Pazar, 28 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/08
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Haberlere Bakış: 26/07/2026

Haberlere Bakış

26/07/2026

* Birleşik Kıbrıs - İki Toplumlu Barış İnisiyatifi, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Kıbrıs'ı ziyareti kapsamında “Federal Çözüm Hemen Şimdi” sloganıyla yapılacak eylemlere katılım çağrısı yaptı.

İnisiyatif’ten yapılan açıklamada, bu kapsamda 28 Temmuz Salı günü saat 10.30'da, bu girişimi destekleyen örgütlerden oluşacak iki toplumlu bir heyetin, Dayanışma Evinde BM Genel Sekreteri'ni kuzeye geçişi sırasında karşılayarak, ortak çözüm ve barış talebi mesajını ileteceği ifade edildi.

Açıklamada, BM Genel Sekreteri'nin bu girişimi, “Kıbrıs'ta barışın ve yeniden birleşmenin önünü açmayı hedefleyen cesur bir adım” olarak değerlendirilirken, her iki toplumdaki sivil toplumun; “müzakerelerin yeniden başlamasına ve siyasi eşitliğe dayalı iki bölgeli, iki toplumlu federasyon temelinde çözüme yönelik çabalara güçlü destek verdiğini açık biçimde ortaya koymasının önem taşıdığı” ifade edildi. (Kıbrıs Postası, 22/07/2026).

Bu eylem; Amerika’nın iki bölgeli ve iki toplumlu federal bir birlik vizyonuna ivme kazandırılması çerçevesinde gerçekleşmektedir. Zira İnisiyatif’ten yapılan açıklamada, BM Genel Sekreteri'nin girişiminin, “Kıbrıs'ta barışın ve yeniden birleşmenin önünü açmayı hedefleyen cesur bir adım” olarak değerlendirilmesi bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu federal yapıda, iç işleri her bölgenin kendi denetiminde olacak, ancak savunma ve dış politika gibi kritik alanlar ağırlıklı olarak federal hükümetin, yani Kıbrıslı Rumların kontrolünde olacaktır. Eğer Amerika’nın bu planı başarılı olursa; Kıbrıs’ı yabancı güçlerden (adadaki iki İngiliz üssünden ve Türk askerlerinden) arındırmayı de içerecek, sonuçta da kuzeyde yalnızca Amerikan üslerinin kalması sağlanacaktır! Bu gibi grupların, sömürgeci kafirlerin projelerinin propagandası yapmasına sevk eden şey, başta Türkiye yöneticileri olmak üzere Kuzey Kıbrıs yöneticilerinin, İslam topraklarında İngiltere ve Amerika gibi sömürgeci kâfirlerin projelerinin uygulanmasına yönelik hırslarıdır.

*Hür İşçi Sendikaları Federasyonu (HÜR-İŞ) ve Kıbrıs Türk Kamu Görevlileri Sendikası (KAMU-İŞ) Başkanı Ahmet Serdaroğlu, ülkede gecikmeden hayata geçirilmesi gereken üç temel başlığın narh, denetim ve vergi olduğunu vurgulayarak, adaletli bir vergi sisteminin oluşturulması gerektiğini söyledi.

Serdaroğlu yaptığı yazılı açıklamada, karı olanın vergisini de adil şekilde ödemesi ve devletin hem vergi toplama hem de piyasa denetimi konusunda görevini eksiksiz yerine getirmesi gerektiğini vurguladı.

Vergi sistemini eleştiren Serdaroğlu, kamuda çalışan bir emekçinin bazı büyük iş insanlarından daha fazla vergi ödediğini savunarak bunun kabul edilemez olduğunu söyledi. Muhasebe sisteminin de yeniden düzenlenmesi gerektiğini belirten Serdaroğlu, şirket giderleri üzerinden yapılan usulsüz vergi avantajlarına dikkat çekti, araç ve benzeri kişisel harcamaların şirket gideri gösterilerek vergiden düşülmesinin önüne geçilmesini istedi. (Kıbrıs Haber Ajansı, 23/07/2026)

Kapitalist ekonomik sistem, ana gelir kaynakları olarak sadece haksız vergilere dayanmaktadır. Bu yüzden Kuzey Kıbrıs dahil kapitalist ekonomik sistemi benimseyen tüm hükümetler, her zaman sıradan insanlar üzerinde açıkça bir yük haline gelen bir dizi vergiler koyarak Müslümanlara zulmetmektedir. Ayrıca kapitalist demokratik hükümetler, vergi yükünü ortadan kaldırmak için çözümler üretip çalışmak yerine sadece herkesin vergi ödemelerini vurgulamakla ilgilenmektedirler. Oysa İslam’da insanlardan alınan vergiler yoktur. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem insanların işlerini idare ediyordu ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in insanlara vergi koyduğu sabit olmamış ve ondan kesinlikle böyle bir şey rivayet edilmemiştir. Hatta devletin sınırlarında bulunanların ülkeye giren mallardan vergi aldıklarını öğrendiğinde bundan nehyetmiştir. Nitekim Ukbe Bin Amir’den, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini işittiği rivayet edilmiştir: لا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ صَاحِبُ مَكْسٍ “Gümrük vergisi (Meks) alan cennete giremez.” Meks sahibi, ticaret üzerinden vergiler alan kişidir. Bu ise Batı’nın ifade ettiği anlamda vergi almanın yasaklandığını göstermektedir. Ancak şeriatın onay verdiği bir durum vardır ki bu durumda, artış yapılmaksızın yeteri kadar para almak caizdir ve sadece zenginlerin fazla paralarından alınır. Bu yüzden Müslümanların başındaki yöneticiler, haram olan vergi sistemini düzenleme girişiminden vazgeçip İslam’ın ekonomik sistemine dönmedikleri sürece asla ekonomik sistemde bir iyileştirme gerçekleştirmeyeceklerdir.

* Özbekistan Kültür Günleri, 27-28 Temmuz tarihlerinde Çolpon-Ata şehrinde düzenlenecek. Bu bilgi, Kırgızistan Cumhuriyeti Kültür, Enformasyon ve Gençlik Politikası Bakanlığı basın servisi tarafından duyuruldu. (Kabar (Kırgız Ulusal Haber Ajansı), 24/07/26).

Kültür programı kapsamında, yaklaşık 200 sanat ve kültür temsilcisinden oluşan Özbekistan'dan bir yaratıcı heyet ülkeye gelecek. İki gün boyunca, Isık-Köl bölgesinin sakinleri ve ziyaretçileri için ünlü sanatçıların, müzik gruplarının ve dans topluluklarının yer aldığı konserler düzenlenecek.

Özbekistan Halk Sanatçıları Ozodbek Nazarbekov, efsanevi "Yalla" grubunun sanat yönetmeni Farruh Zakirov, Kamoliddin Urinbaev, Aygül Nadirova ve Zulayho Boyhonova sahne alacak.

Seyirciler ayrıca "Navbahor" ve "Tumor" dans topluluklarının gösterilerini ve Özbekistan Devlet Senfoni Orkestrası'nın konser programını da izleme fırsatı bulacaklar.

Kültür Günleri'nin açılış töreni 27 Temmuz'da saat 18:30'da Çolpon-Ata'daki Ruh Ordo Kültür Merkezi'nde yapılacak. Kapanış töreni ise 28 Temmuz'da saat 18:30'da Bosteri köyündeki Dordoy Göçebe Arenası'nda gerçekleştirilecek.

Bakanlık, Kültür Günleri'nin Kırgızistan-Özbekistan kültürel ve insani iş birliğinin geliştirilmesi, iki ülke halkı arasındaki dostluğun güçlendirilmesi, yaratıcı bağların genişletilmesi ve Kırgızistan ile Özbekistan'ın zengin kültürel mirasının tanıtılması açısından önemli bir etkinlik olacağını belirtti.

Öncelikle söylemek gerekir ki; izzetli Gazze’de Yahudi varlığı Müslüman kardeşlerimiz katlederken, çocuklar, kadınlar ve yaşlıların kanlarını oluk oluk akıtırken ve diğer İslam beldelerindeki Müslümanlar envaiçeşit zulümlere maruz kalırken, Kırgız yöneticilerinin fitne ve fesadı yayan bu rezil festivalleri düzenlemeleri, İslam’a ve Müslümanlara zerre kadar değer vermediklerini göstermektedir. Ayrıca Müslüman Kırgız halkı başta enerji olmak üzere hayatın temel kaynaklarından mahrum kalırken, halkın paraları, aşağılık ve rezil görüntüleri yaymak için bu festivallere harcanarak heba edilmektedir. Dahası bu rezil festivaller İslam şeriatına göre haram olduğu halde Kırgızistan alimlerinin, yöneticilerini bu iğrenç fiilden dolayı hesaba çekmemekte ve halkı yöneticilerini muhasebe etmeye yönlendirmemektedir. Oysa Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: والَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، لَتَأْمُرُنَّ بالْمَعْرُوفِ، ولَتَنْهَوُنَّ عَنِ المُنْكَرِ، أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللَّه أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَاباً مِنْهُ، ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلا يُسْتَجابُ لَكُمْ “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, ya marufu (iyiliği) emreder ve münkerden nehyedersiniz. Yahut Allah sizin üzerinize katından bir ceza gönderiverir de sonra O'na dua edersiniz, ama size icabet edilmez.” Bu manzara gösteriyor ki; ümmet tarihindeki en düşük, en geri kalmış ve Allah’ın dininden uzak olan bir dönemi yaşamaktadır. Bu durumdan kurtulmanın yolu ise; bu rezil festivalleri gerçekleştirmek bir yana, onu dile getirenlere bile haddini bildirecek olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Yönlendirilmiş Eğlence ve Bunun Gençlerin Rolünün Ortadan Kalkması Üzerindeki Etkisi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Yönlendirilmiş Eğlence ve Bunun Gençlerin Rolünün Ortadan Kalkması Üzerindeki Etkisi

Gençler bu günlerde Dünya Kupası (futbol) maçlarını takip etmekle meşguller; hatta durum, genç neslin uykusunu kaçıran önemli ve hayati meseleler olmasına rağmen maçları takip etme takıntısına, şerî ve dünyevi görevlerini aksatmalarına ve bu maçları izlemek için genel, özel, aile ve arkadaş toplantıları düzenlemelerine kadar ulaşmıştır. Hatta bu nesil, kendi geleceğini inşa etmek için artık sevinebileceği bir emare dahi göremez hale gelmiştir. Buna ilaveten bu ümmete karşı kurulan komplolar, bu günlerde yaşanan büyük olaylar ve Mübarek Toprak Filistin ve diğer Müslüman ülkelerde ümmetlerinin bedenindeki yaralardan akan kanlar da ortadayken… Ancak bu meşguliyet gözlemcilerde, mevcut neslin etrafında dönen olaylara, kendisine karşı kurulan komplolara, kendi geleceğine ve tıpkı Allahu Teala’nın kavlinde; وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi.” [Bakara 30] şeklinde geçtiği gibi İslam akidesinin açıkladığı egemenlik (istihlaf) mefhumu çerçevesinde ümmetinin akıbetine ne derece ciddi ilgi duyduğu konusunda şüphe uyandırmaktadır.

Şüphesiz insanların büyük bir kesimi, İslam ümmetinin ve tüm insanlığın içinden geçtiği acı gerçekliğe dair çözümlerin bilincine sahip olamamanın gölgesinde derin bir öfke ve hayal kırıklığı durumu hissetmektedirler. Genç neslin bu "oyunu" takip etmesinin sebebi de işte budur; yani genç nesil bunu, gerçeklikten ve istihlaf ve sorumluluğunu yerine getirmekten bir kaçış olarak görmektedir. Oysa bu nesil; değişimi gerçekleştirmek için çalışması ve ümmetin ve insanlığın derdini omuzlarında taşıması gereken bir nesildir. Ancak hemen bu nesli önemsizlikle suçlamamalıyız; aksine gerçekliğin baskısından ve değerli olan her şeyi feda etmeyi gerektiren değişim yolunda yürümenin zorluğundan dolayı onu mazur görmeliyiz.

Bir de bu sebebe İslam beldelerindeki mevcut rejimlerin komplolarını ve Batı’nın bu oyundan kazandıklarını eklediğimizde, gençlerin karşı karşıya olduğu zorluk hiç de kolay değildir. Zira bu rejimler, ortaya çıktıkları günden bu yana ümmete, onun sömürgeci kâfirin hegemonyasından azat olma ve ondan kurtulma, diniyle ve yaşam tarzıyla ve hatta ümmetin ve gençlerinin ciddiyet doğasıyla uyumlu meşru eğlence yöntemleri de dâhil olmak üzere ümmetin asil hadaratının doğasından kaynaklanan ve onunla uyumlu olan medeni yaşam tarzıyla bağımsız olma arzularına dil uzatmaya soyunmuşlardır. Nitekim ajan rejimler, genç neslin ciddiyetini zedeleyen birçok plan hazırlamışlardır ki böylece tek derdi eğlence ve keyif olan bir nesil ortaya çıksın ve ciddiyet ile fedakârlık gerektiren değişimin yükünü üstlenmekten aciz bir nesil yetişsin. Suud hanedanının Eğlence Otoritesini, -içerisinde iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklamanın hakikatinden sapmaların olduğu- iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama otoritesi ile değiştirmesi bu rejimlerin politikası ve amaçlarının bir örneğinden başka bir şey değildir. Bu örnek, lafızların daha önce geçenlerle örtüşmesi açısından zikredilmiştir; ancak diğer rejimlerin yaptığı da tıpatıp aynısıdır, eksiği yok fazlası vardır; zira tüm bu rejimlerin gençlik ve spor bakanlıkları vardır ve bunlara bazen sağlık, eğitim ve sanayi bütçelerini, hatta savunma bütçesini bile aşan devasa bütçeler ayrılmaktadır. Buna ilaveten, sadece insanları haramla eğlendirmek için değil, aynı zamanda genç nesli bu ehemmiyetsiz şeylere ve haramlara bağımlı kılmak için rezilliği ve sapkınlıkları kollayan sanat bakanlıkları da vardır; böylece bu rejimlerin gölgesinde Müslümanların meselesini önemsemek bir yana kendi meselesini ve karanlık geleceğini önemsemek dahi aklına gelmeyen sorumsuz bir şekilde önemsiz şeylerle meşgul olan bir nesil inşa edilmiştir.

İslam’da eğlencenin aslen mubah olduğu doğrudur; ancak bunun şeriata uygun olması ve İslam’ın gözeticilik doğasıyla, tüm insanlara taşıdığımız davetle, özellikle de daveti taşıyan kişinin şahsiyeti ve ciddiyetiyle çelişmemesi gerekir. Ayrıca eğlence yöntemleri ile bu nesli gözetleyip duranların bu yöntemleri kullanma şekli arasında bir bilinç oluşturup bağlantı kurulması gerekir; nitekim bu, efendimiz Ömer Radıyallahu Anh’ın hakkında şöyle dediği bir Müslümana yakışan durum değildir: “Ben hilekâr değilim. Hiçbir hilekâr da beni aldatamaz.” Yanibir Müslümana, habis birinin kendisi için hazırlayıp milyonları harcadığı mezbahaya bir sürü gibi sürüklenmesi yakışmaz.

Bir Müslümanın, özellikle de davet taşıyıcısının, ciddiyete, davet fikri ve şeriatıyla meşgul olmaya dayalı ayırt edici bir şahsiyeti olmalıdır; bu nedenle bu şahsiyeti zayıflatacak, karakteriyle çelişecek ya da ciddiyetini ve vakarını alıp götürecek türden eğlenceleri kabul etmemelidir. Bir Müslümanın ve davet taşıyıcısının toplumda ve genç akranları arasında etkili olabilmesi ve ümmetin ve tüm insanların liderliğini alabilmesi için, bu sıfatları koruması gerekir; zira bunlar, özellikle ümmetin, hatta laikliğin zifiri karanlığında bocalayan ve bu karanlığın ortasında kendisini kurtarmak ve elinden tutmak için uzanacak herhangi bir eli arayan insanlığın içinden geçtiği bu dönemde mubahlardan olsa bile sahipleri oyun ve eğlenceyi kabul etmeyen devlet adamı ve davet taşıyıcısının sıfatlarıdır. Bu nedenle davet taşıyıcısının nezdinde kriter, sadece genel şerî mubah değil, aynı zamanda şu olmalıdır: Bu türden bir eğlence, davet taşıyıcısının şahsiyetinin doğasıyla, genel olarak da ciddiyetle, fikri ciddiyetle, disiplinle ve davet taşıyıcısının vakarıyla uyumlu mu yoksa bunları zayıflatıp bozuyor mu? Batı kültürünü taklit etmeye ya da boş eğlence programlarını izlemeye sürüklenen veya kalbi önemsiz şeylerle dolduran eğlencenin, açıkça haram olan unsurlar içermese bile, davete ve onun taşıyıcısının şahsiyetine zarar verdiği açıktır; çünkü bunların bilinç ve azim üzerinde giderek biriken etkisi tehlikelidir.

Ümmetin ve insanlığın yükünü taşırken eğlence ile ciddiyetin arasını birleştirmeye ve nefsin usanıp bıkmaması için bir ölçüde dinlenmeye ihtiyaç duyduğunu kabul etmek gerekir; ancak davet taşıyıcısının üzerindeki sorumluluk ile dinlenme ihtiyacı arasındaki dengenin gözetilmesi gerekir; bu dinlenmenin, bir savaşçının dinlenmesi gibi istisnai bir durumdan öteye geçmemesi ve umursamaz ve gafil bir kişinin dinlenmesi gibi olmaması gerekir. Ayrıca Selman ile Ebu Derda Radıyallahu Anh arasında geçen bir hadiste şöyle geçmektedir: “Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır. Nefsinin senin üzerinde hakkı vardır. Ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Şu halde her hak sahibine hakkını ver.” Davet taşıyıcısının kendisi için spor ve yürüyüş gibi fiziksel aktiviteler içeren düzenli bir eğlence programı hazırlaması ile düşmanı olan rejimler, medya kuruluşları, spor ve kültür bakanlıkları ve benzerleri tarafından onun için hazırlanan eğlence yöntemleriyle kendisine verilen zehri yudumlaması arasında fark vardır. En önemli kural şudur: Müslüman ve davet taşıyıcısı eğlencesini, tafsili şeri hüküm ölçüsü ile bunun devlet adamının şahsiyeti ve davet derdi üzerindeki etkisinin ölçüsü gibi iki ölçüye göre değerlendirmelidir; şayet bu iki ölçü de sağlamsa, işte o zaman eğlence yerilmeye değil, övülmeye layık olur.

Allah'ım, Sen insanı bu yeryüzünde Halife kıldın ve ona, bu istihlafın hakkını yerine getirmesini ve Sana hakkıyla ibadet etmesini emrettin; öyleyse bizi risaletlerinin bilincinde olan ve görevlerini yerine getirenlerden kıl ve bizi gafillerden ve eğlenceye dalanlardan eyleme. Allah'ım, bize bu dinin yükünü taşıma konusunda dürüstlük, değişim yolunda sebat ve hak ile batılın, faydalı ile zararlı olanın arasını ayırt eden basiretle rızıklandır. رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ “(Onlar şöyle yakarırlar:) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.” [Al-i İmran 8]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Ey Müslüman Orduları! Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra Yurdunun Yardımına Siz Koşmayacaksanız, Peki Kim Koşacak?

Sözde Mabed Örgütleri ile aşırılık yanlısı yerleşimci gruplar, tek bir günde beş binlik baskın bariyerini aşma gayretiyle 23 Temmuz 2026 Perşembe günü Mescid-i Aksâ’ya geniş çaplı bir baskın düzenlemeye hazırlanıyor. Hazırlıklar yalnızca baskınlara katılacak kişi sayısını artırmakla sınırlı değildir. Aynı zamanda Mescid-i Aksâ avlusunda toplu Talmud ayinlerinin yoğunlaştırılması, toplu ibadetlerin yapılması, secde edilmesi ve dinî tomarların içeri sokularak alenen okunması da planlanıyor.

Selahaddin Eyyubi’nin unutulmayan meziyetlerinden biri de, Kudüs’ün fethinden önce arkadaşlarının kendisine neden az güldüğünü ve nadiren tebessüm ettiğini sormaları üzerine verdiği şu cevaptır: “Kudüs işgal altındayken ben nasıl gülebilirim ki! Vallahi oradaki kardeşlerim azap çekip katledilirken Allah’tan utanırım gülmeye.” O, Mescid-i Aksâ’yı kurtarmak için hazırlık yapıyor, bütün gayretiyle fethe doğru yürüyordu. Peki, günün sadece bir saatinde bile Kudüs’ü ve tüm Mübarek Toprak Filistin’i kurtarmaya gücü yeten bu ümmetin ordularına ne oluyor da kılını bile kıpırdatmıyor?!

Mesele son derece vahimdir. Gücü yettiği hâlde sorumluluğunu yerine getirmeyen herkes büyük bir vebal altındadır. Mübarek Toprak Filistin işgal edildiği günden bu yana Yahudi devleti, halkını yurtlarından çıkarmaya ve kutsal mekânlarını kirletmeye çalışmaktadır. Ümmet ve Filistin’e karşı kendisiyle işbirliği yapmaktan ve komplo kurmaktan başka bir şey yapmayan yöneticileri zerre kadar umursamamaktadır. Batılı devletler ise ona her türlü desteği sunmaktan bir an bile geri durmamışlardır. Eğer ümmetin orduları, Mescid-i Aksa ve Sevgili Peygamberleri Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mekanına yardım için harekete geçmeyecekse, peki kim geçecek?

Yaklaşan kurtuluş savaşına katılacak olanların elde edeceği şeref, son derece büyük bir şereftir. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın çetin güç sahibi kulları olarak nitelendirmesi onlara şeref olarak yeter. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

فَإِذَا جَاء وَعْدُ أُولاهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَاداً لَّنَا أُوْلِي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجَاسُواْ خِلاَلَ الدِّيَارِ وَكَانَ وَعْداً مَّفْعُولاً“Nihayet bu iki bozgunculuktan ilkinin zamanı gelince (sizi cezalandırmak için) üzerinize, pek güçlü olan birtakım kullarımızı gönderdik. Onlar evlerinizin arasına kadar sokuldular. Bu, herhâlde yerine gelmesi gereken bir vaat idi.” [İsra 5]

فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ لِيَسُوؤُواْ وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُواْ الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوْاْ تَتْبِيراً“İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]

Dolayısıyla, her bir askerin ve subayın kollarını sıvayıp Müslümanların ilk kıblesi ve üçüncü haremi olan Mescid-i Aksa’ya yardım için derhal yola koyulması boynunun borcudur. Bunu yapmayanın akıbeti ise ancak pişmanlık ve hüsrandır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ“Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” [Tevbe 39]

Devamını oku...

Siyaset, Alenen Dış Talimatlarla Övünmeye Dönüştüğünde

Haber-Yorum

Siyaset, Alenen Dış Talimatlarla Övünmeye Dönüştüğünde

Haber:

Lübnan Cumhurbaşkanı'nın 21 Temmuz 2026'da ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret ile bunun öncesinde bölge başkanları ve yöneticilerinin yaptığı ziyaretler ve görüşmeler.

Yorum:

ABD Başkanı, iki haftadan kısa bir süre içinde bölgedeki birçok liderle bir araya geldi ve bunlardan bazıları şunlardır: 8 Temmuz’da Suriye Cumhurbaşkanı, 14 Temmuz’da Irak Başbakanı ve 21 Temmuz’da Lübnan Cumhurbaşkanı ve bunun dışında doğrudan temaslar, bakanlar ve heyetlerle yapılan görüşmeler de gerçekleşmiştir.

Dış devletlerin iç işlerimize karışmasına izin vermemek de dahil olmak üzere egemen siyasi kurallar, artık geçerliliğini yitirmiş teoriler, aldatma ve sahte vehimlerle süslenmiş örtülü sloganlar ile siyasi uyuşturma amacıyla kullanılan medya kılıfları haline gelmiştir.

Sadece iki hafta içinde, Lübnan’dan Suriye’ye, Irak’a ve diğer ülkelere kadar bölgenin yöneticilerine ABD’nin dikteleri dayatılmakta olup her ülkenin rolü ve eylemleri ABD’nin politikasına hizmet edecek şekilde belirlenmekte ve ülkeler, Yahudi varlığıyla normalleşme süreçlerini hızlandırmak, İbrahim Anlaşması’nı uygulamak, daha önce kendi çıkarları anında ABD’nin kendisinin büyüttüğü İran’ın bölgedeki nüfuzunu kuşatmak ve bölge ülkelerinin sözde istikrarı ve egemenliği pahasına ABD ile Yahudi varlığının çıkarlarını güvence altına almak için, artık rolünü yitirmiş silahlı grupların yapısını parçalamak gibi katı bir şekilde belirlenmiş bir yol haritası çerçevesinde konumlandırılmaktadır.

Bu egemenliği kabul etmek, onu diplomatik bağlar gerekçesiyle örtbas etmek, dahası Trump’ın bölge başkanlarına yönelik çağrısıyla övünmek, onun emirlerini almaktan gurur duymak ve bunu büyük bir zafer ve fetihmiş gibi göstermek; bölgenin sadece yabancı nüfuzun acısını çekmediğini, aynı zamanda bölge halkından kopuk olan ve hiçbir şekilde onuru, ideolojiyi veya ülkenin çıkarını bile dikkate almadan tavizler vererek ve Amerika'nın çıkarları doğrultusunda hareket ederek ayakta kalmaya çalışan bağımlı rejimler tarafından yürütülen rehine krizinin ve maskeli sömürgeciliğin de acısını çekmektedir.

Bu nedenle gerçek egemenlik veya bu rehine durumunu sona erdirmek, ancak ümmetin iradesinden kaynaklanan tam bir kurtuluşla ve bölge halklarının izzetlerinin ve gerçek egemenliklerinin simgesi olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin gölgesinde onları İslam’ın yönetimi altında birleştirecek birleştirici bir projeye ve kapsamlı bir yönetime geri dönmekle gerçekleşecektir; zira bugünkü mevcut zorba yönetim sistemlerinden sonra bu ümmetin geleceği hakkındaki son siyasi aşama işte budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Şeyh Muhammed İbrahim - Lübnan

Devamını oku...

Söylem Tiyatrosu

Haber-Yorum

Söylem Tiyatrosu

Haber:

Kongre’deki Demokratların saflarını parçalayan Yahudi varlığı hakkında şiddetlenen çatışmanın ortasında. (CNN)

Haber:

Demokrat Parti, Gazze'deki savaşın devam etmesinin ve bunun Kongre'nin öncelikleri ile seçmenlerin eğilimleri üzerindeki etkisinin gölgesinde, ABD'nin Yahudi varlığına yönelik politikası konusunda artan iç bölünmelerle karşı karşıyadır. Bu bölünme, Temsilciler Meclisi’ndeki 103 Demokrat milletvekilinin Yahudi varlığına milyarlarca Dolarlık askeri yardımlara karşı oy kullanmasıyla açıkça ortaya çıkmıştır; bu da bu girişimin nihayetinde başarısız olmasına rağmen parti içindeki büyük bir dönüşümü yansıtmaktadır. Zira yasa koyucular, partinin Yahudileri destekleyen geleneksel politikalarından ne ölçüde uzaklaşması gerektiği konusunda hâlâ bölünmüş durumdalar.

Gazze’deki soykırım, bu anlaşmazlıkları alevlendiren ana bir faktör haline gelmiştir.

Yahudi varlığının işlediği katliamlar, kontrolsüz askeri harekâtları ve sivillere insani yardımın ulaşmasını engellemesi ve kısıtlaması, geniş çapta endişe uyandırmıştır; bu da yasa koyucular, birçok Demokrat seçmen, özellikle de onların gençleri tarafından eleştirilere yol açmıştır; zira bu kesim, ABD’nin Yahudi varlığına verdiği desteğin askıya alınmasını talep etmektedir. Kamuoyundaki bu dönüşüm, Demokrat Parti’nin son ön seçimlerine de yansımıştır; zira bu varlığı eleştiren birçok aday, mevcut milletvekillerini geride bırakarak kazanmıştır; bu da seçmenlerin çatışmaya yönelik tutumlarında bir değişim olduğuna ve parti liderliği üzerinde ek bir baskı yarattığına işaret etmektedir.

Parti yaklaşan seçimlere hazırlanırken Demokrat liderler, seçmenlerin bu varlığa yönelik ABD politikasında değişiklikler yapılması yönündeki artan talepleri ile parti için müzakere edilemez dış politika konuları arasındaki dengeyi temsil eden zorlu bir görevle karşı karşıyadırlar. Azınlık lideri Hakeem Jeffries, hedefinin kendi bloğundaki rakip gruplar arasında bir bağlantı köprüsü olmak ve bu farklı görüşler arasında bir arada yaşamaya teşvik etmek olduğunu açıklamıştır. Zira o, varlığın Yahudi devleti olarak var olma hakkına inanmakta ama aynı zamanda ona hesap sorulması amacıyla ABD’nin ona yönelik dış politikasının değiştirilmesini de talep etmektedir.

Bu gösterilere rağmen hiçbir şey değişmeyecektir. Zira Capitol Hill'de devam eden çatışma, seçmenleri yatıştırma çabasından, demokratların bu tartışmaya belirli standartlar dayatma hilesinden ve yaklaşan seçimlerde zaferi garantilemek için Siyonizm karşıtı dalgayı fırsata çevirme isteğinden başka bir şey değildir. Sonuçta uzun süredir himaye edip desteklediği bir sistemin Yahudi varlığını hesaba çekmesi, bir annenin çocuğundan şımarıklıktan vazgeçmesini ya da onun cezalandırmasını talep etmesine benzemektedir.

Son olarak Amerikalı seçmenler, Yahudi varlığının mali ve ahlaki bir yük haline geldiği gerçeğini giderek daha fazla idrak etmektedirler. Bununla birlikte seçmenler arasında giderek artan bu bilinç, Washington’daki güçler açısından kayda değer bir öneme sahip değildir. Çünkü bu varlığı on yıllardır destekleyen siyasi ve mali yapı, kamuoyuna boyun eğmek üzere tasarlanmış değildir; bu yüzden bu varlığı korumanın maliyeti, ondan beklenen faydalardan çok daha fazla hale gelmedikçe, halk tabanından vazgeçmeyecektir. Ancak bu belirleyici an henüz gelmemiştir. Hilafet bu hastalığa meydan okuyup ABD’nin elde ettiği askeri ve siyasi kazanımları kökünden sarsana kadar, iktidarda hangi parti olursa olsun ya da seçmenlerin protesto sesleri ne kadar yüksek olursa olsun, politikalar olduğu gibi kalmaya devam edecektir. Başka bir deyişle sistem, muhalefeti absorbe edecek, tartışmayı yeniden formüle edecek ve Müslümanların topraklarını istismar etmeye ve kanlarını kirletmeye devam edecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Bilim, Sermaye ve Yeni Jeopolitik Rekabet Arasında

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bilim, Sermaye ve Yeni Jeopolitik Rekabet Arasında
Jeffrey Sachs'ın Özbekistan Ziyareti

Küresel siyasette, bazen en büyük güç silah değildir, aksine bilgilerdir. Devletler artık etkilerini sadece ordular ve diplomasi yoluyla değil, aynı zamanda bilimsel merkezler, sıralamalar, göstergeler ve uzman ağları aracılığıyla da dayatmaktadır. Amerikalı ekonomist Jeffrey Sachs’ın Özbekistan ziyareti, sadece geçici bir bilimsel görüşme değildir; aksine ziyaret, Orta Asya’nın artan jeoekonomik önemini ortaya koyan olaylardan biridir.

Jeffrey Sachs, Batı akademi çevrelerinde öne çıkan bir ekonomist; Columbia Üniversitesi’nde profesör, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Merkezi Direktörü ve Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı’nın (SDSN) başkanıdır.

Ziyaretin ana hedefinin (SDSN Uzbekistan) ağının kurulması olduğu açıklanmıştır; resmi beyanlarda bu, bilimsel bir iş birliği olarak sunulsa da, ancak her uluslararası girişimde olduğu gibi bunun da jeopolitik bir perspektiften değerlendirilmesi gerekmektedir.

Neden özellikle Özbekistan?

Rusya-Ukrayna savaşı, küresel tedarik zincirlerindeki değişiklikler, Çin’in Kuşak ve Yol Projesi, Avrupa’nın yeni ulaşım yollarına duyduğu ihtiyacın yanı sıra ABD ile Batı ülkelerinin Orta Asya’daki nüfuzlarını güçlendirme çabaları; evet bunların hepsi, bölgenin stratejik önemini artıran faktörlerdir.

  • ● Birincisi:Özbekistan, yaklaşık kırk milyonluk nüfusuyla Orta Asya'da nüfus bakımından büyük bir ülke sayılmakta ve uluslararası sermayenin ciddi ilgisini çeken devasa pazar fırsatları sunmaktadır.
  • ● İkincisi: Neredeyse bölgedeki tüm ülkelerle sınır komşusudur.
  • ● Üçüncüsü: Taşkent, siyasi, ekonomik ve bilimsel bir merkez olarak bölgede büyük bir etkiye sahiptir.

Sachs konferansında, Özbekistan’ı küresel ekonomik ağırlık merkezine yaklaşan bir ülke olarak nitelendirdi. Bu görüşün sembolik bir anlam taşıdığı söylense de, ancak arkasında Orta Asya’nın 21. yüzyılda rolünün giderek arttığına ve bu sürecin dışında kalmayacağına dair önemli bir jeoekonomik işaret yatmaktadır.

(SDSN) ağı sadece bir bilim mi, yoksa bir etki aracı mı?

Bu ağ, resmi açıdan bir bilimsel ağ olarak kabul edilmekte olup, ülkelerin ekonomik kalkınma, çevre, eğitim, enerji ve diğer alanlarda tavsiyeler hazırlamasına yardımcı olmaktadır. Batılı yatırımcılar sermayelerini yatırmadan önce, ülkenin siyasi istikrarını, ekonomik potansiyelini, doğal kaynaklarını ve reformlarını değerlendirirler. Bilgileri üreten kimse, kararları bir dereceye kadar etkiler.

Bu nedenle, (SDSN) gibi ağların sadece bilim insanları için değil; bilakis aynı zamanda devletler, uluslararası finans kuruluşları ve özel sektör için de önem taşıması son derece doğaldır.

Batı'nın ekonomik vizyonu ve Özbekistan'ın çıkarları

Burada bir başka önemli yön daha vardır; Jeffrey Sachs, Batı kapitalist iktisat okulunda yetişmiş bir bilim insanı olup, piyasa, yatırım, küreselleşme ve uluslararası sermaye hareketleri, onun yaklaşımlarında önemli bir yer tutmaktadır. Bu eğilimin, yatırımları, teknolojiyi ve bilgiyi çekmek ve istihdam fırsatları yaratmak gibi olumlu yönleri vardır; görünen o ki Özbekistan, özellikle bu yöndeki işbirliğini hızlandırmaktadır.

Ancak tarih ve gerçeklik, herhangi bir yabancı sermayenin şüphesiz kendi çıkarlarını ön planda tuttuğunu ortaya koymaktadır. Hatta sömürgecilik döneminde bile “ticaret, ilerleme ve medeniyet” sloganlarının arkasına, çoğu zaman kendi büyük ekonomik çıkarlarını gizlemiştir.

Buna binaen Özbekistan için temel soru, dış işbirliğinin olup olmadığı değildir; aksine asıl soru şudur: Bu işbirliğinin en çok kimin çıkarına hizmet ettiğidir?

Özbekistan'ın dikkat etmesi gereken tehlikeler nelerdir?

● Birinci tehlike: Doğal kaynaklar ve stratejik sektörlerde dış çıkarların baskın olması, yani kaynakların büyük bir kısmının yatırımcıların eline geçmesi.

● İkinci tehlike: Ülkenin ekonomisinin yalnızca dış sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenmesidir. Buna örnek: Borçlara ve dış finansmana aşırı bağımlılıktır. Bu modelin tehlikesi şurada yatmaktadır; eğer ekonomik büyüme halkın gelir artışından daha hızlı gerçekleşir ve bu da borçlanma pahasına olursa, o zaman borç yükü gelecekte giderek artabilir. Merkez Bankası raporuna göre, kredi alan nüfusun borç yükünün (kredi geri ödemesinin gelire oranı) ortalama yaklaşık %37’ye ulaştığını belirtmek gerekir.

● Üçüncü tehlike: Sıralamalar ve göstergeler aracılığıyla ülke hakkındaki genel algıyı başkalarının şekillendirmesi. En büyük zenginlik ise bilgiler, birikim ve bağımsız karar alma gücüdür.

Eğer bir ülke, kendine özgü ulusal stratejisine, bilimsel ekolüne ve bağımsız analiz merkezlerine sahip değilse, o zaman başkaları tarafından hazırlanan değerlendirmelerin o ülkenin gelecekteki kararlarını etkileyeceği kesindir. Çünkü çağdaş dünyada göstergeler ve sıralamalar sadece sıradan istatistikler değildir; aksine sermayenin hareketini etkileyen araçlar haline gelmiştir. Bu nedenle Özbekistan için, sıralamalarda üst sıralara yerleşmeye çalışmakla yetinmemesi, aynı zamanda kendi çıkarlarına uygun bağımsız değerlendirme sistemlerini geliştirmeye de çalışması önemlidir.

Sonuç olarak:

Jeffrey Sachs’ın Özbekistan ziyareti, sadece bir bilim insanının yaptığı bir tur değildir; aynı zamanda Orta Asya’nın küresel ekonomik sistemdeki öneminin giderek arttığının bir göstergesidir.

Özbekistan bu süreçten etkin bir şekilde yararlanabilir; bilim, teknoloji, yatırım ve karşılıklı faydaya dayalı uluslararası işbirliği, ülkede kalkınma için birtakım ufuklar açabilir.

Ancak fırsatlarla birlikte sorumluluk da gerekir. Zira Batılı yatırımcıların tamamı, Özbekistan halkının refahını istemiyor; aksine hepsi kendi servetlerini artırmak istiyor. Çünkü devletler tarih boyunca sadece silahla değil, ekonomik bağımlılık yoluyla da etki altına girmişlerdir. Bu bağlamda Özbekistan’ın 2025 yılı sonu itibarıyla toplam borcunun yaklaşık 46,85 milyar Dolara ulaştığını belirtmek gerekir...

Batılı ekonomik model ile İslam’ın adalet standardı arasındaki fark, yeryüzü ile gökyüzü arasındaki fark gibidir. Çünkü kapitalizm, tarihi boyunca hiçbir yabancı ülkeyi geliştirmemiş; aksine bu ülkeleri ekonomik ve siyasi açıdan kendisine bağımlı bir hale getirmiştir.

İslami ekonomik vizyona gelince; mesele sadece servetin artırılmasında değil, esas olarak bu serveti kazanma keyfiyetinde ve toplumda dağıtılma yolunda yatmaktadır. Çünkü İslam’da mal, insanın hevasına göre tasarruf edebileceği mutlak bir mülk değildir; aksine Allah’ın onu tasarrufta yetkili kıldığı bir emanettir; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَأَنفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُم مُّسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فَالَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَأَنفَقُوا لَهُمْ أَجْرٌ كَبِيرٌ ” Allah’a ve Rasulü’ne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükâfat vardır.” [Hadid 7]

Bu düşünceden hareketle ekonomik ilerleme sadece belirli bir kesimin zengin olmasıyla değil, aksine bir bütün olarak toplumda adalet ve refahın gerçekleşmesiyle ölçülür. Ayrıca İslami standarda göre; sermayenin helal olması, hiç kimseye zarar vermemesi ve toplumun maslahatına hizmet etmesi temel esaslardan sayılmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Gazaba Uğrayanların Suçları Tırmanışta!

Gazaba Uğrayanların Suçları Tırmanışta!

Peki, Ne Zaman Orduların Dalgakıran Gibi Gelip Onların Kökünü Kazıdığını ve Mübarek Toprakları Kurtardığını Göreceğiz?!

24 Temmuz 2026 Cuma günü, Nablus’a bağlı Till beldesinde dört kişi, katil ve suçlu varlığın ordusu ve onların koruması altındaki yerleşimcilerin saldırılarına karşı kendilerini ve beldelerini savunurken şehit düştü. Saldırganlardan biri, elinden alınan silahla öldürülmüş olsa da, köy halkı tamamen silahsızdı. Kendilerini savunmak için sahip oldukları tek şey, nefret ve suç kurşunlarına karşı siper ettikleri çıplak göğüsleriydi.

Bu katliam, Gazze’de durmak bilmeyen, ardı arkası kesilmeyen, sanki sayımı durmuş ve unutulmaya terk edilmiş trajedilere eklenen yeni bir katliam niteliğindedir. Bunun yanı sıra suçlular, Batı Şeria’nın dört bir yanında Filistin halkına yönelik kundaklama, bıçaklı saldırı ve yıldırma eylemlerini de sürdürüyorlar. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, bir de gaspçı varlığın başı Netanyahu çıkıp utanmazca şu açıklamayı yapıyor: “Terörü her yerde kovalayacağız, sabotajcılara ve arkalarındakilere ulaşacağız ve onlardan hesap soracağız.” Suç ordusu da Batı Şeria’ya beş bölük daha sevk ederek burayı askerî operasyon bölgesi ilan etme kararı aldı ve yerleşimcilere karşı duranları hedef alacağını duyurdu. Smotrich de yaptığı açıklamada “Till, Irak Burin ve Beyt Furik köyleri, Nablus ve Tulkarem’deki mülteci kampları gibi olmalıdır.” diyerek, Filistin halkının kanı üzerinden yeni bedeller ödetileceğini söyledi. Mücrim işgalci, halkı katlettiği ve mülklerine saldırdığı yetmezmiş gibi bir de onları cezalandırıyor. Bu varlık ve suçları yalnızca azgınlık, saldırganlık ve kibir denklemi üzerine kuruludur. Gerçek bir savaşın ya da uzun süreli bir mücadelenin yükünü tek başına taşıyamayacak kadar çürük ve zayıftır.

Suç üstüne suç işlenirken, kınama içerikli iğrenç ve mide bulandırıcı kınama açıklamaları da aralıksız sürmektedir. Bu açıklamalardan daha da iğrenç olanı ise, halka yerleşimci sürücülerine karşı “halk direnişi” gösterme çağrısında bulunmalarıdır. Abbas yönetimi sorumluluğunu üstlenmekten kaçmış, yükü hiçbir gücü ve kuvveti olmayan insanların sırtına yüklemiştir. Halk yerleşimcilere karşı durduğunda ise, karşılarında yerleşimcilerle omuz omuza saf tutan işgal ordusunu bulmuş, buna karşılık Filistin yönetiminden kınama ve protestodan başka kayda değer hiçbir adım görmemiştir. Bu durum, ihanet olarak nitelenen Oslo Anlaşması’nı temel siyaset kabul eden, “işbirlikçi” güvenlik koordinasyonunu dokunulmaz sayan ve işgalci yapıyı tanımayı belediye veya parlamento seçimlerine katılmanın ön şartı hâline getiren bir yönetimden beklenmeyecek bir şey değildir.

Filistin halkı, dünyanın en korkak insanlarının ateşiyle kavrulmaktadır. Her gün ölüme sürüklenirken ne sempati ne de dökülen gözyaşları onlara bir fayda sağlamaktadır. Evlerinden sürülürken övgü ve destek sözleri de onlara hiçbir yarar getirmemektedir. Mübarek topraklarda kalmanın bedelini her gün kendi kanlarıyla yazılan faturalarla ödemekte, bu bedel ise her geçen gün daha da ağırlaşmaktadır.

Filistin halkı; özellikle Batı Şeria’sı, Gazze’si, esirleri ve Mescidi Aksa’sı etrafına baktığında, düşmanın onları önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından kuşattığını görüyorlar. Düşmanın ötesinden bir yardımcı beklediklerinde ise karşılarında kuşatmayı daha da sıkılaştıran, bağları daha da sağlamlaştıran, katille omuz omuza ve el ele veren rejimler buluyorlar. Bu rejimler, Filistin’in kurtuluşu için cihada can atan bir ümmeti ve Mescid-i Aksa’da namaz kılmak için yanıp tutuşan orduları kardeşlerine yardım etmekten alıkoyuyorlar.

Bugün Filistin halkı, kaçınılmaz ölümden kaçacak bir sığınak ve planlı tehciri durduracak bir engel görememektedir. Karanlık onları her taraftan kuşatmış durumdadır. Yine de ümmet ve onun ordularında küçük bir umut ışığı görmektedirler. Ancak bu umut da, ümmete ve ordularına defalarca yapılan çağrıların karşılıksız kalması sebebiyle sönmeye yüz tutmaktadır. Beklenen hareket; bugüne kadarki girişimlerden farklı, teslimiyet ve normalleşme düzenlerini yıkacak, Müslüman ordularını işgalci yapıyı koruma konumundan çıkaracak, askerleri kışlalarından, topları depolarından ve uçakları hangarlarından çıkaracak bir harekettir. Hıttîn’i, Ayn Câlût’u, Kadisiye’yi ve Yermük’ü hatırlatan bir seferberliktir.

Peki ne zaman Mescid-i Aksa’nın avlularında cihat nidaları, zafer tekbirleri ve büyük fethin şükür secdeleri yankılanacaktır?

Devamını oku...

Afrika’nın Sorunlarını Ancak İslam Çözer

Gana’nın başkenti Akra’da 21-22 Temmuz 2026 tarihlerinde sağlık konulu bir Afrika zirvesi gerçekleştirildi. Zirvede; sağlık egemenliğinin güçlendirilmesi, evrensel sağlık hizmetleri kapsamına ulaşılması, özellikle 2030 yılına kadar AIDS ve veremle mücadele çabalarının hızlandırılması, anne ölümlerinin azaltılması ve Afrika’da yerli ilaç üretiminin yaygınlaştırılması konuları ele alındı.

Zirvede ele alınan meseleler incelendiğinde, bunların kapitalist sistemin doğal sonuçları olduğu görülür. Bu sonuçlar, gerek kapitalizmin Afrika’da ve dünyanın diğer bölgelerinde uygulanmasından, gerekse büyük kapitalist devletlerin Afrika’yı sömürgeleştirmesinden kaynaklanmaktadır. Afrika, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ve 1960’lı yıllardan itibaren büyük kapitalist devletler arasındaki sömürge rekabetinin en yoğun yaşandığı kıtalardan biri olmuş; bu nedenle diğer bölgelere göre çok daha ağır bedeller ödemiştir.

Bilindiği üzere Afrika, su kaynakları, tarım arazileri, ormanları, değerli ve stratejik madenleri, petrolü ve doğal gazı bakımından dünyanın en zengin kıtalarından biridir. Fakat bu zenginliklerin Afrika halklarının refahına hizmet etmesi gerekirken, sömürgeci devletlerin iştahını kabartan bir hedef hâline gelmiş; bunun sonucunda Afrika halkları dünyanın en yoksul toplumları arasına sürüklenmiştir. Buna ek olarak, özellikle İslam’ın yönetmediği bölgelerde cehalet de önemli bir sorun olmuş ve bunun sonucunda sömürgeci Kapitalist devletler arasındaki çatışmalarda milyonlarca Afrikalı hayatını kaybetmiştir.

Dünyanın en büyük felaketi, sömürgeci kapitalist sistemdir. Bu sistem Afrika’nın ve diğer toplumların zenginliklerini elinden almış, bireysel özgürlük anlayışını kutsallaştırmış ve kendi çıkarlarını koruyan yönetimleri iş başına getirmiştir.

Servetlerin yağmalanması derin bir yoksulluğa yol açarken; kişisel özgürlüklerin kutsanması AIDS gibi ölümcül hastalıkları üretmiştir. Başa getirilen ajan yöneticiler ise sağlık hizmetlerinin yetersizliğine, kötü yönetime ve aşırı yoksulluğa neden olmuştur.

Afrika bu acı gerçeklikten ancak doğru bir ideolojiyi benimseyerek kurtulabilir. Tek doğru ideoloji ise İslam’dır. İslam’la Afrikalıların bilinç seviyesi yükselecek, Afrika sömürgecilikten kurtulacak, gerçek bir kalkınma sağlayacak, iş birlikçi yöneticilerden kurtulacak, kıtanın bütün sorunları çözülecek ve yağmalanan zenginliklerini geri alacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezî Medya Ofisi, bu çerçevede Afrika halkına, entelektüellerine, kanaat önderlerine ve kıtadaki nüfuz sahibi kişilere insan aklını ikna eden ve fıtrata uygun akli ve sahih akidesiyle ve bu akideden fışkıran sistemiyle İslam ideolojisini sunuyor. Onları bu ideolojiyi benimsemeye, Afrika’nın çeşitli ülkelerinde buna yönelik bir kamuoyu oluşturmaya ve gerçek kapsamlı bir kalkınma gerçekleştirmeye çağırıyor. Ayrıca insanın problemlerine getirdiği çözümleri ve bu ideolojinin detaylarını içeren kitap ve yayınları temin etmek üzere, bu bildirinin altında yer alan web sitesi, e-posta adresi ve telefon numaraları aracılığıyla kendileriyle iletişime geçmeye davet ediyor.

فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى * وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكاً“Eğer tarafımdan size bir yol gösterici gelir de, kim benim yol göstericime uyarsa artık o, ne sapar ne de sıkıntı çeker. Her kim de benim zikrimden yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.” [Tâhâ 123-124]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER