Pazartesi, 22 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/02
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ürdün Rejimi Giderek Daha da Ahlaksızlaşıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Ürdün Rejimi Giderek Daha da Ahlaksızlaşıyor

Haber:

Al Mamlaka kanalının Ürdün İçişleri Bakanı Mazen el Faraye ile 28/10/2026 tarihinde Kerak şehrindeki kilise olayı hakkında yaptığı basın röportajında bakan, nasıl sosyal medyada Kerak kilisesinde hayatını kaybedenler için rahmet dilemenin haram olduğunu söyleyen insanların olabildiğinden ve bu fikirlere inanan ve bunları toplumda konuşabilen insanların olabildiğinden bahsetti.Sert önlemler alınacağını, hiçbir tahammül olmayacağını ve bu nefreti yaymak için sosyal medyayı kullanan üniversite hocasına, öğretmene, imama veya herhangi bir kişiye müsamaha gösterilmeyeceğini söyledi ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu hadisi delil gösterenleri eleştirdi: من آذى ذميا فقد آذاني “Her kim bir zimmiye eziyet ederse bana eziyet etmiş olur.” Bakan, bugün zimmi olmadığını, aksine vatandaşlar olduğunu söyledi ve biz hangi çağdayız ki zimmi diyor ve Hristiyan için rahmet dilemenin caiz olmadığını söyleyebiliyorsunuz eklemesinde bulundu? Sonra kararlılığın gerekli olduğunu söyledi ve artık toplum olarak nefret öğreten bir öğretmene ya da nefret yayan bir imama tahammülümüz kalmadı dedi.

Yorum:

Müslüman ülkelerin pek çoğunda her ne zaman bir Hristiyan herhangi bir olayla karşılaşsa yönetici makamların yanı sıra ucuz medyaları ve düşünür olarak adlandırılan kişiler, İslam dinine ve hükümlerine saldırmaktadırlar; bu da bu suç teşkil eden eylemleri gerçekleştirenlerin kimliği, onların rejimle ve onun istihbarat teşkilatlarıyla ilişkileri hakkında büyük soru işaretleri doğurmaktadır; bunun kanıtlarından biri de Ürdün İçişleri Bakanının Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisine saldırdığında söyledikleridir: من آذى ذميا فقد آذاني “Her kim bir zimmiye eziyet ederse bana eziyet etmiş olur.”Dolayısıyla kulakları, aklı ve kalbi artık bu kelimeye tahammül edemiyor; oysa bu kelimede kesinlikle Hristiyanları kötüleyen hiçbir şey yoktur; bu kelimenin tek anlamı onların ahit ve eman ehli kimseler olmasıdır; yani onların Allah'ın, Rasulü'nün ve Müslümanların zimmetinde olmalarıdır. Bir Müslümanın, onların mallarına, namuslarına ve canlarına saldırması caiz değildir; tıpkı Müslümanlara sağlandığı gibi aynı şekilde onlara da eğitim, sağlık hizmetleri ve güvenlik sağlanır. Bakan, biz hangi çağda yaşıyoruz ki zimmi diyebiliyorsunuz diye soruyor? Bizler de ona deriz ki; zimmi kelimesi herhangi bir çağa bağlı değildir ve Hristiyanlar aramızda yaşadığı ve onlarla aramızda zimmet ahdi bulunduğu sürece onlara zimmet ehli denir; ayrıca bu ifade nübüvvet zamanında da vardı ve ister hoşuna gitsin ister gitmesin kıyamete kadar da var olmaya devam edecektir. Sömürgeci güçlerin ve onların ajanlarının Hristiyanları ve başkalarını manipüle ettiği bu çağ dışında bu nitelemeyi eleştiren bir Hristiyan ya da Yahudi bilmiyorum; aksine uzak yakın herkesin bildiği üzere zimmiler Müslümanlarla öyle bir uyum içindeydiler ki; zimmiler kendi Haçlı kardeşlerine karşı Müslümanlarla birlikte savaşıyorlardı. Sonra İslam'ın ve hükümlerinin bu olayla ne ilgisi var ki İslam’a saldırıyor ve imamları, öğretmenleri ve üniversite profesörlerini hesap vermekle sorumlu tutmak ve okullardaki ve üniversitelerdeki müfredatları değiştirmek istiyorsunuz?! Bu, bu olayları istismar edip İslam'a karşı savaşmak için kendinize bahane ürettiğiniz anlamına gelmektedir.

Rejimin başı ve medyası olayı terörist bir olay olarak nitelendirmiş ve ardından hava kuvvetleri Suriye'de terörist grupların bulunduğunu söyledikleri bölgeleri bombalamıştır; oysa öldürülenler masum çocuklar ve kadınlardı! 2017 yılında ise Yahudi bir güvenlik görevlisi iki Ürdünlüyü öldürdüğü halde Ürdün kralı askeri üniformasını giymemiş ve uçakları da Yahudi varlığını bombalamak için havalanmamıştı; ayrıca o dönemin içişleri bakanı da Yahudi dinine saldırmaya ve Yahudi okulları ile üniversitelerindeki müfredatın değiştirilmesine çağrıda bulunmamış, aksine sessiz kalıp kılını dahi kıpırdatmamıştı!

Ürdün rejimi, sömürgeci kâfirin Osmanlı Hilafet Devleti'ni yıkmasının ardından bölgede kurduğu en kirli işlevsel rejimlerden biridir; dolayısıyla onun İslam'a ve Müslümanlara karşı savaşı yeni olmadığı gibi onun Londra'daki efendilerine olan bağlılığı konusunda da bir kanıta veya delile ihtiyaç yoktur; zira Ürdün Kralı'nın dedesi, Osmanlı Hilafetine savaş ilan eden Şerif Hüseyin olup babası ise Batı Şeria'yı Yahudilere teslim eden kişidir; bugün de Ürdün rejimi onların izinden gitmektedir; nitekim suçlu Netanyahu anılarında Ürdün rejiminin Yahudiler için önemini şu sözlerle ifade etmiştir: “Ürdün Krallığı rejiminin bekasını “İsrail” için hayati bir çıkarı olarak görüyorum ve gerekmesi durumunda onun düşmesini önlemek için askeri müdahalede bulunacağız.”

Bizler de Ürdün rejimine diyoruz ki; hesap gününüz artık yaklaşmıştır ve sizin tahtınızın ve diğer zalimlerin tahtlarının devrilmesi Allah’ın izniyle sadece bir zaman meselesidir; وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ  “Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Ebu Hişam

Devamını oku...

Sömürgecinin, İslam Ümmetinin Nükleer Caydırıcılık Kapasitelerine İlişkin Planı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Sömürgecinin, İslam Ümmetinin Nükleer Caydırıcılık Kapasitelerine İlişkin Planı

Haber:

27 Ekim 2026'da, İngiltere'nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Sarah Macintosh şunları söyledi: "İran, %60 oranında zenginleştirilmiş 400 kilogramdan fazla uranyum stokladı.İran hâlâ nükleer silahlara sahip olmadığı halde uranyumu bu seviyeye kadar zenginleştiren tek ülke olmaya devam etmektedir ki bunun inandırıcı hiçbir sivil gerekçesi yoktur.”

Yorum:

Müslümanların ülkeleri üzerindeki nüfuz konusunda Amerika ile anlaşmazlıklarına ve çatışmasına rağmen İngiltere, İslam'a ve Müslümanlara düşmanlığında onun yanında yer almaktadır. Zira her ikisi de Müslümanların nükleer caydırıcılık kapasitesine sahip olmasına veya bunu genişletmesine tahammül edememektedir; çünkü bu, Batı'nın askerî hegemonyasını tehdit etmektedir.

Nitekim 2 Mart 2026’da ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth şunları söylemişti: “İran gibi, İslami peygamberlik hayallerine tutunan rejimlerin nükleer silahlara sahip olması asla mümkün olamaz.” 18 Mart 2026'da Amerika'daki Ulusal İstihbarat Direktörlüğü Ofisi şu uyarıda bulunmuştu: “Pakistan, ordusuna Güney Asya sınırlarının ötesindeki hedefleri vurabilecek füze sistemleri geliştirme imkânı tanıyan ve giderek karmaşıklaşan bir füze teknolojisi geliştirmeyi sürdürmektedir; eğer bu eğilimler devam ederse, Pakistan, ABD’yi tehdit eden kıtalararası balistik füzeler geliştirebilecektir.”

1945 yılında Amerika tarafından Nagazaki ve Hiroşima şehirlerine düzenlenen hava bombardımanı en az 150 bin kişinin ölümüne yol açmıştı ve bunların çoğu sivildi; bu iki saldırı hâlâ silahlı bir çatışmada nükleer silahların ilk ve son kullanımıdır.ABD ve İngiliz kuvvetleri, 1991 Körfez Savaşı ve 2003 Irak işgali sırasında tükenmiş seyreltilmiş mühimmatını geniş çapta kullanmış; bu da çocuklar arasındaki kanser vakalarında keskin bir artışa neden olmuştu. Ekim 2023'ten bu yana Amerika ve Avrupa ülkeleri, Gazze'de soykırım işlerken Yahudi varlığını desteklemiştir.

Ey Müslümanlar: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, düşmanlarını caydırmak için Müslümanların, tanklara, yani kuşatma sırasında kullanılan hareketli sığınaklara ve mancınıklara sahip olmalarına büyük özen göstermiştir. Yüzyıllar boyunca Hilafet, kâfirler üzerinde askerî üstünlük sağlamış ve Allah Celle Celaluhu’nun izniyle İkinci Raşidi Hilafet yakında bunu yeniden yapacaktır. Zira Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَأَعِدُّوا لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لَا تَعْلَمُونَهُمُ اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ  “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz.” [Enfal 60] Taberi; مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ “Gücünüz yettiği kadar kuvvet” cümlesinin tefsiri hakkında şöyle demiştir: Gücünüz yettiği kadar Müslümanlar için, düşmanlara karşı güç sağlayacak silah ve at gibi araçları sağlayın demektir. تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ “Onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı korkutursunuz” cümlesi hakkında da şöyle demiştir: Bu hazırlığınız sayesinde hem Allah’ın düşmanını, hem de müşriklerden sizin düşmanınızı korkutursunuz demektir. İmam Kurtubi, “Allahu Teala’nın kavlinin ilk kısmındaki; وَأَعِدُّوا لَهُمْ “Onlar için hazırlayın” cümlesinin tefsiri hakkında şöyle demiştir: Allah Subhanehu ve Teala, takvanın önceliğine vurgu yaptıktan sonra müminlere, düşmanlara karşı güç hazırlamalarını emretmiştir. Eğer Allah Subhanehu dileseydi, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yaptığı gibi onları sözle, yüzlerine tükürerek ve bir avuç toprakla mağlup ederdi. Ancak O, ezelî ilmi ve kesin hükmü gereğince bazı insanları diğerleriyle imtihan etmek istemiştir. Dostun için iyilikten veya düşmanın için kötülükten hazırladığın her şey, senin yapmış olduğun hazırlık dahilindedir. Nitekim ibn Abbas şöyle demiştir: Buradaki güçten kasıt, silah ve yaylardır.”

Ey Müslüman orduları: Batı'nın ajanlarını liderliklerinizden kaldırıp atın; çünkü onlar, hem mevcut hem de potansiyel kapasiteleriniz için tehlike oluşturmaktadırlar. Dünyanın dört bir tarafındaki tiranların zulmüne son versin diye Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusretinizi, yani askeri desteğinizi verin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Rubio'nun Semerkant Ziyareti Amerika'nın Kritik Minerallerden Trans-Hazar'a Kadar Orta Asya'da İnşa Ettiği Sömürge Zinciridir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Rubio'nun Semerkant Ziyareti
Amerika'nın Kritik Minerallerden Trans-Hazar'a Kadar Orta Asya'da İnşa Ettiği Sömürge Zinciridir

Amerika Orta Asya’da, Çin’in ekonomik hâkimiyeti ve altyapısı ile Rusya’nın güvenlik otoritesi ve enerji alanı arasında, ithalat, kaynaklar, para, teknoloji ve ulaşım için kendisine bağlı bir tuzak inşa etmektedir. Önemli ve kritik-hayati mineraller bu sömürgeci ağının kaynak temelini oluştururken; Amerika'nın finans kurumları, onun mali dayanağı ve özel şirketler işgal aracı, Hazar Denizi'ni aşan uluslararası ulaşım koridoru ise bölgenin zenginliklerini Batı ülkelerine taşıyan dış damarı olarak kabul edilmektedir.

19/10/2026’da, yıllar boyunca ustalıkla inşa edilen bu tuzağın mekanizmaları Semerkant'ta tek bir noktada kesişmektedir. Zira ABD Dışişleri Bakanı Rubio "C5+1" formatındaki bakanlar toplantısına katılırken; aynı zamanda Özbekistan-ABD Stratejik Diyalog Toplantısı ile ABD-Özbekistan İş ve Yatırım Konseyi Toplantısı da düzenlenmiştir. Bilgilere göre; Konsey toplanmadan önce yaklaşık 12 milyar dolar değerinde 54 anlaşma gerçekleştirilmiştir. Kritik minerallerin çıkarılması ve işletilmesi, ileri düzey işlenmesi (rafinasyonu), yüksek teknoloji ürünleri, enerji, veri merkezleri, yapay zekâ ve dijital teknolojiler de dahil olmak üzere öncelikli olan alanlar Batılı yatırımcılara teslim edilmiştir.

Washington, 2015'ten beri bu sahayı adım adım hazırlamaya çalışmaktadır. Semerkant'ta kararlaştırılan ilk "C5+1" Bildirisi'nden bu yana; bölgesel ticaret, ulaşım ve iletişim, enerji alanındaki karşılıklı entegrasyon, ortak kuralların geliştirilmesi ve ABD ile ticari ve yatırım ilişkilerinin genişletilmesi belirlenmiştir. Bu da "C5+1" formatının başından itibaren sadece diplomatik bir diyalog platformu olmadığı, aynı zamanda Orta Asya bölgesini dış kapitalist güçler ve Batı ticareti lehine birbirine bağlı ekonomik bir alana dönüştürmek için bir araç olarak kullanıldığı anlamına gelmektedir.

2023-2024 yıllarında ise bu genel ekonomik bağımlılık politikası stratejik kaynaklara kaydırılmıştır. Zira 2023 zirvesinde,(C5+1 Critical Minerals Dialogue) kritik mineraller diyaloğu girişimi duyurulmuş ve ilk toplantısı da 8 Şubat 2024 tarihinde yapılmıştı. ABD Dışişleri Bakanlığı da bunu Orta Asya'nın kritik minerallerin küresel tedarik zincirlerine entegre edilmesiyle ilişkilendirmişti. Nitekim Eylül 2024 tarihinde, Amerika ve Özbekistan kritik mineraller konusunda ayrı bir mutabakat zaptı imzalamıştır.

Burada, Amerika açısından ana ve açık jeopolitik hedef; hem küresel alanda hem de Orta Asya’da Çin'i çevreleme ve dizginleme (yüzleşme) politikasıdır. Semerkant'ta yaptığı resmi konuşmasında Marco Rubio, alenen şunu açıklamıştır: “Amerika Birleşik Devletleri, stratejik sanayilerinin ve tedarik zincirlerinin güvenliğini sağlamak için güvenilir olmayan yabancı ortaklara bağımlılığı keskin bir şekilde azaltmak üzere yoğun çaba sarf etmektedir.” Bugün dünyadaki nadir toprak elementleri ve kritik minerallerin işlenmesinin %80 oranından fazlasının Çin tekelinde olduğunu göz önünde bulundurursak, Amerika dışişleri bakanının üç yüzden fazla üst düzey Amerikalı yönetici eşliğindeki Semerkant ziyareti ve mineraller üzerinde kontrol talebi, sadece bir "yatırım" değil, aksine Sincan (Doğu Türkistan) eşiğinde Çin’i jeopolitik olarak kuşatma ve hammadde üzerindeki Çin tekelini azaltma operasyonudur. Dolayısıyla bakır, tungstens (volfram), uranyum ve molibdenin nerede çıkarıldığı, bunları kimin finanse ettiği ve bunların hangi pazarlara girdiği; ABD ile Çin arasında yürütülen amansız jeopolitik savaşın merkezinde yer almaktadır.

16 Haziran 2026 tarihinde ABD Uluslararası Kalkınma Finansmanı Kurumu (DFC), Özbekistan ile ortak bir yatırım platformu başlatmıştır. Platform, enerji, altyapı, kritik mineraller, ulaşım ve bilgi ve iletişim teknolojileri alanlarını öncelikli sektörler listesine dahil etmiştir. Nitekim (DFC) Enstitüsü, Hazar Denizi'ni aşan Uluslararası Taşımacılık Koridoru (Orta Koridor) bölgesini "dünyanın stratejik açıdan en kritik ekonomik koridorlarından biri" olarak nitelendirmiş ve bu yeni platformun Amerikan tedarik zincirlerini genişleteceğini açıkça ilan etmiştir. Dolayısıyla (DFC) finansmanı sıradan bir ticari sermayeden ibaret değildir; aksine dış yatırım kuruluşu sıfatıyla Amerika'nın, jeopolitik ve sömürgeci hedeflerine hizmet etmektedir. Zira C5+1 formatı aracılığıyla siyasi bir alan açılırken; ABD İhracat-İthalat Bankası (EXIM) ve (DFC) Kurumu finansal fırsatlar sağlamakta olup, özel Amerikan şirketleri ise madencilik,işleme (rafinasyon), teknoloji ve lojistik alanlarına nüfuz etmektedir.

B5+1 ise kurallara ve iş ortamına sızmak ve nüfuz etmek için bir araçtır. Nitekim Uluslararası Özel Girişim Merkezi (CIPE) bunu, C5+1 formatının ticari paraleli olarak adlandırmış ve 2026 programlarında, ulaşım ve lojistik, bankacılık ve finans sektörü, e-ticaret ve bilgi teknolojileri, kritik mineraller ve tarım gibi sektörlerde bölgesel bir iş gündemi hazırlanmıştır. Bu sayede ticaret engeller azaltılmakta ve kurallar Amerika’nın çıkarlarıyla uyumlu bir hale getirilmektedir. Amerikan şirketinin pazara girişi sadece tek bir sözleşmeyle son bulmamakta; aksine gümrük, ulaştırma, bankacılık ve yatırım ortamları da tamamen yeniden şekillendirilmektedir. Bunun sonucunda birbirinden ayrı beş İslam ülkesi, özel Amerikan sermayesinin çıkarı için korumasız tek bir alana dönüştürülmektedir.

16 Ekimde Amerikan "Traxys" şirketi, Orta Asya bölgesindeki ilk bölgesel ofisini başkent Taşkent şehrinde açmıştır. Nitekim kritik minerallerin derinlemesine işlenmesi (rafinasyonu) ve yüksek katma değerli sanayi ürünleri üretmek amacıyla Amerikan teknolojilerinin benimsenmesine yönelik ortak projeler görüşülmüştür. Bu şirket metal ve kritik mineral satın alma, finansman, lojistik düzenlemeve pazarlama alanlarında faaliyet göstermektedir. Nitekim bu zincir, Orta Asya kaynaklarını dış stratejik ihtiyaçlara bağlamaktadır; bu perspektiften bakıldığında, sömürgeci nitelikte olan bir ekonomik mekanizma olarak ortaya çıkmaktadır; zira maden çıkarılmakta, Amerikan teknolojilerine dayanılarak rafine edilmekte, finanse edilmekte, dış pazarlara ihraç edilmekte ve Amerikan ulusal güvenliği ve sanayisi için gerekli tedarik zincirlerine bağlanmaktadır!

"Wabtec" şirketiyle yapılan müzakereler ise, ulaşım sektörünü bu kaynaklara ve Çin'i dizginleme politikasına bağlamaktadır. Nitekim 19 Ekimde, Amerikan finans kuruluşlarının katılımıyla, lokomotif tedariki, hizmetlerin sunulması ve madencilik şirketlerinde taş ocağı makineleri için bir servis merkezi kurulması ele alınmıştır. Madenlerin çıkarılması ve demiryolu altyapısı üzerindeki eş zamanlı kontrol, kaynakların ve lojistiğin, birleşik bir sömürgeci politikası kapsamında seyrettiğini teyit etmektedir. Zira toprak, sadece altında yatan maden için stratejik bir tedarik kaynağı olamaz; aksine onu Batı’daki sanayi merkezlerine ve pazarlarına taşıyan bir yolu da gerektirmektedir.

İşte bu nedenle Hazar Ötesi Uluslararası Taşıma Koridoru (Orta Koridor), hem temel jeopolitik bir can damarı hem de Washington'un temel bir politikası haline gelmiştir. Kafkasya Ötesi (Güney Kafkasya) Koridoru, Orta Asya'yı Hazar Denizi, Azerbaycan ve Türkiye üzerinden Batı'ya bağlamaktadır. Bu ticaret koridoru aynı zamanda Rusya'nın kuzey rotası ve Çin'in "Bir Kuşak, Bir Yol" projesi için ağır bir jeopolitik darbe oluşturmaktadır. ABD ise, bu koridoru işletmek aracılığıyla, Pekin'e ait olan ve Orta Asya üzerinden Avrupa'ya uzanan ticaret yollarını kontrol altına almaya ve bölgeye egemen olan Çin tedarik zincirlerini de mümkün olduğunca zayıflatmaya çalışmaktadır.

ABD, Çin'in ekonomik ve altyapı açısından nispeten derin bir nüfuza sahip olduğu kabul edilen bir bölgeye nüfuz etmektedir. Nitekim 17 Ekim 2026 tarihinde Çin Başbakanı Li Çiang'ın Taşkent ziyareti sırasında, Özbekistan ile Çin arasında üzerinde anlaşmaya varılan projelerin portföyünün 60 milyar Dolara ulaştığı ve 6 binden fazla ortak girişimin kurulduğu açıklanmıştır. Dolayısıyla Çin, enerji, jeoloji, madencilik ve dijital teknolojiler sektörlerinde sağlam bir konum inşa etmiştir. Buna karşılıkWashington ise, aynı sahada Pekin'e alternatif ve onunla çelişen kaynaklar ile para ve ulaşım ağı kurmaktadır. Nitekim Marco Rubio'ya Çin'in etkisi hakkında sorulduğunda, bunu açıkça bir rekabet olarak nitelendirmiştir.

Rusya'nın konumu ise güvenlik, iş gücü göçü ve enerjiye dayanmaktadır. Zira 4 Haziran 2026'da, Mirziyoyev ve Putin Özbekistan'da bir nükleer enerji santralinin inşasına başlama işaretini vermiştir. Böyleceüç güç arasında bir rekabet sahası oluşmaktadır: Zira Çin bölgeyi ticaret, borçlar ve altyapı yoluyla ele geçirirken; Rusya güvenlik ve enerjiyle tehdit etmekte; Amerika ise; ister doğrudan (Marco Rubio gibi yetkililerin diplomatik ziyaretleri ve siyasi baskısı aracılığıyla) olsun,isterse dolaylı olarak (Türkiye, Japonya, Hindistan ve Güney Kore gibi bağımlı rejimler ve şirketleri aracılığıyla) olsun, küresel finans,kritik mineraller ve Trans-Hazar Uluslararası Taşımacılık Koridoru aracılığıyla sömürgeci ağını yayma politikası uygulamaktadır!

Washington'ın gerçek hedefi, Orta Asya'yı Amerikan sermayesine ve onun tedarik zincirlerine bağlı bağımsız bir ekonomik alana dönüştürmekve bölgeyi Çin ve Rusya'ya karşı jeopolitik bir köprübaşı (platform) haline getirmektir! Ve onlar bu politikayı "yatırım" ve "iş fırsatları" ve "karşılıklı fayda" gibi çekici ve sahte maskeler altında uygulamaktadırlar. Bu arada Orta Asya rejimleri, büyük güçler arasındaki rekabet yoluyla manevra alanı elde etmeye çalışmaktadırlar. Ancak dış efendilerin sayısını artırmak bir bağımsızlık değildir! Zira tek bir dış merkeze bağımlı olmak yerine, birden fazla dış güce bağımlılık ortaya çıkmaktadır. Eğer madenler, teknoloji, para ve lojistik dışarıya bağlı olursa, o zaman ülkenin egemenliği sadece içi boş bir slogandan ibaret hale gelir.

Çatışma, bölgenin madenlerinin, sanayisinin ve taşıma yollarının hangi sömürgeci gücün stratejik ağına bağlanacağını ve bunlardan hangisinin rakibini dışlayacağını belirleme etrafında dönmektedir. Çin, Rusya ve Amerika gibi sömürgeci güçler ümmetin servetlerini ve topraklarını kendi aralarında paylaşmaktadır. İslam’da, Müslüman ülkelerin uranyum, bakır, tungsten ve benzerleri gibi stratejik kaynakları, bu ülkelerin ekonomisine ya da onların birbirlerini dizginleme politikasına hizmet eden bir hammadde kaynağı değildir, aksine kamu mülkiyetidir! Dolayısıyla İslam’da, teknolojinin kullanılması ve dış ülkelerle ticaretin yapılması caizdir; ancak dış sermayenin ve kâfir güçlerin menfaatleri, ekonomi politikasının ölçütü haline getirilemez.

İslam’ın hükümlerine göre, Müslümanların servetlerini ve yollarını kâfir güçlerin egemenliğine ve onların aralarındaki çatışmalara teslim etmek şer'an caiz değildir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141] Dolayısıyla Müslüman ülkeleri ve Orta Asya halkları için tek, bağımsız ve gerçek çözüm, Nübüvvet Minhacı üzere Raşid Hilafet Devleti'dir. Zira Hilafet, Müslüman ülkelerin dağınık madenlerini, sanayilerini, enerji kaynaklarını ve ulaşım imkânlarını tek bir İslami siyasi irade altında birleştirecektir. Böylece Orta Asya'nın muazzam stratejik zenginlikleri, sadece Amerika'nın Çin'e karşı oyunlarındaki ya da Rusya'nın Amerika'ya karşı oyunlarındaki ham maddeler olarak kalmayacak, aksine bizzat ümmetin ağır sanayisini, askeri gücünü ve bağımsız ekonomisini inşa etmek için kullanılacaktır.

Temel ve doğru soru, şu bağımlılık sorusu değildir: Hangi sömürgeci devlet daha fazla yatırım getirmekte ve hangisi daha güçlüdür? Bilakis temel mesele, bölgenin servetlerinin dış işgalci güçlerin sömürgeci ve jeopolitik sistemlerine mi teslim edileceğinde, yoksa Hilafetin gölgesinde bizzat ümmetin bağımsız ekonomik ve siyasi gücüne mi dönüştürüleceğinde yatmaktadır?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Selahaddin Özbeki

Devamını oku...

Pakistan'ın Orta Doğu'daki İşlevsel Rolü

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Pakistan'ın Orta Doğu'daki İşlevsel Rolü

Birinci soru:Pakistan, İran konusunda üstlendiği arabuluculuk rolü ile Husi meselesinde Suudi Arabistan'ın yanında yer almasının arasını nasıl bağdaştırıyor?

Pakistan yöneticileri, İran ve Suudi Arabistan konusundaki rollerinin arasını, kendi ülkelerinin çıkarlarına veya Müslümanların çıkarlarına göre değil, ABD'nin çıkarlarını esas alarak bağdaştırmaktadırlar.

İran ile Amerika arasındaki arabuluculuk, Trump İran bataklığına saplandıktan sonra ona bir çıkış yolu sağlamak içindir.Suudi Arabistan'ın yanında yer almasına gelince; bu, İran’ın Yemen'deki vekillerine baskı kurmak yoluyla Trump'a İran'a karşı bir baskı kartı sağlamak içindir. Eğer Pakistan yöneticileri rollerini ülkelerinin çıkarıveya Müslümanların çıkarları temelinde belirlemiş olsalardı, Amerika'nın değil İran'ın yanında yer alırlardı.

İkinci soru: Pakistan neden Husiler ile Suudi Arabistan arasında arabuluculuk yapmadı?

Pakistan yöneticileri Husiler ile Suudi Arabistan arasında arabuluculuk yapmamışlardır; çünkü ABD, BAE ile onun efendisi Yemen'in eski sömürgecisi İngiltere ile bağlantılı olan grupları tasfiye etmek amacıyla Husilerin Yemen içinde genişlemesini istemektedir.Yani Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki savaş, İngiliz nüfuzunu kovmak ve onun yerine Amerikan nüfuzunu yerleştirmek için ABD'nin çıkarına hizmet etmektedir.

Üçüncü soru: Pakistan bu şekilde müdahale ederek ne kazanacak?

Şüphesiz Pakistan, yıllarca olmasa bile aylarca devam edecek olan bölgesel bir çatışmanın içine sürüklenmekte olup, bu çatışmada askeri ve ekonomik kayıplar yaşayacaktır. Zira Yahudiler ve Haçlı Amerikalılar gibi gerçek düşmanlar, tüm İslam beldeleri üzerindeki hâkimiyetlerini pekiştirsinler diye Müslümanlar Müslümanları öldürecektir. Müslüman ülkeleri, kapitalist sistemin uygulanmasının, sömürgecinin yağmalama ve açgözlülüğünün ve ekonomilerini tüketmesinin ağırlığı altında ekonomilerinin acı çektiği ve çöküşün yaklaştığı bir zamanda, bu bölgesel çatışmaya büyük miktarda para harcayacaklardır.Pakistan'ın yöneticilerine gelince; Amerika'nın desteği sayesinde iktidarda kalıyorlar.Aslında onlar, Amerika'nın İslam'a ve Müslümanlara karşı savaşında Amerika’ya vekalet etmeleri nedeniyle iç desteklerini kaybetmektedirler; bu da onların efendileri Trump'a daha fazla sarılmalarına neden olmaktadır.

Dördüncü soru: Üçlü anlaşma kısıtlı ve kapsamı sınırlı mıdır?

Üçlü anlaşmanın, yaniMekke Ortak Savunma Anlaşması'nın diplomatik dili, bunun bir savunma paktı olduğudur. Bu nedenle lafzi ifade açısından kısıtlıdır; ancak pratikte ABD'ye, üç ülkenin ordularını kullanarak İran ve vekilleriyle savaşma esnekliği sağlamaktadır.Pakistan yöneticileri, Haremeyn'i korumak istediklerini iddia ederek savaşa girmek için fiilen bir gerekçe oluşturmuşlardır.

Beşinci soru: Pakistan, aralarında ikili bir anlaşma olmasına rağmen neden geçmişte Suudi Arabistan'ı savunmak için müdahale etmedi?

Amerika'nın İran'a 28 Şubat 2026'da saldırmasından önce Amerika’nın, Pakistan'ın Suudi Arabistan'ı savunmasına ihtiyacı yoktu.Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki çatışma kapsam ve alan bakımından sınırlıdır.İran’a gelince; Amerika'nın yörüngesinde dönmeye devam etmiş ve Husilerin tırmanmasına izin vermemiştir.Dolayısıyla Amerika, stratejik hedefleri gerçekleştirmek için düşük yoğunluklu çatışma olarak adlandırdığı şeyi kurgulamayı başarmıştır. Ama bütün bunlar, Trump İran'a yönelik savaşı yanlış değerlendirdiğinde ve İran liderliğini öldürdüğünde değişmiştir. Çünkü yeni liderlik, Trump'ın yapmaya çalıştığı boyun eğmeden uzak bir şekilde ABD'ye isyan anlayışını benimsemiştir. Bu nedenle Trump, İran'ı ehlileştirmek için bir yandan müzakere havucunu, diğer yandan ise güçlü Müslüman ülkesi olan Pakistan sopasını kullanmaktadır.

Altıncı soru: Pakistan, Körfez finansmanına duyduğu ihtiyaç ile İran'ın parçalanmasından duyduğu korku arasında bir denge kurmaya mı çalışıyor?

Hayır. Her ne kadar yöneticileri bunu iddia etse de bunu yapmaya çalışmıyor.

Trump’ın Müslüman ülkeleri arasında kışkırttığı savaş, tüm İslam beldelerinin birliğini ve istikrarını tehdit etmektedir.Nitekim Trump'ın başdanışmanı Tom Barrack'ın Orta Doğu için ilan ettiği vizyon, adeta yeni bir Sykes-Picot gibi mevcut devletleri daha fazla parçalamak içindir.

Savaş ve bölünme yoluyla Müslüman ülkelerini zayıflatmak, sadece Amerika Birleşik Devletleri'ne hizmet etmektedir.Körfez ülkelerine gelince; Trump onların servetlerini fiilen yağmalamakta olup buna devam etmektedir. İran'a gelince; Trump onu yok etmekle tehdit etmektedir. Eğer Pakistan yöneticileri Körfez'in servetini ve İran'ın gücünü gerçekten takdir edebilmiş olsalardı; Amerika'nın savaşı ve yağması karşısında İslam beldelerinin geri kalanını liderliği altında birleştirmek için Raşidi Hilafetin kurulmasını ilan ederlerdi.

Yedinci soru:Pakistan ve Türkiye, Husilerin saldırılarını püskürtme kapasitesine sahip midir?

Evet. Pakistan ve Türkiye, dünyadaki askeri kapasitesi en yüksek ülkeler arasındadır. Örneğin Mayıs 2025'te Pakistan, Hindistan karşısında Keşmir'in özgürleştirilmesini kaçınılmaz kılacak derecede bir zafer elde etmişti.Bununla birlikte Türkiye Amerika'nın yörüngesinde kalmaya devam ederken, Pakistan ise Müslüman ülkeleri arasında en güçlü ülke olmasına rağmen Amerika'nın ajanı olan bir devlettir. Dolayısıyla onlar, eğer ABD gerçekten Husileri püskürtmeye çalışıyor ve İngiliz ajanlarını ya da Yemen'deki kalıntılarını tasfiye etmek istemiyorsa, Amerika'nın direktifleri doğrultusunda Husileri püskürtebilecek kapasiteye sahiptirler.

İran'a yönelik savaştan önce de Amerika, Husilerin püskürtülmesi yönünde bir emir vermemişti.İran'a karşı savaşın başlaması ve Husilerin Suudi Arabistan'ın saldırılarına misillemeyle yanıt vermesinin ardından bile Amerika Husilerin püskürtülmesini emretmemiştir; çünkü Amerika Husilerin, BAE'yi ve BAE'nin arkasındaki İngiltere'yi temsil eden vekilleri tasfiye etmesini istemektedir. Şimdi eğer İran sunulan havucu kabul etmezse, Amerika Türkiye ve Pakistan ordularından oluşan sopa ile İran'ı vuracaktır.

Sekizinci soru:Pakistan'ın müdahalesi, onun Hindistan'a karşı askeri hazırlığını etkiler mi?

Evet etkiler. Tabii Pakistan maddi kapasitesi ve askerleriyle subaylarının imanı nedeniyle birden fazla cephede savaşabilecek kadar güçlüdür. Bununla birlikte Amerika’nın ajanları olmaları nedeniyle yöneticileri, Pakistan’ın Hindistan karşısındaki hazırlığını baltalamaktadırlar.

Amerika'nın İran'a boyun eğdirmek için baskı kurabilmesini sağlamak amacıyla Suudi Arabistan'da yaklaşık 40 bin asker konuşlandırılmıştır.Nitekim (Pakistan), Amerika'nın Afganistan yöneticilerine ve Taliban hareketine boyun eğdirmek üzere baskı uygulayabilmesini sağlamak amacıyla Afganistan'da ve kabile bölgesinde Müslümanlara karşı yürütülen savaşa aktif olarak katılmıştır; Trump ise, Bagram Hava Üssü'nü ve Afganistan'daki devasa nadir toprak elementleri yataklarını kontrol altına almaya çalışmaktadır.Amerika'ya ajanlık yapmaları sebebiyle, silahlarını Hindu ve Yahudi düşmanlara yöneltmek yerine, Müslüman askerler savaşacak ve Müslümanları öldürecektir.

Dokuzuncu soru:Pakistan ekonomisi Suudi finansal desteğine mi dayanmaktadır?

Evet, ancak sadece Suudi Arabistan'ın (finansmanına) değil. Nitekim Pakistan; toprakları, genç nüfusu, enerjisi ve maden kaynaklarıyla zengin bir ülkedir; ancak faiz sebebiyle yoksullaştırılmıştır; zira gelirlerinin yarısından fazlası faiz (ödemelerine) harcanmaktadır.Faiz günahına bulaşan herhangi bir devlet için borç tuzağından kaçış yoktur.Bu nedenle Pakistan, önceki kredilerin faizini ödemek için gerek Suudi Arabistan'dan gerek Çin'den gerek Amerika'dan gerekse uluslararası finans kuruluşlarından yeni krediler almaktadır.Bu bağımlılığı sona erdirmenin yolu; İslam şeriatının hükümlerini uygulamak, faizi kaldırmak ve geriye kalan borç ana paralarını ödemek için yolsuzluğa bulaşmış yetkililerin zimmetine geçirdiği mallara el koymaktır.

Onuncu soru: ABD güvenlik şemsiyesinin başarısızlığının ardından bölgesel ülkelerin, güvenlik alanında kolektif kendi kendine yeterliliğe doğru yönelmesinin hakikati nedir?

Gücünün zirvesindeyken Amerika hem ordusunu kullanarak hem de Müslümanların başındaki yöneticilere istihbarat, üsler ve lojistik açısından destek vererek Müslümanlara karşı savaşlara girmişti.Şimdi zayıfladıktan sonra, Müslümanların ordularını ve servetlerini kullanarak Müslümanlara karşı savaşlara girmek istiyor. Kolektif kendi kendine yeterlilik olarak adlandırılan şeyin hakikati işte budur. Gerçek kolektif kendine yeterlilik ise Müslüman ülkelerini, Allah Celle Celaluhu’nun Kitabı ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetiyle hükmeden tek bir İslam Devleti’nin altında birleştirmek yoluyla olur.

On birinci soru: Bölgesel ülkeleri meşgul etmek için tasarlanan Amerikan tuzağı, Pakistan için belirsiz midir?

Gökyüzündeki güneş gibi açıktır.Amerikan tuzağı bilinçli Pakistan halkı için açıktır; ancak Pakistan yöneticileri sadece Amerika’nın çıkarlarını güvence altına almakla ilgilenmektedir; bu yüzden kölelik onların nefislerini kör etmiştir.

Pakistanlı Müslümanlar arasında, Amerika'nın İran'a karşı savaşına müdahil olmayı güçlü bir şekilde reddedenler vardır; bu da Pakistan yöneticileri üzerinde baskı oluşturmaktadır. Zira elektronik iletişim araçları, camiler ve Müslümanların iş yerleri, Müslümanlar arasında bir fitne olan bu yeni savaşa karşı çıkışlarla doludur.Pakistan yöneticileri ise; kendi "sert devlet" politikaları doğrultusunda her zamanki gibi tehdit ve korkutmayla karşılık vermektedirler. Ayrıca bu yöneticiler, ABD'nin çıkarlarından ötesini görmüyorlar. Dolayısıyla onlar için dış politika, her ne kadar "Önce Pakistan" hakkında konuşsalar da "Önce Amerika’dır.”

On ikinci soru:Pakistan bölgenin bataklığına saplanıp kalacak mı?

Hem evet hem hayır!

Evet; zira şayet Pakistan, kendisine yöneten Trump’ın ajan yöneticileri yoluyla Amerika'ya boyun eğmeye devam ederse, en azından birkaç ay, büyük olasılıkla da yıllarca bölgenin bataklığına saplanıp kalacaktır. Hayır; tabii eğer Pakistanlı Müslümanlar ve muhlis subaylar hainleri kökünden söküp atmayı ve Amerika'nın planını tersine çevirmeyi başarabilirse.

Bu nedenle Müslümanlara düşen görev, Nübüvvet Minhacı üzere ikinci Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaktır. Dolayısıyla onların; ordu subayları arasındaki tüm arkadaşları ve akrabalarıyla iletişime geçmeleri ve bir yaşam biçimi olarak İslami hayatı yeniden başlatmak, tek bir ümmet olarak Müslümanları tek bir İmamın altında birleştirmek, Allah Celle Celaluhu’nun razı olacağı şekilde dinin otoritesini ikame etmek amacıyla davet ve cihat için Hizb-ut Tahrir’e nusret verilmesini talep etmeleri gerekir.

﴿وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ﴾

“Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Altın ve Gümüşteki Düşüş, Bunların Gerçek Değerlerini Yansıtıyor mu?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Altın ve Gümüşteki Düşüş, Bunların Gerçek Değerlerini Yansıtıyor mu?

Haber:

Son dönemde altın ve gümüş fiyatları düşmüş olup, birçok analist bunun nedeninin faiz oranlarının yükselmesi ve doların güçlenmesi olduğunu düşünüyor.

Yorum:

Geçtiğimiz yıllarda yayımlanan resmî ve adli bulgular, altın ve gümüş piyasalarının manipülasyon ve organize etkiden uzak olmadığını ortaya koymuştur; bu da dolaşımda olan fiyatların bu değerli madenlerin gerçek değerini ne ölçüde yansıttığı konusunda haklı sorular gündeme getirmiştir.

23 Mayıs 2014 tarihinde İngiltere Finansal Davranış Otoritesi (FCA) Barclays Bank‘a, Londra şehrindeki altının referans fiyatını etkilemeye imkan tanıyan bir denetimdeki başarısızlığı nedeniyle 26 milyon sterlin para cezası vermişti. Ayrıca bankaya finansal kazanç sağlamak amacıyla altın fiyatını etkilemeye çalıştığı kanıtlandıktan sonra bir trader'ı cezalandırmış ve finans sektöründe çalışmasını yasaklamıştı.

2016 yılında Deutsche Bank, altın ve gümüş fiyatlarının manipüle edildiği iddialarıyla ilgili davaları uzlaşmayla sonuçlandırmayı kabul ettiği gibi soruşturmalarla iş birliği yapmayı ve davayla bağlantılı belgeleri ve yazışmaları sunmayı da kabul etmişti.Ekim 2016'da banka, gümüş fiyatlarının manipülasyonuyla ilgili bir davada 38 milyon Dolarlık bir uzlaşma açıklamıştı.

29 Eylül 2020'de ABD Emtia Vadeli İşlemler Komisyonu (CFTC), JPMorgan Chase'e 920 milyon Dolar tutarında yaptırım ve uzlaşma uygulanacağını açıklamıştı. Komisyon, ihlallerin, değerli madenler piyasalarında arz ve talebe ilişkin gerçek dışı bir izlenim vermeyi hedefleyen yüz binlerce sahte işlem emrini kapsadığını açıkladığı gibi aynı günde de ABD Adalet Bakanlığı, kıymetli madenler piyasalarıyla ilgili bir dolandırıcılık davasında bankayla cezai uzlaşmaya varıldığını açıklamıştı.

2022 ve 2023 yıllarında, JPMorgan Chase'in kıymetli metaller bölümünde görev yapan bazı eski traderlar ve yöneticiler hakkında, piyasada manipülasyon ve dolandırıcılıktan suçlu bulunmalarının ardından mahkûmiyet ve hapis cezaları verilmişti.

Bu davalar, dünya genelinde altın ve gümüş fiyatları üzerinde tam kontrolün varlığını kanıtlamamaktadır; ancak bunlar, büyük finans kuruluşlarının farklı dönemlerde fiyatları etkilemeyi ve piyasayı manipüle etmeyi başardığını resmen kanıtlamaktadır.

Altın piyasasındaki önemli konulardan biri, "kâğıt altın" olarak bilinen şeydir; zira her biri sahibine tahsis edilmiş külçeler olmaksızın altın mülkiyetini temsil eden sözleşmeler ve sertifikalar alınıp satılmaktadır.
Bu tür işlemlerin yaygınlaşmasıyla birlikte, bazı piyasalarda altın üzerindeki kâğıt bazlı alacakların değeri, fiilen teslim edilebilir altın miktarını aşmıştır.Krizler, güven kaybı ve hakiki teslim talebinin artması durumunda vaat edilen altın ile mevcut altın arasındaki fark ortaya çıkabilir; bu da geniş çaplı finansal çalkantıların yaşanması tehdidini doğurabilir.

Kısa bir ifadeyle: Kâğıt altın sahipleri altınlarını aynı anda talep ederse, piyasalar satılmış olan altının fiilen mevcut olandan daha fazla olduğunu keşfedebilir.

Hilafet Devleti’nin gölgesinde İslam'ın uyguladığı para sistemine gelince; altın ve gümüş yalnızca ticaret veya yatırım malları değildir; aksine malların ve hizmetlerin değerlerinin ölçüldüğü ve mali yükümlülüklerin belirlendiği para ve fiyatların aslıdır.

Altın ve gümüş para olarak kullanıldığında, para arzındaki artış fiilen mevcut altın ve gümüş miktarıyla sınırlı olur, bu da aşırı enflasyon olasılığını azaltır ve paranın satın alma gücünü korur.Altın veya gümüşle desteklenmeyen itibari para birimlerine dayanan çağdaş küresel para sistemine gelince; para arzının ihraç ve kredi yoluyla genişletilmesine izin verir, bu da zamanla satın alma gücünün aşınmasına ve fiyatların sürekli yükselmesine yol açar.

Buradan hareketle altın ve gümüş, yüzyıllar boyunca değerlerini korumuştur. Dolayısıyla onlarca yıldır belirli miktarda mal veya hizmet satın alabilen altın, bugün de buna yakın bir değeri satın almaya devam ederken, çoğu kâğıt para ise enflasyon nedeniyle satın alma gücünün büyük bir kısmını kaybetmiştir.

Altın ve gümüş piyasalarında kanıtlanmış manipülasyon vakalarının yanı sıra kâğıt altın işlemlerindeki büyük genişleme, küresel para sisteminin doğasına, değeri koruma ve ekonomik istikrarı sağlama kapasitesine ilişkin temel bir soruyu yeniden gündeme getirmiştir. İslam'ın bakış açısına göre altın ve gümüş yalnızca yatırım araçları değildir; aynı zamanda paranın kontrolsüz biçimde genişletilmesini önleyen ve paraların değerini zaman içinde koruyan parasal bir temeli temsil etmektedir.

Tekrarlanan finansal krizler ve bir dizi küresel piyasada kanıtlanmış manipülasyon, parayı gerçek bir değere bağlayan ve para basımının kontrolsüz biçimde genişletilmesini önleyen bir para sistemine duyulan ihtiyacı ortaya koymaktadır.İslam’ın bakış açısına göre bu, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin gölgesinde para için temel olarak altın ve gümüşün benimsenmesiyle gerçekleşebilir; böylece fiyatların istikrarı, birikimlerin korunması ve insanların satın alma gücünün enflasyon ve manipülasyondan korunması güvence altına alınmış olacaktır.  

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
M. Yusuf Seleme

Devamını oku...

Kerek Olayları ve Bunların İslam'a Saldırmak İçin İstismar Edilmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Kerek Olayları ve Bunların İslam'a Saldırmak İçin İstismar Edilmesi

Haber:

Ürdün'deki Kerek ilinde bir kiliseyi hedef alan saldırı.

Yorum:

Ürdün'ün Kerek şehrinde meydana gelen, 9 kişinin ölümüne ve yaklaşık 40 kişinin yaralanmasına yol açan suçun ve bunu gerçekleştirenlerin tekfirci düşünceye sahip kişiler olduğunun belirtilmesinin ardından Ürdün rejimi, tekfirci düşünce olarak adlandırdığı odağa karşı bir kampanya başlattı, saldırısını serbest bıraktı ve ona yönelik bu savaşı çerçevesinde Hristiyan ölülere rahmet dilemeyen kişileri, bu düşünceyi taşıyan kişilerden olduğu şeklinde sundu. Ayrıca rejim, hiç utanıp sıkılmadan Kur’an-ı Kerim ezberleme merkezlerini, camilerdeki öğretmeni ve imamı suçlamaya başladı!

Ürdün, İslami düşünceyle savaş ettiğini ilan etme konusunda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fas, Mısır ve diğer birçok ülkeden önce davranmıştır; zira onların hepsi, İslam ile gizlice mücadele ediyordu; ancak bu mücadeleyi kendilerine emreden kişi bundan memnun kalmadı ve onlara, İslam’a ve İslam için çalışanlara karşı şeytani çağrılarını açıkça ilan ederek mücadele etmelerini emretti ve onlar için bu yönde planlar yaptı; onlar da bu doğrultuda İslam’la hiçbir ilgisi olmayan eylemlere bulundular.

Hristiyanların (zimmet ehli ve muahidlerin) öldürülmesi İslam'da haramdır; bu, azim İslam şafağından bu günümüze kadar İslam ümmetinin üzerine yetiştiği bir husustur; burada ya da şurada gerçekleşen herhangi bir eylem Hanif dinimizin özünden kaynaklanmamakta olup, bu davranışı gerçekleştirenler masum insanların canlarına uzanan kötü ellerdir. İslam'a yönelik saldırı bu olayla başlamamıştır; Ürdün'deki rejimin açıklaması ve bu münferit eylemleri Allah'ın dinine karşı savaşmak için bahane olarak kullanmakta ısrar etmesi ise,kendisinden önce Amerika gibi birçok küfür devletinin izlediği bir yöntemdir; zira Amerika, 11 Eylül 2001 olaylarının ardından “terörle mücadele” bahanesiyle azim İslam’a karşı ilan ettiği Haçlı Savaşı’nda aynı yönteme başvurmuştur. Ayrıca Madrid trenlerine ve Londra metro tünellerine yönelik bombalı saldırıların İslam’a mal edilmesi ve bunun Avrupa’daki Müslüman topluluklar üzerindeki baskıyı artırmak için kullanılması da bu çerçevede gerçekleşmiştir. Bunun yanı sıra Müslümanlar için kendi arzularına uygun laik liberal bir din ortaya çıkarmak için İslam’a karşı mücadele planları hazırlamaya devam eden daha nice küfür devleti vardır.

Ey Ürdün’deki Müslümanlar:

Rejimin, Kerek olayından sonra tekfirci düşünceyle mücadele bahanesiyle Allah'ın hükümlerine saldırmaya girişmesi,sizin yüce akidenize ulaşmak için kullandığı ucuz yöntemlerden biridir; buna sessiz kalmak, onun bu konuda giderek daha da azgınlaşmasına yol açacaktır ki böylece dininizin hükümlerinden geriye, kâfir Batı'daki efendilerinin arzularıyla örtüşenlerden başka hiçbir şey kalmayacaktır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللَّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءَهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللَّهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ “Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” [Bakara 120] Şunu bilin ki sizi, kâfirlerin planlarının hayata geçirilmesinden koruyacak olan, Müslümanların ve gayrimüslimlerin ibadetlerinin, mallarının ve canlarının güvence altında olduğu Raşidi Hilafet Devleti’dir. O halde sizi sorumluluktan kurtaracak tutum sergileyin ve sağlam kalenizi (Hilafet Devleti) yeniden kurmak için çalışanlarla birlikte çalışın ve kâfirlerden ve onların avenelerinden korkmayın; şüphesiz Allahu Teala, onların tuzaklarına ve hilelerine rağmen sizi destekleyecek ve size yardım edecektir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَعِندَ اللَّهِ مَكْرُهُمْ وَإِن كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ  “Hilelerinin cezası Allah katında (malum) iken, onlar tuzaklarını kurmuşlardı. Halbuki onların hileleriyle dağlar yerinden gidecek değildi!” [İbrahim 46]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Abdurrahman

Devamını oku...

Tunus: Muhammed en-Nâsır Şüveyha'yı Desteklemek İçin Askerî Mahkeme Önünde Protesto

  • Kategori Tunus
  •   |  

Tunus Vilayeti: 
Muhammed en-Nâsır Şüveyha'yı Desteklemek İçin Askerî Mahkeme Önünde Protesto

27 Ekim 2026 Salı günü Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti, başkent Tunus'ta bulunan Bab Saadun Askerî Mahkemesi önünde, Hizb-ut Tahrir Tunus Vilayeti Medya Bürosu üyesi Üstad Muhammed en-Nâsır Şüveyha'ya destek amacıyla bir protesto gösterisi düzenledi.

Gösteri, yaklaşık bir buçuk yıl önce askerî mahkeme tarafından kendisine açılan ve o tarihten bu yana cezaevinde tutulmasına neden olan ceza davasını kınamak amacıyla gerçekleştirildi. Söz konusu dava, Şüveyha'nın "Tahrir Gazetesi'nde" yayımlanan bir makalesi nedeniyle açılmıştı. Şüveyha bu makalesinde, Müslüman ülkelerin yöneticilerini ve ordularını; Amerika Birleşik Devletleri'nin Tunus'ta Kuzey Afrika ülkeleri ve Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerle birlikte düzenlediği periyodik askerî tatbikatlara katılmasına karşı uyarmıştı. Şüveyha, bu katılımı Amerika'nın genel olarak Müslümanlara, özel olarak da Gazze'deki halkımıza yönelik düşmanlığının açık bir ilanı olarak değerlendirmişti.

Yargılama sırasında Zeytune geleneğine mensup çok sayıda kişi Bab Saadun'daki askerî mahkemenin önünde toplandı. Bir grup savunma avukatı, Muhammed en-Nâsır Şüveyha adına savunmalarını sunmak üzere yaklaşık iki saat boyunca mahkemede söz aldı.

Avukatlar, duruşma salonundan çıktıktan sonra yaptıkları açıklamada, Şüveyha'nın kaleme aldığı yazının kendisinin bir mahkemeye çıkarılmasını dahi gerektirmediğini belirttiler. Aksine onun, dinine duyduğu derin hassasiyet ve koruma sorumluluğuyla hareket ederek ümmetinin kanını ve onurunu savunduğunu ifade ettiler.

Gerçek suçlular için öngörülen en ağır cezalara nasıl maruz bırakılabildiğini sorgulayan avukatlar, Şüveyha'nın açıklamasının aslında siyasi nitelikte olduğunu ve askerî mahkemede değil, siyasi söylem ve tartışma zemininde ele alınması gerektiğini vurguladılar. Ayrıca Üstad Şüveyha'nın hedef alınmasının gerçekte Hizb-ut Tahrir'i hedef almaya yönelik bir girişim olduğunu belirttiler.

Ertesi gün mahkeme kararını açıkladı. Şüveyha iki yıl hapis cezasına çarptırıldı ve kendisine para cezası verildi.

Bu karar, bütün siyasi çevrelerin sessizliğe gömüldüğü bir dönemde hakikati dile getiren bir insana karşı işlenmiş apaçık bir ihlal ve ağır bir zulümdür. O, ülkenin onurunu ve Filistin davasına verdiği desteğin şanlı tarihini; Filistin'in mescidini, topraklarını ve erdemli halkını savunmak için sesini yükseltmiştir.

27 Ekim 2026 Salı | Hicrî 16 Cemâziyelâhir 1448

Hizb-ut Tahrir Merkezî Medya Bürosu Tunus Vilayeti Temsilcisi

İlgili Linkler:

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Resmi Websitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Resmi Sitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Facebook Sayfası

Devamını oku...

İslam Ümmeti, Yahudilerin İlhak ve Tehcir Planlarını Hayata Geçirmesine Seferberlik İlan Etmeden Öylece Seyirci mi Kalacak?!

Yahudi varlığı ordusu; 23 Ekim 2026 Cuma günü başlattığı geniş çaplı askeri operasyon kapsamında, el-Halil şehrini kuşatma altında tutmaya ve giriş-çıkışlarını kapatmaya devam etmektedir. Operasyon kapsamında Yahudi varlığı halkı yerinden etmekte ve şehrin alt yapısını yerle bir etmektedir. Bu, Batı Şeria’nın tamamında baskıların ve suçların artırılmasıyla eş zamanlı olarak yürütülmektedir. El-Halil’deki operasyon, yaklaşık 330 dönümlük bir alanı kapsayan ve 495’ten fazla konutun bulunduğu Deyr Bahha ve El-Celde mahallelerinde yoğunlaşmıştır. Ordu, insanları ne zaman geri dönebileceklerine ilişkin herhangi bir tarih belirtmeksizin evlerini terk etmeye zorlamıştır.

El-Halil Belediyesi, 25 Ekim 2026 Pazar günü öğle saatlerine kadar şehirde yaşanan son gelişmelere ilişkin yaptığı açıklamada, 379 ailenin zorla yerinden edildiğini, bunlardan 154 ailenin barınaksız ve güvenli bir yerden yoksun kaldığını bildirmiştir. Yerinden edilenlerin sayısı 2.456 kişiye ulaşmış olup bunlar arasında 171 bebek, 27 engelli ve 159 kronik hasta bulunmaktadır. Operasyon kapsamında ayrıca beş ticari ve sanayi tesisi ile üç katlı bir konut binası yıkılmıştır. Bunun yanı sıra İbrahim Camii kapatılarak burada namaz kılınması ve ezan okunması engellenmiş, aynı zamanda ordunun askerleri ve askerî araçları şehrin dört bir yanına konuşlandırılmıştır.

Yahudi varlığının, mübarek toprak halkına karşı suçlar işlemek için herhangi bir bahaneye ihtiyacı yoktur. Nitekim yöneticileri, Gazze’de yaptıkları gibi Batı Şeria’yı da ilhak etme ve halkını tehcir etme planlarını artık açıkça dile getirmektedir. Bu planlarını kuzeydeki Cenin, Tulkarem ve Nur Şems kamplarında uygulamaya başlamışlardır. Şimdi ise “Cenin Modeli” olarak adlandırdıkları uygulamayı El-Halil’de hayata geçirmeyi hedeflediklerini açıkça ilan etmektedirler.

Bu suçlu varlık, meydana gelen herhangi bir olayı veya gerçekleştirilen herhangi bir operasyonu bahane ederek mübarek toprak halkına karşı toplu cezalandırma siyaseti izlemektedir. Şehirlerin ve köylerin girişlerine yerleştirdiği demir kapıları kapatmakta, kontrol noktaları ve bariyerlerle bölgeler arasındaki bağlantıyı kesmekte ve böylece insanları büyük bir hapishanenin içine hapsetmektedir. Yolları buldozerlerle tahrip etmekte, altyapıyı yok etmekte, evlerde aramalar yaparak eşyaları dağıtıp tahrip etmektedir. Aramalar sırasında para, altın ziynet eşyaları ve kişisel eşyalara el konulduğuna ilişkin ifadeler bulunmaktadır. Birçok bölgede evleri aramakla yetinmeyip bugün El-Halil’de yaşandığı gibi sakinlerini de evlerinden çıkarmaktadır. Bu güvenlik ve insani koşullar altında aileler, temel gıda maddelerine ve ilaçlara ulaşmakta, hastanelere ve sağlık merkezlerine erişmekte büyük zorluklar yaşamaktadır. Kuşatma, barınakların ve mülklerin kaybedilmesi, hareket özgürlüğüne ve evlere ve arazilere erişime yönelik kısıtlamaların devam etmesi, tutuklamalar ve yıkımlar, tehcirin daha geniş alanlara yayılacağı yönündeki endişeleri artırmaktadır.

Bu suçlu varlık, bir taraftan askerî operasyonları, baskıları, topraklara el koyması, evleri ve mülkleri yıkması yoluyla; diğer taraftan ise yerleşimci sürüsünün dizginlerini serbest bırakarak işledikleri suçlarda onlara koruma sağlaması yoluyla insanları Filistin dışına göç etmeye zorlamaktadır. Dizginlerini salıverdiği bu yerleşimci sürüsü de mülkleri yakıp yıkmakta, insanları darbederek ve üzerlerine ateş açarak saldırmakta, ağaçları ve ekili alanları sökmekte, toprakları gasbederek üzerlerine yerleşim birimleri kurmakta veya yerleşim yolları açmaktadır. Bütün bunlar, insanların Filistin dışına zorla göç ettirilmesini amaçlamaktadır. Öyle ki onların Ürdün’e veya çölde ve Ürdün Vadisi’nde kurulacak çadırlara sürülmesine ilişkin planlardan söz edilmektedir. Böylelikle Tevrat kaynaklı “Büyük İsrail” planlarını ve hayallerini gerçekleştirmeyi arzulamaktadırlar.

Artık İslam ümmetinin üzerinden acziyet ve yüzüstü bırakılmışlığın tozunu silkelemesinin, suçlu yöneticileri ayaklar altına almasının ve tekbirler ve tehliller getirerek mübarek toprakları kurtarmak ve halkına yardım etmek üzere harekete geçmesinin zamanı gelmedi mi?! İslam Ümmeti, Yahudilerin ilhak ve tehcir planlarını hayata geçirmesine seferberlik ilan etmeden öylece seyirci mi kalacak?! Ey İslam Ümmeti! Haydi cihada! Haydi Allah’ın rızasına nail olmaya ve iki cihanda kurtuluşa ermeye!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ “Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” [Tevbe 38]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER