Perşembe, 25 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Haberlere Bakış: 13/09/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

13/09/2026

* Çin ile beş Orta Asya devleti arasındaki ticaret 100 milyar doları aştı; bu da bölgenin artan ekonomik önemini vurguladı; South China Morning Post (SCMP) 7 Eylül'de Astana'da Çin Konferansı: Orta Asya 2026 için politika yapıcıları, iş liderleri, yatırımcılar ve yenilikçileri bir araya getirdi.

SCMP ve Astana Uluslararası Finans Merkezi (AIFC) tarafından ortak düzenlenen konferans, sermaye, kaynaklar ve dijital İpek Yolu'na odaklandı ve Büyük Çin ile Orta Asya arasındaki derinleşen ekonomik, teknolojik ve sermaye bağlantılarını inceledi. Bu etkinlik, Hong Kong Genel Müdürü John Lee'nin Haziran ayında bölgeye yaptığı resmi ziyaretin ardından, Hong Kong medya kuruluşunun bu ölçekte bir etkinliği Orta Asya'ya ilk kez getirdiği olay oldu.

Konferans, sermaye yolları ve çift listelemeleri, akıllı madencilik ve enerji geçişi, dijital İpek Yolu ile sağlık ve yetenek gelişimini inceledi. Hong Kong Genel Müdürü John Lee, şehrin Çin ile küresel pazarlar arasında bir köprü rolünü vurguladı. "Hong Kong, piyasaları birbirine bağlayan, sürdürülebilir büyümeyi finanse eden ve kesintisiz sınır ötesi ticareti sağlayan güvenilir ortağın olarak hazır," dedi. Eski Hong Kong Genel Müdürü CY Leung, Orta Asya'yı "kilit bir BRI [Kuşak ve Yol Girişimi] bölgesi" olarak, Kazakistan'ı ise "kilit bir BRI ülkesi" olarak tanımladı ve konferansın Hong Kong, yani "süper bağlayıcı" aracılığıyla daha geniş ekonomik iş birliği fırsatlarını belirleyebileceğini söyledi. (astanatimes.com, 11/09/2026)

Kazakistan, yüzölçümü bakımından Orta Asya’nın en büyük ülkesi olup, en büyük petrol ve uranyum rezervlerine sahiptir ve Çin'den Avrupa'ya giden ulaşım yollarının %70'i onun üzerinden geçmektedir.

Kazakistan, mineraller ve doğal kaynaklar açısından da Orta Asya’nın en zengin ülkelerinden biridir. Sahip olduğu muazzam rezervler onu, dünyanın en önemli enerji ve mineral üreticilerinden biri haline getirmiştir.

Çin mutlak ekonomik güce güvenmektedir; zira Kuşak ve Yol Girişimi sayesinde Çin, karayolları, demiryolları, iç limanlar, enerji, madenler ve telekomünikasyon alanlarında birinci yatırımcı haline gelmiştir.

Nitekim Pekin'in en önemli araçları şunlardır:

- Finansal bağımlılık yaratan devasa krediler.

- Petrol, gaz ve uranyum alanlarında stratejik yatırımlar.

- Kültür, eğitim hibeleri ve ticari nüfuz yoluyla yumuşak baskı.

Dolayısıyla Çin’in en önemli özelliği, sessiz bir şekilde hareket etmek, derinlemesine çalışmak ve bölgenin ekonomik yapısını içeriden değiştirmektir.

Ekonomik gelişmesiyle Orta Asya’yı tehdit eden Çin, özellikle Amerika’nın İran ile olan çıkmazını da fırsat bilerek, özellikle ekonomik açıdan yeni bir konuma yükselme niyetindedir. Bunun en önemli kanıtlarından biri, Amerikan “C5+1” formülünün Çin versiyonu olan “Orta Asya-Çin” zirvesini düzenlemesidir. Nitekim Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 19 Mayıs’ta Çin’in Xi’an kentinde düzenlenen ilk “Orta Asya ve Çin” zirvesinde bir konuşma yaparak Pekin’in Orta Asya’ya yönelik iddialı planlarını açıklamıştı. Dolayısıyla SCMP ve Astana Uluslararası Finans Merkezi (AIFC) tarafından ortak düzenlenen konferansın bu minvalde anlaşılması gerekir. Orta Asya ülkelerinin başındaki yöneticiler ise; ülkemizi korumak, geliştirmek ve geleceğe sahip çıkmak yerine, servetlerimizi yağmalayan, halkımızı, özellikle de gençlerimizi köleleştiren, onları ahlaksızlık ve yolsuzluk bataklığına sokmak isteyen sömürgeci kafirlere ülkenin kapılarını açıyorlar. Dahası onlar, her alanda geri kalmışlığa hizmet ediyorlar. Bunun karşılığında hizmet ettiklerinden bekledikleri tek şey, tahtlarında uzun süre kalmak ve servet kazanmaktır. Allah onları kahretsin; ne kadar da kötü hüküm veriyorlar.

* Azerbaycan'daki ABD Büyükelçiliği personeli, bugün 11 Eylül 2001'deki terör saldırıları ve sonrasında hayatını kaybeden yaklaşık 3.000 kişiyi anmak için toplandı.

"Birlikte, saldırının kurbanlarını ve ailelerini, kabul edilemez tehlikelerle cesurca yüzleşen ilk müdahale ekiplerini ve o trajik günden sonra hayatı sonsuza dek değişen herkesi andık.

Ayrıca, saldırılardan sonra Azerbaycan da dahil olmak üzere dünyanın birçok ülkesinin Amerika Birleşik Devletleri ile dayanışma gösterdiğini hatırladık. ABD ve Azerbaycan askerleri, Afganistan'da koalisyon güçlerinin bir parçası olarak omuz omuza hizmet verdi. Azerbaycan'a küresel terörle mücadelemize ortak katkısı için minnettarız.

Yirmi beş yıl önce, teröristler Amerika'nın yaşam tarzını tehdit etmek amacıyla Amerika Birleşik Devletleri'ne saldırdı. Karanlıktan dışarı çıktığında, Amerikan karakterinin sonsuz gerçeği tüm dünyanın görebileceği şekilde parladı. Ve inandıkları şey için ayağa kalkacak cesaretleri yoktu, inandıkları için de durmadılar. (www.baki-xeber.com, 11/09/2026).

Azerbaycan'daki ABD Büyükelçiliği personelinin, 11 Eylül 2001'deki terör saldırıları ve sonrasında hayatını kaybeden yaklaşık 3.000 kişiyi anmak için yaptığı toplantıda; ABD ve Azerbaycan askerlerinin, Afganistan'da koalisyon güçlerinin bir parçası olarak omuz omuza hizmet verdiğini ve Azerbaycan'a küresel terörle mücadelelerine ortak katkısı için minnettar olduklarını hatırlatarak Azerbaycan’a övgüler yağdırması boşuna değildir. Çünkü dönemin Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, 11 Eylül saldırılarının hemen ardından ABD'ye taziyelerini ve dayanışmasını ileten, "Terörle Mücadele Koalisyonu"na ilk destek veren liderlerden biri olmuştur.

Ayrıca Azerbaycan, ABD ve koalisyon güçlerine hava sahasını açmış ve Afganistan'daki uluslararası koalisyon güçleri kapsamında Azerbaycan askerleri Amerikan askerleriyle yan yana görev yapmıştır.

Yine Azerbaycan, başta Amerika olmak üzere sömürgeci kafir Batı’nın İslam’a ve Müslümanlara olan kin ve düşmanlıklarına destek vermek adına iç güvenlik önlemlerini artırarak radikal dini gruplara yönelik operasyonlar gerçekleştirmiştir.

Azerbaycan’ın küfrün başı Amerika’ya verdiği destek yukarıda geçenlerle sınırlı kalmamış; aksine Yahudi varlığının Gazze’ye yönelik savaşında da Amerika ve Yahudi varlığına hiç utanmadan açıkça destek vermiştir. Zira Gazze'deki çatışmalar sürecinde Azerbaycan, Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı üzerinden Yahudi varlığının petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 40-46'sını karşılamaya, askeri ve istihbarat ortaklığını derinleştirmeye devam etmiştir. Ayrıca Azerbaycan ham petrolü, Baku-Tiflis-Ceyhan (BTC) Boru Hattı aracılığıyla Türkiye'nin Ceyhan limanına ulaştırılmakta ve buradan tankerlerle Yahudi varlığına sevk edilmiştir. Yine Azerbaycan devlet petrol şirketi SOCAR, “İsrail” açıklarındaki Akdeniz'in en büyük doğal gaz sahalarından biri olan Tamar gaz sahasında %10 oranında hisse satın alarak ortaklık anlaşmasını 2025 yılı ortalarında resmi olarak tamamlamıştır. Daha da kötüsü 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı operasyonun ilk haftasında Azerbaycan, Filistinli grupların gerçekleştirdiği gösteriler sırasında Aksa Tufanı operasyonunu kınayarak Yahudi varlığına desteğini açıklamıştır. Azerbaycan dahil İslam ülkelerinin başındaki ajan yöneticilerin, sömürgeci kafirlere destek vermeleri Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere büyük bir ihanettir. Dahası bir kişinin, başkasının dünyası için ahiretini heba etmesi ahmaklıktan başka bir şey değildir. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: الْكَيِّسُ مَنْ دَانَ نَفْسَهُ وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ، وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا، ثُمَّ تَمَنَّى عَلَى اللَّهِ “Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası (ahiret) için çalışan kişidir. Aciz kişi ise nefsini heva ve hevesine tâbi kılan, sonra da Allah'tan (bağışlanma ve cennet) temenni eden kişidir.” [İbn Mace rivayet etti]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

İsveç: Parlamento Seçimlerine Katılmanın Riskleri!

  • Kategori İsveç
  •   |  
Hizb-ut Tahrir / İsveç:
Parlamento Seçimlerine Katılmanın Riskleri!

İsveç’teki Müslümanlara hitap eden bir dizi kayıt, İsveç’te yapılacak yaklaşan parlamento seçimlerine katılmanın risklerini ve bunun Müslümanların İsveç toplumuna entegrasyonuna nasıl yol açtığını ele alıyor.

isvec

Müslümanlar, Korkunun Eylemlerini Belirlemesine İzin Vermemelidir!
Üstad Seyyid Çelebi’nin Giriş Konuşması
Perşembe, 21 Rebiu'l Evvel 1448 H. - 3 Eylül 2026 M.

isvec

Müslümanlar dinlerinden ödün vermemelidir!
Üstad Seyyid Çelebi
Pazartesi, 25 Rebiu'l Evvel 1448 H. - 7 Eylül 2026 M.

- Peygamberimiz ﷺ’in siyasi faaliyetlerdeki üslubu! -
Üstad Yusuf Ebu Haşim
Perşembe, 28 Rebiu'l Evvel 1448 H. - 10 Eylül 2026 M.

isvec

İlgili Bağlantılar:

Hizb-ut Tahrir İsveç Resmi Web Sayfası
Hizb-ut Tahrir İsveç Facebok Sayfası
Hizb-ut Tahrir İsveç Instagram Sayfası
Hizb-ut Tahrir İsveç YouTube Sayfası

Devamını oku...

Şam Yönetimi Neden Müzik ve Eğlence Konserlerinin Sancaktarlığını Yapıyor?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Şam Yönetimi Neden Müzik ve Eğlence Konserlerinin Sancaktarlığını Yapıyor?!

Haber:

Suriye'de, hükümetin müzikli eğlence konserleri düzenlemesi konusundaki tartışmalar büyüyor.

Yorum:

Suriye halkının birçok kesimi ve geniş çevreleri, Kültür Bakanlığı tarafından temsil edilen Suriye otoritesinin müzik ve şarkı konserleri, ihtilat (kadı-erkek karışık) ve dans gösterileri düzenlemesine karşı itirazlarını artırırken, bu otorite, Kültür Bakanı şahsında, bu ayın 17’sinde yapılması planlanan bir kutlamayı gerçekleştirme konusunda ısrar ediyor! Daha önce de buna benzer kutlamalar düzenlenmişti.

Kültür Bakanı’nın, çoğunluğun karşı çıkmasına rağmen bu töreni gerçekleştirme konusundaki ısrarı oldukça tuhaf görünmektedir; zira üzerine dayandığı mantık, -yani iddia ettiği gibi toplumun isteklerini temsil etmesi- bile reddedilip alay konusu olmuştur; çünkü bu kararın yol açtığı genel hoşnutsuzluk ve protesto, çok sayıda tanınmış yüz ve aktörler tarafından dile getirilmiştir; hatta otoritenin içinden, dahası bizzat Kültür Bakanlığı’nın içinden bile, bu kararın, ülkedeki, özellikle de toplumda İslami bir yaşam sürmeyi arzulayan dindar Müslüman çoğunluğun yaşadığı Şam’daki genel ruh haline tamamen ters düştüğünü kanıtlamıştır.

Peki Kültür Bakanı'nın bu tutumunun ve onun arkasındaki siyasi otoritenin ardındaki sır nedir?

Basitçe söylemek gerekirse, Suriye’deki iktidar ekibi devletin laik imajını öne çıkarmaya karar vermiş durumda olup, Suriye’de, ülke halkının doğasını dikkate almayan, onların işlerini gözetmeyen, hatta isteklerini ya da iddia ettiği gibi bazı kesimlerinin isteklerini bile dile getirmeyen eylemler gerçekleştirmeyi kasten sürdürmektedir; ancak bu faaliyetlerle dışarıya, sözde uluslararası topluma mesajlar göndermekte ve tiran Beşar’ın devrilmesinden önce devrimin liderliğini elinde tutarken arkasına sığındığı köktendincilik ve İslamcı yönelim suçlamalarından kendini aklamaya çalışmaktadır.

Buna göre Suriye yöneticileri, uluslararası ve bölgesel sistemlerden iyi hal belgesi almayı istemektedirler; bu nedenle şeriata aykırı harekete karşı tutumlarında, benimsedikleri Batı siyasi düşüncesine göre tarafsızlık ve genel özgürlüklerin korunması tutumunun da ötesine geçmektedirler; dolayısıyla bu faaliyetlere göz yummak ve onları korumakla yetinmemekte, hatta bunların oluşturulmasını bizzat kendileri üstlenmektedirler! Şam yönetimi, bu kutlamaların yapılmasına karar vermekte, bunları bizzat kendisi düzenleyip organize etmektedir. Böylelikle Suriye Kültür Bakanlığı, yönetimin sadece izin vermek ve korumakla yetinmeyip, bizzat kendisinin organizatörlüğüyle bozgunculuk, yozlaşma ve sefahat etkinlikleri düzenleyen Suudi Arabistan’ın Eğlence Kurumu’nu taklit etmektedir.

Sonra Kültür Bakanı, herhangi bir ülkede Kültür Bakanlığı’nın görevinin, o ülke halkının farklı isteklerini, eğilimlerini ve tutkularını yansıtmak olduğunu söyleyerek yalan söylemekte ve insanları aldatmaktadır. Zira herhangi bir ülkedeki Kültür Bakanlığı’nın görevi, devletin kendisi için seçtiği kültürel ve medeniyet kimliğini öne çıkarmaktır. Ayrıca hakikatinde devlet, kendisine dayandığı toplumun kültürünü uygulayan ve işlerini gözeten bir varlıktır; aynı zamanda bu toplumun seçtiği, kök salmasını, yaygınlaşmasını ve diğer insanlara da taşınmasını istediği yaşam tarzını temsil etmektedir. Peki Suriye’nin yöneticileri devletleri için hangi kimliği seçmiştir?

Basitçe bir ülkedeki iktidar, dışarıdaki bir devletin iradesini uyguluyorsa, toplum ve onun medeniyet kimliğiyle hiçbir ilgisi olmayan bir yaşam tarzını yaymaya çalışan kültür, eğitim ve medya çevreleri de dahil olmak üzere bu iradenin arzularını yerine getirmek için bütün kurumlarını seferber eder; bu da devletin kararları üzerinde hâkimiyet kuran yabancının dayattığı bir yaşam tarzıdır. Bundan dolayı Suriye’nin mevcut politikası, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Hilafet Devleti’nin yıkıntıları üzerine ortaya çıkan siyasi, ekonomik, askeri ve güvenlik alanlarındaki bağımlılığın yanı sıra Batı medeniyetine yönelik kültürel, medeniyet ve anayasal bağımlılık politikasının devamından başka bir şey değildir.

Kısacası Suriye halkı bugün büyük bir tarihsel sorumlulukla karşı karşıyadır; dikkat edin bu, siyasi uygulamalarında İslam’dan yüz çeviren, Şam Devrimi’nin pusulasının yönünü saptıran ve onu sömürgeci kafire teslim eden iktidar ekibinin elini tutmaktır. Zira onlar, İslami hayatı yeniden başlatmak başta olmak üzere devrimin hedeflerini gerçekleştirmeye devam etme sorumluluğuyla karşı karşıyadırlar; bu da İslam akidesine dayanan ve anayasa ile yasalarında sadece Allahu Teala'nın şeriatını esas alan devleti kurmakla mümkündür. Dolayısıyla tiran rejimin devrilmesinin, devrimin sonu ve amacı olarak kabul edilmesi caiz olmaz; ancak bunun, suçlu laik ajan rejimden, egemenliğin Allahu Teala'nın şeriatına ve otoritenin de sadece ümmete ait olduğu İslami bir sisteme geçiş yolunda atılan bir adım olması gerekir.

Allahu Teala'nın Rasulü Musa Aleyhisselam'ın lisanı üzerinden söylediği şu kavlinde Suriye halkı ve hepimiz için bir ibret vardır: عَسَىٰ رَبُّكُمْ أَن يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ “(Musa), «Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk eder ve onların yerine sizi yer yüzüne hakim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar» dedi.” [Araf 129]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Kasas

Devamını oku...

Müslüman Kadın, Yeniden Laik Siyasi Seçim Propagandasının Hedefi Haline Geliyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslüman Kadın, Yeniden Laik Siyasi Seçim Propagandasının Hedefi Haline Geliyor

Haber:

Fransa'daki aşırı sağcı Ulusal Birlik Partisi'nin lideri ve 2027 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri adayı Marine Le Pen, kamusal alanlarda başörtüsü takılmasını yasaklama yönündeki girişimlerini yeniden gündeme getirdi. Seçimleri kazanması halinde, bu yasağı “radikal İslam”la mücadele yasasına dahil etmeyi planlıyor ki böylece kamusal alanlarda başörtüsü takmak suç sayılacak. Ulusal Birlik Partisi milletvekili Jean-Philippe Tanguy, 30 Ağustos’ta BFM haber kanalında yaptığı açıklamada, partisinin -iktidara gelmesi durumunda- kamusal alanlarda başörtüsü takan kadınlara para cezası uygulamayı planladığını belirtmiş ve İslami başörtüsünün Fransa’nın uzun süredir savunduğu değerlerle çelişen bir ideolojiyi temsil ettiğini ifade etmişti. Parti, bu tutumunun, “İslamcı ideoloji” olarak nitelendirdiği olguyla mücadele ve Fransız laik modelini savunma yönündeki daha geniş çaplı çabaların bir parçası olduğunu açıkladı.

Yorum:

Müslüman bir kadının İslami kıyafetini hedef alan saldırıların istismar edilmesi ve İslam korkusunun (İslamofobi), toplumdaki ırkçı ve yabancı düşmanı kesimlerin desteğini kazanmak için seçim araçları olarak propagandasının yapılması, Fransa'da veya diğer laik devletlerde yeni bir durum değildir; aksine aslında bu, bu ülkelerdeki siyasi hayatın dokusunun ayrılmaz bir parçası ve alışılmış bir durumdur. Zira geçen yıl, Macron döneminde başbakanlık görevini yürüten Gabriel Attal, 15 yaşın altındaki kızların kamusal alanlarda başörtüsü takmasını yasaklamayı önermiş ve bunun “cinsiyet eşitliğini ve çocukların korunmasını ciddi şekilde zedelediğini” belirtmişti. Yine 2012 yılında, dönemin Eğitim Bakanı Luc Chatel tarafından yayınlanan bir genelge, başörtüsü takan annelerin okul gezilerine katılmalarının engellenmesi çağrısında bulunmuştu. Mevcut Fransız yasaları uyarınca ve devletin laiklik ilkeleri temelinde, okullar ve hastaneler de dahil olmak üzere devlet binalarında kamu görevlilerinin başörtüsü takması yasaklandığı gibi ayrıca 2004 yılından bu yana okullarda başörtüsü takılması da yasaklanmıştı. Avusturya’da ise, okullarda 14 yaşın altındaki kız çocuklarının başörtüsü takmasını yasaklayan yasa, bu yılın Eylül ayında yürürlüğe girmiştir.

Buna göre Ulusal Birlik Partisi’nin seçim kampanyalarında başörtüsünü siyasi bir araç olarak kullanması ve kamusal hayatta başörtüsü takılmasının yasaklanmasına çağrıda bulunması, sadece aşırı sağcı bir partiden yapılan aşırı açıklamaları temsil etmiyor; aksine bu adımları meşrulaştırmak için devletin laiklik ideolojisi gerekçe gösterilerek başörtüsü veya peçe yasağının getirilmesi ya da buna destek verilmesi de dahil olmak üzere İslam karşıtı söylem ve önlemlerin, Fransa’daki farklı siyasi yelpazelere mensup partiler tarafından oy kazanmak için bir araç olarak kullanılmasını temsil etmektedir. İslam karşıtı bu politikalar sadece Fransa ve Avusturya ile sınırlı değildir; zira başörtüsü ve peçenin yasaklandığına dair örnekleri, Belçika, Danimarka, İsviçre, Hollanda, Tacikistan, Özbekistan ve Kazakistan gibi diğer laik ülkelerde de görmekteyiz ki örnekler sadece bunlarla da sınırlı değildir.

Bu mesele, “İslamofobi”nin propagandasının yapılmasına ve İslami inançların şeytanlaştırılmasına izin veren, bunu da bağnaz, ırkçı ve yabancı düşmanı seçmenleri kendi tarafına çekmek için kabul edilebilir bir seçim aracı olarak kullanan yozlaşmış laik rejim etrafında şekillenmektedir. Dolayısıyla bu, Müslüman kadınların damgalanmasına, marjinalleştirilmesine ve herhangi bir sonuçla karşılaşmadan ayrımcılığa maruz kalmasına izin veren bir sistemle, yani Müslüman kadınları ve kız çocuklarını korumanın gerekliliğinden söz ederken ancak aynı zamanda onların giyim tarzını aşırılıkla ilişkilendiren ve bu da onlara yönelik şiddetin tırmanmasına yol açan sistemle ilgili bir meseledir. Yine bu, özgürlük ve cinsiyet eşitliği sloganlarını benimseyen, bununla birlikte Müslüman kadınları temel dini inançlarını ve görüşlerini uygulama haklarından mahrum bırakan, kız çocuklarını ve kadınları uygun eğitimden veya iş imkânlarından mahrum bıraktıkları için diğer ülkelere saldıran, ancak aynı zamanda kız çocuklarını ve kadınları kendi okullarından, üniversitelerinden ve çeşitli mesleklerden dışlayan ikiyüzlü laik rejimdir. Yine bu, kadını cinselleştirmeye, onu salt bir meta haline getirmeye ve güzellik, moda, eğlence ve pornografi endüstrilerinde sömürülmesine izin verirken, mütevazı giysiler giyen ve haysiyetlerini koruyan kadınları suçlu sayan ahlaksız laik rejimin meselesidir. Son olarak bu, bir parça kumaştan dolayı kendini tehdit altında hisseden, tüm vatandaşlarına eşit haklar ve saygı göstermekten aciz kalan, yönetimi altındaki tüm halkların dini inançlarını kucaklamak için mücadele eden, değerleri, ilkeleri ve hakları değişebilir ve öngörülemez bir nitelikte olan, ayrıca siyasi çıkarlara göre pazarlığa ve feda edilmeye boyun eğen zayıf laik rejim meselesidir.

Aynı zamanda bu mesele, toplumu yönetmek için gerekli yeterlilikten yoksun olan ve aynı şekilde faşizmin yeraltında büyümesine ve kötüleşmesine zemin hazırlayan yozlaşmış laik rejim etrafında şekillenmektedir; şüphesiz ki tüm bunlar, insanlık ve milletler için alternatif bir sistem üzerinde düşünmeyi gerektirmektedir.

İslam nizamına göre devlet, Müslüman ve gayrimüslim tüm vatandaşlarının, canları, malları, onurları ve inançlarının korunması da dahil olmak üzere ayrım gözetmeksizin aynı vatandaşlık haklarından yararlanmasını sağlamakla yükümlüdür. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إِنَّ اللهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ إِنَّ اللهَ كَانَ سَمِيعاً بَصِيراً “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.” [Nisa 58] Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: أَلَا مَنْ ظَلَمَ مُعَاهِداً أَوْ انْتَقَصَهُ أَوْ كَلَّفَهُ فَوْقَ طَاقَتِهِ أَوْ أَخَذَ مِنْهُ شَيْئًا بِغَيْرِ طِيبِ نَفْسٍ فَأَنَا حَجِيجُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Dikkatli olun. Kim bir zimmiye zulmederse yahut onu(n hakkını) kısarsa, veya ona gücünün yetmeyeceği bir vergi yüklerse, ya da gönülsüz olarak ondan bir şey alırsa, kıyamet gününde onun hasmı benim.” Bu nedenle Amerikalı yazar ve tarihçi Will Durant şöyle yazmıştır: “Emevî Hilafeti döneminde, -Hristiyanlar, Zerdüştler, Yahudiler ve Sâbiîler- gibi zimmet ehli, günümüzde dahi Hristiyan devletlerde bir benzerini görmediğimiz ölçüde bir hoşgörüden yararlanıyorlardı; zira dini ritüellerini özgürce uygulayabiliyorlar, mabetleri ve kiliseleri korunuyordu; ayrıca kendi özerkliklerinden de yararlanıyorlardı; zira âlimlerinin ve kadılarının gözetimi altında kendi dinî ritüellerine tabi oluyorlardı.” Zayıflıkları, önyargıları ve tutarsızlıklarıyla birlikte insanların zihinlerinin salgıladığı sistemler ve kanunlar ile kainatın yaratıcısı Allah Subhanehu ve Teala'nın indirdiği sistem arasındaki temel fark işte budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esma Sıddık

Devamını oku...

Batı’nın Dış Politikası ve Ezilen Küçük Etnik Gruplar

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Batı’nın Dış Politikası ve Ezilen Küçük Etnik Gruplar

Profesör Wael Hallaq, "İslam Hukukuna Giriş" adlı kitabında, sömürgeci Batı’nın yükselişi ile şeriatın İslam beldelerinde toplumsal bir sistem olarak parçalanması arasındaki tarihsel ilişkiyi izlemektedir. Batılı güçlerin Osmanlı Hilafetine siyasi ve ekonomik müdahaleyi meşrulaştırmak için kullandıkları stratejilerden biri, eşitliği ve medenileştirme mesajını güçlendirme kisvesi altında küçük dini etnik grupların durumunu kullanmaktı.

Özellikle Fransa, İngiltere ve Avusturya olmak üzere Batılı güçler, Osmanlı Hilafetine; gayrimüslim küçük etnik gruplara Batılı yönetim mefhumlarına göre belirlenmiş resmi yasal haklar tanıması için baskı yapmıştır. Zira bu grupların, Müslüman tebaanın durumu ile eşit bir statü ve koruma talep ettiklerini iddia ettiler. Bu iddialar, Batılı güçlerin kendilerini insani "davaların savunucusu" olarak tasvir etmeleriyle birlikte ortaya atıldı. Zira Osmanlı hukuk sisteminin (şeriat) modern sistemden, düzenden ve hukuktan yoksun olduğunu iddia ettiler. Dolayısıyla müdahalelerini, Osmanlı Hilafetini "Avrupa kültürü, bilimi ve sermayesi" ile uyumlu hale getirmek için gerekli bir çaba olarak gerekçelendirdiler.

Böylece Batılı güçler, Osmanlı Hilafeti altındaki Hristiyanlar ve Yahudiler için özgürlükleri savundular. Nitekim Osmanlı Hilafeti, 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve 1856 Islahat Fermanı gibi büyük reformları hayata geçirmek için baskılara maruz kaldı. Bu fermanlar, dinlerine bakılmaksızın tüm tebaaya resmî eşitlik tanımıştı; bu ise Osmanlı'nın iç politikasının bir sonucu değil, büyük ölçüde Avrupa'nın dayatması olan bir uygulamaydı. Söz konusu reformlar, demokrasiye yönelik gerçek bir ilgiyle çok da bağlantılı değildi; aksine Avrupa’nın ekonomik ve siyasi çıkarlarına aracılık etmek için çalışacak bir nüfus kesimi yetiştirmeye yönelik bir stratejiden ibaretti. Ayrıca bu fermanlar, özellikle de Gülhane Hatt-ı Hümayunu, Osmanlı pazarlarını Avrupa'nın istismarına açmış; bu da Osmanlı Hilafetini fiilen Batı sanayisi için bir ham madde tedarikçisine dönüştürmüştü.

Profesör Wael Hallaq, kitabının 99. sayfasında şöyle diyor: “1853-1856 Kırım Savaşları’nın sona ermesiyle birlikte Osmanlılar, hem siyasi olarak (Ruslara karşı askeri destekleri nedeniyle) hem de mali olarak (İngilizlerin İstanbul’a sağladığı büyük krediler nedeniyle) Fransa ve İngiltere’ye daha fazla borçlandılar. Bu borçlar İstanbul üzerinde ağır bir tahakküm baskısına dönüşmüş olup, bu da 1856 Islahat Fermanı ile somutlaşan başka tavizler silsilesine yol açmıştır. 1839 tarihli ve Osmanlı devletinin önde gelen devlet adamları tarafından hazırlanan öncekinin aksine 1856 Fermanı, Fransa, İngiltere ve Avusturya büyükelçileriyle yapılan yoğun istişarelerin ardından formüle edilmiş, İslam'ın hükümlerinden daha da uzaklaşılmış ve Kur’an veya şeriattan bir kez bile bahsedilmemişti. Örneğin Avrupa tarzı temsilî bir hükümete ve Müslüman olmayan küçük etnik gruplara (tekrar Batılı yönetim mefhumlarıyla tanımlanmış şekilde) Hilafetteki Müslüman tebaayla eşit düzeyde resmî haklar tanınmasına odaklanılmıştır.”

Bu, Batılı bir gücün veya yöneticinin dış politikasını küçük etnik gruplara duyduğu ilgiyi ifade ederek meşrulaştırdığı tarihteki ilk örnek olmamıştır. Aynı stratejiyi Papa II. Urbanus’un Birinci Haçlı Seferi çağrısında da görmekteyiz. Zira belirttiği nedenlerden biri, Doğu Hristiyanlarının İslami yönetimin altında maruz kaldıkları iddia edilen zulümdü. Nitekim tarihi incelersek, Batılı güçlerin bu stratejiyi defalarca kullandığını görürüz. Öyle ki modern çağda bu strateji, Amerika'nın dış politikasının temel taşlarından biri hâline gelmiştir.

Prof. Candice Lukasik, “Şehitler ve Göçmenler” adlı kitabında, ABD dış politikasında “ezilen azınlık” kavramının, emperyalist genişlemeyi meşrulaştırmak ve “Soğuk Savaş sonrası Hristiyanlık ile İslam arasındaki medeniyetler çatışmasını” çerçevelemek için nasıl kullanıldığına dair ayrıntılı bir inceleme sunmaktadır. Bu fikir, ABD’nin ulusal güvenlik politikasının dönüşümünü ve misyonerliğin komünizmden İslam’a odaklanmasını kolaylaştırmıştır. İncil anlatıları daha önce Sovyet yönetimi altındaki Hristiyanlara odaklanırken, Soğuk Savaş'ın sona ermesi haritaların yeniden çizilmesine olanak sağlamış ve artık odaklanma "10/40 Penceresi"ne (ekvatorun 10 derece ile 40 derece kuzeyi arasındaki, Orta Doğu'yu ve Asya'nın büyük bölümünü kapsayan coğrafi bölgeye atıfla bulunularak) kaymıştır; böylece İslam, milyarlarca insanı "köleleştiren" toplumsal bir sistem olarak tasvir edilmiştir. Bu yeni dünya düzeni Amerika’yı, özellikle radikal İslam’ın gölgesindeki diğerlerini despotluktan kurtarmakla görevli bir kurtarıcı güç olarak konumlandırmıştır.

Bu fikir, 1998 tarihli ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Yasası (IRFA) ile resmi olarak pekiştirilmiştir. Bu yasa, Dışişleri Bakanlığı bünyesinde Uluslararası Dini Özgürlük Ofisi'ni kurmuş ve Orta Doğu'daki Hristiyan aktivistlerden, muhafazakâr siyasetçilerden ve Hudson Enstitüsü ile Freedom House gibi düşünce kuruluşlarındaki meslektaşlardan oluşan bir koalisyon tarafından da desteklenmiştir. Yasa, Amerika’nın din özgürlüğünü diğer ülkeleri azarlamak için bir ölçüt olarak kullanmasına izin vermiş olsa da, Suudi Arabistan ve Yahudi varlığı gibi stratejik müttefiklere muafiyetler tanımıştır.

Bununla birlikte, bu "ezilen azınlık" fikrinin kullanımı yalnızca küçük dini etnik gruplar için geçerli değildir. Profesör Joseph Massad, “Liberalizmde İslam” adlı kitabında, Batı liberalizminin İslam beldelerinde eşcinselleri kurtarma misyonunu, küçük dinî etnik gruplar (ve Afganistan'ın durumunda gördüğümüz gibi kadınlar) için kullanılan kalıplarla aynı şekilde nasıl kullandığını ortaya koymaktadır. Bu kurtarma fikri, ABD hükümetinin politikasında kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Örneğin Obama yönetiminin 2011’deki açıklaması, ABD’nin dış yardımlarını, devletin Batı’nın “cinsel haklar” anlayışına bağlılığı ve belirli cinsel kimliklerin korunmasıyla ilişkilendirmişti. Nitekim cinsel haklar, Küresel Güney’e müdahale etmek için bir bahane olarak kullanılmıştır.

Tüm bu durumlar, küçük etnik grupların korunması çağrısına eşlik eden daha geniş jeopolitik ve ekonomik hedeflerin yattığını gösteren iyi düşünülmüş bir stratejiyi ortaya koymaktadır. Dahası bunlar, Batı’nın “kurtarma” ve “özgürleştirme” iddialarının sadece stratejik çıkarlara hizmet ettiğini ortaya koyarak, uluslararası politikanın ikiyüzlü doğasını ifşa etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Halil Musab – Pakistan

Devamını oku...

Amerika, Kendi Adına İran’la Savaşmaları İçin Mekke İttifakı’ndaki Dostlarına Çağrıda Bulunuyor!

Amerikalı Temsilciler Meclisi üyesi Joe Wilson, Twitter hesabından Mekke Savunma İttifakı hakkında şöyle bir paylaşımda bulundu: “Mekke Savunma İttifakı’na göre bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılır. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husilere karşı harekete geçmesinin zamanı geldi. Yemen özgürleşmeli.” Pakistan Savunma Bakanı Havace Asıf ise 8 Eylül 2026’da yaptığı açıklamada; Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının Mekke Savunma İttifakı’nı harekete geçirebileceğini, çünkü anlaşmanın bir üyeye yapılan saldırıyı tüm üyelere yapılmış saydığını ifade etti. Bu açıklamalar, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırıları üstlenmesinin ardından geldi.

Amerika; her türlü öldürücü silahı kullanmasına, hayati, askeri ve sivil tesisler ile altyapıyı vurmasına, Hark petrol adasına ağır hava saldırıları düzenlemesine rağmen İran’ı dize getirmekten aciz kalınca yeni yollara başvurmuştur. İran’ı açıkça teslim olmaya zorlayamayan ve her ikisini de olağanüstü adamlar olarak nitelendirdiği, Asım Münir için ise gözde mareşalim dediği Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Genelkurmay Başkanı Asım Münir gibi yalancı şahitler aracılığıyla imzalanan anlaşmalara İran’ın uymasını sağlayamayan Amerika; kirli işlerini kendi adına yapmaları için bölgedeki bazı Ruveybida yöneticileri kullanma yoluna gitmiştir. Bu doğrultuda; Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’den oluşan üçlü bir askeri ittifak kurulması talimatını vermiştir. Trump, kendisi için bir kurtuluş ve İran’a karşı kullanabileceği kalın bir sopa olarak gördüğü bu ittifakın kurulmasından büyük memnuniyet duyduğunu dile getirmiştir.


Dünyadaki tüm askeri ve siyasi gözlemciler için olduğu kadar bizzat kendisi için de, elindeki her türlü öldürücü silaha rağmen Amerika’nın dünyanın dört bir yanında yürüttüğü savaşları ve maceraları, özellikle de İslam beldelerine karşı giriştiği savaşları sonuçlandırmaktan aciz olduğu ayan beyan ortaya çıkmıştır. Çünkü Amerikan ordusu, her türlü ölümcül silaha sahip olsa da kendisini inançları uğruna savaşmaya ve fedakârlığa sevk edecek bir askeri doktrinden yoksundur. Zira Amerika’nın savaşları; mazluma yardım etmek veya adaleti yaymak için yapılan asil savaşlar değil, sömürgecilik, yağmacılık ve talan savaşlarıdır. Askerleri de bu gerçeğin farkındadır ve işte onları intihara sürükleyen de budur. Nitekim okyanuslarda seyreden gemilerdeki askerlerinin intihar vakaları, çokluğu sebebiyle Amerika’nın dahi gizleyemeyeceği bir hâl almıştır. Amerikan ordusu; sadece maddi kazanç, imtiyaz ve bağışlar için orduya katılan paralı askerlerden oluşmaktadır. Ancak bu kazançların tamamı, askerin hayatta kalma içgüdüsüyle çatıştığında buharlaşıp gitmektedir; çünkü korkaklık ve hayat sevgisi, hükümetlerinin ve askerî-siyasi liderlerinin kendilerine vaat ettiği bütün bu kazançlardan ve rüşvetlerden daha baskın gelmektedir.

Amerika, ordusu hakkındaki bu gerçeklerin farkında. Amerika, savaşlar çıkarmakta, ancak bu savaşları kendi çıkarları doğrultusunda sonlandıramamaktadır. İşte onu bölgedeki yandaşlarından yardım istemeye ve kendi askerlerinin başaramadığı kirli işleri yaptırmak ve savaşlarını sonlandırmak üzere Müslüman askerleri kullanabileceği askeri bir ittifak kurmalarını emretmeye sevk eden şey de işte budur. Amerikan askerleri, Afganistan’daki mücahitler ile yirmi yıldan fazla savaşmışlar ancak zafer elde edememişlerdir, büyük can kayıpları verdikleri Irak’ta da savaşı sonuçlandırmayı başaramamışlardır. Bu sebeple Amerikan liderleri, özellikle karada asker gücü gerektiren savaşları, Amerikan askerlerinin tek başlarına yürütemeyecekleri kanaatine varmışlardır. Bu yüzden Obama ve Savunma Bakanı Leon Panetta döneminde 2012 ABD Savunma Stratejisi’nde, aynı anda iki büyük savaşı yürütme ilkesinden vazgeçilmiştir. Önceki ilke, Amerika’nın, Avrupa’da bir savaş ve Asya ya da Orta Doğu’da bir başka savaş gibi, aynı anda iki büyük ve bölgesel savaşı yürütme kapasitesine sahip olması gerektiğini varsayıyordu. İşte bundan dolayı Amerika; Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin eğitimli Müslüman askerlerini İran’a karşı savaşı bitirmek için kullanmak istemektedir. Bu üç devletin; İran’ı işgal etmek ve rejimi ABD çıkarlarına hizmet edecek şekilde devirmek ve değiştirmek amacıyla, Amerikan deniz ve hava filolarının yanında kara harekâtına girişmesi de uzak bir ihtimal değildir. Nitekim Amerika, 2003 yılında hem bunları hem de başka ajanlarını ve Haçlı ittifakındaki müttefiklerini Irak’ı işgal etmek için seferber etmiştir.

Ey Pakistan ordusunun samimi subayları! Sizler, devletinizin kuruluş temeli olan İslam adına savaşlara girmek ve İslam beldelerini savunmak için mi yoksa küfrün başı Amerika’nın ve onunla birlikte Yahudi varlığının üstesinden gelemediği kirli işleri yapmak için mi eğitildiniz? Hem gazaba uğrayanların hem de sapanların yardımcısı olmayı nasıl kabul edersiniz?! Sizleri İslam ve Müslüman düşmanlarının hizmetine sunan liderlerinize karşı nasıl sessiz kalabiliyorsunuz? Askerî suçlara ilişkin 1952 tarihli Ordu Kanunu’nun 24. maddesinde, düşmana karşı işlenen suçlar kapsamında, “düşmana doğrudan veya dolaylı olarak yardım eden yahut onun yükünü hafifleten” kişinin idamla cezalandırılacağı hükmünün yer aldığını bilmiyor musunuz?! Katilin de maktulün de ateşte olduğu bir savaşın içine itilmeden önce durumunuzu düzeltmek zorundasınız. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا الْتَقَى الْمُسْلِمَانِ بِسَيْفَيْهِمَا، فَالْقَاتِلُ وَالْمَقْتُولُ فِي النَّارِ “İki Müslüman kılıçlarıyla karşılaşırsa ölen de öldüren de Cehennemdedir.” [Buhari ve Müslim]

Askeri ve siyasi kurumlarınızı, Amerika’nın bölgedeki sömürgeci çıkarlarını gerçekleştirmek için çalışanlardan temizlemelisiniz. Şunu bilin ki; Amerika’nın Afganistan’daki ve sınır bölgelerindeki savaşlarında ve dünyada “barış gücü” adını verdikleri sömürge misyonlarında askerlerimizin temiz kanı nasıl akıtıldıysa, liderleriniz Washington’daki Haçlı efendilerinin çıkarlarını gerçekleştirmek için İran’da da kanınızı akıtmaktan çekinmeyeceklerdir. Vakit çok geç olmadan onları devirmek için acele edin! Nübüvvet Metodu üzere Hilafet’i kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret verin ki İslam beldelerini karada ve denizde Amerika’nın, Yahudilerin ve tüm sömürgecilerin pisliğinden temizlemek için size liderlik etsin.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ “Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” [Tevbe 38]

Devamını oku...

Müslümanlara ve Ordularına Sesleniyoruz: Amerika’nın Ülkeleriniz Üzerindeki Elini Kırın!

Dünyadaki olayların gidişatını takip eden biri, gerek askeri gerekse siyasi olsun Amerika’nın Müslüman topraklarında giderek daha fazla nüfuz kurduğuna dair haberlerin televizyon kanallarının ve haber sitelerinin gündemini işgal ettiğini görür. Başta Amerika’nın İran savaşı olmak üzere Katar ve Pakistan’ın yürüttüğü arabuluculuklar, Lübnan’daki müzakereler, ABD’nin Suriye’ye yönelik müdahaleleri, Amerika’nın Yahudi varlığının Suriye’ye saldırılarına verdiği destek, Yemen ve Suudi hanedanı yöneticilerinin Yemen’deki rolü, Sudan ve burada savaşan iki Amerikan ajanı, Mısır ve Gazze’deki rolü, Ürdün, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Irak, Suriye ve Türkiye’deki askerî üsleri, elçilerinin ve özel temsilcilerinin orada burada yürüttüğü faaliyetler bu haberlerin başında gelmektedir. Bunlara, Yahudi varlığındaki Amerikan büyükelçisinin sanki Yahudilerin sözcüsüymüş gibi konuşmasını da ekleyebiliriz. Bunlar, sayısız örneklerden sadece bir kaçıdır.

Ey Müslümanlar! Size ne oluyor öyle?! Yöneticilerinizin Amerika’ya ve Batılı devletlere olan sadakati gün gibi aşikardır, beldelerinizdeki asıl aktörün kim olduğu ortadadır ve servetlerinizi kimin yağmaladığı açıkça bellidir.

Ey Müslüman ülkelerin orduları! Halkınız sefalet ve yoksulluk içinde kıvranırken; Ruveybida yöneticilerinizin Amerika’ya hizmette yarışmalarına, onun emirlerini harfiyen yerine getirmelerine ve Amerika’yı beldelerinize ve servetlerinize musallat etmelerine daha ne kadar sessiz kalacaksınız? Üstelik yöneticileriniz yaptıklarından ve işledikleri suçlardan utanmak şöyle dursun, bunları gözümüzün içine soka soka açıktan işlemektedirler. Daha ne zamana kadar sessiz kalacak ve bu münkerlere dur demeyeceksiniz?

Düşüncede doğru ameli kaide şudur: Vakıayı duyumsamak (ihsas) düşünceyi, düşünce de bir gaye için bir eylem doğurmalıdır. Ruveybida yöneticilerin vakıasını ve Amerika’nın Müslüman beldeleri üzerindeki açık hegemonyasını duyumsamak, gerçek değişim üreten doğru düşünceyi gerektirir. Bu değişim Allah Subhânehu ve Teâlâ’yı razı edecek, ümmetin maslahatlarını gerçekleştirecek, yönetimin yeniden kendi eline geçmesini sağlayacaktır. Böylece ümmet Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünnetine göre kendini yönetmeye başlayacak, İslam’ı bütün insanlığa taşıma misyonunu tamamlayacak, zararlı yöneticiler ve efendileri için değil, bizzat kendisinin faydalanması için gasbedilen servetlerini geri alacaktır.

Ey Müslümanlar! Dostu sevindirmeyen, düşmanı korkutmayan bu kötü vakıadan ancak Nübüvvet metodu üzere Hilafet Devleti’ni kurarak kurtulabilirsiniz. Hilafet, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın çalışan mümin kullarına bir vaadi, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in de bir müjdesidir. Hilafet, halkına asla yalan söylemeyen bir öncü olan Hizb-ut Tahrir’in ikamesi için çalıştığı bir devlettir. Haydi siz de onu ikame etmek için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya koyulun! Çünkü bunda dünya ve ahiretin izzeti vardır, Allah’ın rızası ise daha büyüktür.

Devamını oku...

Fransa’nın Başörtüsüne Açtığı Savaş Acil Bir İhtiyaç mı, Yoksa Oy Toplamak İçin Bir Seçim Malzemesi mi?!

Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ulusal Birlik Partisi’nin adayı Marine Le Pen, kamuya açık alanlarda İslami başörtüsü takılmasının yasaklanması meselesini yeniden siyasi tartışmaların merkezine taşıdı. Le Pen, Elysee Sarayı’na çıkması durumunda başörtüsünü suç sayan bir yasayı halk oylamasına sunma taahhüdünde bulundu. Bu gelişme, söz konusu uygulamanın Anayasa’ya uygun olup olmadığı, uygulanıp uygulanamayacağı gibi tartışmaları da beraberinde getirdi. Le Pen, X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, “İslamcı fikirlere karşı mücadele için büyük bir yasayı” referandum yoluyla Fransızlara sunacağını belirtti. Bu yasanın, kendi deyimiyle “güçlü” bir dizi önlemi içerdiğini ve bunlar arasında kamusal alanda İslami başörtüsü takmanın suç sayılmasının da bulunduğunu ifade etti.

Le Pen’in açıklamasıyla bu mesele etrafındaki tartışmalar iyice alevlendi; medyada ve sosyal ağlarda başörtüsünü destekleyenler ile karşı çıkanlar arasında büyük bir gürültü koptu. Bu karmaşanın ortasında CNews, CSA enstitüsü tarafından yapılan ve Fransızların yüzde 60'ının başörtüsünün kamusal alanlarda yasaklanması fikrini desteklediğini gösteren bir anketin sonuçlarını yayımladı. Buna karşılık “TikTok” ve diğer sosyal medya platformlarında, Fransız kadın influencerların bu tasarıyı özgürlüklere yönelik bir saldırı olarak gördüklerini ve bu nedenle reddettiklerini ifade etmek amacıyla başörtüsü taktıkları bir kampanya yayıldı.

Aşırı sağ, yıllardır insanları İslam istilası olarak adlandırdıkları şeye karşı kışkırtmakta; söylemlerinde başörtüsünü aşırıcılık ve güvenlik sorunlarıyla ilişkilendirmektedir. Din özgürlüğü, kişisel özgürlük, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi ve benzeri tüm fikirleri elinin tersiyle iterek İslam'la bağı olan her şeye karşı savaş ilan etmektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki Fransa’nın son yıllarda karşı karşıya bulunduğu siyasi, ekonomik, sağlık ve güvenlik sorunları, ülkenin tarihinde yaşadığı en büyük sınamalardan bazılarını oluşturmaktadır. Buna rağmen, sağcıların seçim projeleri bu sorunların hiçbirine ciddi çözümler sunmamakta; bütün enerjilerini ve hırslarını İslam'la bağlantılı olan her şeye savaş açmaya harcamaktadırlar. Öyle ki bazen abayaya (feraceye), bazen camilere ve derneklere, bazen de okul gezilerinde öğrencilere refakat eden annelerin başörtüsüne savaş ilan etmektedirler...

Gerçek ve derin sorun şudur: Aşırı sağ, dışlayıcı ve ırkçı söylemleriyle pek çok insanın kalbine korku salmayı; İslam’ı sürekli pusuda bekleyen, can alan ve özgürlükleri yok eden bir “öcü” gibi göstermeyi kısmen başarmıştır. Buna ek olarak, medyanın uzun zamandır İslam'ı ve Müslümanları karalama, dezenformasyon, hile ve iftiralarla hedef alan rolü de ortadadır. Bu nedenle söz konusu araştırmada, yasağı destekleyenlerin büyük çoğunluğunun ileri yaştaki kişilerden oluştuğu, gençlerin ise bu öneriye daha az destek verdiği görülmüştür. Çünkü gençlerin çoğu eğitim ve iş hayatında Müslümanlarla temas halindedir; medyanın olayları nasıl çarpıttığını fark edebilmekte ve sosyal medya üzerinden alternatif, gerçekçi bilgilere ulaşabilmektedir.

Aşırı sağın tam da bu dönemde Fransa’da başörtüsüne savaş açması, korku ve yalanlarla manipüle edilen halkın hassas damarlarına dokunarak oy devşirmeyi hedefleyen bir seçim manevrasından başka bir şey değildir. Yoksa Fransa'da siyasi, ekonomik ve güvenlik gibi gerçek ve çok daha acil meseleler vardır ve bu meseleler Fransız hükümetinin karşı karşıya olduğu derin krizlerle yüzleşmek için ciddi çözümler üretilmesini gerektirmektedir.

Ne yazık ki İslam, bir günah keçisidir ve öyle de kalmaya devam edecektir. Aşırılık yanlıları kendi başarısızlıklarını İslam’ın üzerine yıkmaktadırlar. Uygarlıkları, kendilerini kasıp kavuran ardışık krizleri çözememektedir. Onlar, uygarlıklarının içine düştüğü bu çöküşü durduramadıkları için enerjilerini asıl savaş meydanının dışındaki çatışmalara harcamaktadırlar ve her halükârda kaybedenler safında yer alacaklardır.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER