Cumartesi, 27 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/07
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Sefil Beşerî Sistemlerin Gölgesinde Ölüm Tekneleri Bin Kırdan Şehrinden 13 Genci Daha Hayattan Kopardı

Her yıl eğitimden koparılıp sokağa atılan on binlerce evladımız; işsizliğin, uyuşturucunun, suçun ve ölüm teknelerinin pençesine düşmektedir. Gençlerimiz bir yandan içme suyu ve elektrik gibi en temel ihtiyaçlarını karşılamanın labirentinde kaybolurken, diğer yandan ülkelerinin zenginliklerini yağmalayan ve kanlarını emen Batı’nın kırıntılarını aramak için göç etmeye, denizin dalgalarına ve hayatın bilinmezliklerine atılmaya mecbur kalmaktadır. Son olarak Bin Kırdan şehrinden 13 genç, Avrupa’ya doğru gizlice yola çıktıktan sonra boğularak can verdi. Böylece canları, ölüm teknelerinin o uzun kurban listesine eklendi. Bu acı felaket ne ilktir ne de son olacaktır; zira ümmetin gençleri ülkelerinin zenginliklerinden mahrum bırakıldığı, iş ve onurlu yaşam kapıları birer birer yüzlerine kapatıldığı sürece bu trajedi devam edecektir.

Ey Tunus halkı! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Doğrusu kafirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” [Yusuf 87] Beşerî sistemin ve zararlı yöneticilerin sebep olduğu bu acınası gerçekliğe rağmen, onun pençelerinden kurtulmamız ve Allah’ın bizim için uygun gördüğü liderlik ve öncülük makamına dönüşümüz, göz açıp kapayıncaya kadar yakın olabilir. Ancak bunun için beşerî sistemleri kökünden söküp atmamız, Allah’ın metin ipine sımsıkı sarılmamız ve Âlemlerin Rabbinin şeriatına bağlı kalmamız şarttır. Çünkü Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَأَن لَّوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُم مَّاءً غَدَقاً “Şayet doğru yolda gitselerdi, bu hususta kendilerini denememiz için onlara bol su verirdik.” [Cin 16]

Hilafetin gölgesi altında Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek, tek güvenli limandır. Bu güvenli liman, Müslüman gençleri koruyacak, onların işlerini güdecek ve zenginliklerini koruyacaktır. Bu nedenle, ülkesinden göç etmeyi düşünen herkesin Batı’daki devletlerin ve mevcut sistemlerin gerçek yüzünü bilmesi bir zorunluluktur. Batılı ülkeleri Allah’ın yeryüzündeki cennetleri zannetmemelidirler. Bilakis onlar, sömürgeci devletlerdir, zayıf ülkeleri sömürmekten ve halklarını köleleştirmekten beslenirler. Göçmenler, göç etmeyi düşünmek yerine öfkelerini kendi ülkelerindeki mevcut sistemlere yöneltmeli, onları kökünden söküp atmalı ve yerine onurlarını koruyan ve onlara insanca bir yaşamı garanti eden bir sistemi ikame etmelidirler. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ, ülkelerine bol nimetler ve yer altı zenginlikleri bahşetmiştir. Bu bağlamda Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى “Kim benim yol göstericime uyarsa artık o, ne (dünyada) sapar ne de (ahirette) sıkıntı çeker.” [Taha 123]

Devamını oku...

Trablus’tan Bingazi’ye -Amerika'nın Vaftiz Babası- Türkiye Libya’yı Yeniden mi Şekillendiriyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Trablus’tan Bingazi’ye

-Amerika'nın Vaftiz Babası- Türkiye Libya’yı Yeniden mi Şekillendiriyor?

Mühendis Visam Atraş’ın Kaleminden

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın 11-12 Ağustos 2026 tarihlerinde Libya'ya gerçekleştirdiği ziyaret, yabancı başkentlerin Trablus kapısından girmeye alışık olduğu bir ülkeye yapılan sıradan başka bir diplomatik turdan ibaret değildir. Fidan, başkentte Abdülhamid Dibeybe, Muhammed el-Menfi ve Muhammed Takala ile görüştükten sonra Bingazi’ye geçerek burada Halife Hafter, Saddam Hafter, Akile Saleh ve Belkacem Haftar ile bir araya geldi. En önemlisi ise, Türkiye’nin Doğu ve Batı ile olan ilişkilerini, bu iki tarafı birleştirmeye ve “birleşik, egemen ve bağımsız bir Libya” kurmaya yardımcı olmak için kullanmak istediğini açıklamasıdır.

Tek başına bu fotoğraf bile, Türkiye'nin politikasında meydana gelen dönüşümü göstermek için yeterlidir. Nitekim 2019 yılında Trablus hükümetini savunmak için Libya savaşına giren Türkiye, Hafter’in başkente yönelik saldırısını püskürttükten sonra, onun güçleri ve askeri desteği, Trablus hükümetinin güvenini kazanmada belirleyici bir faktör olmuştur. Artık Türkiye, Doğu Libya ile düşmanın bir kalesi olarak muamele etmemekte, aksine her iki tarafın anahtarlarına da sahip olmaya çalışmaktadır. Mesele artık Trablus’un Bingazi’ye karşı galip gelmesi değil, aksine gelecekteki uzlaşmanın şekli ne olursa olsun Türkiye'nin Libya'da varlık göstermesi olmuştur.

Bu nedenle Fidan’ın ziyaretine, daha öncesindeki süreçten ayrı olarak bakmamak gerekir. Zira 24 Temmuz 2026'da Fidan'ın Ankara'da Saddam Hafter'i kabul etmesi, Ankara'nın Libya'nın doğusuna yönelik giderek artan açılımını açıkça yansıtan bir görüşme olmuştu. Bundan önce Saddam, 29 Haziran’da Washington’a gitmiş ve burada, (ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı ve ABD'nin Libya sahnesini yeniden düzenleme süreci başta olmak üzere birtakım bölgesel dosyaları takiple görevlendirilen) Massad Boulos'ın da katıldığı bir toplantıda ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile araya gelmiş, ardından sonraki iki gün boyunca Libya dosyasından sorumlu ABD’li yetkililerle görüşmelerine devam ederek, askeri kurumların ve Libya kurumlarının birleştirilmesi, tek bir yönetime ulaşılması ve seçimlerin düzenlenmesi konularını ele almıştı. Bu temasların zamanlaması tesadüfi değildi; zira Ankara'nın kendisiyle özel kanalını inşa ettiği bir zamanda, Washington'ın da doğudaki en öne çıkan güç odaklarından biriyle doğrudan bir kanal açtığı görülmektedir. Daha da önemlisi Türkiye'nin bu açılımının; Massad Boulos'un Libya'daki iktidarı ve kurumları yeniden düzenlemek üzere yürüttüğü süreç kapsamında, ABD'nin aynı kampa ve tam da bu kampın kalbinde yer alan Saddam Hafter'e yönelik tırmanan açılımıyla eş zamanlı gerçekleşmiş olmasıdır.

İşte burada daha geniş bir jeopolitik anlam başlamıştır. Zira Washington ve Ankara aynı dosya üzerinde, her biri kendine özgü yöntemlerle birbirine paralel bir şekilde çalışmaktadır; nitekim Fidan ziyareti sırasında, Ankara'nın Libya'daki kurumların birleştirilmesine yönelik çabaları destekleme konusundaki hırsını, uluslararası çabaların bir araya getirilmesinde önemli bir rol oynama ve Libya'da kalıcı istikrara ulaşılması amacıyla kurumları birleştirmeyi hedefleyen Amerikan girişimini destekleme arzusunu vurgulamıştır. (El-Arabi El-Cedid, 13/08/2026). Dolayısıyla istikrarlı bir Libya'yı yalnızca Trablus üzerinden inşa etmek mümkün olmadığı gibi ülkenin doğusunun temsil ettiği gücü göz ardı etmek de mümkün değildir.

Massad Boulos'un girişimi özünde; seçim aşamasına geçilmeden önce siyasi, askerî ve mali kurumların birleştirilmesi hedefine yönelmiş gibi görünmektedir. Bir de buna, birleşik bir bütçenin kabul edilmesi, ortak güvenlik düzenlemelerinin inşa edilmesi ve ABD Afrika Komutanlığı "AFRICOM" denetiminde Sirte'de ortak askerî tatbikatların icra edilmesi eşlik etmiştir. (El Cezire, 02/07/2026). Bu bağlamda ABD-Libya güvenlik ve askerî iş birliği, sıradan bir eğitimin ötesine geçerek, bünyesinde birleşik bir Libya askerî kurumunun kurulabilmesine bir zemin oluşturma çabasıdır.

İşte bu noktadan hareketle Türk-Amerikan ilişkilerinin kesişim noktası anlaşılabilir. Nitekim Türkiye, Batı’da derin bir askeri ve güvenlik varlığına sahipken, aynı zamanda Doğu ile de kanallar kurmaya başlamıştır; bu arada ABD ise tarafları bir araya getirme ve askeri ve mali kurumları yeniden düzenleme gücüne sahiptir. Eğer bu süreç, Doğu ile Batı'nın iktidarı paylaşacağı bir uzlaşıya yol açacaksa; Hafter ailesinin gelecekteki yönetim modelinde öne çıkması, göz ardı edilemeyecek bir olasılık hâline gelmektedir. Hatta mevcut güç dengeleri, Saddam Hafter'in gelecekteki herhangi bir formüle dahil edilmesini göz ardı edilmesi zor bir mesele haline getirmektedir.

Dikkat çekici olan ise Türkiye-Libya iş birliğinin sadece siyasetle sınırlı kalmamasıdır. Nitekim güvenlik ve savunma, stratejik ilişkiler listesinin en başında yer almakta ancak enerji, altyapı, imar ve ticaretin de önünü açmaktadır. Nitekim Türk şirketleri, Bingazi, El-Beyda, Şahat ve Tobruk’u kapsayan projelerle Libya’nın doğu bölgesinde faaliyetlerini genişletmiştir. Böylece askeri güç ekonomik nüfuza dönüştüğü gibi ekonomi de siyasi nüfuzu pekiştirmek için bir araca dönüşmektedir.

Belki de Türkiye’nin stratejisinin sembolik boyutunu en iyi ortaya koyan şey, Fidan’ın Bingazi’deki Ömer Muhtar’ın kabri önünde durmasıdır. Türbenin seçilmesi protokol gereği bir ayrıntı değildi; zira Fidan, Libya’nın ulusal hafızasına en köklü sembollerinden biri üzerinden hitap etmeyi ve 1931 yılında sömürgeci İtalya tarafından idam edilen direnişçiyi anmayı tercih etmiştir.

İşte bu noktada Türkiye kendisini Libyalılara, sadece kendi çıkarlarını gözeten bir Akdeniz gücü olarak değil; aksine Libya'daki tarihi sömürgecilikle bağlantısı olan Avrupa'ya mukabil, bölgeyle tarihi ve duygusal bir hafıza bağı bulunan bir devlet olarak sunmaya çalışmıştır. Dolayısıyla bu, bir yanda silah, eğitim ve yatırım, diğer yanda ise hafıza ve kimlik gibi sert nüfuzu tamamlayıcı nitelikteki sembolik bir siyasettir.

Bu nedenle bugün Libya, öncelikli bir Avrupa dosyası olmaktan çıkıp, yaşlı kıtanın doymak bilmeyen ekonomik, güvenlik ve enerji çıkarlarıyla bağlantılı Avrupa nüfuzundan geriye kalanları yok etmeye çalışan Türk-Amerikan ağırlığının giderek büyüdüğü bir sahneye fiilen dönüşmüş gibi görünmektedir. Oyunun kurallarının değişmesiyle birlikte, Libya’daki askeri ve ekonomik olarak hareket eden güçler, ülkenin doğusunda ve batısındaki geleceğini şekillendirme konusunda daha büyük bir güce sahip olur hale gelmiştir.

İşte burada mesele, Mağrip komşuluğu açısından ortaya çıkmaktadır. Zira eğer Amerika Doğu ile Batı’nın birleşmesine sevk ediyorsa, Türkiye her ikisiyle de paralel ilişkiler inşa ediyorsa ve Bingazi de giderek daha cazip bir kentsel ve ekonomik merkeze dönüşüyorsa, o zaman Tunus, Cezayir ve Mısır bunu salt bir Libya meselesi olarak göremez. Zira Libya’nın yeniden şekillenmesi, pratikte Kuzey Afrika’daki güç dengesinin yeniden şekillenmesi anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla soru sadece şu değildir: Birleşik Libya’yı kim yönetecek? Aksine asıl önemli soru şudur: Bu birliğin içeride doğuracağı çerçeveyi kim belirleyecektir? Eğer Libya’nın birleşmesi ABD ve Türkiye’nin şemsiyesi altında gerçekleşirse, işte o zaman bölünmeyi sona erdirmeyi başarabilir, ancak aynı zamanda dış güç merkezlerine yeni bir bağımlılığı da pekiştirebilir. Ama eğer Libyalılar bu uluslararası kavşağı egemen bir devlet kurmak için bir fırsata dönüştürebilirlerse, işte o zaman Libya farklı bir tarihi dönüm noktasıyla karşı karşıya olabilir.

Şimdi geriye daha geniş ve daha acil olan şu soru kalmıştır: İslami Mağrib, kendisini bir araya getiren coğrafya, tarih, kültür ve hadari kimliğe rağmen, neden projeleri alan bir konumdan, projeleri üreten bir konumuna geçemiyor? Libya’nın geleceği sadece Washington, Ankara ve Avrupa’nın meselesi olmaması gerektiği gibi, aynı şekilde Tunus, Cezayir, Libya, Fas ve hatta Moritanya’nın kalkınması da, halkların kaderleriyle oynamayı alışkanlık haline getirmiş büyük güçlerin dengelerinin rehinesi olarak kalmaya devam etmemesi gerekir.

Belki de Fidan’ın Ömer Muhtar’ın kabri önündeki fotoğrafından çıkarılabilecek en derin ders, bölgenin sadece Libya’nın birleşmesine değil, aynı zamanda stratejik iradesini birleştirme gücünü yeniden elde etmesine de ihtiyaç duyduğudur; zira bu birlik, yapay ve hayali sınırları aşarak, Hicretin üçüncü on yılından itibaren ilk Raşidi Hilafete ev sahipliği yapmış olan bölgenin, kendi kararlarıyla güvenliğini, ekonomisini ve kalkınmasını inşa etmesini sağlayacak ve tarih, hadarat ve İslam bağını ortak bir hafızadan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesi olan Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafetin gerçekleşeceği bir geleceğe dönüşmesini sağlayacaktır ki böylece İslami Mağrib, sömürgeciliğe karşı bir asır süren direnişin ardından, dış güçlerin yeniden şekillendirmek için rekabet ettiği bir alan olarak kalmaya devam etmesin.

Kaynak: El-Raye Gazetesi-614. Sayı-26/08/2026

Devamını oku...

Tokayev, Putin’den Çatışmayı Dondurmasını İstiyor; Bu Açıklamada Gizli Olan Şey Nedir?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Tokayev, Putin’den Çatışmayı Dondurmasını İstiyor; Bu Açıklamada Gizli Olan Şey Nedir?

Haber:

25 Temmuz'da Interfax haber ajansı, Omsk'ta Rusya Devlet Başkanı Putin ile yapılan bir toplantı sırasında Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev'in Ukrayna'daki çatışmanın dondurulmasını, İstanbul Anlaşması'na geri dönülmesini ve barışa doğru ilerlemeyi önerdiğini bildirdi.

Ve şöyle dedi: “Belki de bu çatışmayı dondurmanın ve İstanbul 2.0 formülüne geri dönmenin zamanı gelmiştir; zira orada önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Elbette bunun, Rusya da dahil olmak üzere büyük güçlerin garantileriyle olması gerekir ve bizler de uzun zamandır beklenen barış yönündeki çabalarımızı sürdürmeliyiz.”

Aynı zamanda Kazakistan Cumhurbaşkanı, uzlaşma meselesinde iki ülke arasında arabulucu olma çalışmasını reddettiğini belirtti. Zira şöyle dedi: “Arabulucu olarak çalışmayı reddediyorum; çünkü ben, Rusya’nın büyük bir ülke olduğunu ve Rus halkının da büyük bir halk olduğunu biliyorum; söylendiği gibi, onlar herhangi bir arabulucu olmadan kendi işlerini halledeceklerdir.”

Yorum:

Orta Asya devlet başkanları zaman zaman görünürde Putin'in politikalarına karşıymış gibi olan açıklamalarda bulunurlar. Bu açıklamaların akabinde birçok kişi, bu başkanların Moskova'dan bağımsız politikalar izlediğini varsayarlar ama bu, yüzeysel ve yanıltıcı bir görüştür.

Tokayev’in son açıklamalarını dikkatle incelersek, bunların bağımsızlık fikriyle çelişen bir söylem olduğunu görürüz.

Birincisi: Tokayev, beş yıldır sürmesine rağmen Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşı bir çatışma olarak nitelendiriyor. Rusya da, savaş yerine resmi olarak özel askeri operasyon terimi kullanılıyor. Rusya Federasyonu’nda ise bu durumu savaş olarak tanımlamak yasaklanmış olup, cezaları, cezai sorumluluğa kadar uzanan katı idari yasalar uygulanmaktadır. Buna karşılık Ukrayna ve birçok başka ülke, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısını açıkça bir savaş olarak nitelendiriyor. Tokayev’in özellikle Rusya’nın terimlerine bağlı kalması, Putin’in politikalarına karşı çıkmaya cesaret edemediğini ima etmektedir.

İkincisi: Bu açıklama, Ukrayna insansız hava araçlarının Novorossiysk bölgesindeki Hazar Denizi boru hattına ve onunla bağlantılı altyapıya yönelik saldırılarının sıklığının artmasının gölgesinde yapılmıştır. Hazar Denizi boru hattı, petrol ihracatının ana güzergâhı sayılır ve bu ihracatın büyük bir kısmı Kazakistan’ın devasa sahalarından (Tengiz, Kaşagan, Karaçaganak) elde edilen ham petrolden oluşmaktadır. Dolayısıyla petrol ihracatındaki herhangi bir gecikme, Kazakistan ekonomisine ve diğerlerine zarar vermektedir.

Moskova da kendi petrolünü bu akışa eklemekte ve CPC Blend (Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu Karışımı) olarak bilinen tek bir türde harmanlayarak, Karadeniz'deki limanları üzerinden dünya pazarlarına ihraç etmektedir. Tokayev'in bu savaşta tarafsız kalmaya özen gösterdiği ve çatışmanın bir an önce sona ermesini arzuladığı doğru olmakla birlikte; asıl amacının Ukrayna'nın Hazar denizindeki boru hattına yönelik saldırılarını durdurmasını istemesi olduğu söylenebilir. Bununla birlikte aynı zamanda Tokayev sadece kendi çıkarlarını değil, aksine Rusya’nın çıkarlarını da gerçekleştirmeye çalışmaktadır; zira Moskova, Hazar Denizi boru hattı üzerinden petrol satışından hâlâ kârlar elde etmektedir.

Tokayev, Rahman, Mirziyoyev ve diğerleri gibi Orta Asya liderleri için gerçek şu ki, varlıklarını Rusya’nın askeri desteğine borçludurlar. Zira Kazakistan, Tacikistan ve Kırgızistan topraklarında Rus askeri üsleri bulunmakta ve bu üslerin varlığı sadece bir varlık gösterisiyle sınırlı kalmamakta, aynı zamanda Moskova’nın kurduğu rejimleri desteklemekte ve bu ülkelerdeki her türlü halk protestosunu vahşi bir şekilde bastırmaktadır.

Bunun en açık örneklerinden biri, Kazakistan’ın Almatı kentinde Ocak 2022’de yaşanan “Kanlı Ocak” olaylarıdır. Sıvılaştırılmış doğal gaz fiyatlarında yaşanan bir dizi artışın ardından, ülkenin dört bir yanında kitlesel protestolar da patlak vermişti. Nitekim Almatı'daki durum kontrolden çıkmış, Tokayev acilen olağanüstü hal ilan ederek, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) aracılığıyla Moskova'dan yardım talebinde bulunmuştu. Nitekim Protestolar vahşi bir şekilde bastırılmış, yüzlerce kişi öldürülmüş ve binlerce kişi de hapse atılmıştı.

Bugün, Rusya’nın Avrupa ile uzun soluklu bir savaşa girmesinin gölgesinde, Orta Asya’daki Müslümanlar için Moskova’nın dayattığı despot yöneticilerden kurtulmak için her zamankinden daha büyük bir fırsat doğmuştur. Nitekim artık Orta Asya’daki Müslümanların, sömürgeci kâfirlerin çizdiği sınırlardan kurtulmalarının, milliyetçiliğin zincirlerinden özgürleşmelerinin ve Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için İslam temelinde birleşmelerinin zamanı gelmiştir.

Allahu Teala Kerim Kitabı’nda şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...

Yahudi Varlığı Suriye'de Türkiye İçin Kırmızı Çizgi Çiziyor; Peki Ankara'nın Kırmızı Çizgisi Nerede?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığı Suriye'de Türkiye İçin Kırmızı Çizgi Çiziyor; Peki Ankara'nın Kırmızı Çizgisi Nerede?!

Haber:

18 Ağustos’ta işgal güçleri, Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’nü bombaladı. Yahudi varlığının belirttiğine göre, saldırının hedefi Türkiye’nin orada askeri varlık kurmasını engellemekti. Ankara'nın, bombardıman sırasında herhangi bir askeri personelinin bulunduğunu reddetmesine rağmen, Şam, askeri işbirliği amacıyla kısa bir süre önce bir Türk heyetinin üssü ziyaret ettiğini vurguladı.

Yorum:

Bu gerçekliğe dair ayrıntılar saldırının doğasını değiştirmez; zira işgal, açık bir şekilde uyarının Türkiye’ye yönelik olduğunu belirtmiştir. Nitekim Netanyahu, sınırın güneyinde bir Türk askeri varlığının kabul edilemez olduğunu alenen açıklarken; Savaş Bakanı Katz da Erdoğan'ı tehlikeli maceralara karşı uyarmıştır. Dolayısıyla mesaj açıktır: İşgal kendisinde, Türkiye'nin Suriye'deki askeri hareket özgürlüğünü, güç kullanarak kısıtlama hakkı görmektedir.

Sözde Batılı müttefiklerin tepkisi, gerçek dinamikleri son derece net bir şekilde ortaya koymaktadır. Zira NATO, en önemli üye ülkelerinden birinin askeri hareket özgürlüğüne yönelik bu şiddetli kısıtlama karşısında tamamen sessiz kalmaya devam etmektedir. Saldırıdan kesinlikle haberdar olan ABD ise saldırıyı küçümseyerek bunu yalnızca gereksiz bir tırmanma olarak nitelendirmiştir. Ardından da durumu kontrol altına almak için sadece bir kriz yöneticisi olarak davranmıştır. Böylece Türkiye’yi hedef alan Yahudilerin saldırısı cevapsız kalmıştır!

Aynı şekilde Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan ile kurduğu savunma ittifakının tepkisi de farklı değildi; zira onlar da sessiz kalmışlardır. Bu tutum, Türkiye’nin hamlelerinin ardında yatan gerçek dinamikleri açıklamaktadır. Türkiye’nin Suriye, Irak ve Azerbaycan’daki askeri varlığının yanı sıra Pakistan ve Suudi Arabistan’la imzaladığı son savunma anlaşması, Ankara tarafından stratejik bağımsızlık olarak sunulmaktadır; ancak gerçekte bu gelişme, özellikle ABD’nin izniyle gerçekleşmektedir; çünkü bu, ABD’nin politikasıyla uyumlu olup onun hegemonyasını pekiştirmektedir. Ayrıca savunma ittifakı her şeyden önce bu Amerikan mantığına hizmet etmektedir; zira bölgeyi Washington’un çıkarlarına uygun sınırlar ve kriterler çerçevesinde yeniden düzenlemektedir.

Türkiye’nin hamleleri, ABD’nin en önemli önceliği olan askeri üstünlük ve işgalin güvenliği ile çeliştiğinde, bu “bağımsızlık” sınırları son derece net bir şekilde çizilmektedir. İşte o zaman ABD’nin hoşgörüsü ortadan kalkmaktadır. Ankara’nın daha sonra caydırıcılık yerine yatıştırma ve gerilimi azaltma yolunu seçmesi, Türkiye’nin hareket özgürlüğünün kendi egemen gücünden kaynaklanmadığını, aksine yalnızca Washington’un izin verdiği sınırlar kapsamında var olduğunu kanıtlamaktadır.

Bu olay, tüm İslam beldelerini ilgilendiren temel bir sorunu ortaya koymaktadır. Bu ülkelerin rejimleri, silah, milyarlarca dolarlık bütçeler ya da büyük ordulardan yoksun değillerdir. Dolayısıyla sorun, bu gücün bağımsız bir politikadan hareketle kullanılmamasında, dahası ABD’nin stratejik çerçevesi kapsamında çalışmasında yatmaktadır.

Bu nedenle gerçek güç, daha fazla silah satın almakla ya da Washington’la anlaşmalar yapmakla gerçekleşmeyecektir.

İslam beldelerinin özgürleşebilmesi için, onların yabancı güçlerin liderlik ettiği sistemin müdürü olarak hareket etmeyi bırakmaları gerekmektedir. Yani kültürel, ekonomik, siyasi ve askeri olarak Batı’ya bağımlılığından kurtulup gerçek bir bağımsızlık inşa etmeleri, Müslümanları ve onların muazzam kaynaklarını birleştirmeleri ve özellikle mesele Filistin'le ilgili olduğunda kendi kırmızı çizgilerini dayatmaları gerekir. Aksi takdirde orduları kağıt üzerinde etkili kalacak ama gerçekte aciz olacaktır!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Okay Pala

Devamını oku...

Seçimlere Katılmak, Müslümanları Kimliklerinden Koparma Politikasının İlk Adımıdır

  • Kategori İsveç
  •   |  

İsveç’te parlamento seçimleri yaklaşıyor ve seçime bir aydan az bir süre kaldı. Bu sırada özellikle Müslümanlar arasında seçimlere katılım oranını artırmak amacıyla çeşitli çevreler tarafından yoğun çaba sarf ediliyor. 13 Eylül’de yapılması planlanan seçimlere Müslümanları teşvik etmek ve seçimlere katılımlarını sağlamak amacıyla devlet, devlet medyası, siyasetçiler ve hatta camiler ile imamların da katıldığı yoğun bir kampanya başlatılmış durumda.

İsveç devleti ve çeşitli partilere mensup siyasetçiler, on yılı aşkın bir süredir Müslümanları asimile etmeyi ve İslami kimliklerini silmeyi hedefleyen İslam karşıtı bir politika izlemektedirler. Bu bağlamda devletin izni ve koruması altında Cuma günleri ve bayramlarda camilerin önünde Kur’an-ı Kerim nüshaları yakılmıştır. İslami dernek ve okullara karşı geniş çaplı bir takip kampanyası yürütülmüş, ülkedeki İslami okulların neredeyse tamamı kapatılmıştır. İsveç istihbaratı Säpo, imamları alışılagelmiş yasal bir yargılama süreci olmaksızın gözaltına almış ve sınır dışı etmiştir; sosyal hizmet kurumları ise Müslüman çocukları ailelerinden koparıp almıştır. “Namus kültürü”yle mücadele adı altında Müslümanların aile hayatının bazı yönlerini suç sayan yasalar çıkarılmıştır. Medya ve siyasi partiler de İslam’a ve Müslümanlara yönelik düşmanlığı kışkırtarak, Müslümanları ve camileri hedef alan fiziksel saldırılara ve nefret suçlarına zemin hazırlamışlardır. Bu durum, sadece bir partinin izlediği politikanın bir ürünü değildir, aksine Tidö Hükümeti döneminde de öncesinde de sağdan sola çeşitli partilerin katkıda bulunduğu bir yaklaşımın sonucudur.

İslam karşıtı bu politikalara rağmen Müslümanlar dinlerinden vazgeçmemiş, aksine İslami kimliklerine daha da fazla sarılmaya başlamışlar ve bu politikaları reddetmişlerdir. İşte bu yüzden bugün Müslümanları korkutmak, onları seçimlere katılmaya zorlamak ve onları mevcut siyasi hayata asimile etmek amacıyla amansız bir kampanya yürütülmektedir. Geleceklerinden ve kendilerini nelerin beklediğine dair duydukları korkunun baskısı altında Müslümanlardan kimliklerinden vazgeçmeleri, Batılı değerleri kabul etmeleri, bu değerleri boyun eğmeleri ve entegre olmaları gereken bir referans olarak görmeleri istenmektedir.

İsveç devleti, Müslümanları korkutmak için yıllardır aşırı sağcıların yükselişini ve etkilerinin artmasını siyasi bir araç ve bir öcü olarak kullanmaktadır. Amaç Müslümanları devletin kucağına itmek, seçimlere katılım ve mevcut sistemi kabul etmek suretiyle onları zorunlu entegrasyona sürüklemektedir. Fiilen Müslümanların önüne ya entegre olup bu sisteme katılacaksınız ya da sizi parçalamak üzere aşırı sağ canavarı üzerinize salınacak gibi kesin bir ültimatom konulmaktadır. 2022 seçimleri öncesinde camilerin önünde birkaç kez Kur’an’ı Kerim yakılmış, bu hengamede sağ partili siyasetçilerden; “Yüz Kur’an daha yakın” ve “Neden yaralanmış bir tane bile İslamcı görmüyoruz?” gibi açıklamalar sadır olmuştur. Bu atmosfer camilerin tehdit ve saldırılara maruz kalmasına neden olmuş, Stockholm sokaklarında dövüş sporlarıyla bağlantılı aşırı sağcı gruplar yürüyüş yaparak Müslümanlara fiziksel saldırılarda bulunmuştur. Müslümanlar okullarda ve diğer toplu alanlarda nefret saikiyle gerçekleştirilen saldırıların hedefi hâline gelmiştir. “İsveç Demokratları” partisi de 2026 seçimleri öncesinde bu korkutma politikasında belirgin bir rol oynamıştır. Parti, camilerin yıkılması önerilerini gündeme getirmiş ve seçimlerden sadece birkaç ay önce bir camiler haritası yayınlamıştır. Ayrıca başörtüsü yasağı getirilmesini talep etmiştir. Partinin lideri Jimmie Åkesson ise; bir kişinin aynı anda hem Müslüman hem de İsveçli olamayacağını, demokrasiyi ve İsveç değerlerini İslam’ın önüne koymayanların ülkeyi terk etmesi gerektiğini savunmuştur. Partinin gençlik kolları teşkilatı ise “Entegre ol ya da ülkene dön” sloganını atmıştır. Aynı bağlamda, İslam karşıtı söylemleriyle bilinen İsveç Demokratları Milletvekili Richard Jomshof da seçimler öncesinde Müslümanların saflarına korku salmak amacıyla “Kafir” adlı İslam karşıtı kitabını yayımlamış ve ardından onlara “Müslüman olmayı bırakın” mesajını iletmiştir.

Bu politikanın bir sonucu olarak Müslümanlar; haklarını savunmak ve varlıklarını korumak amacıyla seçimlere katılmaları, “İsveçliliğe” ve demokrasiye sadakatlerini kanıtlamaları gerektiği yönünde bir baskı altında olduklarını hissetmektedirler. İşte çeşitli partilerin dahil olduğu asimilasyon politikasının asıl hedefi de tam olarak budur. İster İsveç Demokratları, ister Sosyal Demokratlar olsun; gaye nihayetinde aynıdır: Müslümanları seçimlere katılmaya itmek, çözüm arayışlarını mevcut sistemle sınırlandırmak, onları Batılı siyasi sistemde eriterek Batı projesinin bir parçası haline getirmek ve buna karşılık Hilafet’te temsil edilen İslami projeden yüz çevirmelerini sağlamaktır.

Ey Müslümanlar!

İslam ile uygarlık çatışması asırlardır sürmektedir ve bunun tek bir amacı vardır: İslam’ı yeniden biçimlendirip siyasi içeriğinden boşaltmak, böylece onu toplum ve yönetim işleriyle bağı koparılmış bireysel, ruhani bir dine indirgemektir. İsveçli siyasetçiler, İslam’a sımsıkı sarılmaya devam ettikleri sürece Müslümanlardan asla razı olmayacaklardır, Batılı değerleri ve yaşam tarzını benimsedikleri zaman ancak onlardan razı olacaklardır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَنْ تَرْضَى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ “Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır.” [Bakara 120] Müslümanları İslam’dan vazgeçmeye veya onları İslam Risâlet’ini tahrif etmeye zorlamak için kimliklerini hedef almaya devam edeceklerdir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتَّى يَرُدُّوكُمْ عَنْ دِينِكُمْ إِنِ اسْتَطَاعُوا “Onlar, güç yetirebilseler, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler.” [Bakara 217] İslam’ın Hilafet, şeriat, ümmetin birliği ve ümmetin dünya çapındaki meseleleri gibi siyasi yönlerinden taviz vermek, ilkesel olarak namazdan, camilerden veya başörtüsünden taviz vermekten farksızdır. Zira bunların tamamı İslam’dandır ve birbirinden kopuk parçalar değildir. Kavimleri, getirdikleri mesajı değiştirmeye çalıştıklarında Peygamberlerin karşılaştıkları şey de tam olarak budur. Allah Subhânehu ve Teâlâ, kâfirlerin diliyle şöyle buyurmuştur:

ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ “Bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir” dediler.” [Yunus 15] Bu bağlamda hükümetin bu yılın başlarında sözde “siyasal İslam’ı” takip etme yönünde aldığı karar ve İsveç kanunları ile değerlerini İslam’ın önüne koymayanların İsveç’te yeri olmadığını belirten açıklamalar da işte bu mantığın ürünüdür. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُم مِّنْ أَرْضِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا “İnkâr edenler peygamberlerine dediler ki: ‘Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka bizim dinimize döneceksiniz!’” [İbrahim 13]

Ey Müslümanlar!

Batı toplumları, ideoloji ve sistemlerinin içeriden çatladığı, halklarının sisteme ve onun siyasi temsilcilerine olan güvenini yitirdiği derin bir uygarlık krizi yaşamaktadır. Bununla birlikte bu sistemin yöneticilerinin, mesele İslam’la savaşmak ve onun ilerleyişini yavaşlatmak olunca kendi değerlerini dahi ayaklar altına aldıkları görülmektedir. İnsanlık, insanı kalkındıran ve ona onurlu bir hayatı garanti eden Raşit bir nizama bugün olduğu kadar hiçbir zaman muhtaç olmamıştır. İslam, Hilafet ve Şeriatı ile bir ideolojidir, insanlık için yegâne çözüm ve kurtuluş yoludur. Bizim görevimiz, kapitalist demokratik sistemi onlar adına yamamaya çalışmak değil, dünyayı İslam’a davet etmektir. Zira bu sistem insana bedbahtlıktan başka bir şey getirmemiş; ardışık ahlaki, içtimai, ekonomik, ruhsal ve siyasi krizler üretmiştir. Bunun yerine akidesi ve şeriatı ile Hilafet sisteminde somutlaşan İslam’a sımsıkı sarılmalıyız. İsveçli siyasetçilerin bizden vazgeçmemizi istediği siyasi yönleri de dâhil olmak üzere İslami kimliğimizi bütün bileşenleriyle savunmaya devam etmeliyiz. Müslümanların sorumluluğu, toplumda olumlu ve etkin bir unsur olmaktır. Bunun yolu da İslam’ın değerlerine bağlı kalmak ve İslam’a davet etmektir. Zira İslam, insanlığın, toplumların, özellikle de Batılı toplumların yaşadığı krizleri çözebilecek kapsamlı bir ideolojidir. Ayrıca İslam’ı entelektüel ve ideolojik bir şekilde taşımak; kamuoyuyla ve İslam karşıtı politikalarla yüzleşme cesaretini göstermek, kamuoyu tartışmalarına katılarak İslam’ı kendi güçlü fikrî delilleriyle ortaya koymak da görevlerimizden biridir. İşte bizim sorumluluğumuz budur; inancımızın özüyle çelişen bir sistemin çatısı altında baskılara boyun eğmek ve hayalî çözümler aramak değil.

Devamını oku...

Amerika’nın Getireceği Uçuş Yasağı Darfur’u Koparmanın Bir Adımıdır!

Diplomatik kaynakların Asharq Bloomberg’e verdiği bilgilere göre, ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos, önümüzdeki Pazartesi günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Sudan konulu bir oturum düzenlenmesini talep etti. Kaynaklara göre Boulos, bu oturum sırasında hem Sudan Silahlı Kuvvetleri hem de Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) kontrolü altındaki bölgelerde uçuş yasağı uygulanması ve ayrıca hem Sudan ordusu hem de HDK’ye silah ambargosu uygulanması teklifinde bulunacak.

Bu tasarının Güvenlik Konseyi’nden geçmesi durumunda, bunun Darfur’u Sudan’dan koparma yönünde atılmış bir adım anlamına geleceği açıktır. Zira o zaman bu tasarı ordunun hareket kabiliyetini felç edecek ve Darfur’u geri almasını engelleyecektir. Görünüşe göre ordu komutasının bu plandan haberdar olduğu anlaşılıyor; nitekim geçtiğimiz Cuma günü El Cezire eyaletinin El-Managil şehrinde yaptığı açıklamada Orgeneral El-Burhan, önümüzdeki günlerde Sudan’a ve şahsına yönelik yeni yaptırımlar uygulanabileceğini belirterek, Sudan’ın düşmanlarının ülkeyi boyunduruk altına almak ve dize getirmek istediğini ancak Sudan’ın diz çökmeyeceğini vurguladı!

Bu meseleyi, insani yardım ulaştırılması bahanesiyle sunulan Amerikan önerisiyle birlikte değerlendirdiğimizde, o zaman HDK gibi ayrılıkçı asilerle yapılan ateşkesin aslında onların varlığını tanımak, mevcut durumlarını kabul etmek, HDK’nın meşruiyetini ve Darfur üzerindeki hâkimiyetini onaylamak anlamına geleceğini görürüz. İşte bütün bunlar, daha önce defalarca belirttiğimiz ve uyardığımız gibi Amerika’nın, ajanı Hamideti aracılığıyla Darfur’u koparmaya çalıştığını doğrulamaktadır. Amerika, krizin çözümüne yönelik teklifiyle Hızlı Destek Kuvvetleri’ni idari bir yapıya ve siyasi programa sahip paralel bir siyasi aktör olarak sunmaya, böylece de onu Sudan hükümetinin muhatabı ve dengi olarak müzakere masasına oturtmaya çalışmaktadır.

Amerika, Boulos’un tasarısı üzerinden yürütülen ateşkes anlaşmaları ve şimdi de getirilmek istenen uçuş yasağı ile Sudan ordusunun Darfur’u geri almasının önünü tamamen tıkamayı ve Hamideti’nin oradaki kontrolünü tamamen perçinlemeyi amaçlamaktadır. Amerika böylece Sudan’da da Libya senaryosunu uygulamakta, Güney Sudan’ın koparılmasında izlediği yolun aynısını şimdi de Darfur’da izlemektedir.

Ey Sudan halkı! İş işten geçmeden önce duruma el koyun. Savaşan her iki tarafın da yakasına yapışın, onları hakka boyun eğmeye zorlayın ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti ikame etmek için Hizb-ut Tahrir’e destek verin. Zira Hilafet, İslam ve Müslümanlar için izzet, küfür ve kâfirler için zillet demektir. Allah’ın rızası ise her şeyden daha büyüktür.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ “Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” [Kâf 37]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Sahte Bağımsızlık: Sömürgeciliğin En Kötü Başarılarından Biri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sahte Bağımsızlık: Sömürgeciliğin En Kötü Başarılarından Biri

Sömürgeciliğin en kötü başarısı, ülkemizi işgal etmesi, kaynaklarımızı yağmalaması ve ekonomilerimizi kendi çıkarları için sömürmesi değildi; en kötü başarısı, ülkemizden ayrılmadan önce zihinlerimizde tam bir dünya kurmayı başarmasıydı; sömürge yönetiminin resmi olarak sona ermesinden çok uzun bir süre sonra bile varlığını sürdüren bir zihniyet. Ordular çekildi, sömürge bayrakları indirildi ve iktidar koridorlarında yeni yüzler ortaya çıktı. Yine de sömürgeciliğin çizdiği harita kaldı. Hayatta kalan sadece harita değildi; onunla bağlantılı düşünceler, çıkarlar, kimlikler ve ayrılıkçılık eğilimi de hayatta kaldı.

Bir zamanlar, siyasi ve hadari varlığın bir parçası olan bölgeler, yeni çizilen sınırlar aracılığıyla birbirinden ayrı varlıklara bölündü. Ardından bu ulusal sınırlar, salt coğrafi çizgilerden, kimliği belirleyen unsurlara dönüştü. Böylece yavaş yavaş, ulusal sınırların diğer tarafında yaşayan bir kişinin, dil, din, kültür veya tarihle ne kadar yakından bağlantılı olursa olsun, "yabancı" olduğu bir nesil ortaya çıktı!

Bugün eğer bir Müslüman, özünde kendine benzeyen başka bir Müslümana sırf farklı bir pasaport taşıyor diye bir yabancı olarak bakmaya başladıysa, o zaman kendimize şu soruyu sormalıyız: Bu bölünme yalnızca haritayla mı sınırlı kaldı, yoksa zihinlerimize de mi kazındı? Sömürgeciliğin şerir dehasının o muazzam başarısı işte buydu: Zira o, sadece toprakları bölmekle kalmadı, aksine bu bölünmeyi zihinlerimize de kazıdı.

Ardından her bir yeni devlet için ayrı kurumlar inşa edildi. Böylece farklı siyasi çıkarlar ortaya çıktı, çeşitli ekonomik öncelikler belirlendi ve birbirinden ayrı ulusal anlatılar şekillenmeye başladı. Nitekim eğitim, medya ve siyasi söylem, gerçek kimliğimizin sınırlarımız içinde yattığı ve bağlılığımızın da orada sona erdiği fikrini yavaş yavaş pekiştirdi! Süreç o kadar gizliydi ki, neredeyse farkına bile varmadık. İşte burada sömürgecilik, en kötü başarılarını gerçekleştirdi.

Yabancı işgal görünür ama zihinsel işgal öyle değildir. Zira yabancı bir ordu herhangi bir ülkeye konuşlandırıldığında, boyun eğme açıkça ortaya çıkar. Dolayısıyla işgalci askerin üniforması, bayrağı ve emirleri, insanlara sürekli olarak özgür olmadıklarını hatırlatır. Ancak sistemin kendisi yerel kurumlar, yerel siyaset, yerel diller ve yerel sloganlar aracılığıyla işlemeye başladığında, zulüm görünümünü değiştirir. İşte o zaman kölelik, bağımsızlık gibi görünmeye başlar! Bu yüzden gerçek bağımsızlık, yabancı askerlerin topraklarımızdan ayrılmış olması anlamına gelmediği gibi yalnızca bir bayrağın indirilip başka bir bayrağın göndere çekilmesi anlamına da gelmez.

Eğer kararlar bizim tarafımızdan alınıyor ama öncelikler ve standartlar bir başkasına aitse; kurumlar bizim kurumlarımız olduğu halde yönleri başka bir yerde belirleniyorsa; ekonomimiz hâlâ yabancı güçlerin çıkarları ve şartlarıyla bağlantılıysa; eğitim sistemimiz kendi hadari önceliklerimizden kopuk kalmaya devam ediyorsa ve siyasi düşüncemiz asıl olarak bizi bölmek için tasarlanmış mefhumların sınırları içinde kalmaya devam ediyorsa, o zaman kendimize şu zor soruyu sormamız gerekir: Gerçekten bağımsız mı olduk, yoksa sadece yöneticilerimizi mi değiştirdik?

Gerçek bağımsızlığın ilk aşaması, zihnin özgürleşmesidir. Gerçek bağımsızlık, başkalarının bize sunduğu soruları cevaplamaktan vazgeçip kendi sorularımızı ortaya atmaya başladığımızda başlar. Dolayısıyla gerçek bağımsızlık için şunları belirlememiz gerekir:

- Bizim kimliğimiz nedir?

- Kolektif çıkarlarımız nerede yatmaktadır?

- Önceliklerimizi ve standartlarımızı belirleyen şey nedir?

- Ekonomimizin hizmet etmesi gereken amaç nedir?

- Siyasetimiz kimin çıkarlarını temsil etmesi gerekir?

- Eğitimimizin geliştirmesi gereken insan tasavvuru nedir?

- Siyasi kararlarımızı hangi standarda göre değerlendirmemiz gerekir?

Çünkü kararlarımızı bizzat kendimiz almazsak, onları kesinlikle başka biri alacaktır. Önceliklerimizi bizzat kendimiz belirlemezsek, onları bizim adımıza başka biri belirleyecektir.

Köleliğin en tehlikeli şekillerinden biri, kölenin artık kendi zincirlerini göremez hale gelmesidir. Modern çağdaki köleliğin trajedisi ise, zincirlerini takarak gelmemesidir. Zira bazen borç şeklinde; bazen ortak çıkar adı altında; bazen kalkınma vaatleri eşliğinde; bazen küresel gereklilik bayrağı altında; bazen de düşünce biçimimizin bir parçasına dönüşmek yoluyla gelmektedir.

Topraklarımızın bağımsızlığı da önemlidir ancak zihinlerimizin bağımsızlığı çok daha önemlidir. Çünkü özgürlüğün anlamını bile kendisini esir alan kişiden öğrenmiş olan bir zihin, özgür bir toprakta bile köle gibi kararlar almaya devam edebilir ve kendisini boyun eğmiş bir halde tutmak için tasarlanmış aynı çerçevenin içinde düşünmeyi sürdürebilir. Dolayısıyla sömürgecilik en büyük yenilgisini, sadece onun inşa ettiği yapay ulusal sınırları aşma cesaretini değil, aynı zamanda arkasında bıraktığı zihinsel sınırları da kırma cesaretini gösterdiğimiz gün yaşayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sa’d Muaz – Mısır

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER