan uşaklarından birini kendine veliaht tayin etmesinin önüne geçmiş oldu. Dolayısıyla önceki kral Abdullah, erken davranarak veliahttın veliahttını belirledi. Mukrin b. Abdülazizi yukarıda sözü edilen amaç doğrultusunda Selman b. Abdülazizin veliahttı olarak atadı.Yine aynı soru cevapta şöyle dedik: Mukrin b. Abdülazizin İngilizler ile ilişkisi herkesçe biliniyor. İngilterede okudu ve Cranwelldeki İngiltere Kraliyet Hava Harp Okulundan mezun oldu. Önceki kral Abdullah nazarında güvenilir bir kişiliğe sahipti. Hatta ona yakın olan Prenslerden biriydi. Önceki kralın veliahttın veliahttı adıyla yeni bir unvan ihdas etmesi, Selman b. Abdülazizden sonra devam edecek Amerikan silsilesinin önüne geçmek içindi. Bununla da yetinmeyen Kral Abdullah, veliahttın veliahttını azledilmesini yasaklayan bir kararname yayınlayarak bu tayini iyice perçinledi!Ama İngiliz hesapları tutmadı. Selman, ahdi, kanunu ve gelenekleri çiğneyip ihlal etti. Mukrin’i veliahtlık görevinden azletti ve Muhammed b. Nayef’i geçici veliaht olarak atadı. Sonra da azletti. Oğul Muhammed’i veliaht yaptı, yetkileri tek elde toplamak için ona bazı yetkiler ve farklı önemli pozisyonlar verdi.

Kral Selman, 04 Kasım 2017’de oğul Veliaht Prens Muhammed başkanlığında Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Yüksek Komisyonu kurulduğunu açıklar açıklamaz güvenlik güçleri, 11 prens ve görevdeki dört bakanı gözaltına aldılar ve hemen görevlerinden istifa ettirdiler. Bu, meselenin anormal olduğunu ve yolsuzlukla mücadele ile hiçbir ilgisinin olmadığını, daha çok darbe operasyonlarında olanlara benzediğini gösteriyor. Zira gözaltılar, istifalar ve hemen suçlamalar gerçekleşti. Ayrıca gözaltılar, onlarca eski bakan ve ünlü iş adamlarına kadar uzandı. Bunların ve yakınlarının hesapları donduruldu. Hatta el konulan hesapların sayısı 1700’e ulaştı ve sayısı “her saat artıyor” [Reuters Haber Ajansı] Banka hesabı dondurulanlar arasında kral Selman tarafından veliahtlık görevinden azledilen Muhammed b. Nayef de var. Ayrıca yakın bazı aile üyelerinin hesaplarına da el konuldu. Reuters’in aktardığına göre Suudi yetkililer, suç işlediklerinden şüphelenilen çok fazla Kraliyet ailesi üyesi ve işadamının gözaltına alındığını, gözaltına alınanlar arasında müdürler ve en alt düzeyde yetkililerin de olduğunu ​​belirttiler.” Bu, sürecin darbe operasyonlarında yaşananlara benzediğini doğrular. Operasyon kapsamında eski kralın iki oğlu Kraliyet Ulusal Muhafızları Bakanı Mutab b. Abdullah ve Riyad bölgesinin eski Emiri Turki b. Abdullah da gözaltına alındı. Kraliyet Ulusal Muhafızları, düzenli ordunun yanında ikinci önemli kuvvettir. Mutab b. Abdullah, İngiliz Askeri Akademisi Sandhurst’tan teğmen olarak mezun oldu. Bu akademide genellikle İngiliz ajanları eğitim görür ve mezun olurlar. Birçok Körfez prensi, kralları ve Ürdün prensleri de bu akademiden mezun oldular. Turki b. Abdullah, Wales Üniversitesi’nde askeri ve stratejik araştırmalar dalında yüksek lisans yaptı. Kral olduktan sonra Selman, Riyad emirliği görevinden onu azletti! Amerika, yolsuzluk suçlamasıyla İngiliz ajanlarını tasfiye etmenin bir yolunu bulmuş gibi görünüyor. Bu bağlamda Selman ve oğul Veliaht Prens Muhammed b. Selman’a tasfiye için yolsuzluğu bir yöntem olarak kullanmalarını telkin etti. Nitekim birçok rejim, muhaliflerini yolsuzluk suçlamasıyla tasfiye ediyor. Suudi rejiminde önceki ve sonraki neredeyse bütün yöneticilerin eli şu veya bu şekilde yolsuzluğa bulaşmıştır. Rüşvet, zimmete para geçirme, kamu malına yeme, yandaşları kayırma, yasalarla oynayarak projeler kapma, başkalarının haklarını gasp etme, insanlara zulmetme, kendileri ve çevresindekilerin arzusu doğrultusunda makamları istismar etme hep olagelmiştir. Allah’ın Şeriatını uygulamayıp sömürgeci kâfir güçlerin yasalarına uymaktan daha öte bir yolsuzluk var mıdır?

5- Bu operasyon ve yürütenlerin Amerika tarafından desteklendiğini gördük. ABD Başkanı, 06 Kasım 2017 günü Twitter’dan yaptığı açıklamada, Kral Selman ve Suudi Arabistanın veliaht prensine büyük bir güvenim var. Ne yaptıklarını tam olarak biliyorlar. Sert muamele görenlerin bazıları, ülkelerini yıllardır sağıyordiye yazdı. Suudi Arabistan resmi ajansı SPA’da yer alan bir habere göre Kral, ülkede yaşanan siyasi ve güvenlik olaylarının hemen ardından 05 Kasım 2017 Pazar günü ABD Başkanı ile bir telefon görüşmesi yaptı. Görüşmede çeşitli alanlarda iki ülke arasındaki işbirliği ve geliştirmenin yolları, bölgesel ve uluslararası yeni gelişmeler ele alındı.04 Kasım 2017 günü Reuters’in aktardığına göre ABD Başkanı Trump ve Suudi Arabistan Kralı Selman arasında bir telefon görüşmesi gerçekleşti. Görüşmede Trump, dünyanın en büyük petrol şirketi Saudi Aramconun ABD borsasına dâhil edilmesini istedi. Trump Suudi Arabistanın Aramconun ilk halka arzını New York borsasında yapması bizi çok memnun eder.dedi. Kral Selman da ABD borsasında arz yönündeki taleplerini değerlendirecekleri yanıtını verdi.07 Kasım 2017 günü Reuters’te yer alan bir habere göre “ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert, Suudi yetkilileri, yolsuzluk yaptığını düşündükleri yetkililere ilişkin yürüttükleri soruşturmaları devam ettirmeleri konusunda teşvik ediyoruz. Bu süreci adil ve şeffaf bir şekilde yürütmelerini umut ediyoruz.dedi.” Bu açıklamalara göre operasyonun arkasında Amerika var ve destekliyor. Operasyonda istemediği veya sadakatinden kuşku duyduğu veya İngiliz ajanları olduğunu düşündüğü ya da Kral ve oğul Veliaht Prensin ülkeyi Amerikalılara hızlı bir şekilde satışından ve yaşananlardan memnun olmayan kişileri hedef tahtasına koydu...

6- Yolsuzluk komisyonunun, hemen tutuklamalara başlaması, rejimdeki önemli kişilerin, Kraliyet ailesi üyeleri ve kralın yakınlarının hesaplarını dondurması operasyonun ayrıcalıklı bir siyasi operasyon olduğunu teyit eder... Operasyon, ayrıcalıklı bir siyasi operasyondur, yolsuzluk ve reformlar ile hiçbir ilgisi yoktur. Kaldı ki Selman ve oğul Veliaht prens, boğazına kadar yolsuzluğa batmıştır, ABD’ye verilen 460 milyar dolar dâhil kamu fonlarını peşkeş çekmişlerdir. Suudi Arabistan resmi ajansı SPA tarafından yayımlanan açıklamanın tonu oldukça serttir. Sanki rejim karşıtı güçlere darbe vurmak için yapılmış bir açıklamadır. Yapılan resmi açıklamada Komisyonun, yasadışı yollardan para edinmek için kendi çıkarlarını kamunun çıkarının önüne koyan, din, vicdan, ahlak veya vatan korkusu olmadan kamu malına saldıran, kamu malına el uzatmak, kullanmak ve zimmete geçirmek için yetki ve nüfuzlarını kötüye kullanan, bu iğrenç eylemlerini gizlemek için çeşitli yollara tevessül eden bazı zayıf ruhların istismarına engel olmak için kurulduğu belirtildi.04 Kasım 2017’de komisyonun kurulmasının hemen ardından ülkeden birçok sansasyonel tutuklama haberi geldi.

7- Ardından yani 05 Kasım 2017 günü, Asir bölge Emiri yardımcısı Mansur b. Mukrin ve beraberindeki bazı yetkililerin düşen helikopterde hayatlarını kaybettikleri açıklandı. Kamuoyunda bununla ilgili, bunun bir tür tasfiye operasyonu olduğuna dair bazı şüpheler oluştu. Çünkü hayatını kaybeden Prens Mansur, kral olduktan hemen sonra Selman tarafından görevden alınan eski Veliaht Mukrin’in oğludur. Yüzü aşkın kişi tutuklandı. Suudi Arabistan Başsavcısı Suud el Mucib yaptığı açıklamada, şimdiye kadar 208 kişinin yolsuzluk soruşturması kapsamında ifade vermek için çağrıldığını söyledi. Sorgulanan 208 kişiden 7si, hakkında yeterli kanıt olmadığı için serbest bırakıldı... On yıllar boyunca yapılan yolsuzluğun hacminin en az 100 milyar dolar olduğu açıklandı.[9.11.2017 el hayat] Kraliyet ailesi üyeleri ve yönetimde nüfuz sahibi kişilerin geçmiş yıllara ilişkin sayfaları hakkında da soruşturma yürütülüyor! Bu da gösteriyor ki öyleyse mesele, özellikle rejim ve ülke toplumunun alışık olmadığı değişimler yapan, aile geleneğine göre veliahtlığı hak etmezken veliaht olan Prens Muhammed b. Selman’ı tasfiye edilmedikleri takdirde devirebilecek güçlü kuvvetli ve yönetim üzerinde etkisi olan gücün tasfiyesi meselesidir...

8- Böylece Suudi Arabistan’da yolsuzlukla mücadele adı altında gerçekleşen gözaltılar, İngilizlerin kökünü kazımak, kral Selman ve oğul Veliaht Prense karşı darbe veya benzeri girişimde bulunmalarının önüne geçmek, Veliaht Prensin muhalefetsiz ve güvenli bir şekilde tahta çıkışını sağlamak içindir. Oğul Selman, Amerikan çıkarlarına hizmet etme misyonunu üstlendi. Belli akrabalarından iç çekişme, özellikle de İngiltere’den dış çekişme olmaksızın Arap Yarımadası’ndaki halisane Amerikan nüfuzunu korumak istiyor... İhanet böyle bir şeydir işte, parçalanamaz.

وَأَنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي كَيْدَ الْخَائِنِينَVe şüphe yok ki Allah, hainlerin düzenlerini başarıyla sonuçlandırmaz.[Yusuf 52]

9- Son olarak her geçen gün bütün bu rejimlerde, zerre kadar iyiliğin olmadığı açığa çıkıyor… Ne Suud ailesi ne İran ne İslam ülkelerindeki diğer rejimlerde ne de bu rejimlere uyanlarda ve emirleri ile komplo kuranlarda hiçbir hayır yoktur. Zira hepsi de sömürgeci kâfirin üzerimizdeki hâkimiyetini domine etmek ve bu hâkimiyet aracılığıyla zenginliklerimizi yağmalamak için çalışan sömürgeci kâfirin yönlendirmeleri doğrultusunda hareket etmektedir. Bu yüzden eylemlerin en öncelikli olanı, sömürgeci kâfire meyleden bu rejimleri şeri şekilde değiştirmektir.

وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allahtan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.” [Hud 113] Sonra da Amerika, İngiltere veya diğer ülkeler olsun sömürgeci güçlerin salyalarından sayılan bütün bu çürüklük, yolsuzluk ve bozgunculuktan kurtulmaktır. Çünkü İslam ve Müslümanlar düşmanı küfür tek millettir... Bu kindar devletlere uyan ya da doğrudan veya dolaylı olarak onlarla ittifak kuran, planlarını, projelerini uygulayan, onlara bağlı laik rejimleri koruyan herkes suçludur ve akıbeti de hüsrandır.

سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَSuç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekârlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir.[Enam 124]

Kuşkusuz sorunlarımızın çözümü şudur, bunun dışında başka bir çözüm yoktur: Bu rejimleri devirip Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devletini kurmaktır... Korkaklar ve sağlıksız düşünenler bunun uzak, yüz üstü bırakanlar da zor olduğunu düşünseler de... Ama eylemlerde Allah Subhânehu ve Teâlâya halis olmak ve örneklikte Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e sadakat, uzakları yakın eyleyecektir Allah’ın izniyle.

وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَنْ يَكُونَ قَرِيبًا Ne zamanmış o?diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek![İsra 51] Sonra da Aziz ve Kaviyy olan Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın vaadi gerçekleşecektir.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allahın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

 H.02 Rabiu’l Evvel 1439
M.20 Kasım 2017

Devamını oku...

Libya Sahasındaki Siyasi Gelişmeler

Libya Sahasındaki Siyasi Gelişmeler

Soru:

04 Kasım 2017 tarihinde Şarkul Avsat gazetesi, Kahire görüşmelerinde Libya ordusunun birleşmesi konusunda anlaşmaya varıldığını” bildirdi. Libya askeri yetkilileri, Libya ordusunun yapısını belirlemek amacıyla 30 Ekim 2017 tarihinde Kahirede bir araya geldiler. Malum, 21 Eylül 2017den itibaren Birleşmiş Milletler (BM) Libya Elçisi Ğassan Selame, çözüm için yol haritası belirlemek amacıyla Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanı Fayez Serrac ve Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi ile yapılan görüşmelere başkanlık etmeye başladı. Ancak görüşmeler, 2015 yılı sonunda imzalanan Suheyrat Anlaşması’nın 8. maddesindeki çıkmaz nedeniyle bir ayı doldurmadan askıya alındı.

Soru şu: Askeri toplantılar, siyasi görüşmelerin başarısız olduğu anlamına gelir mi? Başka bir deyişle askeri toplantılar, başarısızlıkla sonuçlanan siyasi görüşmelerin ardından 8. Maddeye askeri çözüm bulmak için mi?

Sonra tarafların daha önce mutabakata vardığı, şimdi ise uzlaşamadıkları Suheyrat Anlaşması’ndan bu yana geçen iki yıllık süre zarfından ne gibi yeni gelişme oldu ki? Teşekkür ederim.

Cevap: Yeni hiçbir şey olmadı. O gün taraflar, anlaşmazlık unsurları mevcudiyetini koruyorken Suheyrat Anlaşması’nı imzaladılar. Suheyrat Anlaşması’nı imzalamaktan her bir tarafın kendine özgü amacı ve motifleri vardı. Resmin netleşmesi adına aşağıdaki hususlara bir göz atmakta fayda var:

1- Kaddafi döneminin siyasi eliti, İngiltere yanlısı idi. Amerikan nüfuzunun emaresi bile yoktu. Kaddafi saltanatı sona erdi. Ancak kökleri tamamen kazınmadığı için Kaddafi döneminin siyasi eliti yeniden yükselişe geçti. Libyalı politikacıların çoğunun İngiliz yanlısı olup Amerikan yanlısı siyasi elitin hiçbir etkinliği yoktu... Bu yüzden Avrupa, hükümetin kurulması ve Temsilciler Meclisi seçimleri düzenlenmesi için olabildiğince acele ediyordu. Zira eski siyasi elitin etkisi nedeniyle seçim sonuçlarının kendi yararına olacağını düşünüyordu... Amerika ise İngiliz yanlısı siyasi elitin karşısında duracak yeni bir siyasi elit üretene kadar seçimlerin ötelenmesini istiyordu. Başka bir deyişle Avrupa, siyasi çözüm konusunda acele ederken, Amerika, yeni siyasi elit üretene dek çözümlerin ertelenmesini istiyordu. Amerika’nın önünde alışık olduğumuz üzere askeri küstahlık yoluyla bu siyasi sınıfı üretmekten başka bir seçenek yoktu.

2- Amerika, çıkarlarının uşaklığını yapmak ve Libya’da çalışmak üzere Libyalı General Hafter’i Libya’ya gönderdi. Biyografisi onun Amerikan yanlısı olduğunu gösterir... Mart 1987’de Hafter ve yaklaşık 300 Libyalı asker, Çad’da tutsak düştü. Ardından Çad ile temasa geçen Amerika, 1990 yılında serbest bırakılması için CIA aracılığıyla Çad ile pazarlık yaptı. Amerikan uçakları Hafter ve ekibini ilk önce Zaire’ye sonra da Amerika’ya götürdü. Amerika Birleşik Devletleri’nde ona siyasi sığınma hakkı verildi. Sonra sürgündeki Libya muhalefet hareketine katıldı. Ve böylece Hafter, 20 yılını Virginia’da geçirdi. CIA tarafından gerilla savaşı eğitimi verildi. 17 Şubat 2011 devriminden sonra Libya’ya geri döndü. Yeni askeri güç inşa etmek ve bu askeri güç yoluyla Libya’daki bölgeleri kazanıp yeni askeri zaferler elde etmek için Amerika onu Libya’ya gönderdi. Ya doğrudan ya da Mısır’daki ajanı es Sisi üzerinden ona silah ve para akıttı... Amerika, Libya’da siyasi çözüme sürekli takoz koydu. Hafter üzerinden kendisine bağlı etkili siyasal nüfuzun oluşmasını bekledi. Hafter, Trablus Avrupa özellikle İngiltere yanlısı siyasi elitin merkezi kabul edildiği için Libya’nın doğusuna odaklandı. Belli bir ölçüde başarılı oldu da. Tobruk merkezli Temsilciler Meclisini kontrol altına aldı. Libya’nın doğusunda askeri güç olarak varlığını kanıtladı.

3- 2015 yılında Avrupa, politik çözüm bulmak için daha fazla beklemenin faydasız olduğunu düşündü, çünkü her an siyasi elitin vakası değişebilirdi. Bu nedenle sürece ivme kazandırmak için Avrupa yanlısı bir özel elçinin Libya’ya gönderilmesi yönünde gayret sarf etti ve Leon’un gönderilmesinde başarı kaydetti de... Ve Avrupa, siyasi çözüme teşvik etmeye başladı. Güvenlik Konseyi’nde bu yönde mahalle baskısı oluşturdu. Oluşturulan mahalle baskısı nedeniyle Amerika, politik çözümü reddettiği takdirde sıkıntılı bir duruma girebilirdi... Bir yandan da Amerika, meseleye başka bir zaviyeden bakıyordu. Oluşan bu mahalle baskısından sonra siyasi çözümü veto etmenin yararına olmayacağını gördü. Kontrollü bazı değişiklikler yapmak ya da tamamen iptal etmek için planlı bir şekilde Suheyrat Anlaşması’na onay verdi... Anlaşmanın sekizinci maddesi askeri gücün kontrolü ile ilgilidir... Avrupa, Hafter’in Amerikan ajanı olduğunu ve Amerika’nın da onu ordu komutanı yapmak istediğini bildiği için ordunun başbakana bağlı olmasını öngören bu sekizinci maddeyi koydu. Çünkü başbakan Serrac Avrupa yanlısı idi... Bu sekizinci maddenin aşılması zor bir engel haline geldiğini gören Amerika, anlaşmanın iptali için bu maddeyi iyi bir fırsat olarak gördü. Ta ki Hafter, ordu içinde ve sahada etkili bir aktör olsun, Trablus ve diğer kentlerde Avrupa yanlısı siyasi elit ile çekişecek etkili politik bir sınıf yaratsın…

4- İşte şuan ki portre budur. 2015 sonlarında imzalanan Suheyrat Anlaşması’ndan bu yana değişen pek fazla bir şey olmadı. Tarafların amacı, siyasi ve askeri motiflerinde de yeni bir gelişme yok... Suheyrat Anlaşması’ndan sonra biz, Libya konusunda bir dizi soru cevap yayınladık. Aklı olan ya da hazır bulunup kulak veren kimseler için bu konuyu biz bu soru cevaplarda detaylıca açıkladık:

03 Haziran 2014 tarihli soru cevapta demiştik ki: “Amerika, Libyadaki siyasi ortamın, Libyada İngiliz yanlısı siyasi ortamı güçlendiren bazı Fransız uzantılar ile bir İngiliz ürünü olduğunu biliyor. Bu, yapılacak herhangi bir seçimde Avrupa yanlısı kişilerin çok az sayıda bağımsızlarile birlikte seçimlerde ön plana çıkacakları anlamına gelir. Yapılacak bu seçimlerin ardından ortam istikrara kavuşacak ve Kaddafi yönetiminin devrilmesinde fiili askeri etkisini istismar etmek isteyen Amerikanın emelleri de yok olup gidecekti. Daha fazla ve daha etkili nüfuz sahibi olabilmek için bunun istismar edilmesi, bu şartlarda seçimler yoluyla mümkün gözükmüyordu. Çünkü şartlar, hâlâ Avrupadan yana idi. Onun için Amerika, askeri olarak kartları yeniden karmak ve Amerikan yanlısı yeni siyasi elit oluşturmak, sonra da seçimler yapmak amacıyla Libyadaki koşulları yeniden düzenlemek istedi. Bunun ilk adımı olarak askeri ajanını harekete geçirdi. Bu kişi, çoğu Avrupa ajanı olan Ulusal Kongrenin hâkim olduğu statükoya karşı darbeye benzer bir eyleme kalkıştı... Amaç, kartları yeniden karmak ve Amerika için daha uygun koşullar oluşturana kadar seçimleri ertelemekti. Amerika, Libyada tek başına kalmak istemese de en azından Avrupaya ortak olmak istiyordu. Böylece siyasi arena sadece Avrupaya kalmayacaktı. Bu yüzden Hafter harekete geçti. Biyografisi, onun Amerika yanlısı olduğunu gösterir...

11 Nisan 2015 tarihli soru cevapta da demiştik ki: “Avrupa, Amerikanın müzakereleri başarısızlığa uğratmak için çalıştığını biliyor. Bu nedenle Avrupa, Bernardino Leon gibi güvenilir bir Özel Temsilci seçti. Aslen o, Avrupalı bir özel temsilcidir... Hemen işe koyulan Bernardino Leon, siyasi çözüme ulaşmak için bir takım adımlar atılması çağrısında bulundu. Güvenlik Konseyinin 2213 sayılı karar uyarınca görev süresi 15 Eylül 2015 yılına kadar uzatılmadan önce Mart 2015 yılı sonunda sona erecek ilk görev süresi içinde misyonunu başarıyla tamamlama gayretinde. İlk görev süresi içinde krizi sona erdirmek için acele etmektedir. Görüşmeler Cenevrede başladı. Libya sonra Fas ve Cezayire intikal etti. Sonra Fasa tekrar geri döndü. 12 Mart 2015 Perşembe günkü görüşmelerin ilk turunda, Tobruk parlamentosu milletvekilleri Libyalı taraflar arasında yeniden başlayacak siyasi istişarelerin bir hafta ertelenmesini, yani daha fazla istişare için 19 Mart 2015 Perşembe gününe kadar uzatılmasını talep ettiler... Leon, en kısa zamanda siyasi çözüme ulaşmanın önemine vurgu yapıyordu... Ayrıca 16 Mart 2015 tarihinde ortak bir bildiri yayınlayan ve müzakerelerin başarısız olmasından sakındıran Avrupa Birliği, Siyasi bir anlaşmaya varılamaması durumunda Libyanın birliği tehlikeye girecektir. Ulusal Birlik hükümeti kurulması ve güvenlikle ilgili düzenlemeler konusunda anlaşmaya varıldığı takdirde Avrupa Birliği, Libyaya verdiği desteği artırmaya hazırdır.dedi. [16.3.2015 Alman haber ajansı]

19 Ocak 2016 tarihli soru cevapta da şöyle demiştik: İngiltere, siyasi ortamın ya da bu siyasi ortam içindeki çoğunluğun kendi yandaşı olduğunu biliyor. Onun için İngiltere, Leon önerileri doğrultusunda kurulan geçici hükümetin kendi kuklası olacağından emin. Bu nedenle Leon döneminde Suheyrat Anlaşmasının imzalanıp onaylanması için acele etti, ama imzalanamadı. Kobler, özel temsilci olunca ve bir dizi de değişiklikler yapınca, İngiltere, bu değişikliklerin Amerikanın Kobler üzerindeki baskılarının bir sonucu olduğunu fark etti. Bu baskılar, Amerikan oyunlarından bir oyun olarak görülebilir. Çünkü anlaşmayı istediği gibi yeniden formüle edene dek bütünüyle lağvetmek istiyordu. Amerika, kendi önderliğinde tezgâhlanan siyasi entrikalara eş zamanlı olarak Hafterin yürüttüğü askeri operasyonlar da yeni bir siyasi elit yaratmak için çalışıyordu. Dolayısıyla İngiltere, bir an önce anlaşmanın imzalanması için çabalıyordu. Çünkü hesapta olmayan bir takım şeyler olabilirdi. Hatta anlaşmada yapılan değişiklikler bile İngiltere için kabul edilebilirdi. Böylece işler ivme kazandı ve 17 Aralık 2015de Fasın Suheyrat kentinde nihai anlaşma imzalandı. Anlaşmaya meşruiyet kazandırmak ve uluslararası toplum tarafından kabul görmesini sağlamak amacıyla da Güvenlik Konseyine başvurdu. Nihai anlaşma kararlarını da onaylatmak için Güvenlik Konseyine 2259 sayılı karar tasarısı sundu... İngilterenin aceleciliği, anlaşmalara engel olmaya çalışan Amerikan hareketliliğinden kaynaklanıyordu... Libya Meclis Başkanının eski danışmanı İsa Abdül Kayyum, 13 Aralık 2015 günü Alghad televizyonuna yaptığı açıklamada ABD Dışişleri Bakanı Kerrynin açıklamaları, Fransız ve İngilizlerin aksine krizin çözümü için Amerikalıların yeterli çaba sergilemediklerini gösterdi...dedi.

12 Mart 2016 tarihli soru cevapta ise şöyle geçmişti: Bu Amerikanpürüzünün nedenine gelince, bilindiği üzere Libyadaki siyasi ortamın kahir ekseriyeti, Kaddafi yönetiminin kalıntılarıdır, yani Avrupa yanlısıdır... Herhangi bir bakanlık oluşumu, bu ölçüte göre olacaktır, yeni bakanlık da keza böyle olacaktır. Amerika, Hafter ve onun etrafında toplanan bir dizi askeri grup üzerinden hareket ediyor... Bu nedenle Amerika, iktidardaki aslan payını güvence altına alana dek ya bizzat kendisi ya Hafter ya da yandaşları üzerinden yürütülen askeri müdahaleler ile elinden geldiğince politik çözümü engelleyecektir... Avrupa ise Amerikanın tam tersi hareket ediyor. Avrupa, anlaşmanın başarılı olması, hükümetin kurulması ve güvenoyu alması için çalışıyor. Zira Libyadaki siyasi ortam, hâlâ Avrupanın kontrolü altındadır ve bunun göstergeleri pek çoktur... İngiliz Dışişleri Bakanı Philip Hammond da Cezayiri ziyaret etti ve mevkidaşı Dışişleri Bakanı Ramtane Lamamra ile 19 Şubat 2016de bir araya geldi. Cezayirde yaptığı açıklamada Hammond, Libyaya askeri müdahaleyi, ülkenin tanık olduğu krizi bertaraf etmek için en ideal çözüm olarak görmüyorum diyerek siyasi çözüm çağrısında bulundu.[19.2.2016 el-Cezire]

5- Bu nedenle basiret sahipleri için Aralık 2015 yılında imzalanan Suheyrat Anlaşması’ndan bu yana hatta öncesinde bile her şey ayan beyan ortadadır. Avrupa, Libya’daki siyasi elitin kendi yanlısı olması nedeniyle çözüm için acele etmektedir. Amerika ise, uşağı Hafter aracılığıyla askeri ve yeni siyasi bir güç yaratana dek çözüme engel çıkarmaktadır... Bu yüzden müzakereler, yerinde patinaj yapmaktadır, bazen batıyor, bazen çıkıyor... Müzakerelerin başlamasının üzerinden daha bir ay bile geçmeden Tobruk heyetinin görüşmelerden çekilmesiyle görüşmeler askıya alındı... Selame, orada burada toplantılar yaparak öneriler sunuyor. Gerekli yerler ile istişarelerde bulunmak için görüşmelerden çekilmelerinin ve Tunus’tan Libya’ya dönmelerinin gerekçelerini ortaya koyuyor... Belki de tarafların nihai çözüme varmalarının arkalarındaki uluslararası güçlerin onayını gerektirdiğini biliyordur. Ğassan Selame nihai çözüme onay veremez, çünkü böyle bir yetkiye sahip değil. Hatta arkalarındaki güçlerin anlaşmaya varması müstesna taraflar bile böyle sahip değiller. Bu yüzden tarafların geri çekilmesi ile müzakereler askıya alındı ve gerekli yerler ile istişarelerde bulunmak üzere Tunus’tan Libya’ya döndüler.

-El Cezire muhabiri, Suheyrat Anlaşması’nda değişiklik yapılması için Tunus’ta başlayan diyalog görüşmelerinin ikinci turunun ardından Temsilciler Meclisi heyetinin Libya Devlet Yüksek Konseyi ile yaptığı görüşmelerden çekildiğini söyledi... Bununla birlikte El Cezire muhabiri, çekilme sebebinin 8. Madde yüzünden olabileceğini belirtti. Başkanlık Konseyi ve hükümet konularının ele alındığı bu sabahki gürültülü patırtılı oturumda sekizinci madde üzerinde tartışma yaşandı. [16.10.2017 El Cezire]

“El Cezire’ye konuşan bir kaynak, dün pazartesi günü heyetler arasında yapılan görüşmelerin askıya alınmasını değerlendirmek amacıyla Birleşmiş Milletler (BM) Libya Özel Temsilcisi Ğassan Selame ile Siyasi Diyalog Komisyonu Başkanı Abdüsselam Nassiyye ve Musa Ferec arasında Tunus’ta BM karargâhında bir toplantı gerçekleştiğini söyledi...” [17.10.2017 El Cezire]

“El Cezire Tunus muhabiri, BM Libya Özel Temsilcisinin, Libyalı siyasi diyalog taraftarlarına gün içindeki toplantılarında etüt etmek ve sırasıyla gözlemlerini almak üzere ayrılık ve ortak noktalarını içeren bir liste sunduğunu kaydetti.” [18.10.2017 El Cezire]

“21 Ekim 2017 Cumartesi günü Tunus’ta düzenlediği basın toplantısında Selame, Tunus’ta Libya Devlet Yüksek Konseyi ile Temsilciler Meclisi heyetleri arasındaki diyalog görüşmelerinde anlayış ve anlaşma olanağının olduğunu, siyasi liderler ile görüşmek üzere Pazar günü Libya’ya döneceklerini söyledi. Aralarında, sekizinci madde dâhil olmak üzere bir dizi uyuşmazlık noktalarının olduğuna dikkat çeken Selame, BM heyetinin bunu gidermek için çalışacağını belirtti.” [24.10.2016 El Cezire]

6- Buna göre Hafter’in askeri eylem üzerine odaklandığı artık bir sır değil. Hatta 21 Eylül 2017’de Ğassan Selame gözetiminde Başkanlık Konseyi ile Tobruk parlamentosu arasında başlayan siyasi müzakereler sırasında dahi Hafter’in askeri eylemleri ve açıklamaları, askeri eylemler odaklıydı. Bu arada yaptığı açıklamalarda da müzakerelerin etkinliğini sorguluyordu. 14 Ekim 2017’de El Cezire’nin bildirdiğine göre “Emekli General Halife Hafter, BM gözetiminde yürütülen görüşmelerin Libya krizine çözüm bulma olanağı sorguladı... Bingazi kentinde gerçekleşen 1. Güvenlik Konferansı’nda konuşan Hafter, “Mevcut siyasi krizin yegâne çözümü şuan ki diyalog olamaz. Bu yönde halka güven telkin edici belirtiler yok. Halkın iradesini temsil eden” ordu ve güvenlik güçleri dâhil olmak üzere siyasi diyalog için başka alternatifler var.” ifadelerini kullandı. 2017 Ağustos ayı ortasında yaptığı açıklamada ise Hafter, Tüm Libya kontrol altına alınana dek mücadelemiz devam edecek.demişti [15.08.2017 Şarku’l Avsat]

Bu sebeple askeri çözümün siyasi çözüme önderlik etmesi için Libya’da Amerikan eylemlerinin odağını askeri çözüm oluşturuyor. Bu yüzden Amerika, Hafter’in askeri kontrolü artırmasıyla Amerikan kefesinin Avrupa kefesinden daha ağır bastığı bir çözüm süreci başlayana dek siyasi çözüme engel olacaktır. Yani Amerika, siyasi çözüme önderlik yapmak için askeri çözüme odaklanıyor ve bunun için her fırsatı kullanıyor... Bu nedenle Kahire’de askeri toplantı yapma fırsatı yakalayan Amerika, Hafter’in ordu içindeki fiili etkisini güvence altına almak için Hafter’e bu toplantıya katılma talimatı verdi.

30 Ekim 2017 günü Hafter, ya tamamı kendi yanlısı ya da karşıt olmayan Libyalı silahlı milisler ile Kahire’de bir araya geldi... Toplantı 02 Kasım 2017 günü akşam vakti sona erdi. Şarku’l Avsat gazetesi, Libyalı askeri liderlerin Kahire’de gerçekleştirdiği ve dün akşam sonuçlanan Libya ordusunun birleştirilmesi konulu görüşmelerin üçüncü turunda Libya ordusunun birleştirilmesi ve 2011 yılından bu yana güvenlik ve askeri kaos yaşayan Libya’daki sivil otoriteye bağlanması konusunda yarı nihai anlaşmaya varıldığını bildirdi... [04.11.2017 Şarku’l Avsat] Bu, Amerika ile uşakları Mısır ve Hafter’in bir ölçüde ilerleme kaydettiklerinin göstergesidir. Hafter, Avrupa’nın (İngiltere, biraz da Fransa ve İtalya) bazı yavaş kazanımlarının aksine sahada özellikle doğu ve petrol bölgelerinde büyük bir alanın kontrolünü ele geçirmiştir. Bununla birlikte bu, çatışmanın sona erdiği anlamına gelmez. Çünkü Avrupa’nın da Libya’da güçleri vardır. Üstelik siyasi eylemler konusunda Amerika’dan daha kurnaz hareket etmektedir... Dolayısıyla Amerika ve uşakları ile Avrupa ve uşakları arasında Libya konusunda uluslararası çatışmanın devam etmesi bekleniyor... Libyalılar bu çatışmanın ateşi ile kavrulacaklardır!

7- Belirtmekte fayda var, Müslümanların sorunu düşmanlar eliyle değil, Müslümanlar eliyle çözülecektir. Çözüm, Allah’ın kolaylık sağladığı kimseler için oldukça kolaydır. Çözümün silahı da gizli ve alenen Allah’a halis olmak, söz ve eylemle Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e sadakat göstermektir. O zaman müzakereciler, Halife Ömer ibn Hattab döneminde fethedilen ve bütün halkı Müslüman olan, sömürgeci kâfirlerden ziyade sorunlarının Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün Sünnetine göre çözüldüğü köklü bir İslam ülkesi karşısında olduklarını göreceklerdir.

وَلا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لا تُنْصَرُونَZulmedenlere sakın meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allahtan başka dostlarınız yoktur. Sonra size zafer de verilmez.[Hud 113]

Sonuç olarak burada daha önce söylediğimizi yineliyoruz: Dünyanın dört bir tarafına hayır ve adaleti taşıyan, İslam’ın yayılması için fetihlerin hareket noktası olan Müslümanların ülkelerinin bir savaş meydanına dönüşmesi acı vericidir. Sömürgeci kâfirler, bizi öldürmek ve servetlerimizi yağmalamak için adeta birbirleri ile yarışıyorlar. Sadece kendi elleri ile değil aynı zamanda bizim rengimizdeki ajan çocuklarının elleri ile akan her damla kanımız için ağız dolusu gülüyorlar.

Sömürgeciler kâfirler, bizim düşmanlarımızdır. Dolayısıyla bizi öldürmek için ellerinden geleni yapmaları hiç şaşırtıcı değildir. Onların yanında yer alan kimisi Amerikan, kimisi de Avrupa yanlısı, İslam’ın ve Allah’ın kelimesini yüceltmek için değil, sömürgeci kâfirlerin çıkarları için kendi aralarında savaşan Libyalı gruplara gelince, en büyük günah ve vebal onlara aittir. Müslümanların kendi aralarında savaşmaları İslam’a göre büyük bir suçtur. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ، دَمُهُ، وَمَالُهُ، وَعِرْضُهُ“Her Müslümanın Müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır.” [Müslim] Yine Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

لَزَوَالُ الدُّنْيَا أَهْوَنُ عِنْدَ اللَّهِ مِنْ قَتْلِ رَجُلٍ مُسْلِمٍ“Şüphesiz dünyanın yok olması Allah katında Müslüman bir kişinin öldürülmesinden daha ehvendir.” [Nesâi]

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَذِكْرَىٰ لِمَن كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.[Kâf 37]

H.17 Safer 1439
M.06 Kasım 2017

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER