Cumartesi, 27 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/07
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Netanyahu, Bir Suriye Havalimanının Hedef Alınmasını Savunuyor ve Suriye’deki Türk Askerî Varlığını Reddettiğini Açıklıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Netanyahu, Bir Suriye Havalimanının Hedef Alınmasını Savunuyor ve Suriye’deki Türk Askerî Varlığını Reddettiğini Açıklıyor

Haber:

“İsrail'i tehdit eden bir Türk askeri gücünün Suriye'de bulunmasına müsamaha göstermeyeceğiz. Mesajımızı son derece net bir şekilde ilettik; görünüşe göre mesajı yeterince net duymadılar”... Bu sözlerle Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu, sesli ve görüntülü bir şekilde Suriye havaalanına düzenlenen saldırıyı savundu ve Mossad başkanı da Şeybani’ye, varlık olarak Türkiye’nin Suriye’deki varlığını reddettiklerini ilettiğini belirtti. (Ajanslar)

Yorum:

Aksa Tufanı operasyonunun ve Orta Doğu'da askeri ve istihbarat açısından en güçlü ve eli en uzun güç olarak propagandası yapılan -ki kendisi birleşik Arap ordularını altı saatte mağlup etmişti- caydırıcılık mefhumuna ve ordusuna indirdiği yıkıcı darbenin ardından, bu varlığın maskesi düşmüş ve ayıpları ortaya çıkmıştır; böylece onun bekasının ve gücünün kendi zatından olmadığını; aksine finansman, silahlanma ve koruma bakımından kâfir Batı’nın yanı sıra kendi tahtlarının bekasını ve devamlılığını varlığın bekasına ve devamına bağladıkları için onu ayakta tutmak, korumak, hayatta kalması için ihtiyaç duyduğu bilgi ve ikmalleri sağlamak için çalışan iş birlikçi bölgesel güçlere dayandığı da ortaya çıkmıştır.

Ardından kendisinin ve müttefiki ABD'nin en fazla dört gün süreceğini ve sonrasında İran rejiminin teslim olacağını öngördüğü İran ile girdiği macera ve kumarının ardından ikinci bir darbe gelmiştir. Netanyahu, İran’ın yenilgisinin ardından Arap rejimlerine, okul müfredatlarını, yani neyin öğretilip neyin öğretilmeyeceğini, askeri güçlerinin boyutunu ve bu ülkelerin politikalarını belirleyen bir davranış kuralları kılavuzu hazırlayacağına dair tehditlerde bulunmuştu. Ancak rüzgâr onun istediğinin tersine esmiştir; zira savaş günleri boyunca İran’ın füzeleri varlığını yerle bir etmiş; bu da, varlığın içindeki yaşamın her alanını ve onun bekasının nedenlerini sağlayan sistemlerini tamamen felç etmiştir.

Onun Türkiye ve Suriye’ye verdiği mesaj; kendi gücünün ve azametinin bir kanıtı değil, aksine varlığı koruyup gözetmede geri duran ve onunla iş birliği yapan siyasi güçlerin pratik bir tasviridir; dahası bölgeye dikilen bu askerî üssün ve Sykes-Picot Anlaşması sonucunda bu varlığı korumak ve bekasının nedenlerini sağlamak amacıyla kurulan yapay varlıkların hamisi olan Batılı güçlerin anlayışlarının somutlaşmış bir halidir.

Aksi takdirde bu varlık kim ki, NATO'nun en büyük ikinci gücü olan, eğitimli bir orduya ve bu varlığın tahammül edemeyeceği, harekete geçmesi halinde bu varlığı günün birkaç saati içinde ezip geçecek bir askerî güce sahip olan Türkiye’yi tehdit edebilsin? Ancak bu, devasa askerî güçleri, Yahudi varlığının cılız ve yıpranmış gücü karşısında küçük ve aşağılık duruma düşüren ihanetin ta kendisidir!

İşte burada ümmette var olan izzet ve güç mefhumu tecelli etmektedir; bu da Allah'ın kurulmasını emrettiği Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti'nin kurulmasında yatmaktadır; zira bu devletle birlikte bu varlık bir daha geri dönmemek üzere yok olup gidecektir. وَاللَّهُ غالِبٌ عَلى أَمرِهِ وَلكِنَّ أَكثَر النَّاسِ لا يَعلَمونَ “Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Ebu Sebeytan

Devamını oku...

Sistematik Dokunulmazlık ve Seçici Adalet

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Sistematik Dokunulmazlık ve Seçici Adalet

Haber:

ABD, Uluslararası Ceza Mahkemesi Başkanı ve başsavcısına yaptırımlar uyguluyor. (The Guardian)

Yorum:

ABD, merkezi Lahey'de bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi ile açıkça yüzleşmeye girerek, kısa süre önce Mahkeme Başkanı Tomoko Akani ve kıdemli avukat Abdullah Seye'ye yaptırımlar uyguladı. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni ABD'li yetkililer ve Yahudi varlığı hakkında soruşturma açarak yetki sınırlarını aşmakla suçladı.

Bunun arkasındaki doğrudan dürtü ise Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Gazze'de işlenen savaş suçlarına ilişkin yürüttüğü soruşturmadır. Buna bir tepki olarak ABD; Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkililerine yaptırımlar uyguladı, kendi yargı yetkisi altındaki tüm varlıklarını dondurdu ve ABD finans sistemine erişimlerini kısıtladı. ABD, mahkemenin yasal yetkilerini aştığını teyit ederken, mahkeme ise ABD’nin kendi bağımsızlığını ve savaş suçlarını soruşturma yeteneğini zayıflatmaya çalıştığını savunmaktadır.

ABD, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin egemenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle, esasen bu mahkemenin işleyişini devre dışı bırakmaya çalışmaktadır; bu da Mahkeme’nin Gazze’de Yahudi varlığı tarafından işlenen soykırım suçlarına ilişkin soruşturmalarına, özellikle de Başbakan Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Galant hakkında savaş suçu işledikleri gerekçesiyle tutuklama emirleri çıkarılmasına bir tepki niteliğindedir. Bu son yaptırımlar dalgası, Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı Karim Khan’a karşı daha önce alınan önlemlerin ardından gelmiştir; bu da Yahudi liderlerini hedef alan ABD’nin önlemlerinin kapsamını genişletmektedir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi, Yahudi varlığının Batı Şeria'daki yasa dışı yerleşimlere karışmasını ve yerleşimcilerin gerçekleştirdiği şiddet eylemlerini de soruşturmaktadır; bu da diğer Yahudi yetkilileri de haklarında tutuklama emri çıkarılması riskiyle karşı karşıya bırakabilir. Ne Amerika ne de varlık, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetki alanını tanımamaktadır; zira Amerika, aralarında ABD’nin Afganistan’a karşı yürüttüğü savaşla ilgili soruşturmaların da bulunduğu davalar nedeniyle, Mahkeme’deki en az on bir yetkiliye yaptırımlar uygulamıştır. Bu arada dört insan hakları örgütü, yaptırımların, mağdurların iddia edilen savaş suçlarında adalete ulaşma imkânını baltaladığı gerekçesiyle Trump yönetimine karşı da dava açmıştır.

Trump yönetimi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin görevlerini yerine getirme gücünü zayıflatmaya çalışmaktadır; zira özellikle bu mahkemenin soruşturmaları, Amerikalı veya Yahudi yetkililerin yargılanmasına da yol açabilir. Bu da uzun süredir şüphe konusu olan bir gerçeği ortaya koymaktadır ki bu da: Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin, dünyanın en güçlü ülkelerinden hiçbir zaman tam anlamıyla bağımsız bir şekilde çalışmamış ve onun yetkisinin büyük ölçüde bu ülkelerin takdirine boyun eğmiş olmasıdır. Dolayısıyla bu mesele, uluslararası hukukun ne zaman kendileri için geçerli olacağına ve ne zaman geçerli olmayacağına fiilen sömürgeci güçlerin karar verdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak tanıdık bir kalıp tekrar etmektedir; zira büyük jeopolitik nüfuza sahip olan sömürgeci güçler, ciddi suçlar işlediklerine dair güvenilir iddialar olsa dahi, çoğu zaman kendilerini ve müttefiklerini uluslararası hesap verebilirlikten korumayı başarabilmektedirler. Dolayısıyla ne Uluslararası Ceza Mahkemesi, ne Amerika, ne de herhangi bir Batı ülkesi ya da kurumu, insanlık adına adaleti sağlama gücüne sahiptir. Yani mevcut uluslararası kurumlar aracılığıyla kalıcı bir adalet gerçekleşmeyecektir. İslam’ın belirlediği adaleti, kalıcı bir çözümle gerçekleştirmeye muktedir olan tek varlık, işlenen suçlarla orantılı bir şekilde adaleti tesis edecek ve Gazze ile Filistin’in tamamının tam kurtuluşundan daha azı için çalışmayacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafettir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاء لِلّهِ وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ إِن يَكُنْ غَنِيّاً أَوْ فَقَيراً فَاللّهُ أَوْلَى بِهِمَا فَلاَ تَتَّبِعُواْ الْهَوَى أَن تَعْدِلُواْ وَإِن تَلْوُواْ أَوْ تُعْرِضُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيراً “Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve yakın akrabanızın aleyhinde bile olsa, Allah için doğru dürüst şahitlik yaparak, adâleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun! Hakkında şahitlik yaptığınız kimse zengin de olsa fakir de olsa böyle davranın. Çünkü Allah, ikisine de sizden daha yakındır, hâllerini daha iyi bilir. Şu hâlde, sakın âdil davranmaktan yüz çevirip nefsin arzularına uymayın. Eğer dilinizi eğip büker, gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün ondan yüz çevirirseniz, başınıza geleceği siz düşünün! Zira Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.” [Nisa 135]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Libya Bir Yol Ayrımındadır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Libya Bir Yol Ayrımındadır

Libya krizi artık sadece iki rakip hükümet arasındaki iktidar mücadelesi olmaktan çıkmış, devletin şekline, siyasi ve askeri kararlara kimin sahip olduğuna, petrol zenginliklerini kimin kontrol edeceğine ve ülkenin bölgesel ve uluslararası haritada hangi konumu alacağına dair daha geniş çaplı bir mücadeleye dönüşmüştür.

Muammer Kaddafi'nin devrilmesinin üzerinden on yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Libya, hâlen acı bir çelişkiyi yaşamaya devam etmektedir: Zira devasa bir petrol zenginliğine ve Akdeniz'in kalbinde stratejik bir konuma sahip ama bunun karşılığında ise gücü tekelinde tutabilecek ve kaynaklarını yönetebilecek birleşik bir devletin kurulmasını engelleyen siyasi ve güvenlik odaklı bir bölünmüşlük söz konusudur.

Zaviya ve Bingazi’de yaşanan son gelişmeler, Libya’daki istikrarın kırılgan olduğunu ortaya koymaktadır. Zira batıda, Zaviya’daki enerji ve yakıt sektörüyle bağlantılı tesisler de dahil olmak üzere hayati öneme sahip tesisler insansız hava araçlarının saldırılarına maruz kalmış olup, doğu ise Bingazi’de Halife Hafter’in güçlerine bağlı üst düzey bir güvenlik yetkilisinin öldürülmesine tanık olmuştur.

Şu ana kadar bu iki olayın tek bir operasyonun parçası olduğunu kanıtlayan herhangi bir delil bulunmamaktadır; ancak bu aşamada aynı anda meydana gelmeleri önemli bir siyasi anlam taşımaktadır: Libya’daki güç merkezleri, birleşik devlet kurumları çerçevesinin dışındaki sahne üzerinde de hala etki gücüne sahip olmaya devam etmektedir.

En tehlikeli olan ise, petrol ve enerji tesislerine yönelik saldırıların Libya ekonomisinin en önemli damarlarından birine darbe vurması ve aynı zamanda doğudaki güvenlik liderlerine yönelik saldırılar ise güvenlik durumunun hâlâ kırılgan olduğunu ortaya koymasıdır.

Libya'daki çatışmanın özü petroldür

Petrol sadece bir gelir kaynağı değildir, aynı zamanda siyasi gücün en önemli araçlarından birini temsil etmektedir. Nitekim sahalar, limanlar ve petrol tesisleri üzerindeki kontrol veya bunları devre dışı bırakma gücü, rekabet eden taraflara ekonominin ötesine geçerek siyasete uzanan bir baskı kartı sağlamaktadır. Bu nedenle petrol tesislerine yönelik herhangi bir tehdit, sadece ekonomik sektöre yönelik bir saldırıyı temsil etmemekte; aynı zamanda devletin kurumlarını finanse etme, hizmet sunma ve istikrarı sağlama gücünü de tehdit etmektedir.

İşte Libya’nın çelişkilerinden biri burada yatmaktadır: Devletin inşasının temeli olması gereken servet, devlet üzerindeki çatışmanın bir parçası haline gelmiştir.

Libya henüz ordunun ve güvenlik kurumlarının birleştirilmesi meselesini çözüme kavuşturamadığı gibi siyasi ve kurumsal bölünmeye de son vermeyi başaramamıştır. Bu nedenle yeni bir hükümet kurmaya yönelik herhangi bir anlaşma, devlet kurumlarını birleştirmeye ve tüm silahlı güçleri tek bir ulusal otoriteye tabi kılmaya yönelik gerçek bir proje eşlik etmedikçe kırılganlığını korumaya devam edecektir.

Askerî güç dağınık kalmaya devam ettiği sürece tek başına seçimler yeterli olmayacağı gibi aynı şekilde egemen kurumlar nüfuz merkezlerinin dengelerine bağımlı kaldıkça da hükümetlerin birleştirilmesi bir istikrara yol açmayacaktır.

Buna karşılık bölgesel ve uluslararası güçler siyasi sürecin çökmesini önlemek için giderek daha fazla harekete geçmektedir.

Geçtiğimiz yıllarda Batı Libya’da geniş bir nüfuz alanı kuran Türkiye, bağlantılarını Doğu’yu da kapsayacak şekilde genişletmeye başlamıştır. Bu adım, ekonomik, güvenlik ve stratejik çıkarların korunmasının Libya ile bir nüfuz alanı olarak değil, tek bir devlet olarak muamele edilmesini gerektirdiğine dair Türkiye'nin sahip olduğu anlayışı yansıtmaktadır.

Mısır ise Libya’ya doğrudan ulusal güvenliği açısından bakmakta ve bu nedenle de ülkenin istikrarını ve kurumlarının bütünlüğünü korumaya yönelik adımlar atarken, siyasi sürece de giderek daha fazla dahil olmaktadır.

Washington’da ise Libya'nın istikrarı arzusu, enerji ve Akdeniz güvenliğiyle ilgili daha geniş çıkarlarla iç içe geçmiş durumdadır.

Böylece farklı çıkarlar en azından tek bir hedef etrafında kesişmektedir ki bu da: Libya'nın yeniden kapsamlı bir savaşa sürüklenmesinin önlenmesidir.

Ancak savaşı önleme üzerinde anlaşmak, gelecekteki devletin şekli üzerinde anlaşmanın gerekli olduğu anlamına gelmez.

Rusya; özellikle doğu kanadı ile olan ilişkileri ve Moskova'ya Akdeniz ile Afrika'da stratejik bir önem kazandıran Libya'nın coğrafi konumu sayesinde, Libya denkleminde önemli bir aktör olmaya devam etmektedir.

Avrupa ise Libya'yı enerji, göç ve güvenlikle bağlantılı bir dosya olarak ele almaktadır; bu nedenle Libya'daki bölünmüşlüğün sürmesi yalnızca içsel bir sorun teşkil etmekle kalmayıp, aynı zamanda doğrudan Avrupa'nın çıkarlarını da tehdit etmektedir.

Böylece Libya; kendi içindeki yerel güçlerin yanı sıra Türkiye, Mısır, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'nın çıkarlarının da kesiştiği bir alan hâline gelmiştir.

Şimdi en önemli soru; bölgesel ve uluslararası hamlelerin mevcut güç merkezleri arasında iktidar ile nüfuzun yeniden dağıtılacağı bir uzlaşıya mı, yoksa devletin yeniden inşasını hedefleyen gerçek bir projeye mi yol açacağıdır; asıl olan iki seçenek arasındaki farktır; eğer varılacak uzlaşı, seçkinler arasında yalnızca makam ve kaynakların paylaşılmasından ibaret kalırsa, bu durum çatışmayı sona erdirmek yerine sadece erteleyecektir. Ancak bu uzlaşı; egemen kurumların birleştirilmesi, ordunun ve güvenlik birimlerinin yeniden inşası, petrol gelirleri yönetiminin düzene sokulması ve ardından gerçek bir meşruiyete sahip seçimlerin yapılması temeline dayanırsa, o zaman Libya için geçiş aşamasından çıkmak için tarihi bir fırsat olabilir.

Libya’nın geleceği şu üç yolla özetlenebilir:

Birincisi: Kurumların ve ordunun birleştirilmesine ve seçimlerin yapılmasına yol açacak gerçek bir uzlaşma; bu senaryo, Amerika’nın bölge için planladıklarından en uzak olanıdır.

İkincisi: Bölünmenin devam etmesi; yani Libya’nın hukuken tek bir devlet olarak kalması ancak fiilen birden fazla nüfuz merkezi arasında bölünmüş olması; uzlaşmanın başarısız olması hâlinde sürdürülmesi en olası senaryo budur.

Üçüncüsü: Askeri tırmanışın yeniden başlaması; özellikle güvenlik saldırılarının petrol tesislerini veya askeri ve siyasi liderleri hedef alan geniş çaplı bir dalgaya dönüşmesi halinde, en tehlikeli senaryo budur.

Bugün Libya'da yaşananlar, bir hükümet veya makam üzerindeki anlaşmazlığın ötesine geçmiştir. Bu nedenle son güvenlik gelişmelerin, diplomatik girişimlerle birlikte okunması ve bunlardan ayrı değerlendirilmemesi gerekir. Türkiye, Mısır, Amerika ve Birleşmiş Milletler’in tarafları bir uzlaşmaya doğru yönlendirmek için harekete geçtiği bir zamanda, güç araçları hâlâ dağınık durumda olmaya ve yerel elitlerin ve dış güçlerin çıkarları hâlâ kesişip çatışmaya devam etmektedir.

Libya bugün daha fazla ertelemeye tahammülü olmayan bir anla karşı karşıyadır. Çünkü bölünmüşlükle geçen yıllar istikrarlı bir devlet ortaya çıkarmamış, aksine siyasi, askeri ve ekonomik güçler arasında kırılgan bir denge oluşturmuştur; bu dengenin varlığını sürdürmesi ise geçici uzlaşmaların ve dış müdahalelerin devam etmesine bağlı bir hâle gelmiştir. Ancak fırsat hâlen devam etmektedir. Zira Libya'nın istikrarının gerekliliği konusunda oluşan bölgesel ve uluslararası yakınlaşma, nüfuzun güç merkezleri arasında yeniden dağıtılması için değil de, devlet kurumlarını inşa etmek için kullanılırsa, işte o zaman gerçek bir başlangıç noktası hâline gelebilir.

Ülkenin istikrara kavuşmasının ve Amerika'nın kendisine cizye ödediği ve tarihin de buna şahitlik ettiği eski izzetli günlerine dönmesinin gerçek çözümü; ülkenin eskiden olduğu gibi Allah'ın şeriatı ile yönetilmeye geri dönmesi, İslam'ın izzetinin yeniden tesis edilmesi ve işlerin, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize müjdelediği Raşidi Hilafet Devleti'nin gölgesi altında yürütülmesidir.

Ey sevgili Libya halkı;Bugün, ülkenin zenginliklerini yağmalamak, ülkeyi bölmek, halkını aşağılayıp öldürmek amacıyla Batı’nın gündemlerine hizmet eden çatışmalarda harcanan çabaların sayfaları, yürekleri kan ağlatmakta ve hiç ihtiyacımız olmayan çatışmaları körüklemektedir; oysa temel davalarımıza, yani dinin ikame edilmesine ve Allah’ın emrettiği şekilde şeriatın uygulanmasına sımsıkı sarılsaydık, o zaman fatura kalbin sevdiği şeyler olurdu; bu da işlerini idare eden, halkını koruyan, servetlerini muhafaza eden ve ülkenin izzetini geri kazandıran bir Halifenin gölgesi altında ya Allah yolunda şehitlik ya da zaferdir. O halde ülkemizin dört bir yanında İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışanlarla birlikte olun; zira Batı’nın kollarına atılmak hiçbir fayda sağlamayacak ve ümmete de yıkım ve kandan başka bir şey getirmeyecektir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلّاً وَلَا ذِمَّةً وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ “Bir mümin hakkında ne ahit tanırlar ne de antlaşma. Çünkü onlar saldırganların ta kendileridir.” [Tevbe 10]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Müslümanları Bir Araya Getirecek Olan Sözde Arap Çerçevesi Değil, Raşidi Hilafetin Gölgesindeki İslami Akide Bağıdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanları Bir Araya Getirecek Olan

Sözde Arap Çerçevesi Değil, Raşidi Hilafetin Gölgesindeki İslami Akide Bağıdır

Haber:

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdülati, ülkesinin Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle olan ilişkileri hakkında yaptığı açıklamada, bu ilişkilerin ebedi ve tarihi nitelikte olduğunu vurguladı; bu ilişkilerin sadece ortak çıkarlara odaklanmadığını, aynı zamanda ortak kadere ve halkları birbirine bağlayan bağlara dayandığını belirtti. Ayrıca Arap çerçevesinin bölgedeki tüm ülkeleri kapsayan birleştirici bir unsur olmaya devam ettiğini belirterek, ortak Arap çalışmalarının hayata geçirilmesinin son derece önemli olduğunu ve üye ülkelerin çıkarlarını gerçekleştirdiğini vurguladı. (Rusya El Yevm Kanalı, 21/08/2026)

Yorum:

Mısır Dışişleri Bakanı, İslami halkları birbirine bağlayan bağın İslam akidesi bağı olduğunu ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için azami güç ve hızla çalışılması gerektiğini bilmiyor mu ki bu, sadece varlığıyla ümmeti bir araya getiren, kan dökülmesini önleyen, namusları koruyan, onun malını muhafaza eden ve hem ümmetin hem de İslam'ın galip gelmesini sağlayan birleştirici ve engelleyici bir varlıktır?! Ayrıca bunun imkânsız bir şey olmadığını bilmiyor mu?

"2026 Yılında Arap Dünyasında Gücün Anahtarlarını Elinde Tutan Kim?" başlığı altında; Global Firepower ve Military Watch'un sınıflandırmasına göre, derin dönüşümlere sahne olan bölgesel askeri tabloyu gözler önüne seren kapsamlı bir yanıt sunulmuştur; buna göre güç, artık sadece asker ve tank sayısıyla değil; aksine orduların ileri teknolojiyi entegre etme, akıllı ittifaklar kurma ve bütçeleri etkili caydırıcılık araçlarına dönüştürme kapasitesiyle ölçülmektedir.

Ancak bu alana derinlemesine girmeyeceğiz; aksine Arap dünyasında ve dünya çapında ilk on sırada yer alan Arap ülkelerinin ordularının gerçekliğine hızlıca bir göz atmak yeterli olacaktır; her ülkenin sahip olduğu tank, roketatar, askeri uçak ve deniz araçları gibi detaylara girmeden, sadece orduların sayılarına ve benzerine bakacağız...

Ürdün, yaklaşık 250 bin asker sayısıyla Arap ülkeleri arasında 10. sırada, dünya genelinde ise 75. sırada yer almaktadır.

Katar, 36 bin asker sayısıyla Arap ülkeleri arasında yedinci, dünya sıralamasında ise 72. sırada yer almaktadır.

Fas, 700 bin asker sayısıyla Arap ülkeleri arasında altıncı, dünya sıralamasında ise 37. sırada yer almaktadır.

BAE, 207 bin asker sayısıyla Arap ülkeleri arasında beşinci, dünya genelinde ise 35. sırada yer almaktadır.

Cezayir, 610 bin asker sayısıyla Arap dünyasında üçüncü, dünya sıralamasında ise 17. sırada yer almaktadır.

Suudi Arabistan, 397 bin asker sayısıyla Arap dünyasında ikinci, dünya genelinde ise 15. sırada yer almaktadır.

Mısır ise yaklaşık 1 milyon 218 bin asker sayısıyla Arap ülkeleri arasında birinci, dünya genelinde ise on birinci sırada yer almaktadır.

Ordularda bu kadar muazzam sayıda asker varken, Müslüman ülkelerin ya kafirler tarafından işgal edilmiş olduğunu ya da yöneticilerinin bu ülkeleri düşmanlara kolay bir av olarak sunduklarını görmemiz akıl işi midir?! Sadece bu da değil; bu orduların masrafları, insanları düşmanlardan koruduğu ve savunduğu bahanesiyle onların cebinden karşılanmaktadır; ancak insanlar, yöneticilerinden sadece ihanet ve hileler görmüştür; gerçek dışı nedenlere sığınan -yöneticilerin ihaneti- yüzünden ülke ve halkı, kâfir Batı’ya bağımlı kalmaya devam etmektedir.

Müslüman halklar, ancak kâfirlerin egemenliğinden kurtulup Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin kucağına geri döndükten sonra huzur ve onurlu bir yaşam bulabileceklerdir; işte zaman fetihler başlayacak, İslam Devleti genişleyecek ve Batı halkları birbiri ardına gönüllü olarak İslam’a girecek; böylece de adalet dünyanın dört bir yanına yayılacak ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesine göre, İslam'ın girmediği tek bir ev ve tek bir köşe kalmayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Raziye Abdullah

Devamını oku...

Rohan'dan Ben-Gvir'e... 57 Yıldır Mescid-i Aksa Korumasız!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Rohan'dan Ben-Gvir'e... 57 Yıldır Mescid-i Aksa Korumasız!

Haber:

Resmî takım elbisesi ve kravatıyla Avustralyalı Michael Rohan, 1969 yılının tam da bugünlerinde Mescid-i Aksa'daki Kıble Mescidi'ni yaktıktan sonra duruşmalarına katılmış ve yargılamanın sonunda, akli dengesinin bozuk olduğu gerekçesiyle hapse atılmak yerine bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatırılmıştı.

Bugün, suçun işlenmesinden 57 yıl sonra, bu sahne farklı şekillerde tekrarlanmaktadır; zira cami artık sadece yerleşimci gruplar ve “aşırılıkçılar” tarafından değil, tüm zihinsel güçleriyle camiye baskın düzenleyen ve milyonlarca Müslümanın kalbini ateşe veren yetkililer tarafından da ihlal edilmektedir; bunların en önde geleni ise, 4 yıldan daha az bir sürede camiye 18 kez baskın düzenleyen Ulusal Güvenlik Bakanı ve Yahudi Gücü Partisi lideri Itamar Ben-Gvir’dir. (El Cezire)

Yorum:

Mescid-i Aksa'nın yakılması suçunun üzerinden 57 yıl geçti, ancak El-Aksa hâlâ arka arkaya gelen saldırı, ihlal ve baskı dönemlerini yaşamaya devam etmektedir. 1969 yılında yangının Al-Aksa'ya sıçramasından bu yana, işgalin ve yerleşimcilerin onu hedef alma girişimleri hiç durmamış; aksine saldırılar bir suçtan diğerine, bir baskından diğerine geçerek bugün El-Aksa, daha cüretkâr ve tehlikeli planların hedef tahtası haline gelmiştir.

Avustralyalı aşırılıkçı Michael Rohan tarafından El-Aksa’nın ateşe verilmesi olayı, onun bağlamından kopuk bir olay değildir; aksine mescidin gerçekliğini değiştirmeye ve İslami kimliğini silmeye çalışan bir işgalin gölgesinde gerçekleşmiştir. Bugün, on yıllar sonra, Ben Gvir gibi daha da aşırı uçtaki siyasi figürlerin, sanki zaman işgalin lehine akıyormuş ve İslam ümmetinin varlığı ile rolü gerilemekteymiş gibi, El-Aksa’ya girmeye cüret edip orada yeni bir gerçeklik dayatmaya çağırdıklarını görmekteyiz!

Her Müslümanı uykusuz bırakması gereken soru sadece işgal El-Aksa’ya ne yapıyor? değildir; Aksine 2 milyar Müslüman’dan oluşan ümmet nerede? Kutsal mekanlarını koruyan güç nerede? El-Aksa’nın korunmasını sadece kınama açıklamalarıyla değil, egemenlik ve onur meselesi haline getiren devlet nerede? sorusudur.

Geçtiğimiz yıllar, kınama açıklamalarının tek başına hiçbir baskını engelleyemediğini, hiçbir ihlali durduramadığını ve Mescid-i Aksa'nın kapılarından hiçbirini koruyamadığını kanıtlamıştır. Nitekim işgalin, ümmetin tepkisinin açıklamalardan öteye gitmediğini gördükçe cesareti artmış ve bir adımdan diğerine geçmiştir; hatta Mescid-i Aksa'nın bölünmesi ve orada yeni bir fiili durumun dayatılması konusu artık açıkça gündeme getirilir bir hale gelmiştir.

Mescid-i Aksa sadece Filistinlilerin ya da sadece Kudüs halkının meselesi değildir; aksine o, ümmetin akidesinin ve tarihinin ve ümmetin Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İsra'sının bir parçası olup, İslam’ın kutsal saydığı mescitlerden biridir. Bu nedenle onu ihmal etmek sadece coğrafi bir konumun kaybı değildir, aksine kutsalların da ihmal edilmesidir.

El-Aksa, kademe kademe kaybedilmektedir: İşgalin nazarında kutsallığını yitirmiş, uluslararası siyasi hesaplarda saygınlığını kaybetmiş ve ümmetin genel bilincindeki rolünün bir kısmı da kaybolmuştur; bu arada Yahudileştirme ve yerleşim projeleri adım adım ilerlemektedir. Dolayısıyla sorun, işgalin gücünde değil; aksine El-Aksa’ya yönelik saldırıyı bir ölüm kalım meselesi haline getirecek birleştirici İslami bir gücün yokluğunda yatmaktadır.

Bundan dolayı El-Aksa’daki trajedi bize, daha büyük bir gerçeği hatırlatmaktadır ki o da; birleştirici İslam Devleti'nin yokluğu, Müslümanların kutsallarını şantaja, işgale ve zorbalığa açık bir hale getirmektedir.

57 yıl önce El-Aksa’da yangını çıkaran Rohan’dan, bugünün Ben Gvir’ine ve onun gibilere kadar, yüzler değişse de tehlike devam etmektedir. Ümmet, gücünü, birliğini ve iradesini yeniden elde etmedikçe, işgal onun sessizliğinin sınırlarını sınmaya devam edecektir.

Artık Müslümanların, Mescid-i Aksa’yı korumanın sadece cami kapısındaki bir bekçinin sorumluluğu değil, aksine tüm ümmetin sorumluluğu olduğunu anlamalarının zamanı gelmiştir; kutsalların kurtarılması ve korunması, ümmetin fiili gücünü geri kazandıracak, güç, adalet ve birlik temelli bir proje gerektirmektedir; bu yüzden ümmet, olayların gözlerinin önünde hızla gelişmesini izlemekle yetinmemelidir.

Allah'ım, Mescid-i Aksa'yı koru, onun halkını ve oradaki murabıtları koru, ümmete gücünü ve vahdetini geri ver ve ona işlerinde doğru olanı göster.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Haberlere Bakış 23/08/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

23/08/2026

* Son aylarda, Lebap'ta Türkmenistan Silahlı Kuvvetleri'nde görev yapan gençlerin sağlık sorunları, yaralanmalar veya ciddi hastalıklar nedeniyle askerlik hizmetini planından önce tamamlamak zorunda kalan gençlerin sayısında belirgin bir artış görüldü. Bazı eski askerler, sorunun hizmet koşullarından, yiyecek sıkıntısı ve kötü hijyenden kaynaklandığını söyledi. Ayrıca, eve döndüklerinden sonra da sorunlarının devam ettiğini belirtti.

Özgür Avrupa/Özgürlük Radyosu'nun bölgesel muhabiri, orduya sağlık sorunları iyi olarak giren ancak hizmetini tamamlayamayan birçok genç adamı araştırdı ve röportaj yaptı.

Türkmenistanlı 19 yaşındaki eski bir asker, ordudaki sekizinci ayında ağır yaralanıp yakın zamanda eve döndüğünü ve bir tank biriminde görev yaptığını söyledi. Ancak askerlerin tank eğitiminden çok çeşitli ev ve tank temizlik işlerinde daha fazla yer aldığını ve bu işlerden birinde ciddi şekilde yaralandıklarını söyledi.

"Bazen tanklar ceza olarak yıkanırdı. Aynı gün, Sovyet dönemine ait ve daha önce sökülmüş bir tank topu yıkanıyordu. Adamlar ağır metal parçasını temizlerken, bir kaptan yanlarına geldi ve aniden bağırdı. Topu tutan asker korktu ve bıraktı. Topuğumun üstüne düştü. Ayaklarımdaki kemikler morarmıştı" dedi genç adam. Hastanede ameliyat olduğunu, kırık kemiklerinin metal bir yapı ile değiştirildiğini ve askerlik için uygun olmadığı ilan edildiği için planlandığından erken eve gönderildiğini söyledi.

Ama sonrasında başka bir sorun daha olduğunu söyledi: "Ben görevlendirildim. Ama tazminat verilmedi. Bunun yerine, beş yıllık seyahat yasağı kaldırıldı. En az üçüncü grup engellilik belgesi almak için 7.000 manat rüşvet talep etti. Şimdi maluliyet alamıyorum çünkü bu rüşveti ödeyemiyorum," dedi eski asker. (azathaber.com, 21 Ağustos 2026). (Not: Buna benzer birçok olay yaşanmış olup burada sadece bir örnek vermekle yetindim.)

Türkmenistan, özellikle petrol ve doğalgaz olmak üzere doğal zenginlikler açısından zengin ülkelerden biridir. Ülkedeki en önemli maden zenginlikleri şunlardır: Doğal gaz: (Türkmenistan, dünyanın en büyük gaz rezervlerinden birine sahiptir). Petrol: (Hazar Denizi kıyılarında ve Karabogaz yakınlarındaki bölgelerde büyük petrol yatakları bulunmaktadır). İyot ve brom: (Türkmenistan, iyot ve brom üretiminde dünyanın önde gelen ülkelerinden biridir). Kalsiyum, magnezyum, tuz, kükürt ve kum, çakıl, mermer, dolomit, kireç taşı ve çimento üretimi için ham maddeler de bulunmaktadır. Peki bu kadar devasa zenginliklere rağmen kendi askerlerine eziyet eden, bunun sonucunda sakatlandıklarında tazminatlarını bile ödemeyen, dahası engellilik belgesi almak için yüksek düzeyde rüşvet talep edilmesine neden olan unsur nedir?

1991 yılında eski Sovyetler Birliği dağılıp cumhuriyetlere parçalanınca Rusya, kendi böğründe olmalarından dolayı bu cumhuriyetler ile sağlam bir bağlantının devam ettirilmesinin kaçınılmaz olduğunun farkında idi… Böylece ilk etapta bunları “Bağımsız Devletler Topluluğu” [BDT] denilen örgüt altında toplamaya yöneldi. Ancak bu devletlerin çoğu bu topluluktan ayrıldı ve üç Baltık ülkesi gibi bazıları da ilk etapta ona dahil olmadı... Ardından “Şanghay”, ardından Ortak Güvenlik, ardından Kolektif Güvenlik ardından da Acil Müdahale Gücü örgütüne yöneldi…

Her ne kadar Sovyetler Birliği’nin dağılması Komünist Partisinde bir nevi çöküntü oluşturmuş ve onu yönetimden uzaklaştırmış olsa da Komünist Partisinin eski liderleri Orta Asya cumhuriyetlerinde yöneticiler olarak kalmaya devam etmişlerdir. Yani bu cumhuriyetlerdeki otoritelerin, Sovyetler Birliği’nin yok olmasından sonra bile İslam ve onun için çalışanlarla savaşmaya devam etmesi için habis bir planlama sayesinde Sovyetler Birliği dönemindeki yöneticiler yönetimde kalmaya devam etmişlerdir. Bu da İslam’ın bu cumhuriyetlerde etkin bir şekle yayılmasından, İslam esası üzerine birleşmelerinden, İslam’la hükmetmelerinden ve onun yolunda cihat etmelerinden duyulan korku nedeniyle olmuştur.

Bu kısa girişten sonra Türkmenistan kaynaklarının nerelere harcandığına bir bakalım:

Türkmenistan, Devlet Başkanı “Sapar Murat Niyazov” döneminde Rusya yanlısı bir politika izlemiştir. Ancak 2006 aralık ayında “Niyazov’dan” sonra yönetimi devralan Devlet Başkanı “Kurbangali Berdi Muhammedov”, daha çok Batıya özellikle de Amerika’ya açık ve yakın olan bir politika izlemeye çalışmıştır. Nitekim 2007 kasımında, enerji sektörü için Amerikalı ve Avrupalı yetkililer ile Rus şirketlerinin yanı sıra BP ve Chevron şirket yöneticilerinin toplandığı bir zirveye ev sahipliği yaparak böylece kendisinin onların tamamıyla çalışmak istediğini göstermek istemiştir. Nitekim 2007 mayıs ayında Rusya, Türkmenistan gazının büyük bir kısmının ihracatını tekeline almak için Orta Asya’nın gaz tedarikinin “Gazprom” şirketinin kontrolü altında kalmasına izin veren yeni boru hatları inşa etmek üzere Türkmenistan ve Kazakistan ile bir anlaşma imzalamıştır. Dolayısıyla yirmi yıl devlet başkanlığı yapan eski Türkmenistan Devlet Başkanı Türkmen Başı Niyazov, ülkesindeki gaz tekelini yalnız Rusya’ya hasretmiş ve onun dışındakileri engellemişti. Bunun için Rusya, geçmiş antlaşmalar üzerine Türkmenistan gazının %90’nını satın almakta ve bu da yıllık olarak yaklaşık 50 milyar m3’e tekabül etmektedir. Rusya, bu gazın her 1000 m3’nü 100 dolara satın almakta ve Avrupa’ya 250 dolara, hatta kış mevsiminde 345 doları bulan fiyatla satmaktadır. Kaldı ki Rusya, Niyazov döneminde bu gazı 70 dolara ardından 100 dolara çıkana kadar 35 dolara satın almaktaydı. Böylece Rusya, Türkmenistan’daki Müslümanların gazından korkunç karlar elde etmiştir.

Buna mukabil olarak Berdi Muhammedov, Avrupa’nın Rus gazı tedariklerine olan bağımlılığını azaltmayı amaçlayan Amerika’nın desteklediği bir proje çerçevesinde Hazar Denizi doğalgazı boru hattının inşa edilmesini prensipte onaylamıştır. Bu da Amerikalılar ile Avrupalıların kurulmasına dair Türkiye’de imza attıkları Türkmenistan’dan Azerbaycan’a uzanacak ve doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak Nabucco Hattı denilen hattır. Nitekim Routers, 24.04.2009 tarihinde ismini vermediği bir Amerikan yetkilisinin şu sözünü aktarmıştır: “Türkmenistan, Avrupa Birliğinin desteklediği Nabucco projesinin diğer büyük bir tedarikçisidir. Ancak Brüksel, bu projenin uygulanmasına ilişkin somut önerilerin ortaya atılmasını talep etmektedir.” Nitekim bu proje, Amerika öncülüğünde hala devam etmektedir. Zira Nabucco boru hattı, Rus gazına olan bağımlılığı azaltmak için olan bir projedir. Amerika’nın bu projeye yönelik hedeflerinden biri, Rusya’ya darbe indirmektir. Nitekim bunu uygulamaya çalışmış, Avrupa Komisyonu bu yolda ilerlemiş, buna yönelik çalışma ve para sağlamış ve NATO da buna destek vermişti. Dolayısıyla bunu uygulamak için Temmuz 2009’da da bir anlaşma imzalanmıştır. Yani bu projenin Rus-Amerikan çatışmasının bir parçası olduğu bir sır değildir. Görüldüğü üzere Türkmenistan’ın başındaki satılık ajan yöneticiler, sırf tahtlarını korumak pahasına Müslüman Türkmenistan halkının kamu mallarını sömürgeci kafirlere peşkeş çekmektedirler. Oysa İslam’da bu kaynaklar ümmete ait kamu mülkiyeti olup, onların temel ve lüks ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılmalıdır. Zira bu bağlamda Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu meşhur hadisi bir temel teşkil etmektedir: الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثَةٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.” [Ebu Davud rivayet etti.] Bu yüzden eğer Müslüman Türkmenistan halkı, kendi kaynaklarını kullanmak istiyorsa, derhal bu Rüveybida yöneticileri devirip kendilerine haklarını eksiksiz bir şekilde verecek olan İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak birincil öncelikleri olması gerekir. Aksi taktirde bu ve benzeri zulümlere maruz kalmaya devam edeceklerdir.

* Kazakistan Başbakan Yardımcısı ve Kültür ve Bilgi Bakanı Aida Balayeva, Smithsonian Enstitüsü Amerikan Halk Yaşamı Festivali Küratörü Rebecca Fenton ve Southwest Folklife Alliance'ın Kurucu Ortağı Bryan Rafael Falcón ile görüştü.

Kültür ve Bilgi Bakanlığı'nın belirttiği gibi, taraflar Kazak-Amerikan kültürel iş birliğinin genişletilmesi olanaklarını görüştü. Aida Balayeva, Kazakistan ile Smithsonian Enstitüsü arasındaki yüksek iş birliğini vurgulayarak Amerika Birleşik Devletleri'nde Kazak kültürünü ve ulusal mirasını tanıtma çabalarının önemini vurguladı.

Ayrıca, Kazakistan ikili kültürel değişimlerin genişletilmesini ve ABD Kültür Günleri'nin düzenlenmesini önerdi. Amerikan tarafı, Amerika Birleşik Devletleri'nin kültürel çeşitliliğini Kazak izleyicilere sunmaya hazır olduğunu ifade etti. Toplantı ayrıca, ülkenin önde gelen müzelerinin direktörlerinin de yer alacağı Kazak müze heyetinin ABD'ye yaklaşan ziyaretine odaklandı. Ziyaret sırasında, Smithsonian Ulusal Asya Sanatı Müzesi'ni gezecek, profesyonel deneyimlerini paylaşacak ve ortak projeler için olasılıkları tartışacaklar. ( Kazinform , 21 Ağustos 2026).

Müslümanların başındaki sömürgeci kafirlerin ajanı olan küstah yöneticiler, Müslümanların eski izzetli günlerine ve İslami kültürlerine geri dönmelerini engellemek, daha doğrusu geciktirmek için, Müslümanların zihinlerini sömürgeci kafir Batı’nın kültürüyle zehirlemek amacıyla tüm güçlerini kullanmaktan geri durmuyorlar. Oysa Batı’nın kokuşmuş kültürü Müslümanlara aşağılanma ve hayasızlıktan başka bir şey getirmemiştir. Bu bağlamda Amerika başta olmak üzere Batı’nın sürekli propagandasını yaptığı üç mefhuma bir göz atalım:

Birincisi: Demokrasi: demokrasi, insanlara gösterdikleri gibi ümmetin yöneticisini seçmesi değildir. Zira İslam, seçim olgusunu demokrasiden önce getirmiştir. Dahası demokrasi aslında yönetim ve yasamayı insanın Rabbine değil insana vermektedir. Bu nedenle demokrasi, bu anlamda bir küfür fikridir. Zira Allahu Subhanehu, yönetimi ve yasamayı sadece kendine ait kılmıştır. Zira şöyle buyurmuştur: إِنْ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلَّه “Hüküm sadece Allah’a aittir.” [Yusuf 40]

İkincisi: Liberalizme dayalı insan hakları fikri; bu fikir, öldürücü zehirlerinden bir tanesidir! Zira bu haklar, sadece İslam'ın kutsiyetini çiğneyen, Kur'an-il Kerim'e ve Resul SallAllahu Aleyhi ve Sellem'e hakaret ederek İslam'dan irtad eden, günahkar ve eşcinsel kimselerin haklarıdır… Fakat mesele Müslümanların dinlerine sarılması, Müslüman kadınların başörtüsü veya peçe giymesi veya minareler inşa edilmesi ile ilgili olunca hak hukuk diye bir şey kalmamakta ve bunlara savaş açılmaktadır!

Üçüncüsü: Çoğulculuk; çoğulculuk fikri, dini veya etnik azınlıkların İslam beldesinde İslam'ın gölgesinde yaşaması için değildir. Bilakis bu dini azınlıkların, dinlerin özgürlüğü ve (ilah) fikrine inandıkları sürece hak din olmaları bakımından bütün dinler eşittir bahanesiyle İslam'ın İslam beldesinde tatbik edilmesi farziyetinin karşısında durmalarını sağlamak içindir! Nitekim onlarda çoğulculuktan maksat, şeri hükümlerin Hilafet Devleti'nin gölgesinde bir defada uygulanması vacip olmasına rağmen bu dini azınlığın, şerî hükümlerin uygulanmasının engellemesine dönük "siyasi bir amacı" gerçekleştirmesidir. Zira Müslümanların sahih kalkınması, sömürgecilikten kurtulması, izzetlerine kavuşması, dini azınlıkların ibadetlerini eda etmelerinin güvence altına alınması ve zulme maruz kalmadan yaşamlarının sağlanması şeri hükümlerin tatbik edilmesi ile mümkündür. O halde Müslüman Kazakistan halkı, az bir dünyalık karşılığında hatta karşılıksız olarak zihinlerini bu İslam dışı zehirli fikirlerle doldurmak isteyen ve Amerikan kültürüyle haşır-neşir olan bu ajan yöneticilere aldanmasın. Zira izzet Amerikan kültüründe değildir; bilakis asıl izzet, insanları küfrün karanlıklarından İslam’ın izzetine kavuşturan Allah’ın dinindedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Her Gün Bir Çocuk Şehit Oluyor ve Her Geçen Gün Sizin Boynunuzdaki Sorumluluk Daha Da Ağırlaşıyor Ey Müslüman Orduları!

Birleşmiş Milletler raporu; “savaşın durdurulmasından” bu yana geçen 300 gün içinde, Yahudi varlığının Gazze Şeridi’ne yönelik durmak bilmeyen saldırıları sonucu 300 çocuğun şehit düştüğünü bildirdi.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), bu durumun askeri operasyonların askıya alınması ve insani yardım malzemelerinin Gazze’ye eksiksiz şekilde ulaştırılması konusunda anlaşmaya varılmış olmasına rağmen gerçekleştiğini belirtti.

Bu, sıradan bir haber değildir; geçiştirilecek bir haber veya basit bir istatistik de değildir. Bu haber, kelimenin tam anlamıyla bir felakettir.

Bu haber; uluslararası kurumları ve sistemleriyle bu dünyanın, birinci dereceden komplocu olduğu anlamına gelmektedir. Üç yıl boyunca dünya halklarını savaş istemediğine ve barış peşinde koştuğuna ikna etmeye çalışmıştır. Oysa aylar süren müzakerelerde Gazze’deki mücahitleri silahlarını teslim etmeye zorlamak için en şiddetli baskıları uygulamışlardır. Gazze’deki savaşı durdurmakla övünen Trump’tan sonra bile bugün Amerika’nın şımarık çocuğunun vahşetinin daha da tırmandığını, şehitleri saymaktan ve ölümlerini sıradan bir haber gibi duyurmaktan başka dünyanın onun bu vahşetine hiçbir ses çıkarmadığını görüyoruz!

Ey Muhammed’in ümmeti! Bu haber, düşmanlarınızın gözünde ne kadar değersiz hale geldiğinizi gösteriyor. Bizler meselelerimize dar ulusalcı perspektiflerle yaklaştığımız ve “Yangın kapıma dayanmadığı sürece sadece dua etmekle yetinirim” mantığıyla hareket ettiğimiz sürece; çocuklarımız, kadınlarımız ve gençlerimiz katledilmeye devam edecektir.

Ey silahlı kuvvetler! Ey genelkurmay başkanları! Ey ümmete yardım etmek için harekete geçebilecekken susmayı yeğleyenler! Bu haber, sırtınızda dağlar kadar günah ve sayısız vebal taşıdığınız anlamına gelmektedir. Kıyamet günü Rabbinizin huzuruna böylesi bir günah yüküyle çıkacağınızı bilin.

وَاتَّقُواْ يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللّهِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Allah’a döndürüleceğiniz, sonra da herkese hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı bir günden sakının.” [Bakara 281]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER