Salı, 23 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti Kevâhile el-Vâliye Emiri Emir Avad el-Ceyyid en-Nuayme’yi Ziyaret Etti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nden bir heyet, güvenlik makamları tarafından ifadeye çağrılmasının ardından durumunu yakından görmek amacıyla, 2 Cemaziyülevvel 1448 / 13 Ekim 2026 Salı günü Emir Avad el-Ceyyid en-Nuayme’yi ziyaret etti. Heyete, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Meclisi Üyesi Dr. Ahmed Abdul Fadıl başkanlık etti. Kendisine Meclis Üyesi Üstat Muhyiddin Buhari ile Hizb üyelerinden Üstat Müzemmil es-Sıddık, Halid el-Cedî’, Abdulvehhab Muhammed ve ayrıca kardeş Abdülkadir İbrahim Abdulvehhab eşlik etti.

Çok sayıda ileri gelenin, emirin ve kabile liderinin katıldığı toplantıda Emir Avad el-Ceyyid, sorgu sürecinde yaşananları anlattı. Yaptığı işin Allah için olması sebebiyle hiçbir şeyden korkmadığını, bu ziyaretlerle kendisine destek verilmesinin ve ileri gelenlerin yanında durmasının kendisini daha da metin ve kararlı hâle getirdiğini ifade etti.

Ardından Emir Muhammed Zeyn (Ebu Hafs), heyeti emirlere ve ileri gelenlere tanıtması için sözü Dr. Ahmed Abdul Fadıl’a verdi. Dr. Abdul Fadıl konuşmasında şöyle dedi: Biz Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nden bir heyetiz. Emirin gözaltına alındığı haberini duyduğumuzda onun yanında durmak amacıyla geldik. Kendilerini iki hafta önce de evinde ziyaret etmiştik. İslam esasına dayanan tutumları ve Allah için gerçekleştirdiği çalışmaları, bizim de onun yanında bütün kararlılığımızla durmamızı gerektirmektedir. Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Bugün hepimizi birbirimize bağlayan bağ İslam’dır.

Emirler ve ileri gelenler de yaptıkları konuşmalarda İslam’a bağlılıklarını, yeniden İslam’a dönülmesi gerektiğini ve ülkeyi içinde bulunduğu çukurdan çıkarıp hem ülkenin hem de insanların hâlini düzeltmenin tek çözümünün İslam olduğunu vurguladılar.

Bu ziyaret gerek Emir gerekse orada bulunan ileri gelenler nezdinde son derece olumlu karşılandı.

Devamını oku...

İşine Geleni Bulmak İçin Mercekle Arama Yapan Sömürgeci Kâfir, Gerçekler Söz Konusu Olduğunda Kör Kesilmektedir!

Yeni olmayan siyasi bir adımla Azerbaycan’daki rejim, Temmuz ve Ekim 2026 aylarında genel eğitim kanununda yaptığı sert değişikliklerle İslam ile savaşta yeni bir aşamaya geçti. Bakanlar Kurulunun hazırladığı uygulama talimatları uyarınca tek tip okul kıyafeti zorunlu hâle getirildi. Bu düzenleme, fiiliyatta eğitim kurumlarında başörtüsünün tamamen yasaklanmasına yol açtı. Karar metni, başörtüsünü açıkça zikretmekten kaçınan esnek bir hukuk diliyle kaleme alınmış olsa da medya izleme kuruluşları, başörtülü kız öğrencileri ve kadın öğretmenleri hedef alan, okul kapılarını başörtüsüne göre birer ayıklama noktasına dönüştüren keyfi uygulamaları ayrıntılı biçimde belgeledi. Yüzlerce genç kız eğitim hakkından mahrum bırakılırken, onlarca öğretmen haksız yere işten çıkarıldı. Bu durum bazı bölgelerde öğretmen kadrosunda ciddi açıkların oluşmasına neden oldu.

Yetkililer, ortaya çıkan çirkin görüntünün üzerini örtmek amacıyla bağımsız medya haberlerinin ve öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmasını ve halk protestolarını belgeleyen videoların yayılmasını engellemek için sosyal medya platformlarına teknik kısıtlamalar getirdiler ve kasıtlı yavaşlatma uyguladılar. Rejim, utanmadan devletin laik yapısını korumak ve sınır ötesi ideolojik etkilerin önünü kesmek için gerekli bir güvenlik ve egemenlik tedbiri olarak böylesine bir karar alındığını ileri sürdü.

Nüfusu yaklaşık 10,47 milyon olan ve %97’ye varan ezici çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bu İslam beldesi halkının haklarına yönelik ihlallere ve Allah’ın dinine karşı sergilenen bu cürete karşı, Batı’dan, özellikle de mesele iffet veya tesettürü zorunlu kılmaya çalışma, ahlaksızlık ve yozlaşmayla mücadele etmeye geldiğinde özgürlükler, insan hakları ve kadın hakları diye kulaklarımızı sağır eden Avrupa ülkelerinden öfkeli veya kınayıcı hiçbir tepki görmedik.

Azerbaycan İran’ın komşusu olmasına rağmen Batı, Azerbaycan’da başörtülü kadınlara yapılanları görmemek için bir gözünü kapatırken, diğer gözünü İran’daki başörtüsü yanlısı aktivistlerin çalışmalarını adeta mercekle taramak için kullanmaktadır. Zira İran’da başörtüsü taraftarları, internette başörtüsü ve şer’î kıyafet kurallarına uymayan kadınların işlettiği mağazalardan alışveriş yapılmaması çağrısında bulunan kampanyalar başlatmışlardır. Bu çevrim içi kampanyalara “bilinçli alışveriş” adı verilmiş, bununla tüketicilerin, başörtüsüne riayet eden kadın satıcıları ve işletme sahiplerini desteklemeye; şer’î kıyafet kurallarına uymayan kadınlardan ise alışveriş yapmamaya yönlendirilmesi amaçlanmıştır. Batı bu faaliyetleri kadınlar üzerinde endişe verici bir baskı ve kadın haklarını ihlal eden kabul edilemez bir zorlama biçimi olarak görmüştür!

Yöneticiler ve Batı, dinlerine bağlı Müslüman kadınlara, kız öğrencilere ve öğretmenlere başörtülerini çıkarmayı dayatmakta hiçbir sakınca görmezken; bu durum onların eğitimden mahrum bırakılmasına veya işlerinden kovulmasına yol açsa dahi buna sessiz kalmaktadırlar. Buna karşılık, başörtüsüne bağlılığı teşvik eden bireysel veya toplumsal faaliyetler söz konusu olduğunda nasıl ağlayıp feryat ettiklerini görüyoruz!

Bu tutum; ancak hadiseyi okurken aklın ve mantığın nasıl devre dışı bırakıldığıyla izah edilebilir. İslam’a ve onun her bir şiarına karşı beslenen kör kin ve nefret hakikati farklı şekillerde her daim kendini göstermektedir.

قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ“Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size ayetleri açıkladık.”[Ali İmran 118]

Ümmetin Hilafet Devleti’ne ne kadar da ihtiyacı vardır! Hilafet zamanı, mekânı ve olayları Âlemlerin Rabbi Allah’ın hükümleriyle yeniden düzene koyacak; ümmete ve evlatlarına izzet, iffet ve onur dolu bir hayatı yeniden kazandıracak; sömürgeci kâfirlerin ve suçlu yöneticilerin kökünü kazıyacaktır. İşte bunun için, ey Müslümanlar, ikinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak üzere bizimle birlikte adımlarınızı hızlandırmaya çağırıyoruz. Zira onun vakti gelmiş, yokluğunun acısı ise dayanılmaz boyuta ulaşmıştır.

Devamını oku...

Effetá (İftah) VI. Pavlus Okulu ve Irkçı Aşırılık

Batı Şeria’nın Beytüllahim kentinde özel gereksinimli öğrenciler için eğitim veren İftah VI. Pavlus Okulu yönetiminin, başörtülü kız öğrencilerin okula girişini yasaklaması, başörtüsü takmakta ısrar etmeleri hâlinde okuldan uzaklaştırılacakları ve devamsız sayılacakları tehdidinde bulunması geniş çaplı tartışmalara yol açtı.

Hicretin on beşinci yılında Müminlerin Emiri Ömer, Beytülmakdis’teki Hristiyanlara bir ahitname vermiş; bu ahitnamede onların canlarına, mallarına, ibadethanelerine ve dinî ritüellerine dokunulmayacağını ve kendilerine kötü muamelede bulunulmayacağını ifade etmişti. Bundan önce de Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bize, Ehl-i Kitap’tan zimmîlere zarar vermememizi öğütlemişti. Onlar bizimle birlikte yaşadılar, biz de onlarla yaptığımız ahitleri koruduk.

 Ancak bugün Beytülmakdis’te, Hristiyanların topraklarımızda asırlar boyunca güven ve emniyet içerisinde yaşamış olmalarına rağmen, toplumsal görevi özel gereksinimli çocukları eğitmek, rehabilite etmek, onların topluma uyum sağlamalarına ve toplum hayatına tam olarak katılmalarına yardımcı olmak olan bu okul, karşımıza hiçbir örfe ve dine uymayan ve herhangi bir hukuki dayanağı bulunmayan ırkçı bir kararla çıkmaktadır.

Ey Mübarek Topraktaki dinleri ve namuslarına düşkün Müslümanlar! Okulun, “kendine özgü bir sistemi ve resmî kıyafeti bulunduğu” gerekçesiyle aldığı ve gerek Müslümanlardan gerekse Hristiyanlardan çok sayıda arabulucu ve ileri gelenin okul yönetimiyle görüşmesine rağmen geri adım atmadığı bu karar, size, dininize ve onun hükümlerine olan çirkin bir ayrımcılığın ve açık bir kinin tezahürüdür:

Birincisi: Müslüman kız öğrencilerin başörtüsü, âlemlerin Rabbinin bir farzıdır. Kaldı ki Hristiyan şeriatı da kadınların örtünmesini kabul eder. Nitekim rahibeler bugün dahi başörtüsü kullanmaktadır.

İkincisi: Eğitim Bakanlığının yönetmelikleri bu tür bir uygulamayı yasaklar. Zira, her öğrencinin dinî vecibelerini yerine getirme hakkının kanun metniyle güvence altına alınmıştır.

Üçüncüsü: Kız öğrenciler yıllardır başörtüleriyle okula gelmektedirler. Öyleyse okul neden şimdi Müslümanlar nezdinde kutsal bir sembol olan başörtüsüne karşı çıkmaktadır?!

Eğitim Bakanlığı kimin çıkarı için böylesine incitici bir karar karşısında sessiz kalmaktadır? Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın farz kıldığı başörtüsü üzerinden bu öğrenciler baskıya ve pazarlığa maruz bırakılırken, özel gereksinimli kız öğrencilerin eğitim haklarından mahrum bırakılmasına neden sessiz kalmaktadır?!

Konuşma ve işitme güçlüğü yaşayan, hiçbir suçu ve kabahati olmadığı hâlde bir süredir mahrum bırakıldığı okuluna ve eğitimine geri dönmek istediğini söyleyen o kız öğrencinin durumu hiç mi vicdanınızı sızlatmadı?! Onun ve arkadaşlarının tek “suçu”, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın emrine karşı gelip başörtülerini çıkarmayı reddetmeleri midir?!

Allah aşkına, mesele tam tersi olsaydı; örneğin Hristiyan bir kız öğrenci, boynunda haç taşıdığı için bir dükkâna —okul bile demiyoruz, yalnızca bir dükkâna— alınmasaydı, bu mesele böyle sessiz sedasız savuşturulur muydu? Yoksa medya ve yönetim ayağa kalkar, bunu Hristiyanlara karşı bir terör meselesine dönüştürür; birlikte yaşama ve aşırılığı reddetme sloganlarıyla ortalığı inletir ve toplumsal barışı bozanlara derhâl cezalar mı verilirdi?!

Mübarek Toprakta faaliyet gösteren, kadınlara yönelik şiddete karşı çıktıklarını söyleyen; eşitlik, özgürlük, kızların kendi geleceklerini belirleme hakkı ve hatta kürtaj hakkı konusunda sürekli seslerini yükselten kadın dernekleri neden hiçbir tavır almıyorlar, neden hiçbir ses çıkarmıyorlar? Yoksa bir kızın başında başörtüsü bulunduğunda eğitim hakkı artık ortadan kalkıyor mu?!

Allah’ın izniyle bu durum uzun sürmeyecek, yakında biz kalkan olan bir İmama biat edeceğiz. O, kâfirlerin, münafıkların ve İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık eden yahut onların dinî vecibelerini yerine getirmelerine engel olan herkesin kökünü kazıyacaktır. Bu, Allah için hiç de zor değildir.

Devamını oku...

Mukallitlerin Durumları ve Onların Tercihleri Usame Semman’a

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap
Mukallitlerin Durumları ve Onların Tercihleri
Usame Semman’a

Soru:   

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu.

Allah sizi mübarek kılsın ve sizi en güzel şekilde mükâfatlandırsın Şeyhimiz;Allah'tan sizi yardımıyla desteklemesini, Hilafet Devleti'nin kuruluşunu hızlandırmasını ve size sevap ve sebat yazmasını diliyoruz.

Bir sorum var; mümkünse cevaplamanızı rica ediyorum:

İslami Şahsiyet kitabının birinci bölümünde geçen “Delilin Kuvveti” konusunda şöyle geçmektedir:

(Tercihlerle ilgili konuların özeti budur. Bu şekilde insan, daha kuvvetli şer’î delili öğrenebilir ki şer’î hükmü buna göre tercih edebilsin. Bu da iki hâlde mümkün olur:1- Zannın talebinde bütün gücünü harcayamaması nedeniyle istinbata gücü olmadığı için karşılaştığı iki delilin muhakemesinde tâbi olanın hâlidir. 2- İki delil birbiri ile çatıştığı zaman müçtehidin hâlidir. Her iki hâlde de iki delille karşılaştığı zaman ikisinden birini tercih etmesi gerekir. İkisinden birini tercih ettiği zaman ise delili daha kuvvetli olan hükmü alması ve onunla amel etmesi, delilini zayıf gördüğü hükmü de terk etmesi gerekir.)

(Tek bir meselede birden fazla müçtehidi taklit etmek) başlıklı soru-cevapta ise şöyle geçmektedir:

(Bütün bunlar kişi mukallit olduğu sürece böyledir; ancak delilleri muhakeme etme ve aralarında tercih yapma imkânına sahip olursa taklit ettiği müçtehidi bırakıp daha güçlü delile tabi olmalıdır.)

Peki meselenin sınırları, delile tabi olan mukallide karşın ammi mukallit için farklı mıdır? Eğer meselenin sınırları aynıysa, şer'î tercihlere göre deliller arasında tercih yapma imkânına sahip olan tabi mukallidin, örneğin namaz meselesi gibi tek bir meselenin cüzlerinde deliller ve müçtehitlerin görüşleri arasında tercih yapması caiz midir? Yoksa tercih, tek bir meselenin cüzlerinde değil de, bağımsız meseleler arasında mı olmalıdır?

Allah sizi hayırla mükafatlandırsın ve sizi mübarek kılsın; Allah'tan sizi muvaffak kılmasını ve doğruya yöneltmesini, sizi yardımıyla desteklemesini ve bunu hasenat mizanınıza koymasını dileriz; Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Ey kardeşim Müslümanlar şer’î hükmü bilmede iki gruba ayrılırlar; birincisi mukallit, ikincisi müçtehit olup bir üçüncüsü yoktur. Çünkü vakıaya göre kişi, ya kendi içtihadı ile ulaştığı şeyi (şerî hükmü) alır ya da başkasının içtihadıyla ulaştığı şeyi alır. Dolayısıyla mesele, bu iki halin dışına çıkamaz. Buna göre durumu ne olursa olsun müçtehit olmayan kimse mukallittir. Dolayısıyla taklitteki mesele; hükmün bir başkasından alınmasıdır:

1- İçtihat ehliyetine sahip olan bir müçtehide gelince; yeterli derecede Arapça bilgisinin, Kur’an ve sünnetin bölümleriyle ilgili yeterli bilgisinin, karşılaştırma, cem ve tercih gibi delilleri muhakeme keyfiyetiyle ilgili yeterli bilgisinin, sonra hükümleri istinbat etme gücünün olması gerekir.

* Müçtehit, bir meselede içtihat ettiğinde onun hakkındaki şer'î hüküm, kendi içtihadına tabi olmasıdır; delilin kuvvetli olması gibi bir tercih sebebi olmadıkça bu görüşten başka bir görüşe geçemez.

2- Müçtehit olmayana gelince; bu iki kısımdır. Tâbi ve âmmi (mukallit). Bu ikisinden birinin başka bir mezhebe geçmesinin birtakım şartları vardır ve tüm durumlardaki bu geçiş daha hafif olmasından dolayı arzu ve hevese göre değil, bilakis tâbi ve âmminin şerî bir tercih durumu ile olmalıdır:    

A- Tâbiye gelince; o, teşride bazı muteber ilimlere sahip olan kişidir… Arapça dilini yeterli düzeyde bilmesi… Tercüme ile bile olsa hadislerdeki mütevatir, sahih, hasen ve zayıf olanın medlulunu bilmeli ve hadis kitaplarından sahih (hadis) ilmine sahip olmalıdır.

* Yani tâbi-müttebi, tercih durumu yoluyla bir görüşten başka bir görüşe geçebilir. Zira tâbinin, delilini bildiği hükme tâbi olması ve delilini bilmediğini terk etmesi gerekir.  

B- Âmmiye gelince; o, tâbi gibi teşride bazı muteber ilimlere sahip olmayan kişidir… Dolayısıyla o, mezhepteki şeyhin kendisine söylediği şekilde Allah Subhanehu’ya ibadet eder. Böyle birisi, tercih durumu dışında herhangi bir meselede kendi mezhebinden başka bir mezhebe geçemez. Âmmi nezdinde tercih durumu, anlayış, takva ve güzel muamele açısından taklit etmiş olduğu kimseye olan güvenidir. Dolayısıyla o, caminin şeyhini veya babasını ya da camide insanlara Kur’an okumayı öğreten birini taklit eder… Bu durumda o, bu mezhepten bir başkasına geçemez. Ancak dediğimiz gibi tercih durumu bundan başkadır; yani o, onlardan daha iyi bilen bir adam tanıyor ve onun takvasına ve adaletine onlardan daha çok güveniyor.

* Yani âmmi biri, tercih durumu yoluyla bir görüşten diğerine geçebilir. Bu tercih durumu ise, âmmi kişi takvasına ve adaletine güvendiği, ilminden ve anlayışından emin olduğu bir adamı tanıyıp onu geçeceği mezhebe yönlendirdiğinde, şayet emin olursa ona geçmesi caiz olur…   

Özetle müçtehit, en güçlü delili bilme ve delilin gücüne göre tafsıli delillerinden şer'î hükümleri istinbat etme gücüne sahiptir… Onun için tercih edilen, delilin kuvvetli olmasıdır.

Tâbi ise hükmü, taklit ettiği müçtehidin deliline dayanarak alır… Ancak o, içtihat yapamaz ve delilin diğerinden daha güçlü olduğunu bilemez… Dolayısıyla onun için tercih edilen, müçtehidinin delilini bilmektir… Eğer bir müçtehidi, müçtehidin delillerini tam olarak bilmeden taklit ediyorsa, sonra da delilleri diğer bir müçtehitten öğrenirse, diğer müçtehidi takip eder.

Âmmiye gelince; o, delili bilme gücüne sahip değildir; bilakis kendisine ve ilmine güvendiği şeyhi ya da namaz kıldığı camide insanlara imamlık yapanı ve benzerlerini taklit eder… Dolayısıyla onun için tercih edilen, şeyhine veya cami imamına güvenmektir.

Soruda: (Şer'î tercihlere göre deliller arasında tercih yapma imkânına sahip olan tabi mukallidin, deliller arasında tercih yapması caiz midir?) şeklinde belirtmiş olduğun şey dakik değildir; dolayısıyla tâbi-müttebi, kendisinden hüküm çıkarmak için deliller arasında tercih yapma gücüne sahip değildir; tâbi hakkında geçen şey, sahih,hasen vezayıf olması bakımından delili bilmektir… Ancak bu, deliller arasında tercih yapmak ve istinbatta bulunmak için yeterli değildir; aksine fıkıh usulü ilimlerinden dile hakim olmak, hâs ve âm, mutlak ve mukayyet ve benzerleri gibi içtihadın şartlarından olan başka meseleleri de bilmek gerekir… Tâbinin tanımında şöyle geçmiştir:

1- Şahsiyet 1 de Mukallitlerin Durumları ve Tercihlerinde şöyle geçmiştir:

(Zira delili muhakeme edebilmek ve hüküm çıkarabilmek için; hakkında araştırma yapılan konu ile ilgili delillerin birbiri ile çelişip çelişmediğini, çelişme var ise bu çelişkiyi giderebilmeyi ve de delilleri derin derin inceleyebilmeyi gerektirir. Buna ancak müçtehit kadir olabilir.

Bu nedenle mukallit müçtehitten farklıdır. İnsanlar şer’î hüküm açısından ya mukallittir ya da müçtehittir. Bir üçüncüsü yoktur…Dolayısıyla hem âmmi hem de tâbi, mukallit kavramının kapsamına girer. Ancak müttebi/tâbi, taklit ettiği müçtehidin delilini bilmesi şartı ile taklit eder. Âmmi ise kayıtsız şartsız delili bilmeden taklit eder.)

2- Şahsiyet 1’de taklit bölümü:

(Öyleyse başkasına uyan kimse mukallittir. İttiba/uymak demek, delili bilmeden, delil hakkında herhangi bir muhakeme yürütmeden müçtehidin görüşüne bağlanmak demektir. Yani bir hüccetle bağlayıcı olmaksızın bağlanmaktır. Eğer delil hakkında muhakeme yapar ve delilden hükmün istinbat yönünü bilerek, hükmün istinbat yönü ve hükmü kabul edersen, hükmün dayandığı hüccet/delil senin için bağlayıcıdır ve bu durumda senin görüşün müçtehidin görüşü gibidir. Dolayısıyla böyle bir hâlde sen tâbi olan değil müçtehit sayılırsın. Bundan da ortaya çıkmaktadır ki, ittiba/uymak taklit etmek demektir. Tâbi olan kimse delili bilse bile yine mukallit sayılır.)Bundan açıkça anlaşılıyor ki tabi olan kişi, deliller arasında tercih yapma, sonra istinbatta bulunma gücüne sahip değildir; sadece sahih delili sahih olmayandan ayırt eder; ancak delillerin arasını cem edip aralarında tercih yapma ve istinbatta bulunma gücü onda mevcut değildir, aksi takdirde müçtehit olurdu…

Görünen o ki senin için sorun olan şey, Şahsiyye’nin 232. sayfasındaki Delilin Kuvveti bölümünde geçen şu ifadelerdir:

(Tercihlerle ilgili konuların özeti budur. Bu şekilde insan, daha kuvvetli şer’î delili öğrenebilir ki şer’î hükmü buna göre tercih edebilsin. Bu da iki hâlde mümkün olur: 1- Zannın talebinde bütün gücünü harcayamaması nedeniyle istinbata gücü olmadığı için karşılaştığı iki delilin muhakemesinde tâbi olanın hâlidir. 2- İki delil birbiri ile çatıştığı zaman müctehidin hâlidir. Her iki hâlde de iki delille karşılaştığı zaman ikisinden birini tercih etmesi gerekir. İkisinden birini tercih ettiği zaman ise delili daha kuvvetli olan hükmü alması ve onunla amel etmesi, delilini zayıf gördüğü hükmü de terk etmesi gerekir.) Sanki sen; (Zannın talebinde bütün gücünü harcayamaması nedeniyle istinbata gücü olmadığı için) ifadesinin, tercih yapma ve içtihat etme gücü anlamına geldiğini zannettin; oysa bu şekilde değildir; bilakis buradaki muhakeme, sahih, hasen ve zayıf olanı bilmektir ve bu, tercih yapmak için yeterli değildir; aksine tercih yapabilmek için has ve âm, mutlak ve mukayyet, nâsih ve mensuh ve benzerleri gibi başka hususların da bilinmesi gerekir... Zira mesele, cümlenin sonundaki şu ifadeden açıkça anlaşılmaktadır : (İstinbata gücü olmadığı için).   

Sonuç olarak tâbi olan kişi deliller arasında tercih yapma ve onlardan şer‘î hükmü istinbat etme gücüne sahip değildir; aksi takdirde müçtehit olurdu.

Bu, sorunuzdaki tâbi olan kişinin deliller arasında tercih yapabileceği ve hüküm istinbat edebileceği yönünde belirttiğiniz sözün doğru olmaması bakımındandır.

Sorunuzun ikinci kısmına gelince: (Şer'î tercihlere göre deliller arasında tercih yapma imkânına sahip olan tabi mukallit, örneğin namaz meselesi gibi tek bir meselenin cüzlerinde deliller ve müçtehitlerin görüşleri arasında tercih yapması caiz midir? Yoksa tercih, tek bir meselenin cüzlerinde değil de, bağımsız meseleler arasında mı olmalıdır?) Bu ise iki durumdan dolayı dakik değildir:

Birincisi: Tâbi olan kişi müçtehit değildir; yani deliller arasında tercih yapma ve onlardan şer‘î hüküm istinbat etme gücüne sahip değildir.

İkincisi: Mesele bölünmez bir bütündür; dolayısıyla meselenin rükünleri, şartları, sıhhati ve butlanı, meselenin aslından ayrılamaz; bu nedenle şer‘î hüküm bunların tamamını kapsaması gerekir;bu yüzden namazın rükünlerinde Şâfiî mezhebini, sıhhatinin şartlarında ise İmam Malik’i taklit etmek caiz değildir; bilakis tek bir mesele olarak ele alınmalıdır.

Konuyu, “Teysîru’l Vusûl İle’l Usûl” kitabının 275 ve 276. sayfalarında geçen taklit konusunda açıkladık ve yeterli olacak bir şekilde ayrıntılandırdık:

[Meselenin tanımı: Burada meseleyle kastedilen, sıhhati bakımından bir başkasına bağlı olmayan her bir fiil veya fiiller grubudur.

Meselenin cüzüne gelince; bu, şartlar ve rükünler gibi sıhhatinin gerçekleşmesi için gerekli olan her fiildir.

Örnekler:

Abdest: Sıhhatli olması bir başkasına bağlı olan fiillerdir; çünkü namazın sıhhatli olması abdeste bağlıdır; bu nedenle abdest, tanıma göre bir mesele değildir; ancak sıhhatinin gerçekleşmesi için gerekli olan namazın bir parçası sayılır.   

Namaz: Sıhhatli olması bir başkasına bağlı olmayan fiillerdir; dolayısıyla bu, bir mesele olup rükünler gibi sıhhatinin ve taharet ve kıbleye yönelmek gibi sıhhatinin şartlarının gerçekleşmesi için gerekli olan her şey ondan bir parça sayılır.

Oruçta niyet etmek: Sıhhatli olması bir başkasına bağlı olan fiildir; zira orucun sıhhatli olması niyet etmeye bağlıdır; bu nedenle niyet etmek bir mesele değildir; aksine başka bir meselenin parçasıdır.

Oruç: Sıhhatli olması bir başkasına bağlı olmayan fiildir; dolayısıyla bu, bir mesele olup niyet ve orucu bozan şeylerden uzak durmak gibi sıhhatinin şartlarının gerçekleşmesi için gerekli olan her şey ondan bir parça sayılır. Buna göre bir kişi namaz konusunda bir müçtehidi taklit ederse, abdest, ihtilam olunca gusletmek, teyemmüm, kıbleye yönelme ve namazın rükünleri gibi namazın bütün cüzlerinde de o müçtehidi taklit etmesi gerekir; eğer oruç konusunda bir müçtehidi taklit ederse, niyet, her gün için mi yoksa bütün ay için mi niyetin vacip olduğu, niyet gündüz sahih olur mu yoksa geceden mi olması gerektiği, orucu bozan şeyler ve iftar ruhsatları gibi onun bütün cüzlerinde de o müçtehidi taklit etmesi gerekir. Ancak başka bir meselede bir müçtehidi taklit etmesi caizdir.] Bitti.  

Son olarak sana selam ediyor ve bu kadarının yeterli olduğunu umuyorum; en iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır.

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 03 Cumade’l Ûlâ 1448

M. 14/10/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:
https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122155852803129051

Devamını oku...

Başörtüsü Savaşı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Başörtüsü Savaşı

Haber:

Başörtüsü Azerbaycan'da krizin patlak vermesine neden oldu... Kriz, Azerbaycan Bakanlar Kurulu'nun geçen 21 Eylül'de çıkardığı 309 sayılı karara dayanmaktadır; söz konusu karar, okul üniformasının bütünlüğünü bozan veya genel eğitimin laiklik ilkesiyle çelişen ilave kıyafetlerin giyilmesini yasaklıyor. (Sky News)

Yorum:

Hak dinle, onun hükümleriyle ve tezahürleriyle savaşmak, hak ile batıl arasındaki çatışma kadar eski olup, çeşitli şekillerde ve birçok surette ortaya çıkmaktadır.Başörtüsü savaşı tarihsel olarak, sadece başörtüsünü yasaklamakla kalmayıp Hilafet sistemini kaldıran, dindarlığın her biçimiyle savaşan ve kâfir Batı'nın kucağına atılan mücrim Mustafa Kemal ile belirginleşmiştir.

Ardından Avrupa devreye girdi; nitekim bir süredir Fransa'da yaşanan sürecin ardından, aşırı sağcı Fransız lider Marine Le Pen, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimlerine birkaç ay kala kamusal alanda başörtüsü takılmasının yasaklanması mücadelesini yeniden siyasi sahnenin ön sıralarına taşımış ve böylece Ulusal Birlik partisinin Fransa'daki kimlik, göç ve İslam konularındaki en belirgin başlıklarından birini oluşturan son derece hassas bir dosyayı yeniden açmıştı.

Mesele yalnızca Fransa ile sınırlı değildir; aksine daha önce Türkiye, Tunus ve diğer ülkeler gibi Müslüman ülkelerdeki bazı devletler de başörtüsünü yasaklamıştı. Burada iki noktaya değineceğim:

  • Birinci nokta: Batı ve bir bez parçasından bile rahatsızlık duyup onu ulusal güvenlik için, hatta Batı medeniyetine yönelik bir tehdit olarak gören devletlerle ilgilidir! Peki bu hangi ülkelerdir; hangi medeniyet için bir kumaş parçası tehlike oluşturabilir? Eğer bir bez parçası, yapısını tehdit eden varoluşsal bir tehlike hâline geldiyse onun devlet olarak adlandırılması bir suçtur ve bir medeniyet olarak kabul edilmesi ise bir utançtır.
  • İkinci nokta: İslam ümmetine yöneliktir; zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:لتُنْقَضَنَّ عُرَى الإِسْلَامِ عُرْوَةً عُرْوَةً، فَكُلَّمَا انْتَقَضَتْ عُرْوَةٌ تَشَبَّثَ النَّاسُ بِالَّتِي تَلِيهَا، فَأَوَّلُهُنّ نَقْضاً الْحُكْمُ، وَآخِرُهُنَّ الصَّلَاةُ “İslam’ın kulpları, kulp kulp kırılacaktır. Bir kulp kırıldığında, insanlar bir diğerine teşebbüs edeceklerdir. İlk kırılacak kulp yönetimdir, sonuncusu namazdır.”

İslam'ın iktidarda olmayışının sonucunu kendi gözlerinizle görüyorsunuz; Batı veya rejimler bir yönetimi her engellediğinde, siz de bir süreliğine bile olsa onun ardından gelene sarılıyorsunuz. Hilafetin yokluğu ve beşerî kanunların uygulanması, size zilletin, utancın ve taviz vermenin bütün kapılarını açmıştır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَلَا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ “Hayır, Rabbine andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et.” [Maide 49]

Küçük bir kız çocuğunun gözyaşları içinde başörtüsünde ısrar ettiğini, şer’î bir farz ile insani bir zaruret arasında seçim yapmak zorunda bırakıldığında Rabbinin hükmünü seçip başörtüsüne sarıldığını görmek; şeri hükümler artık onun bir talebi haline gelmiş ve suçlu Batı ile onun araçlarının savaş açtığı bu hükümlere olan güvenini yeniden kazanmış aziz bir ümmet için hayırlı bir müjdedir.Nitekim Şam'da ve Gazze'de enkaz altında kalan kız çocuğu, ölümden ve acıdan korkmamış; aksine mahremiyetinin açılmasından korkmuştur! Selef-i Salihin'i kendine örnek alan bu ümmet ne yüce bir ümmettir!

Atâ bin Ebi Rabah şöyle demiştir: İbn Abbas bana: Sana cennet ehli olan bir kadın göstereyim mi?" dedi. Ben de evet dedim. Bunun üzerine İbn Abbas şöyle dedi: "Şu siyah kadın var ya, o, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelip şöyle dedi: Ben sara nöbetine tutuluyorum ve bu sırada avretim açılıyor; Allah’a benim için dua et. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: إِنْ شِئْتِ صَبَرْتِ وَلَكِ الْجَنَّةُ، وَإِنْ شِئْتِ دَعَوْتُ اللَّهَ أَنْ يُعَافِيَكِ “Dilersen sabredersin, karşılığında sana Cennet vardır. Dilersen Allah’a dua ederim de sana şifa verir. Kadın: Sabrederim dedi ve ekledi: Fakat (nöbet anında) üzerimin açılmaması için Allah’a dua et. Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem: فَدَعَا لَهَا“Ona dua etti.”

Allahu Allah, şu izzete bakın!Batı'ya, medeniyetine, sistemlerine ve araçlarına gelince; çıplaklık ve yozlaşma konusunda hayvanların bile ulaşmadığı bir seviyeye inmişlerdir; işte bu, Epstein medeniyeti olduğu gibi temizlikten ve iffetten korkan bir medeniyettir; dolayısıyla onun günleri uzun sürmeyecek, aksine o her gün derin bir uçuruma doğru yuvarlanmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hasan Hamdan

Devamını oku...

Ümmetin İzzetini Washington’a İpotek Edemezsiniz

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Ümmetin İzzetini Washington’a İpotek Edemezsiniz

Haber:

Trump’a Beyaz Saray’da Yemen’deki Husilere karşı Türkiye’nin de askeri müdahaleye katılıp katılmayacağı soruldu.

Gazeteci: “Türkiye’den Yemen’deki karşılık verme harekâtına katılmasını istiyor musunuz?”

Trump: “Bunu yapabilirim. Bildiğiniz gibi Erdoğan benim çok iyi bir dostum ve bunu yapabilirim. Türkiye Cumhurbaşkanı’na büyük saygı duyuyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisinden ne istersem yapacağını düşünüyorum. Ona büyük saygım var.”  (13.10.2026 Ajanslar)

Yorum:

Vahşi Batı’nın sömürgeci zihniyeti, geçmişten bugüne Müslüman beldelerini kendi kârlı fakat menfi hesaplarının ve jeopolitik ihtiraslarının birer sahası olarak görme küstahlığından vazgeçmediğinin ve geçmeyeceğinin açık bir göstergesidir. ABD’nin Orta Doğu coğrafyasını yeniden şekillendirme ve dönüştürme çabaları, vekil güçler üzerinden yürütülen politikalarla devam etmektedir. Üstelik bu politikalar, artık daha açık bir şekilde bölge ülkelerinin kendi elleriyle hayata geçirilmektedir. Bu sürece entegre olmayan veya ABD yörüngesinde hareket etmekte ağırdan alan devletler, bölgede kendilerine ağabeylik rolü verilen devletler tarafından cezalandırılmaktadır.

Bu çerçevede, küstah Trump’ın, “Erdoğan Husiler konusunda istediğimi yapacaktır.” ifadesi, yalnızca diplomatik bir nezaketsizlik ya da boşboğazlık değildir. Bu ifade, Müslümanların başındaki yöneticilerin şahsında bütün Müslümanlara yönelik kökleşmiş bir küstahlığın ve sömürgeci zihniyetin dışa vurumudur. Aynı zamanda küresel güç odaklarının, İslam beldelerini ve onların yöneticilerini kendi stratejik hedeflerinin birer uygulayıcısı olarak görme alışkanlığının da aleni bir ifadesidir.

Irak, Libya ve Suriye tecrübeleri, bunun somut örnekleridir. Müslümanların evlatlarını kimi zaman NATO, kimi zaman da bölgesel güvenlik söylemleri altında kullanarak, kendi istedikleri hedefleri ümmetin üzerinde ve ümmetin enerjisiyle gerçekleştirmektedirler. Buna zemin hazırlayan, ümmetin ordularını bu zalimlerin emrine hizmetkâr kılan yöneticilerin tutumu ise yalnızca siyasi basiretsizliğin değil, aynı zamanda köle-efendi ilişkisinin de bir tezahürüdür.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki gün önce kabine toplantısının ardından yaptığı açıklamada şu ifadeler yer almıştır:

“Husiler tarafından 10 Ekim’de Riyad Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan saldırıları en güçlü biçimde lanetliyoruz. Türkiye, hukuk ve insanlık dışı saldırılar karşısında Suudi Arabistan’ın ve Suudi kardeşlerinin yanındadır.”

Bu ifade, özellikle Mekke Savunma Anlaşması bağlamında değerlendirildiğinde daha da anlam kazanmaktadır. Trump’ın mimarı olduğu bu anlaşma çerçevesinde, Suudi Arabistan’ın yıllardır Yemen’de gerçekleştirdiği saldırılara ve yol açtığı yıkıma rağmen istenilen sonucun alınamaması karşısında, enerji güvenliği ve jeopolitik hesaplar doğrultusunda başta Türkiye ve Pakistan olmak üzere çeşitli ülkelerin ABD adına sürece dâhil edilen vekiller olarak konumlandırıldığı görülmektedir.

Ümmetin maslahatlarına göre değil, sömürgeci güçlerin çıkarlarına uygun biçimde yürütülen siyasetin sonu rezilliktir.

Erdoğan, 2019 yılında yaptığı bir açıklamada şu ifadeleri kullanmıştı:

“Yemen’i bu hâle kimler getirdi? Yemen şu an ne durumda? On binlerce insan Yemen’de ölmedi mi? Ey Suudi Arabistan, siz önce bunun hesabını verin. Yemen fakruzaruret içinde, yıkım içinde.”

Peki, dünden bugüne ne değişti?

Hâkim gücün ekseninde yürütülen, yüz kızartıcı bir mahiyet taşıyan siyasetin vardığı nokta ve aldığı biçim işte budur. Dün eğri denilene bugün doğru, dün ak denilene bugün kara demekten onları alıkoyan hiçbir değerin kalmaması, bu siyasetin en çarpıcı göstergesidir.

Allah Subhânehu ve Teâlâ, müminlerin kâfirleri ve müstekbirleri dost ve karar verici edinmelerini kesin bir dille yasaklamışken, Müslümanların başındaki liderlerin Washington’ın, Londra’nın veya Tel Aviv’in istekleri, tehditleri ya da vaatleri doğrultusunda siyaset belirlemeleri kabul edilemez. Ümmetin izzeti, bu kâfir ve zalimlerin insafına bırakılamaz; onların çıkarlarına ipotek edilemez. Meselelerimiz ancak ve ancak Allah’ın emirleri doğrultusunda, ümmetin maslahatı, mazlumların onuru ve haysiyeti esas alınarak şekillenebilir.

Batılı, kâfir bir liderin “İstediğimi yapacak” diyerek bir Müslüman ülkenin yöneticisini kendi emirlerini yerine getirecek bir konumda görmesi, İslam’ın izzetiyle bağdaşmaz. Batı’nın Husiler konusundaki baskısının Yemen halkının huzurunu veya bölgenin istikrarını sağlamaktan ziyade, kendi küresel ticaret yollarını ve gasıp varlığın bölgedeki güvenliğini koruma telaşından kaynaklandığı herkesin malumudur.

Husilerle veya coğrafyamızdaki başka meselelerle ilgili atılacak adımlar, Batı’nın talimatlarıyla değil; Müslümanların kendi aralarında, şer‘î ahkâm çerçevesinde, adalet, vahdet ve merhamet esasları doğrultusunda belirlenmelidir.

Müslümanların, İslam’ın hükümlerini bir hayat memat meselesi olarak görmeleri ve onun ahkâmından başka hiçbir şeye razı olmamaları gerekmektedir. Bu hükümleri tatbik edecek yönetim sistemi olan Hilafet’i yeniden var etmekten başka bir yolumuz olmadığını da anlamaları gerekiyor.

Böyle bir bakış açısı ve bu doğrultuda ortaya konulacak bir irade sayesinde, bugünkü müstekbir kâfirlerin bölgemizde gerçekleştirmeye çalıştıkları senaryolardan ve bu senaryolara figüranlık yapan aciz liderlerin tahakkümünden kurtulabiliriz.

İşte gerçek kurtuluş budur. Ve bu kurtuluş, yakın olsa gerek.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmet SAPA

Devamını oku...

İngiltere, Amerika'nın Çıkarına Boyun Eğmekte ve Başka Yerlerde Hayaletler Aramaktadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
İngiltere, Amerika'nın Çıkarına Boyun Eğmekte ve Başka Yerlerde Hayaletler Aramaktadır

Haber:

Londra, 11 Ekim 2026 - İngiltere Başbakanı Andy Burnham, The Rest Is Politics’e, Rusya'nın 2016 yılında İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden ayrılması için yapılan referanduma açıkça müdahale ettiğini belirterek, Başbakanlık konutu Downing Street'e girdiğinde "bunun gerçekten yaşandığına dair net bir yanıt aldığını" iddia etti.

Yorum:

Herhangi bir kanıt ya da kaynak sunulmadığı gibi iddia edilen müdahalenin referandumun sonucunu etkileyip etkilemediğini de açıklanmamıştır; referandum, Avrupa Birliği’nden ayrılmanın vaat edilen faydalarının gerçekleşmemesinin akabinde halkta bir ihanet hissi uyandırmış ve birçok İngiliz siyasetçi şimdi yeniden Birliğe nasıl geri dönebileceğini düşünüyorlar.İddiasını ortaya attıktan sonraki 24 saat içinde Burnham geri adım atarak "böyle bir şeye imada bulunmadığını" itiraf etmiş ve Kremlin'in referandum sonucunu etkilediğine dair elinde hiçbir kanıt olmadığını kabul etmiştir.

Avrupa Birliği'ne yeniden katılma olasılığına açık kapı bırakan Burnham'ın, bu çıkışa iten şüpheli maddi çıkarlarla yüzleşmeksizin, İngiltere'nin birlikten çıkışını gayrimeşru kılacak bir anlatıya ihtiyacı vardı. Bu yüzden Rusya ideal bir sanık teşkil etmektedir: Zira uzaktır, düşmandır ve sahneye yabancı bir taraf olarak gösterilmesi de kolaydır.

İngiltere de dahil olmak üzere Avrupa ülkelerinin ekonomileri sıkıntı çekmektedir; zira toplumsal huzursuzluklar artmakta, insanlar giderek yoksullaşmakta ve ülkelerinin gerilemesine neden olan hataları yapan siyasetçiler, suçu kimin üzerine atacaklarını aramaktadırlar.

Burnham Rus hayaletlerinin peşine düşerken, İngiliz demokrasisine yönelik belgelenmiş müdahale aslında Washington'dan gelmiştir. Nitekim Amerikalı milyarder Robert Mercer'ın kısmen sahibi olduğu veri analiz şirketi Cambridge Analytica, Nigel Farage liderliğindeki Avrupa Birliği'nden Ayrılma Kampanyası'na ücretsiz hizmetler sunmuştu.Kampanyanın İletişim Direktörü Andy Wigmore bu durumu doğrulayarak şöyle demişti: "Yardım etmekten mutluluk duydular; çünkü Nigel, Mercer ailesinin yakın bir dostudur."

Ayrıca Mercer, Trump'ı finanse etmiş ve daha sonra Trump döneminde Beyaz Saray'a katılan Steve Bannon'ı işe almıştı.Böylece Amerika'nın parası ile veri ve siyasi strateji alanındaki tecrübesi, İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden ayrılma kampanyasının şekillenmesine katkıda bulunurken, Londra'daki siyasi sınıf da bu durumu memnuniyetle karşılamıştı.

Bu, Amerika'nın Batı Avrupa'nın işlerine müdahalesine dair çok sayıda örnek arasından sadece biridir; üstelik bu müdahalenin etkisi, Batı kampı dışından gelen müdahalelerin etkisini katbekat aşmaktadır.

Bir de Yahudi varlığı ve onun nüfuzu vardır. Zira başbakanın kendisi de dahil olmak üzere Burnham hükümetinin üyelerinin yaklaşık yüzde kırkı, doğrudan "İşçi Partisi İsrail Dostları" örgütüyle bağlantılıdır.

Büyükelçilikteki Şai Masot adlı bir yetkili, bu örgütün, Yahudi varlığına sempati duyan milletvekilleri ve öğrenciler için tüm masrafları karşılanan gezilerde harcanmak üzere Yahudi varlığından bir milyon Sterlin değerinde finansmana erişim imkânına sahip olduğunu teyit etmişti.

İngiltere’nin politikasında Yahudi varlığını destekleyen nüfuz hakkında soruşturma açılmasını talep eden dilekçedeki imza sayısı yüz bin imzayı aşmış; bu da parlamentoyu mesele hakkında bir tartışma düzenlemeye zorlamış vehükümet ise bu tartışmaya karşı çıkmıştır.

Bunlar, iktidar partisi içinde yabancı nüfuzu kullanmaya yönelik belgelenmiş, finanse edilmiş ve kurumsal kanallardır. Buna rağmen Burnham onlar hakkında hiçbir şey söylemiyor!

2020 yılı Parlamento İstihbarat ve Güvenlik Komitesi raporu, hükümetin Rus devletine bağlı medyayı ve kamuoyundaki tartışmayı hedef almak için kullandığı sahte hesapları kapsamlı bir şekilde değerlendirmekte başarısız olduğu sonucuna varmış ancak Rusya'nın referandum sonucunu değiştirdiği sonucuna varamamıştır.

Nihayetinde İngiltere Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Stephen Doughty,Kremlin kaynaklı herhangi bir müdahale girişiminin Brexit referandumunda başarılı olmadığını kabul etmiştir. Ayrıca Başbakan Burnham da bizzat söz konusu kanıtların varlığını doğrulayamamıştır.

Batılı devletler Rusya'nın dış müdahalesini düşman bir devletten kaynaklanan bir tehdit olarak tasvir ederken, Amerikan veri şirketleri, Siyonist lobi grupları ve Körfez finansmanı da dahil olmak üzere kendilerine bağlı nüfuz ağları açıkça faaliyet göstermektedirler.

Rus tehdidi faydalı kabul edilmektedir; çünkü İngiliz demokrasisinin onlarca yıldır yabancı paralar ve dış çıkarlar tarafından şekillendirildiği yönündeki utanç verici gerçeğin gözlerden kaçmasını sağlamaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulhamid Martin

Devamını oku...

Sınırlar Çizilmeden Değiştiğinde

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sınırlar Çizilmeden Değiştiğinde

Ortadoğu'da yeni haritalar, sahadaki gerçeklikler değiştiğinde çizilmeye başlar; Suriye'nin güneyindeki sahneyi münferit askeri sızmalardan çok daha tehlikeli kılan da tam olarak budur.

Beşar Esad’ın Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana, Suriye’nin Yahudi varlığı ile olan sınırları artık onlarca yıldır yerleşmiş olan kurallar çerçevesinde yönetilmiyor. Zira Yahudi varlığı tampon bölgeye girmiş; ardından hareketleri, Yermük Havzası ile Dera'nın batı kırsalına kadar uzanmasından önce Kuneytra’daki mevzilere, köylere ve bölgelere kadar yayılmıştı.

Saldırı ve gözaltı operasyonlarının, barikatların kurulmasının ve bombardımanların tekrarlanmasıyla birlikte, bizzat askeri olayın ötesine geçen şu soru öne çıkmaktadır: Yahudi varlığı Suriye’nin güneyinde yeni bir güvenlik bölgesi mi kuruyor, yoksa kademeli olarak geri dönüşü zor olan coğrafi ve siyasi bir gerçeklik mi tesis ediyor?

1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması, BM güçlerinin denetlediği bir ayırma bölgesiyle birlikte, onlarca yıl boyunca Suriye’nin Yahudi varlığı ile olan sınırlarını yöneten çerçeveyi oluşturuyordu. Ancak Esad Ailesi rejiminin yıkılışı büyük bir askeri ve güvenlik boşluğu meydana getirdi.

Yahudi varlığı açısından karşı taraf, artık geçen on yıllar boyunca tanıdığı Suriye devleti değil; aksine güvenlik, askeri ve siyasi hatları henüz netleşmemiş yeni bir Suriye gerçekliğidir. Nitekim buna cevabı gecikmedi; zira Yahudi güçleri ayırma bölgesinin içine doğru ilerleyerek askeri mevziler kurdu, ardından da Kuneytra ile Dera’nın bazı bölgelerinde bir dizi harekâta başladı. Birleşmiş Milletler bu hareketlerin 1974 anlaşmasının düzenlemelerine aykırı olduğunu belirterek anlaşmaya ve Suriye'nin egemenliğine saygı gösterilmesi çağrısında bulundu. Ancak Yahudi varlığı meseleye farklı bir açıdan bakıyor: yani sınır güvenliği ve Golan yakınlarında yeni bir askeri tehdidin ortaya çıkmasının önlenmesi açısından bakıyor.

İşte sorun da burada başlıyor; Nitekim Kuneytra sıradan bir sınır vilayeti değildir; aksine Golan coğrafyasının bir parçasıdır; bu nedenle askeri statüsündeki herhangi bir değişiklik, yüzölçümünün ötesinde bir hassasiyet taşımaktadır. Ancak 2024'ten bu yana dikkat çeken gelişme, Yahudilerin faaliyetlerinin artık ayırma hattının kendi taraflarını korumakla sınırlı kalmamasıdır. Nitekim Yahudi varlığının Suriye toprakları içinde askeri mevzileri ve hareketleri ortaya çıkmış; Kuneytra'nın farklı bölgelerinde teftiş, gözaltı ve barikatlar kurma operasyonları tekrarlanmıştır. Nitekim Eylül 2026’da bu hareketlilik, Suriye'nin güneyindeki operasyonlar ve bombardımanla eş zamanlı olarak Kuneytra'nın orta kırsalında bir barikat kurulması da dahil olmak üzere devam etmiştir.

İşte burada Dera denkleme dahil oluyor; Yahudilerin Yermuk Havzası yönünde ilerlemesi ve Cemle ile Ma'ariya gibi beldelere ve bu ikisinin çevre bölgelerine yönelik askerî sızmaları, bu bölgelerin boyutunun çok ötesinde stratejik bir anlam taşımaktadır. Dolayısıyla Kuneytra'dan Dera'nın batısına geçiş, Yahudilerin faaliyetinin daha geniş bir coğrafya alanına doğru hareket ettiği anlamına gelmektedir.

Eylül ayında, Suriye'nin güneyindeki sızma operasyonlarının devam etmesiyle eş zamanlı olarak Yermük Havzası'ndaki bazı bölgeler Yahudi güçlerinin bombardımanına maruz kalmıştır. İşte burada dikkate değer bir harita ortaya çıkmaktadır: Cebel eş-Şeyh (Hermon Dağı) – Kuneytra – Yermük Havzası – Dera’nın batısı. Bunun bir ilhak haritası olması zorunda değildir; ancak bu, bir güvenlik derinliği haritası olabilir. İki terim arasında büyük bir fark vardır; zira ilhak, hukuki ve siyasi olarak ilan edilmiş bir kararken, güvenlik derinliği ise geçici olarak başlayıp ardından bir müzakere zeminine dönüşebilen askeri bir gerçekliktir.

Müzakere öncesi toprak stratejisi:Uzayan çatışmalarda devletler, tutumlarını belirlemek için her zaman müzakerelerin sonuçlanmasını beklemezler.Bazen bunun tam tersi de gerçekleşebilir: Yani askeri güç önce sahadaki dengeleri değiştirebilir, ardından müzakereler bu yeni noktadan başlayabilir; işte devam eden askerî sızmaları, boyutlarından çok daha önemli kılan da tam olarak budur.Nitekim askeri bir güç bir bölgeye girip ardından çekilirse, o zaman operasyon sınırlı olarak kabul edilebilir.Ancak bir güç bölgeye girer, orada bir mevzi kurar, sonra tekrar geri dönüp bir barikat inşa eder, yeni bir hareket alanı dayatır ve bölge sakinleri ile çiftçiler bu varlığı kabullenerek yaşamak zorunda kalırsa; o zaman durum bir "operasyon" olmaktan çıkıp bir "gerçekliğe" dönüşmeye başlar. Bu yeni gerçeklik ise daha sonra müzakerelerin konusu haline gelir!

İşte "toprak kemirme" (toprak gaspı) felsefesinin siyasi anlamı burada yatmaktadır: Amaç her zaman toprağı tek seferde yutmak değildir; bazen o toprağa erişim, onun üzerinde kontrol sağlama ve onu yönetme koşullarını kademeli olarak değiştirmek de yeterli olur.

Varlık bir boşlukta hareket etmemektedir; bu nedenle sahneyi şu soruya indirgemek: "Varlık kaç köye girdi?" bir yanıltma olabilir. Daha derin mesele şudur: Suriye'nin güneyindeki güvenlik kurallarını kim belirleyecek? Nitekim Suriye güçlerinin sınıra ne kadar yaklaşabileceğini, askeri mevzilerin nerede kurulabileceğini, tarım arazilerine kimlerin erişebileceğini ve kuvvetler ile bölge sakinlerinin nasıl hareket edeceğini belirleyen taraf varlık haline gelirse, o zaman sınırlı bir alan üzerindeki kontrolden çok daha fazlasını elde etmiş olacaktır.

Ancak sahadaki gerçekliklerin etkili bir siyasi, diplomatik ve güvenlik yanıtı olmaksızın birikmesine terk edilmesi de kendi risklerini barındırmaktadır. Bu nedenle bizzat zaman da çatışmanın bir unsuru haline gelmiştir.

Belki de en tehlikeli senaryo, varlığın yarın Dera'nın bazı kısımlarını ilhak ettiğini açıklaması olmayabilir; zira resmi ilhak net bir siyasi ve hukuki yüzleşme oluşturacaktır. Daha karmaşık olan senaryo ise; burada bir sızma, şurada bir mevzi, bir bölgede bir kontrol noktası, başka bir yerde askeri bölge ve halkın bazı arazilere erişiminin engellenmesi gibi mevcut durumun olduğu gibi devam etmesidir. Ardından geçici güvenlik düzenlemeleri, sonra bu düzenlemelerin uzatılması ve nihayetinde yeni mevzilerden çekilmenin daha büyük bir pazarlığın parçası haline gelecek olan müzakereler.

Orta Doğu’da çoğu zaman bu, yeni haritanın ortaya çıkmasından önceki bir aşamadır. Bu nedenle bugün Suriye’nin güneyinde yaşanan mücadele sadece sahadaki bir mücadele değildir; aynı zamanda güvenliği tanımlama hakkının kime ait olduğu ve geleceğin kurallarının çizilmesi hakkının kime ait olduğu üzerindeki bir mücadeledir.

Nitekim Suriye bir çatışma ülkesidir; toprağı da halkı da kanla ve bu gaspçı varlığa duyulan nefretle harmanlanmıştır; evlatları ise vicdanlarında Beytü'l Makdis'i özgürleştirme, Allah'ın dinine geri dönme ve O'nun şeriatını kendi topraklarında uygulama hedefini taşımaktadır. Dolayısıyla bu gaspçı varlık ne kadar sızıp ne kadar toprak kemirirse kemirsin ve hükümet de sanki hiç görmüyor ve işitmiyormuş gibi ne kadar göz yumup tavizler yolunda ilerlerse ilerlesin; o öfke günü mutlaka gelecektir; yani yığınların harekete geçeceği, önlerinde duranlardan korkmayacağı ve Beytü'l-Makdis'e ulaşana kadar toprağı karış karış tarayıp orayı, Allah'ın izniyle gelecek olan izzetli devletin başlangıç noktası ilan edeceği o gün elbet gelecektir.

Ey onun yiğit adamları! Yollarını Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yolu kılanlarla birlikte yürümekte acele edin; onlar ki kopmayan sağlam bir kulpa sarılmışlar ve Allah'a tevekkül etmişlerdir ve Allah, Allah'ın izniyle onların yardımcısıdır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً “Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” [Talak 3]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER