Çarşamba, 24 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Kızıldeniz’deki Hausa Kabilesi Emiriyle Görüştü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı Üstad Nâsır Rıza başkanlığındaki ve beraberinde Komite Üyesi Üstad Abdullah İsmail’in yer aldığı Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti heyeti; H. 4 Rebiyülahir 1448 M. 16 Eylül 2026 Çarşamba günü Kızıldeniz Eyaleti Hausa Kabilesi Emiri Üstad Salih Abdurrahman’ı kabul etti. Görüşmede ayrıca Umde Hasan Eyüp ve Üstad Muhtar Hamza da hazır bulundu.

Görüşmede Nasır Rıza, ülkenin içinde bulunduğu vahim durumu; ezici hayat pahalılığını, her gün tırmanan dolar kurunu ve hükümetin sorumluluklarını yerine getirmemesini ele aldı. Sömürgeci kâfir Batı’nın, ülkeyi parçalamak olan sinsi projesini gerçekleştirmek için ülkeyi iç savaşa sürüklediğini belirtti. Bu nedenle, bu suç planlarının önünü kesmenin tek yolunun İslam projesine sarılmak ve bu sinsi tezgâhları yerle bir edecek olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak olduğunu kaydetti.

Ardından Hausa Emiri söz alarak, bu İslami projeyi yürüttüğü için Hizb-ut Tahrir’e teşekkürlerini iletti ve “Ortaya konulan tüm hususlarda sizinle hemfikiriz, İslam’dan başka hiçbir kurtuluş yolu yoktur.” dedi.

Görüşmenin sonunda iletişim ve istişarelerin sürdürülmesi gerektiği belirtildi. 

Devamını oku...

El Hudeyde’nin Kuzeyindeki Muha’nın Husilerin Eline Geçmesinin Ardından Allah’ın Kitabına Sırtlarını Dönen Yöneticilerin Yönetimi Altında Kan Dökme ve İnsanların Yerinden Edilmesi Silsilesi Devam Ediyor

 Kızıldeniz üzerinde stratejik bir konuma sahip kıyı şehri olan Muha, 10 Eylül 2026 Perşembe günü Husilerin eline geçti. Küfrün başı Trump ise 12 Eylül Cumartesi günü yaptığı açıklamada; Husilerin Beyaz Saray’ı aradığını ve Washington’dan müdahale etmemesini istediğini belirterek, “Bizimle savaşmak istemediklerini ve kendilerine karşı harekete geçmemi istemediklerini söylediler” ifadelerini kullandı. Buna karşılık Husilere bağlı silahlı kuvvetlerin sözcüsü Yahya Serî’ ise kâfir sömürgecileri rahatlatacak bir mesaj yayımlayarak “Kızıldeniz’deki uluslararası seyrüseferin hiçbir zarar görmeyeceğini” duyurdu!

Peki, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) efendisi İngiltere’nin emriyle kurup himaye ettiği ve “Cumhuriyet Muhafızları’nın çekirdeği” olarak lanse edilen dokuz yıllık “Ulusal Direniş” çabaları nereye gitti? Muha’nın ve Halid Kampı’nın düşmesiyle birlikte, İngiltere’nin Kızıldeniz’in doğu kıyısındaki kontrolü sona ermiş ve Amerika’nın tüm kıyılar üzerindeki hakimiyeti tamamlanmıştır! Suudi Arabistan’da Selman bin Abdülaziz’in tahta çıkışıyla bu ülkeyi kaybeden ve rotanın Amerika’ya dönmesiyle sarsılan İngiltere’nin yarımadadaki siyasi nüfuzu, Amerika karşısında gerilemektedir. Bugün Amerika, Yemen’in hem kuzeyinde hem de güneyinde sağlam bir yer edinmiştir.

Muha’nın düşmesiyle birlikte; yönetimde kaldığı yıllar boyunca İngiltere’ye hizmet eden hâlik Ali Salih’in yeğeni Tarık Salih, sekiz üyeli Başkanlık Konseyi’ndeki konumundan uzaklaştırılarak, Güney Yemen’deki Geçiş Konseyi Başkanı Aydarus El Zubeydi’den sonra ikinci kaybeden taraf olmuştur. Amerika’nın, Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Uleymî’den sonra, diğer İngiliz ajanı konsey üyelerini de kendi safına çekmedikçe bu tasfiye süreci durmayacaktır. Benzer bir durum San’a’da da yaşanıyor. Helak olan Ali Salih’in partisinin Husilerle ortaklığı zayıflıyor. İngiltere’nin askeri güçlerinin çökertilmesi, dayandığı kabile gücünün de çökertilmesiyle eş zamanlı yürütülüyor. Muha’da yaşananlar, İngiltere’ye sadık olmayan unsurların da bulunduğu Cumhuriyet Muhafızları güçlerinin parçalanması anlamına geliyor. Nitekim rakibi Amerika, bu güçlerin içini hızla kendisine muhalif ve rakiplerinden emir alan unsurlarla doldurmuştu. Muha’nın düşmesinden birkaç gün önce bölgeye sadakatleri belirsiz “Amalika” ve “Vatan Kalkanı” birliklerini sevk etmişlerdir. Savaş alanındaki görgü tanıkları, Suudi Arabistan tarafından kurulan Vatan Kalkanı güçlerinin çekilmeye başlayarak safları bozduğunu, ardından “firari” Tarık Salih’in tüm cephelerden şehrin içine çekilme talimatı verdiğini aktarmıştır. Tarık Salih bu durumu “içeriden ihanet ve kardeşlerin yüzüstü bırakması” olarak nitelendirmiştir. Nihayetinde Husiler, kayda değer bir direnişle karşılaşmadan Muha’ya girmişler ve geri çekilenlerin bıraktığı çok sayıda silaha el koymuşlardır.

Yedi gün süren savaş boyunca Riyad’ın ve arkasındaki Washington’ın suç ortaklığı apaçık ortadadır. Husiler, Muha’yı büyük bir başarıyla almış imajı vermek için güçlerini oraya sevk ederken; Suudi Arabistan Muha’ya saldıran Husi güçlerine havadan müdahale etmemiş, bunun yerine Marib, Cevf, Beyda ve Dali’deki diğer cepheleri bombalıyormuş gibi yaparak dikkatleri başka yöne çekmiştir. Suudi Arabistan ancak Muha tamamen düştükten sonra hava saldırılarında bulunmuştur. “Husiler için ölüm sandığı” söylentileri ise sadece insanların gözlerini boyamaktan ibarettir. Dolayısıyla, Suudi Arabistan’ın doğrudan yapamadığı “İngiliz ajanlarını temizleme” işini şimdi Husiler yapmaktadır. Yemen’de İngiliz nüfuzunu söküp atma senaryosu son sürat devam etmektedir: Önce BAE saf dışı bırakılmış, ardından Güney Geçiş Konseyi’ne darbe indirilmiş, şimdi ise Muha’daki Ulusal Direniş vurulmuştur. Bir sonraki sıranın Islah Partisi ve onun nüfuz alanlarında olduğu aşikârdır.

Bu durum, 21 Eylül 2014’te Husilerin Sana’ya girişinin ve 13 Aralık 2018’deki Stockholm Anlaşması ile Tarık Salih güçlerinin El Hudeyde’ye girmesinin engellenmesini akıllara getirmektedir. Acaba şu an Islah Partisi’nin kontrolünde olan Marib ve Taiz’e mi sıra gelmiştir? Islah Partisi takipçilerini kandırmak için İslam’ı bir slogan olarak dillendiren, gerçekte ise laik cumhuriyetçi sistemi uygulayan ve Birleşmiş Milletler’e başvuran bir partidir.

Biz Hizb-ut Tahrir olarak, sarsılmaz bir duruşa sahibiz. Ne dışarıdaki Konferans ve Islah Partisi’nden müteşekkil sözde “Meşruiyetin”, ne kuzeydeki Husilerin ne de diğer yerel figürlerin yanında asla yer almayız. Aynı şekilde bölgesel uygulayıcıların; yani İngiltere’nin beslemesi BAE’nin, Amerika’nın hizmetkârı Suudi yöneticilerinin veya şerleri Müslüman beldelerini dolduran İranlı yöneticilerin de yanında yer almayız. Yemen’de küresel aktörler olan Amerika ve İngiltere arasında cereyan çatışmanın tarafı değiliz. Bilakis bizim duruşumuz İslam Akidesinden neşet eder. Biz Müslümanları tek bir devlet altında birleştirmek, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek ve İslam’ı dünyaya bir hidayet ve nur mesajı olarak taşımak için çalışıyoruz. Gayemizi gerçekleştirmek için adım adım Peygamberimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siretini takip etmekteyiz. Yöneticilerin ajanlıklarını ifşa etmekte ve İslam’a aykırı fikirleri fikri çatışma ve siyasi mücadele ile çürütmekteyiz. Bu, aynı zamanda Ümmeti kâfirlere ve onların ajanlarına karşı uyarmak, bugün olduğu gibi Müslümanların birbirini katletmesine engel olmak, oklarını küfür sömürgecilerine, özellikle de Amerika ve İngiltere’ye yöneltmelerini sağlamak için yapılan bir “emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker” faaliyetidir.

Hizb-ut Tahrir’in 2000’li yılların başından itibaren Yemen üzerinde İngiltere ve Amerika arasındaki uluslararası rekabetin kızışacağına dair yaptığı analizler boş bir iddia veya vehimden ibaret değildir. Aksine onları bu tuzaklara düşmekten uyarmış ve buna karşı basiretle hareket etmelerini istemiştir. Kalbi olup kulak veren herkes için bu uyarılar; çatışmanın risklerini ifşa etmek, taraflarını ve araçlarını reddedip onlardan vazgeçmek, böylece dünya saadetine ulaşıp Allah’ın huzuruna müjdelenmiş olarak varmak için bir rehberdir.

Yemen’in tüm sorunlarının çözümü ve onu nefessiz bırakan İngiliz-Amerikan cenderesinden kurtuluşu; ancak Nübüvvet Metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet devletinin kurulmasıyla mümkündür. Hilafet, İslam’ı uygulayacak, Müslümanların işlerini güdecek, kanlarını koruyacak, iç çatışmaları ve aralarındaki anlamsız savaşları engelleyecek, hükmü yalnızca Allah’a ait kılacaktır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ“Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”

Devamını oku...

Basın Toplantısına Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, medya mensuplarını, siyasetçileri ve ülkenin kaderiyle ilgilenen tüm kardeşlerimizi, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü’nün düzenleyeceği basın toplantısına davet etmekten mutluluk duyarız. Basın toplantımızın başlığı:

“Yozlaşmış Bir Sistem ve Başarısız Politikalar... Sonuç Açlık ve Sefalet”

Tarih: 07 Rabiu’s Sânî 1448 / 19 Eylül 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Katılımınız veya canlı yayın üzerinden takip etmeniz, tartışmanın daha zengin ve verimli olmasına katkı sağlayacaktır.

Devamını oku...

Yahudi Varlığının Bölgedeki Saldırganlığını ve Kötülüklerini Yalnızca Teşhis Etmek, Onu Caydırmayacak veya Hırslarını Durdurmayacaktır

Allah’ın düşmanı Netanyahu’nun, Yahudi varlığı başbakanı olarak birkaç gün önce bölge üzerindeki hakimiyetiyle nasıl böbürlendiğini gördük. İbrani yılbaşı arifesinde Cebel-i Şeyh’in zirvesinden şunları söyledi: “Burada, Cebel-i Şeyh’in zirvesindeyiz. Şam burada, Lübnan orada, Suriye Golan’ı şurada... Cebel-i Şeyh zirvesinden Yermük’e, buradan Akdeniz kıyılarına kadar tüm bölgeyi kontrol ediyoruz... İsrail, daha önce benzeri görülmemiş mutlak bir hakimiyete sahiptir.”

Pazar günü Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise, Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ile düzenlediği ortak basın toplantısında, Yahudi varlığını Suriye’nin istikrarını bozmaya çalışmakla ve ülkenin tanık olduğu sözde olumlu süreci engellemeye devam etmekle suçladı. Eş-Şeybani ise artan gerilim karşısında diplomatik seçeneğe bağlı kalacaklarını vurguladı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “Suriye’nin bölgede ve dünyada büyük bir umut kaynağı haline geldiğini belirterek, bu istikrarı aniden bozmaya çalışan aktörün “İsrail” olduğunu ifade etmiştir. Fidan, geçtiğimiz ay Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebû Zuhûr Hava Üssü’nün bombalanmasını da bunun son örneklerinden biri olarak değerlendirmiştir.

Peki, her iki bakan da Yahudi varlığının hakikatini, rollerini ve saldırganlığını idrak ettiği halde ne değişmiştir ki?

Yahudi varlığının bölgede yayılan ve ifsat eden “kanserojen bir ur” olduğu gerçeğini anlamak için uzmanlara, mütehassıslara veya resmi görevlilere ihtiyaç yoktur; zira bu gerçek, gözlerin yanılmayacağı, akılların şaşmayacağı kadar nettir. Bölgenin, Yahudilerin suçları ve ihtirasları sebebiyle maruz kaldığı hastalığı ve felaketi teşhis edecek kimselere değil; onlara bir son verecek, bölgeyi ve ümmeti onlardan ve şerlerinden kurtaracak kimselere ihtiyacı vardır.

Yahudi varlığının Gazze’deki halkımıza yönelik saldırganlığına tüm dünya şahit olmuştur. Dünya onlarca yıldır benzeri görülmemiş bir vahşeti tanıklık etmiştir. Yahudi varlığının Mescid-i Aksa’ya, Batı Şeria’ya, Lübnan’a, Suriye’ye, Yemen’e, İran’a ve Irak’a yönelik saldırıları hiç kesilmemiştir. İran’dan sonra Mısır ve Türkiye’ye yönelik tehditler savurduğu da artık herkesin malumudur. Türkiye veya Mısır ordusu gibi Müslümanların ordularından biri bu gaspçı varlığa karşı harekete geçmediği sürece, Yahudiler ve onların İki Nehir Arasında (Mezopotamya) devlet kurma emelleri asla durmayacaktır.

Yahudilerin saldırganlığı apaçık ortadadır; küstahlıkları tüm sınırları aşmış, cürümleri arşa ulaşmış, genişlemeci hayalleri ayyuka çıkmıştır. Bu durum karşısında basın toplantıları ve diplomatik çözümler asla fayda etmeyecektir. Aksine bölgeyi ve Ümmeti bu varlıktan ve kötülüklerinden kurtarmak için ciddi bir şekilde harekete geçilmesi şarttır. Bu şerefe en layık olan ordular ise, Şam devrimcileri ve Sultan II. Abdülhamid’in, Fatih Sultan Mehmed’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Osmanlı’nın diğer faziletli halifelerinin torunlarıdır. Şam devrimcileri, azimleri ve abdestli elleriyle Şam’ın tağutunu devirmişler, Osmanlı halifeleri de İslam’ın kalesini ve Müslümanların diyarını yüzyıllar boyunca korumuşlardır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ“Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.”[Tevbe 38]

Devamını oku...

İslam’da Devlet Sivil veya Askeri Değildir, Nübüvvet Metodu Üzere Hilafettir

Sudan Silahlı Kuvvetleri Genel Komutan Yardımcısı ve Genelkurmay Başkanı Korgeneral Yasir el-Atta, 13 Eylül 2026 Pazar günü Mısır’ın eş-Şuruk gazetesine bir röportaj verdi. Gazetenin “Mevcut siyasi gelişmeler, özellikle de ulusal diyalog çerçevesinde, askerî kurumun geleceği nedir?” sorusuna Korgeneral Yâsir “Ordu komuta kademesinde, birinci dönemde devlet başkanının başkomutan olması, kazanan partilerin yürütme organını yönetmesi; sonraki dönemde ise başkomutanın emekliye sevk edilip ardından seçimlere girmesi gerektiğini düşünen bir grup var. Ancak benim görüşüme göre, adı ne olursa olsun başkomutan devlet başkanı olmalı, parlamento seçimleri yürütme hükümetinin kurulmasını sağlamalı ve devletin yürütme organını yönetmek için tüm yetkilere sahip olmalıdır.” cevabını verdi.

Korgeneral Atta’nın Eş-Şuruk gazetesine verdiği bu ve diğer cevaplardan, ülkenin nasıl yönetileceği konusunda hâlâ sömürgeci kâfirlerin çizdiği sınırın dışına çıkamadıkları anlaşılıyor. Korgeneral yeni bir şey söylememiştir; zira Sudan, sömürgeci İngiliz ordusunun ülkeden ayrılışından bu yana (sivil veya askeri demokrasi fark etmez) Sudan kapitalist demokratik sistemle yönetilmektedir. Laikliğin iki versiyonu olan sivil ve askeri yönetimler arasındaki bu çatışma, aslında uluslararası güçlerin ülkemiz üzerindeki rekabetinin bir yansımasından ibarettir. Sudan da diğer tüm İslam beldeleri gibi, sömürgecinin siyasi, ekonomik, askeri vb. alanlarda kendisine bağımlı olması için tasarladığı işlevsel bir devlettir. Bu yüzden ne o devletler ne de Sudan kalkınabilmiş değildir. Oysa İslam Ümmetinin azametli akidesinde kalkınmanın dinamikleri mevcuttur. Biz Müslümanız; Allah’ı Rab, İslam’ı da din olarak kabul ediyoruz. Ama pratikte, yönetim ve siyaset sahasında sömürgeci kâfirlerin dini hayattan, dolayısıyla yönetim ve siyasetten ayırma (laiklik) akidesini uyguluyoruz!

İslam, yönetim sistemini, yöneticinin nasıl seçileceğini ve siyasi, ekonomik, içtimai hayat sistemleri ile diğer sistemleri, apaçık şer’î hükümlerle, gün ortasında parlayan güneş kadar açık bir biçimde belirlemiştir. Sevgili Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem İslam’daki yönetim sisteminin Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet olduğunu açıklamıştır. Bu bağlamda Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الأَنْبِيَاءُ، كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ فَتَكْثُرُ»، قَالُوا: فَمَا تَأْمُرُنَا؟ قَالَ: «فُوا بِبَيْعَةِ الأَوَّلِ فَالأَوَّلِ، وَأَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ؛ فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ  “İsrail oğullarını Nebiler yönetiyordu. Bir Nebi öldüğünde onu bir başka Nebi takip ederdi. Benden sonra Nebi yoktur. Fakat benden sonra birçok Halifeler gelecektir.” Dediler ki “Bize ne emredersin?” Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “İlk biate ilkine vefa gösteriniz. Onlara haklarını veriniz. Çünkü Allah, onları güttüklerinden hesaba çekecektir.” buyurdu.”[Müslim]

فَإِنَّهُمَنْيَعِشْمِنْكُمْيَرَىبَعْدِياخْتِلَافاًكَثِيراًفَعَلَيْكُمْبِسُنَّتِيوَسُنَّةِالْخُلَفَاءِالرَّاشِدِينَالْمَهْدِيِّينَ،وَعَضُّواعَلَيْهَابِالنَّوَاجِذِوَإِيَّاكُمْوَمُحْدَثَاتِالْأُمُورِفَإِنَّكُلَّمُحْدَثَةٍبِدْعَةٌوَإِنَّكُلَّبِدْعَةٍضَلَالَةٌ“Benden sonra, sizlerden yaşayanlar, birçok anlaşmazlıklara şahit olacaktır! O zaman sünnetime, sünnetimden bildiğiniz şeylere, doğru yol üzerinde bulunan halifelerimin (Hulefa-i Râşidîn’in) sünnetine sımsıkı sarılınız! Sonradan sonraya ortaya çıkarılan birtakım şeylerden sakınınız! Çünkü, sonradan sonraya ortaya çıkarılan şey bidattır. Her bidat da dalalettir, sapkınlıktır!” Ümmet, Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetine göre yönetecek yöneticisini şer’î bir biat yoluyla seçer. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ بَايَعَ إِمَاماً فَأَعْطَاهُ صَفْقَةَ يَدِهِ وَثَمَرَةَ قَلْبِهِ، فَلْيُطِعْهُ مَا استَطاعَ، فَإِنْ جَاءَ آخَرُ يُنَازِعُهُ فَاضْرِبُوا عُنُقَ الآخَرِ “Kim ki bir imama biat eder, eliyle musafaha ederek kalbinin sevgisini verirse gücü yettiği kadar itaat etsin. Eğer başka birisi gelip o imamla (yönetimi ele geçirmek için) mücadele ederse sonra çıkanın boynunu vurun.”

Dolayısıyla sizden istenen; bize zilleti, aşağılanmayı ve sömürgeci kâfir Batı’ya sefil bir bağımlılığı miras bırakan Batılı beşerî nizamların değirmenine su taşıyan “Sudan diyaloğu” veya “ulusal diyalog” değildir. Aksine sizden istenen ey korgeneral! 191 maddeden oluşan bir Hilafet Devleti anayasa tasarısına sahip olan Hizb-ut Tahrir’e nusret vermenizdir. Bu anayasa, Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetinden ve bunların işaret ettiği sahabe icması ile şer’î kıyastan istinbat edilmiştir. Hizb ayrıca ümmeti yüceltebilecek, işlerini dosdoğru Allah’ın şeriatıyla yürütebilecek, sömürgeci kâfirin nüfuzunu ülkemizden ve dünyanın bütün bölgelerinden söküp atabilecek devlet adamlarını da sahiptir.

Sudan’ı çöküşten, hatta tüm dünyayı kapitalizmin karanlığından ve vahşi nizamlarından kurtarabilecek olan yegâne yol budur.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.”[Enfal 24]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsünün “Yozlaşmış Bir Sistem ve Başarısız Politikalar... Sonuç Açlık ve Sefalet” Başlıklı Basın Toplantısında Yaptığı Konuşma

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm; âlemlere rahmet olarak gönderilen efendimiz, peygamberimiz ve önderimiz Muhammed bin Abdullah’a, onun âline, ashabına ve kıyamet gününe kadar onun hidayetine tabi olup yolundan yürüyenlerin üzerine olsun.

Muhterem kardeşlerim, salonda bulunan değerli katılımcılar ve bizleri canlı yayından takip eden kıymetli izleyiciler! Es Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh.

Birbirini tetikleyen ve iç içe geçmiş krizlerle karşı karşıyayız. Piyasaları kasıp kavuran fahiş fiyat artışları, yabancı para birimleri karşısında sürekli değer kaybeden yerel para birimi ve halkın sıkıntılarını bizzat üreten bir hükümet… Hükümet; tüccarlara ve diğer kesimlere ağır vergiler yüklüyor, ithal ürünlerden alınan gümrük vergilerini artırıyor ve harç toplamak amacıyla pazarlardaki satıcılar üzerindeki baskısını yoğunlaştırıyor. Öyle ki hayat artık dayanılmaz bir cehenneme dönüşmüş, bıçak kemiğe dayanmış ve ekonomik yaşam bütünüyle felç olmuş durumda! Bütün bunlara rağmen hükümet, sanki yaşananlarda hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi mevcut durumu tarif ederek çözüm arıyormuş görüntüsü veriyor! Nitekim Maliye Bakanı Cibril İbrahim, basına yaptığı açıklamada Sudan cüneyhinin yabancı para birimleri karşısında hızla değer kaybetmesini, dövize olan talebin artmasına ve ithalat hacminin ihracata kıyasla yükselmesine bağladı. Yerel para birimindeki bu değer kaybının, özellikle dar gelirliler olmak üzere halkın geçim koşullarını doğrudan etkilediğini de vurguladı. Ardından Enerji ve Petrol Bakanlığı, neredeyse körlerin bile görebileceği kadar açık olan bir gerçeği inkâr ederek akaryakıtın yeterli miktarda mevcut olduğunu ileri sürdü. Akaryakıt istasyonları önünde oluşan araç kuyruklarının akaryakıt yetersizliğinden kaynaklandığı iddiasını şiddetli bir şekilde reddetti! Oysa herkes, araçların akaryakıt istasyonları önünde günlerce kuyrukta beklediğini, hatta bazı eyaletlerde araç sahiplerinin, akaryakıt alabilmek için istasyonlarda gecelemek zorunda kaldığını görüyor.

Dahası bu hükümet, bu yıl içerisinde gümrük işlemlerinde esas alınan dolar kurunu dört kez artırdı. Son artış 12 Eylül 2026 tarihinde gerçekleşti ve gümrük doları 3.960 cüneyhten 4.346 cüneyhe yükseltildi. Bu artışlar ithal malların maliyetine ek yükler getirmekte, bu da otomatik olarak ürün fiyatlara yansımakta, bunun yakıcı bedelini ise toplumun en zayıf kesimleri ödemektedir.

Çıkar karşılığında yayın yapan (satılık) medya kuruluşları, krizin ilk günlerinde halka sorunun tüccarların açgözlülüğünden kaynaklandığını göstermeye çalıştı. Ancak tüccarlara dayatılan ağır vergiler nedeniyle pazarlarda başlayan grevler, asıl açgözlülüğün hükümetten kaynaklandığını ortaya koydu. Geçtiğimiz Çarşamba günü Hartum pazarları, yerel paranın eşi benzeri görülmemiş şekilde değer kaybı nedeniyle tamamen felç oldu. Yerel para biriminin değerinde yaşanan benzeri görülmemiş düşüşle eş zamanlı olarak tüccarlar, sattıkları malların yerine yeniden ürün satın alamama endişesiyle satış işlemlerini durdurmak zorunda kaldılar. Çarşamba günkü işlemlerde Amerikan dolarının Sudan cüneyhi karşısındaki kuru, haftanın başında 7.200 cüneyh iken 8.800 cüneyhe kadar yükseldi. Bu durum, başta un, şeker ve yağ olmak üzere temel tüketim maddelerinin fiyatlarının hızla artmasına neden oldu. Örneğin bir aydan kısa bir süre içerisinde: Bir kilogram şekerin fiyatı 5.000 cüneyhten 10.000 cüneyhe, bir kilogram unun fiyatı 3.000 cüneyhten 5.000 cüneyhe, bir kilogram pirincin fiyatı ise 8.000 cüneyhten 14.000 cüneyhe yükseldi. Diğer ürünlerin fiyatları da bundan pek farksızdır!

Nil Nehri Eyaleti’ne bağlı Atbara kentindeki pazar esnafı da hükümet yetkililerinin kendilerine dayattığı ağır vergileri ve harçları protesto etmek amacıyla 6 ve 7 Eylül tarihlerinde pazarı tamamen kapattı. Şendi kentindeki tüccarlar da 9 Eylül 2026 tarihinde aynı şekilde kepenk indirdi. Benzer grev ve kepenk kapatma eylemleri Kadarif ve Sennar eyaletlerinde de yaşandı. Eylemler, Kuzey Kordofan’daki El-Ubeyd pazarlarına da sıçradı. Beyaz Nil Eyaleti’ndeki Kosti, Rabak ve Düveym şehirlerinin tüccarları da yerel yönetimlerin kendilerine yüklediği vergileri ve harçları reddetmek amacıyla greve gidip iş yerlerini kapattılar. Bütün bunlar yetmezmiş gibi yerel yönetimler, şehirlerdeki yoksul halkın üzerindeki baskıyı daha da artırmak amacıyla sözde düzenleme kampanyaları yürütmektedir. Oysa gerçekte istedikleri tek şey harç toplamaktır. Yahut bu alanları, satın alma gücüne sahip kişilere satabilmek için boşaltmaktır. Sudan’ın doğusundaki Kassala şehrinde bulunan kadınlar pazarında yaşananlar bunun açık bir örneğidir. Yerel yönetim, geçen hafta halk arasında Kadınlar Pazarı (Sûku’n-Nisvân) olarak bilinen meşhur pazarı yıktı. Oysa burası onlarca yıldır varlığını sürdüren köklü bir pazardı. Dahası bu pazarın bir kuruluşa veya başka bir tarafa satıldığı da söylentiler arasındadır.

Bütün bu krizlere ve acılara rağmen bankacılık uygulamaları, özellikle de “Bankak” uygulaması, sürekli arızalanmaktadır. Uygulamalar çalışmadığında ise alışveriş ve ticari işlemler de durma noktasına gelmektedir. Sudan cüneyhinin değiştirilmesi sırasında halkın parasının yüzde 90’ından fazlası zorunlu olarak bankalara yatırılmıştır. Böylece halkın durumu, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in haber verdiği, bir kadının hapsettiği kedinin durumuna benzemiştir. Kadın, kediyi hapsetmiş; ne kendisi onu beslemiş ne de yeryüzündeki haşerelerden ve küçük canlılardan beslenmesi için serbest bırakmıştır. Bu davranışı yüzünden de cehenneme girmiştir.

Peki, insanları açlıktan ölüme sürükleyenlerin hâli nice olacaktır?! Yaşanan bu kötü tablo, mevcut düzenin fiilen yozlaşmış, şer’an ise batıl olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü bu düzen, yoksulluğu üreten ve yoksulları ölüme sürükleyen kapitalist sistem üzerine kuruludur.

İçinde bulunduğumuz bu acı durumdan kurtulmamız, ancak âlemlerin Rabbi’nin nizamına dönmemizle mümkündür. Bu nizam, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’tir. Hilafet, halkın işlerini gözetip güdecek ve bizlere Allah’a itaat içerisinde onurlu ve insanca bir hayat sağlayacaktır.

Sudan’daki ve hatta dünyadaki ekonomik krizin köklü çözümü şu esaslara dayanmaktadır:

Birincisi: Sahih bir akideye dayanan ve sorunlara adil çözümler sunan bir iktisadi nizam kurulmalıdır. Böyle bir nizam, ancak her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından belirlenebilir. Bu nedenle İslam iktisat nizamının uygulanması zorunludur. Zira İslam iktisat nizamı; yiyecek, giyecek ve barınma gibi bütün temel ihtiyaçların, toplumun her bir ferdi için ayrı ayrı ve eksiksiz biçimde karşılanmasını güvence altına alır. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

مَنْ أَصْبَحَ مِنْكُمْ آمِناً فِي سِرْبِهِ، مُعَافًى فِي جَسَدِهِ، عِنْدَهُ قُوتُ يَوْمِهِ، فَكَأَنَّمَا حِيزَتْ لَهُ الدُّنْيَا“Sizlerden her kim vücutça sağlıklı, nefsinden, malından korkusuz ve huzurlu, günlük yiyeceği de yanında olarak sabahlarsa, sanki dünyanın bütün nimetleri kendisinde toplanmış gibi olur.” İslam iktisat nizamı, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra, imkânlar ölçüsünde lüks ihtiyaçlarını da karşılayabilmelerine fırsat sağlar. Ayrıca şer’î hükümlerle de malın biriktirilmesini yasaklar. Böylece servetin yalnızca zenginler arasında dolaşan bir varlık hâline gelmesini engeller.

كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنكُمْ“Ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın.” [Haşr 7] İslam ayrıca tekelleşmeyi, dolaylı vergileri ve haksız vergi ve harçları yasaklar. Böylece bunların mal ve hizmet fiyatlarının yükselmesine sebep olmasını önler. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

مَنْ دَخَلَ فِي شَيْءٍ مِنْ أَسْعَارِ الْمُسْلِمِينَ لِيُغَلِّيَهُ عَلَيْهِمْ كَانَ حَقًّا عَلَى اللَّهِ أَنْ يُقْعِدَهُ بِعُظْمٍ مِنَ النَّارِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ“Kim Müslümanlara karşı fiyat arttırmak için onların fiyatlarından bir şeye müdahale ederse, o kimseyi kıyamet gününde bir ateş yığınına oturtmak Allah’ın üzerine hak olur.”

İkincisi: Para birimi, kendine özgü asli bir değere sahip olması nedeniyle altına dayandırılmalıdır. Bütün dünya ile gerçekleştirilecek ithalat ve ihracat işlemleri de bu esas üzerinden yürütülmelidir. Altın, güvenilirliği ve istikrarının yanı sıra, İslam’daki pek çok şer’î hükmün de dayanağını oluşturmaktadır. Diyetler, hırsızın elinin kesilmesini gerektiren miktar, nakit paranın zekâtı ve daha birçok hüküm buna örnektir. Sudan ise altın zengini bir ülkedir. Bu özelliği sayesinde ne faizli kredilere ne de başka türden borçlanmalara asla ihtiyaç duymaz.

Üçüncüsü: Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve bunlara benzer diğer faizci fon ve kuruluşlarla bütün ilişkiler tamamen kesilmelidir. Bunun yerine, servetin nasıl elde edileceğini, nasıl artırılacağını ve nasıl harcanacağını düzenleyen İslam hükümleri uygulanmalıdır.

Dördüncüsü: Devletin; altın, petrol ve tükenmez nitelikteki madenler gibi kamu mülkiyeti kapsamına giren varlıklar üzerinde satış, hibe veya başka herhangi bir yolla tasarrufta bulunması caiz değildir. Devletin bu konudaki görevi, söz konusu kaynakları ümmetin tamamının menfaatini gözeterek yönetmek ve denetlemektir. Çünkü bu kaynaklar ümmetin hakkıdır. Bunlardan elde edilen gelirler de ümmetin durumunu iyileştirecek alanlarda harcanmalıdır.

Kısacası gerek burada zikredilen hükümler gerekse İslam’ın diğer hükümleri, insanlara onurlu ve insanca bir hayat sağlayacak olan hükümlerdir. Bu nedenle, bu içler acısı gerçeklikten kurtuluş ancak ümmetin ihlaslı evlatlarıyla birlikte, Rabbimizi razı edeceğimiz, gölgesinde izzetli ve onurlu bir şekilde hayat süreceğimiz Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i yeniden kurmak için ciddi bir çalışma içerisine girmekle mümkündür.

Ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER