Pazar, 28 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/08
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Hubbab Kabilesi Nazırı ile Görüştü

26 Saferu’l-Hayr 1448 Hicri / 9 Ağustos 2026 Pazar günü Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nden bir heyet, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı Sayın Nasır Rıza’nın başkanlığında; Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Meclisi üyesi Sayın Muhammed Muhtar ve parti üyeleri Sayın Muntasır Karar ile Sayın Abdussamed et-Tayyib’in eşliğinde, Hubbab Kabilesi Nazırı Şeyh Muhammed Ali Muhammed Said ile Kadarif şehrindeki evinde görüştü.

Görüşmenin başında Üstad Nasır, Sudan’ı bölme planının eski bir proje olduğunu ve bu planın halen ABD ile Sudan’daki işbirlikçi yöneticiler eliyle yürütüldüğünü ifade etti. Durumun en vahim boyutunun ise bazı kabilelerin istismar edilerek silahlandırılması ve Sudan’ın parçalanmasında bir Truva atı olarak kullanılmak istenmesi olduğunu belirtti. Aslında bu kabilelerin görevinin İslam’a nusret vermek ve İslam Devleti’ni kurmak olduğunu ifade eden Nasır, İslam’ın ilk döneminde kabilelerin Allah’ın Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e nusret vererek Medine’de Müslümanların ilk devletini kurmalarına vesile olduklarını hatırlattı. Ardından, bugün kabilelerin görevinin de İslam’a nusret vermek ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışmak olduğunu vurguladı.

Ardından söz alan Kabile Nazırı, Partinin üstlendiği rolü takdir ederek heyete ziyaretlerinden ötürü teşekkür etti ve “Eğer metodunuz buysa, biz kalbimizle ve ruhumuzla sizinleyiz” dedi ve “Beni fahri bir üyeniz olarak kabul edin.” sözleriyle konuşmasını tamamladı.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Beyt Mualla Emiri ile Görüştü

Bugün, Cumartesi günü, 25 Saferu’l-Hayr 1448 / 8 Ağustos 2026 tarihinde, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nden bir heyet, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı Sayın Nasır Rıza Muhammed Osman’ın başkanlığında, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Meclisi üyesi Sayın Muhammed Muhtar ve parti üyeleri Sayın Muntasır Kerrâr ile Sayın Abdussamed et-Tayyib’in eşliğinde, Beni Âmir kabilesinin kollarından Beyt Mualla’nın Emiri Şeyh Hasbullah et-Tahir ve sekreteri Sayın Muhammed Hüseyin ile görüştü. Görüşme, heyetin Kadârif şehrindeki parti bürosunda gerçekleşti.

Görüşmenin başında Sayın Nasır Rıza, Sudan’daki mevcut durumdan ve Amerika’nın kabileleri seferber ederek ve silahlandırarak Sudan’ı parçalama planlarından söz etti. Bu hain planın uygulanmasında kendisine işbirlikçi yöneticilerin yardımcı olduğunu belirtti. Sayın Nasır Rıza, Emirin dikkatini, İslam’a yardım etmeleri ve İslam’ın yüce yapısı olan Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Devleti’nin kurulmasına destek vermeleri sebebiyle Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın övdüğü kabile liderlerinin tutumlarına çekti. Bugün kabile liderlerinin üzerine düşen görevin de İslam’a nusret vermek olduğunu ve böylece cahiliye ölümü günahına düşmekten kurtulabileceklerini hatırlattı.

Ardından Beyt Mualla Emiri Şeyh Hasbullâh söz alarak, Üstad Nasır Rıza’nın dile getirdiği hususları tasdik etti ve: “Biz sizinleyiz ve arkanızdayız” dedi.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Ortak Savunma Antlaşmasının Anlamı Nedir?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ortak Savunma Antlaşmasının Anlamı Nedir?

Haber:

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki Ortak Savunma Anlaşması.

Yorum:

Ortak savunma antlaşmaları genellikle devletler arasında, kendilerini kuşatan ortak tehlikeleri idrak etmeleri sonucunda ortaya çıkmaktadır; bu da tek başına karşılaştığında her bir devletin kendi üstesinden gelebileceği ya da en azından tek başlarına yüzleştiklerinde yenilgiye uğratılmasının ve saldırısının püskürtülmesinin zor ve maliyetli olacağı ortak bir düşmanın ortaya çıkması halinde gerçekleşmektedir; bu ise özellikle söz konusu düşmanın büyük ve güçlü bir devlet veya birlikte devasa bir askeri güç oluşturan devletler ittifakı olması halinde geçerlidir. İki Dünya Savaşı’nda Almanya ve müttefiklerine karşı İngiltere, Fransa ve Rusya’nın kurduğu ittifak işte bu kabildendir; zira Almanya, bu iki savaşın eşiğinde muazzam bir askeri güç olarak ortaya çıkmıştı. Aynı şekilde İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, komünist Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa ülkelerini işgal ederek bir askeri dev haline gelmesinin ardından NATO'nun ortaya çıkması ve bunun üzerine de NATO’nun kurulmasına bir tepki olarak Sovyetler Birliği’nin liderliğinde Varşova Paktı kurulması da bu kabildendir.

Birkaç gün önce söz konusu üç ülke arasında Mekke’de ilan edilen askeri ittifaka bakıldığında, bu ülkelerden ikisi Pakistan ve Türkiye’nin İslam beldelerinde askeri açıdan en güçlü iki ülke sınıfında olmasının yanı sıra Suudi Arabistan'ın da, dünyanın en güçlü ve en büyük savaş uçağı filolarından birine sahip olduğunu görmekteyiz.

Şimdi akla gelen ilk soru şudur: İslam beldeleri için, bu Ortak Savunma Antlaşması ile temsil edilen askeri ittifakı gerektiren bir tehlikenin ortaya çıkması ilk kez mi oluyor? Yahudi varlığı, Filistin topraklarını yaklaşık seksen yıldır işgal etmiyor mu?! Yaklaşık altmış yıldır Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İsra'sı ve İslam’ın ilk kıblesi Mescid-i Aksa’yı kontrol altında tutmuyor mu?! İslam topraklarında onlarca yıl boyunca katliam, yağma, yıkım ve toprak genişletme suçlarını işlemedi mi?! Yaklaşık üç yıldır Gazze halkını katletmeye, onu yıkıp yerle bir etmeye başlamadı mı ve bu durum şu ana kadar da devam etmiyor mu?! Yaklaşık iki yıldır hiç durmaksızın Güney Lübnan’ı yıkmaya, köylerini yerle bir etmeye ve halkını katletmeye başlamadı mı?! Suçlu rejimin devrilmesinden sonra Suriye’nin daha fazla topraklarını işgal etmedi mi?! Eski Suriye rejimi ve müttefikleri İran ile Rusya, bir milyondan fazla Suriye halkının canını alan katliamlar işlemedi mi ve onların yarısından fazlasını yeryüzünde ne yapacağını bilemez halde perişan edip yerlerinden etmediler mi? Peki ya Amerika önce Afganistan’ı, sonra da Irak’ı işgal edip bu ülkelerin halkından on binlerce kişiyi öldürmedi mi?! Hindistan, on yıllardır Jammu ve Keşmir’deki Müslümanlara saldırıp hâlâ da saldırmaya devam etmiyor mu?!...Liste bu şekilde uzayıp gitmektedir. Hatta tüm bunlardan daha vahim olanı; bu üç devletin, ister bir arada ister ayrı ayrı olsun, İslam beldelerine yönelik bazı saldırılarında onlarla veya bazılarıyla defalarca ittifak kurmuş olmaları... ne kadar utanç vericidir!

Dolayısıyla en güçlü Müslüman ülkeleri arasındaki bu ittifakın gerekçeleri, onlarca yıldan beri, hatta her birinin kuruluşundan bu yana birbiriyle örtüşmekte ve birbirini takip etmektedir. O halde sahip olduğu devasa askeri güce rağmen bu büyük ittifak neden şimdi ortaya çıktı?!

Peki bu muazzam askeri kapasitelere sahip olan bu askeri ittifakın, Filistin, Lübnan, Suriye, Keşmir, Doğu Türkistan, Çeçenistan ve saldırıya uğrayan diğer İslam beldelerindeki Müslümanların davalarını desteklemek için acil ve olumlu bir şekilde harekete geçtiğini görecek miyiz?!

Acı gerçek şu ki bu üç ülke, ABD politikasına tabi olan ya da onun yörüngesinde hareket eden ülkeler arasındadır. Siyasetin elif basını bilen herkes, ister İran ve eksenine karşı kurulmuş olduğu, ister Yahudi varlığı, Hindistan ve bunları takip edenlerin dahil olduğu eksene karşı kurulduğu söylensin, Amerika’nın kararı olmasaydı bu ittifakın asla kurulamayacağını idrak eder. ABD’nin politikası, bölgede bir devletin ya da devletler ekseninin bölgeye nüfuz etmesini engelleyecek askeri bir denge kurulmasını öngörmektedir; bu da zaman zaman ABD’nin, bundan kurtulmak ve onu sınırları içine çekilmeye zorlamak için istemediği bir çaba sarf etmesini gerektirebilir; tıpkı bugün ABD’nin bölgedeki politikalarının tekrarlanan başarısızlıkları sonucunda bölgeye nüfuz etmesinin ardından İran’ı doğal boyutlarına geri döndürmek için gösterdiği çaba gibi; nitekim art arda gelen ABD yönetimlerinin Afganistan, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’de hizmetlerine başvurduğu bir ortak olan İran, şimdi ABD’nin bölgeye yönelik planları önünde can sıkıcı bir engele dönüşmüştür.

Bu ülkelerin yöneticilerinin görevi, ABD’nin politikasına uyarak sadece bir ortak savunma antlaşması imzalamakla yetinmemeleri ve bu saçmalığı geride bırakarak tek bir süper devlet olması için ülkelerini birleştirmek için uzlaşmalarıdır; işte bu devlet, İslami kimliğini geri kazanacak, İslami hayatı yeniden başlatacak, sahip olduğu beşeri potansiyeli, askeri gücü, doğal kaynakları, coğrafi genişliği ve yer küredeki en kritik boğazlar üzerindeki hakimiyeti sayesinde tüm dünya ülkelerinin üstünde olacaktır. Tüm bunlardan daha da önemlisi bu devlet, hadari bir risalet taşıyacak ve yeryüzündeki tüm güçlere denk gelen ruhani bir enerjiye sahip olacaktır. Ancak onlar, bu azim şerefe layık değillerdir; zira onların sadakatleri Allah’a, Rasulü'ne ve müminlere değildir, aksine Batı’ya, onun medeniyetine ve politikalarınadır. Nitekim onlar için, Allahu Teala'nın münafıklar hakkında indirdiği şu kavli geçerlidir: وَلَوْ أَرَادُوا الْخُرُوجَ لَأَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً وَلَٰكِن كَرِهَ اللهُ انبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِدِينَ “Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu; onlara "Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!" denildi.” [Tevbe 46]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Kasas

Devamını oku...

Haberlere Bakış 09/08/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış
09/08/2026

* Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı - Cumhurbaşkanlığı İdaresi Dış Politika Dairesi Başkanı Hikmet Hacıyev, Türk basınına geniş bir açıklama yaptı.

Modern.az Türkiye'den bir grup gazeteci, "Karabağ Barış Coğrafyası Krabağ" programı kapsamında Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı H.Haciyev ile görüştü.

Gazetecilerle yapılan görüşmede, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı bölgede yaşanan birçok konuya değindi.

…Hikmet Hacıyev ayrıca Azerbaycan'ın Filistin konusundaki tutumunu şöyle dile getirdi: “Zaman zaman bu konuda kirli propaganda yapıldığını görüyoruz. Azerbaycan'ın Filistin meselesinde ilkeli bir duruşu vardır: iki devletli çözüm ilkesi. Doğu Kudüs'ün başkent olduğu bağımsız bir Filistin devletinin kurulması bu yaklaşımın temelini oluşturur. Azerbaycan'ın Ramallah'ta diplomatik bir misyonu bulunmaktadır. Azerbaycan, Filistin'i bir devlet olarak tanır ve bu konumunu sürdürür. Filistin Başbakanı Azerbaycan'daydı ve onu dinledik. Bize sordukları bazı sorular vardı. Ve biz onları İsraillilere aktardık” (modern.az, 5/8/2026).

Azerbaycan’ın, Yahudi varlığının Gazze’ye yönelik katliamından sonraki siyasi sürecine kısa bir şekilde göz attığımızda, Azerbaycan’ın Filistin’den ziyade Yahudi varlığının projesine hizmet ettiğini net bir şekilde görebiliriz:

1- Gazze'deki çatışmalar sürecinde Azerbaycan, Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı üzerinden Yahudi varlığının petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 40-46'sını karşılamaya, askeri ve istihbarat ortaklığını derinleştirmeye devam etmiştir.

2- Azerbaycan ham petrolü, Baku-Tiflis-Ceyhan (BTC) Boru Hattı aracılığıyla Türkiye'nin Ceyhan limanına ulaştırılmakta ve buradan tankerlerle Yahudi varlığına sevk edilmektedir

3- Uluslararası enerji takip raporları, Yahudi varlığının Gazze operasyonları dönemindeki petrol ithalatının en büyük kısmının Azerbaycan'dan sağlandığını ortaya koymuştur.

4- Azerbaycan devlet petrol şirketi SOCAR, İsrail açıklarındaki Akdeniz'in en büyük doğal gaz sahalarından biri olan Tamar gaz sahasında %10 oranında hisse satın alarak ortaklık anlaşmasını 2025 yılı ortalarında resmi olarak tamamlamıştır.

5- 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı operasyonun ilk haftasında Azerbaycan, Filistinli grupların gerçekleştirdiği gösteriler sırasında Aksa Tufanı operasyonunu kınayarak Yahudi varlığına desteğini açıklamıştır.

6- Azerbaycan Savunma Bakanı Zahir Hasanov'un 19 Mayıs 2025 tarihinde “İsrail'e” yaptığı ziyaretle iki ülke arasındaki yakın ilişki bir kez daha gündeme gelmiş; Yahudi varlığı Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre Savunma Bakanı Israel Katz, Azerbaycanlı mevkidaşına ülkesinin Yahudi varlığına Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki saldırılarının ardından verdiği destek için teşekkür etmiştir.

Bu kısa veriler, Azerbaycan’ın Yahudi varlığının Gazze ve Batı Şeria’da gerçekleştirdiği katliamlara tam destek verdiğini, şehit olan Müslümanların kanlarını hiç umursamadığını ve Filistin meselesi hakkındaki tutumunun ise Yahudi varlığının ana destekçisi sömürgeci kafir Amerika’nın projesi olduğunu göstermektedir. Hikmet Hacıyev’in “Doğu Kudüs'ün başkent olduğu bağımsız bir Filistin devletinin kurulması, Azerbaycan'ın Ramallah'ta diplomatik bir misyonunun bulunması ve Azerbaycan’ın, Filistin'i bir devlet olarak tanıması” şeklindeki sözleri, Müslüman Azerbaycan halkının dikkatlerini, Yahudi varlığını destekleme ve pekiştirme rolünden başka yöne çekme ve Azerbaycan’ı sanki Filistin’i destekliyormuş gibi gösterme çabasından başka bir şey değildir. Zira sömürgeci ülkeler ile onların ajanları olan Müslümanların başındaki yöneticiler gibi Azerbaycan hükümeti de, Yahudi varlığı ile barış içinde yaşayacağı varsayılan iki devletli çözümün uygulanmasının, tamamen hayal ürünü, pratiği olmayan ve gerçeklikten kopuk bir fikir olduğunu çok iyi biliyorlar. Bu yüzden iki devletli çözüm, sömürgeci güçlerin Müslümanları Yahudi varlığını kabul etmeye, işgal ettikleri Müslümanların topraklarını terk etmeye ve on yıllardır süren iğrenç işgal suçlarını görmezden gelmeye zorlamak için kullandıkları alaycı bir araçtan başka bir şey değildir! Dolayısıyla sömürgeci kafirin bu çözümünü kabul etmek, Allah'a, Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ve dinimize olan bir ihanettir.

* Kazakistan hafif sanayi gelişiminin yeni aşamasını başlattı. Başbakan Yardımcısı ve Ulusal Ekonomi Bakanı Serik Zhumangarin, hafif sanayi gelişimini tartışmak üzere bir toplantıya başkanlık etti. Toplantıda hükümet yetkilileri, Atameken Ulusal Girişimciler Odası, Damu Girişimcilik Geliştirme Fonu ve iş dünyası liderleri bir araya geldi.

Toplantıda 2026–2030 Hafif Sanayi Geliştirme Kapsamlı Planı'nın ana hükümleri sunuldu.

Sanayi Bakan Yardımcısı Olzhas Saparbekov'un belirttiği gibi, belge mevzuatı iyileştirmeyi, tedarik mekanizmalarını, gölge ithalatla mücadeleyi, yatırım çekmeyi, yerel markaları geliştirmeyi ve insan gücü eğitimini geliştirmeye yönelik 28 önlemi kapsamaktadır. (Kazinform Haber Ajansı, 06/08/2026).

Hafif sanayi, doğrudan tüketiciye yönelik son ürünleri veya küçük ve hafif eşyaları üreten sermaye ihtiyacı daha az olan imalat sektörüdür. Tekstil, gıda, mobilya, giyim ve ev aletleri gibi alanları kapsar.

Kazakistan, dünya uranyum üretiminde birinci, petrol, doğal gaz, krom, kurşun, çinko, bakır ve kömür rezervlerinde ise küresel ilk sıralarda yer alan, yüzden fazla mineral çeşidine sahip zengin bir yer altı potansiyeline ve geniş tarım/bozkır coğrafyasına sahiptir. Sovyetler Birliği döneminde (1920–1991) Kazakistan’da, planlı ekonomi ile ağır sanayi ve madencilik ön plana çıkmış ve Kazakistan, Sovyetler'in metal, kömür ve nükleer hammadde üssü olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında Rusya'dan taşınan fabrikalarla imalat sanayisi kurulmuştur. Bu da altyapı ve demiryolları ağırlıklı olarak hammaddeyi merkeze taşımak için yapılmıştır.

Sözde bağımsızlık sonrası ve modern döneme (yani 1991 ve günümüze) gelince: 1991'de sözde bağımsızlık sonrası devlet işletmeleri özelleştirilmiş, petrol ve doğalgaz sektörü ekonomik büyümenin ana motoru olmuş ve küresel sermaye (sömürgeci Amerika ve Avrupa ülkeleri) ile madencilik (bakır, çinko, uranyum) modernize edilmiştir. Son yıllarda da tarım (özellikle un ve gıda) ile imalat sektörlerini çeşitlendirme politikaları uygulanmaktadır. Kazakistan, tüm ekonomi politikalarını, önce kafir Rusya’nın, sonra da sömürgeci kafirler Amerika ve Avrupa’nın projeleri doğrultusunda belirlemiştir. Zira yönetimin başına gelen tüm yöneticiler, kendi iktidarları ve maddi çıkarları uğruna halkın servetlerini sömürgeci kafirlere peşkeş çekmişler. İşte bu yüzden on yıllar geçmesine rağmen hala hafif sanayi gelişiminin yeni aşamasının başlatılmasından bahsetmektedir. Oysa gerek ağır gerek hafif sanayi sömürgeci kafilerin projelerine hizmet ettiği sürece Kazakistan ve halkı asla kalkınma yolunda ilerlemeyecektir. Bu geri kalmışlıktan kurtulmanın tek yolu İslam’ın ekonomik sistemine geri dönmektedir. Nitekim bu minvalde Hizb-ut Tahrir’in Emiri Ata İbn Halil Ebu Raşta’nın 02/08/2023 tarihli soru cevabında şöyle geçmektedir:

[İslami Devlet; İslami daveti, davet ve cihad metodu ile taşıyan devlet olduğuna göre, cihad ile kaim olmak için hiç şüphesiz sürekli hazırlıklı bir devlet olacaktır. Bu ise harbiye siyaseti esası üzerine kurulu olarak, -gerek ağır gerekse hafif olsun- kendi sanayisinin bulunmasını gerektirir. Öyle ki bu fabrikaları harp sanayisine dönüştürme ihtiyacı duyduğu zaman, dilediği vakitte dönüştürebilmesi kolay olsun. Bundan ötürü Hilafet Devleti’ndeki tüm sanayilerin harbiye siyaseti esası üzerine kurulması gerekir. Yine ister ağır sanayiler üretenler olsun isterse hafif sanayiler üretenler olsun, tüm fabrikaların da bu siyaset esası üzerine kurulması gerekir ki devletin ihtiyaç duyduğu herhangi bir vakitte, üretimlerinin harbî (askerî) üretime dönüştürülmesi kolay olsun.

Yani Hilafet Devleti’ndeki tüm fabrikaların, üretim çarkının, normalde ürettiklerinin dışında harbî (askerî) yönüyle ilgili ürünleri de kolaylıkla üretebilecek şekle dönüştürülebilmesi gerekir; örneğin şayet bir sivil otomobil fabrikası varsa, onun teknik ve pratik açıdan üretim çarkının, devletin kâfirlere karşı savaşta kullanacağı araçları üretime dönüştürülmesi mümkün olacak şekilde inşa edilmesi gerekir…

Örneğin şayet bir giyim fabrikası varsa, onun üretimin kolaylıkla askerî kıyafet imalatına dönüştürülebilecek şekilde yapılması gerekir… Hakeza fabrikaları kurma siyaseti, üretim çarkı, fabrika binaları, darbelerden korunma imkanı, yar altı binalarında çalışma imkanı ve benzerleri açısından harbî (askerî) siyasete dayalı olmalıdır… Dolayısıyla bu, uzmanlar tarafından belirlenen ve devlet tarafından denetlenen konulardan biridir.]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Müslümanların Başındaki Yöneticiler, Kınama Dilinden Başka Bir Şey Bilmiyorlar!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Başındaki Yöneticiler, Kınama Dilinden Başka Bir Şey Bilmiyorlar!

Haber:

İşgal altındaki Kudüs şehrinde Yahudi varlığının suç teşkil eden politika ve uygulamalarına karşı koymak amacıyla uluslararası olarak harekete geçmekle görevli Ürdün, Tunus, Cezayir, Irak, Katar, Suudi Arabistan, Somali, Filistin, Mısır ve Fas'tan oluşan Arap Bakanlar Komitesi üyesi olan dışişleri bakanlarının yanı sıra Arap Birliği Genel Sekreteri, Endonezya, Pakistan, Türkiye ve Malezya dışişleri bakanları ile temsilcilerinin de katılımıyla Çarşamba günü Amman'da bir araya geldi; toplantıda, Yahudi varlığının işgal altındaki Kudüs şehri ile İslami ve Hristiyan kutsallarına yönelik tırmanan gerilim ele alındı ve bunlarla mücadele etmek amacıyla ortak bir hareket başlatılması görüşüldü. (El Cezire Net)

Yorum:

Ruveybidalar bir araya gelerek, Yahudi varlığının Kudüs’e yönelik politikalarını kınadıklarını ve reddettiklerini teyit ettiler ve bu politikaları batıl ve geçersiz olarak kabul ettiler. Doğu Kudüs’ün bir Filistin toprağı olduğunu ve 4 Haziran 1967 sınırları dahilinde Filistin devletinin başkenti olduğunu vurguladılar. Yahudilerin El-Aksa Camii’ne yönelik ihlallerini kınadılar ki Yahudileri suçlarından caydırmayan bu gibi daha nice boş sözleri oldu.

Ayrıca Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Endonezya, Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Mısır dışişleri bakanları, Gazze Şeridi’nde Yahudi varlığı tarafından işlenen sürekli ihlalleri, özellikle de sağlık tesislerinin ve yapılarının hedef alınmasını, sivil altyapıya yönelik saldırıları ve kadınlar ile çocuklar da dahil olmak üzere sivil kurbanların düşmeye devam etmesini en şiddetli ifadelerle kınadılar ve karşı çıktılar. Uluslararası topluma, özellikle de Güvenlik Konseyi’ne, hukuki ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmeleri yönündeki çağrılarını ... ve gerçekliği değiştirmeyen ve mazlumlara yardım etmeyen bu tür boş sözleri yinelediler.

Nitekim bu yöneticiler, Yahudi varlığının Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma tanık oldular ancak kıllarını dahi kıpırdatmadılar! Yine yerleşimci sürülerinin Batı Şeria’daki köy ve kasabalara saldırdıklarına, toprakları ele geçirdiklerine, Mescid-i Aksa'ya baskın düzenlediklerine, öldürüp yağmaladıklarına tanık oldular ama sadece kınama ve karşı çıkmakla yetindiler!

Yahudi yöneticileri tarafından meydan okunan açıklamaları ve sürekli tehditlerini işittiler, yerleşim yerlerini genişletmelerine tanık oldular, esirlere yapılan kötü muameleleri gördüler ama utançtan yüzleri kızarmadığı gibi gururları da harekete geçmedi!

Böyle bir gerçeklik, Hilâfet Devleti'nin gölgesinde asla var olamazdı; zira tarih, Sultan İkinci Abdülhamid'in (Allah ona rahmet etsin) Herzl'i kovduğu ve büyük maddi cazibelere rağmen Yahudilere Filistin'de hiçbir şey vermediği o şerefli duruşunu hafızalara kazımıştır. Yine tarih, tek bir Müslüman erkeğin yahut kadının öldürülmesinin veya sırf onlara saldırılmasının intikamını almak için muazzam büyüklükteki orduları harekete geçiren daha önceki halifelerin şerefli duruşlarını da hafızalara kazımıştır.

Bu nedenle Müslüman ordularını, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti'ni kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeye davet ediyoruz ki böylece Filistin halkı ile tüm Müslümanların intikamı alınsın ve onların ülkeleri Yahudiler ile müşriklerin pisliğinden arındırılsın. وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ “Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Halife Muhammed – Ürdün

Devamını oku...

Kauda Şehri Olayları ve Bunların Darfur'un Ayrılmasına Yönelik Düzenlemelerle Olan İlişkisi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kauda Şehri Olayları ve Bunların Darfur'un Ayrılmasına Yönelik Düzenlemelerle Olan İlişkisi

Güney Kordofan eyaletine bağlı Kauda şehri, Utoro kabilesinden olan gruplar ile Halk Ordusu unsurları arasında patlak veren kanlı çatışmaların ardından geniş çaplı bir göç dalgasına tanık oldu; bu da sakinler arasında panik durumuna ve çok sayıda insanın komşu dağlık alanlara ve mağaralara kaçmasına yol açtı. (Ajanslar)

Kauda şehri, Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey'in başkenti ve Halk Hareketi güçlerinin askeri ve sivil merkezidir; zira şehir, İsviçre ve ABD'nin sponsorluğunda Sudan Hükümeti ile Sudan Halk Kurtuluş Ordusu arasında 2002 yılında İsviçre'de imzalanan Bürgenstock Anlaşması'nın ardından mevcut şekli için hazırlanmıştır. Kauda, kendisini her yönden kuşatan Moro Dağları silsilesi nedeniyle dağlık bir bölge ve doğal bir korunak olma özelliği taşımakta olup şehir, bünyesinde barındırdığı kabilelere göre iki ana bölgeden oluşmaktadır ki bunlar: Beş kollarıyla Utoro kabilesinin yaşadığı Yukarı Kudi ve dört kollarıyla Tira kabilesinin yaşadığı Aşağı Kudi olmasının yanı sıra yerleşimi paylaşan diğer kabileler de bulunmaktadır.

Bu ilk kez yaşanmıyor; nitekim şehir defalarca şiddetli ve kanlı çatışmalara maruz kalmıştır; zira geçtiğimiz Mart ayında Halk Hareketi, sınır belirleme prosedürlerini reddeden Utoro kabilesine mensup liderleri isyancı olarak nitelendirmişti. Geçtiğimiz 8 Mayıs'ta Sudan Doktorlar Ağı, Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey ile Utoro kabilesi arasında iki hafta boyunca devam eden çatışmalarda 9'u çocuk ve 5'i kadın olmak üzere 61'den fazla kişinin öldürüldüğünü duyurmuş ve Halk Hareketi ise, isyancı unsurları takip etme bahanesiyle Utoro kabilesinin yaşadığı bölgelerde askeri operasyonlar düzenlediğini kabul etmiştir. Yani bu şehir, zaman zaman şiddetli çatışmalara maruz kalmaktadır. Hatırlanacağı üzere Utoro grubu geçen 30 Temmuz'dan bu yana bölgeye abluka uygulayarak Halk Ordusu'ndan geri çekilmesini ve bölgeyi tahliye etmesini talep etmiş, ancak Halk Ordusu liderleri bu talepleri reddetmişti; bunun üzerine Kudi, El-İrsaliyye ve Keju mahallelerinde Utoro kabilesine mensup silahlı gruplar ile Halk Ordusu'na bağlı unsurlar arasında yoğun silah kullanımının yaşandığı çatışmalar patlak vermiş ve bu da sakinleri güvenli sığınaklar aramak için şehri terk etmeye sevk etmiştir!

Bu çatışmaların arkasında Amerika’nın olması ihtimal dışı değildir; zira Sudan savaşını alevlendiren, savaş alanlarını manipüle eden, burada bir savaşı alevlendirip orada söndüren, gerilimlerin oluşmasına izin veren ve Sudan’daki planına hizmet eden öneriler sunan bizzat Amerika'dır; nitekim Burhan hükümetinin, Massad Boulos tarafından sunulan belgeye verdiği yanıtta, “Hızlı Destek Kuvvetleri’nin şehirlerden çekilmesini ve üç aşamada belirli noktalarda toplanmasını” ve Kauda şehrinin, Hızlı Destek Kuvvetleri ile müttefik olan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey'in bir kalesi olarak toplanma yerleri kapsamında belirlenmesini içermektedir. Peki neden Kauda? Nitekim hükümet, Nairobi ittifakı uyarınca ve El-Hilu'nun kuruluş hükümetinde Hemedti'nin yardımcısı olması sebebiyle bu durumun Halk Hareketi lideri Abdülaziz el-Hilu tarafından kabul edilmiş olacağı görüşündedir; bu nedenle Burhan'ın, ABD'nin belgesine göre Kordofan'da konuşlu Hızlı Destek Kuvvetleri için toplanma noktalarından biri olarak Kauda bölgesini seçmesi, yüzeysel bir görüş değildir; aksine Kauda'nın, Kordofan ve Darfur bölgeleri ile Hızlı Destek Kuvvetleri'ne yakıt, silah ve insan gücü sağlamada kilit bir rol oynayan Güney Sudan devletçiği arasında uzanan sınırlar ve geçiş güzergâhları üzerinde yer almasından dolayıdır.

Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Kauda’da toplanması önerisi, Amerika’nın kurulması için çalıştığı Darfur devletçiğini pekiştirmek amacıyla bu yönden sırtını korumak mesabesindedir; dolayısıyla eğer Amerika, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin bir kısmının Kauda’da toplanmasını uygun görürse, Burhan’ın önerisinin, Darfur’un ayrılma sürecini tamamlamak için kademeli bir zemin hazırlığı olduğu söylenebilir.

Ancak oradaki kabileler, Hızlı Destek Kuvvetleri ile tarihsel bir düşmanlık içinde olup, bu güçlerin kendi topraklarında bulunmasını reddetmeleri beklenmektedir; bu da durumun daha da karmaşıklaşacağı anlamına gelmektedir; nitekim 11 Aralık 2025 tarihinde Radio Dabanga’nın haberine göre, Nuba Dağları Sivil Güçleri İttifakı bir bildiri yayınlayarak bildiride: “Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Nuba Dağları bölgesinden tamamen uzaklaştırılmasına ve bölge halkının herhangi bir şekilde Cancavid’in varlığını reddetmesine” vurgu yapmıştır. Bu nedenle gerek bu bölgede, gerek Darfur'a komşu diğer bölgelerde, gerekse Sudan'ın geri kalan bölgelerinde insanların bunlarla meşgul olması için çatışmaların devam etmesi beklenmektedir; dolayısıyla Kauda ve diğer yerlerdeki bu çatışmalar, Hızlı Destek Kuvvetleri'nin tüm Darfur üzerindeki kontrolünü pekiştirmek ve çatışmaları onun çevresinden uzak tutmak için bir dereceye kadar devam edecektir; bu da sahneyi karmaşıklaştırmak ve ne pahasına olursa olsun ve hangi bölgede olursa olsun savaşın devamı için gerekçeler üretmek amacıyla tasarlanmış kasıtlı bir eylemdir; zira önemli olan çatışmaların Darfur dışında seyretmesidir!! İşte tüm bunlar; kurucu devletçiğin kurumları tamamlandıktan ve ABD'nin Darfur'u Sudan'dan ayırmak için hazırladığı plan olgunlaştıktan sonra, Darfur'u korumayı ve ardından da onu ayırmayı içeren bir sonuca ulaşmak içindir.

Çözüm ise, Amerika’yı ve onun mayınlarla dolu kartlarını ya da onun ajanlarının önerilerini beklemekte değildir; bilakis köklü çözüm, masumların kanının akmasını durduracak ve milyonlarca insan bu uğurda can verseler bile ülkenin parçalanmasını önleyecek İslam nizamının kurulmasındadır!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yakup İbrahim – Sudan

Devamını oku...

El-Vakiye TV: Anayasa Müzakereleri Programı -Halaka 17- Hilafet Devleti’nde Siyasi Partiler – Birinci Bölüm

  • Kategori El Vakiye TV
  •   |  
El-Vakiye Televizyonu
Anayasa Müzakereleri Programı
 
-Halaka 17-
[Hilafet Devleti’nde Siyasi Partiler – Birinci Bölüm]
İslami Anayasa İle İnsan Yapımı Anayasalar Arasındaki Anayasal Ayrılıklar
 
Müh. Usame Es-Suveynî ile Üstad Ahmed El-Kasas Arasında “Anayasa Mukaddimesi veya Esbab-ı Mucibesi” Kitabı Hakkındaki Diyalog Programı
 
Bu Bölümde Anayasa Mukaddimesi’nin (21.) Maddesi Ele Alınmıştır:
Madde-21: Esasının İslami akide olması ve benimsediği hükümlerin şer’i hükümler olması şartıyla, yöneticileri muhasebe etmek veya ümmet yoluyla yönetime ulaşmak üzere siyasi parti kurmak Müslümanların hakkıdır. Parti kurulması için hiçbir izne ihtiyaç yoktur. İslam esası dışındaki her türlü kitleleşme ise yasaklanır.

H. 18 Recebu’l Muharrem 1441 El-Muvafık M. 13 Mart 2020

El Vakiye sitesindeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ
Websitemizdeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ

 

Devamını oku...

Irak ve İran Yanlısı Grupların Akıbeti

Soru Cevap
Irak ve İran Yanlısı Grupların Akıbeti

Soru:

Şarku’l Avsat gazetesi 4 Ağustos 2026 tarihinde internet sitesinde şu ifadelere yer verdi: “Irak hükümeti son derece hassas bir denklemle karşı karşıya. Siyasi ve güvenlik açısından tam bir felç yaşıyor. Washington’un silahlı grupların silahsızlandırılması yönündeki talepleriyle, İran’ın Irak’ın siyasi, güvenlik ve ekonomik kurumları içindeki kökleşmiş nüfuzu arasında sıkışıp kalmış durumda... Haşdi Şaabi Heyeti, 29 Temmuz 2026 tarihinde yaptığı açıklamada, ABD ve Suudi Arabistan savaş uçaklarının Irak’ın çeşitli vilayetlerindeki resmî Haşdi Şaabi karargâhlarına düzenlediği saldırılarda en az 20 mensubunun hayatını kaybettiğini, 32 unsurunun da yaralandığını duyurmuştur...” (04.08.2026 Şarku’l Avsat) Ayrıca “Amerika Birleşik Devletleri ve Suudi Arabistan, Irak’ta İran destekli milislere ait olduğu belirtilen hedeflere ortak bir saldırı düzenlemiştir... (31.07.2026 El Hurra) Bu saldırıların, Başbakan Ali Falih ez-Zeydi’nin Amerika Birleşik Devletleri’ne gerçekleştirdiği resmî ziyaretten hemen sonra gerçekleştirilmiş olması dikkat çekicidir! Peki tam da bu zamanda yaşanan tüm bu gelişmelerin arka planında ne yatıyor? Amerika’nın Irak üzerindeki hakimiyeti eskisine nazaran daha da mı artmıştır?

Cevap:

Bu sorularla ilgili tablonun tam olarak netleşebilmesi için aşağıdaki hususlara bir göz atmamız gerekiyor:

1- Amerika, Saddam Hüseyin’in Irak’ını işgal ettiğinde, Irak rejimine/Baas rejimine ve onun arkasındaki güce, yani tüm bölgedeki İngiliz nüfuzuna öldürücü bir darbe indirmiştir. Ancak İngiliz nüfuzu, Suudi Arabistan üzerinden varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Nitekim Eski Suudi Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal, Amerika’nın Irak politikasını açıkça eleştirerek Amerika’nın Irak’ta işgal ettiği bölgeleri İran’a teslim ettiğini söylemiştir. Fakat İngiliz ajanı Kral Abdullah’ın 2015 yılında vefat etmesi ve Amerika’nın ajanları Selman ile oğlu Muhammed’in Suudi Arabistan’da yönetimi devralmasıyla Amerika, bölgedeki İngiliz nüfuzuna kesin ve ölümcül bir darbe daha indirmiştir. Böylece İngiltere’nin elinde yalnızca Körfez’deki küçük devletçikler ve Ürdün kalmıştır; ki bunların hepsi, küçük devletçiklerdir, Amerika’nın nüfuzuna karşı koyabilecek hatta onun bu nüfuzuna karışıklık çıkarabilecek hiçbir güç ve kudretleri yoktur! Dolayısıyla Amerika, bölgenin fiilî tek hâkim gücü hâline gelmiştir.

2- Diğer yandan, Amerika’nın terörizm bahanesiyle İslam’a karşı yürüttüğü politika, İslam coğrafyasının mezhepsel temelde bölünmesini gerektirmiştir. Bu strateji doğrultusunda İran, mezhep eksenli siyasetin bir kutbu hâline getirilirken, diğer kutup olarak da Suudi Arabistan ön plana çıkarılmıştır. Yine bu politikanın bir gereği olarak İran’ın bölgedeki rolü genişletilmiştir. Bu çerçevede İran; Amerikan işgali altındaki Irak’a sızmış, kendine “nüfuz” alanı yaratmış, ayrıca Yemen ve Lübnan’daki mezhepsel gruplar aracılığıyla nüfuzunu Suriye başta olmak üzere diğer bölgelere kadar yaymıştır. Dolayısıyla ABD, kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda İran’ın bu rolüne uzun süre şiddetle ihtiyaç duymuştur.

3- Amerika’nın Suriye’de İran’a duyduğu ihtiyaç sona erince, Amerikan politikasının İran için çizdiği rol de sona ermiş ve bu aşamadan sonra İran’dan geri çekilmesini talep etmeye başlamıştır. İran da Suriye’den fiilen geri çekilmeye başlamış ve kuvvetlerini hemen geri çekmiştir. Lübnan’daki partisinin liderlerinin suikasta uğramasına rağmen Yahudi varlığına karşı savaşa katılmamış; fakat nükleer programı konusunda geri adım atmayı da reddetmiştir. Bunun üzerine Yahudi varlığı 2025 yılında İran’a karşı bir saldırı başlatmıştır. İran ise beyaz öküzün yendiği gün (yani 7 Ekim 2023 olaylarının patlak verdiği an) savaşa girmediğine ve sadece Lübnan’daki partisinin rolüyle yetindiğine büyük pişmanlık duymuştur. Yani beyaz öküzün yendiği gün savaşa girmemesinin bedelini sonradan ödemiştir... Dolayısıyla 2025’te başlayan bu savaş ve daha sonra Amerika’nın öncülüğünde beslemesi Yahudi varlığıyla birlikte gerçekleştirilen yeni saldırı dalgaları, İran’ın bölgedeki rolünü tasfiye etme politikasının bir parçasıdır. Bu süreçte Tahran yanlısı Iraklı gruplar da İran’ın yanında savaşa girerek Irak’taki veya bazı Körfez ülkelerindeki Amerikan hedeflerine karşı füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları düzenlemeye başlamışlardır. İşte bu noktada Amerika, Trump yönetiminin İran’ı tabi bir devlet statüsüne indirgeme ve mümkünse bölgesel rolünü küçültme yönündeki yeni politikası kapsamında, İran’ın Irak’taki rolünü tasfiye etme konusunda ısrarcı olmuştur... Dolayısıyla, bugün Irak’ta yaşanan siyasi gelişmelerin temel motivasyonu, Trump’ın İran’ın Irak’taki nüfuzunu tasfiye etme politikasıdır.

4- 2003 yılında Irak’ı işgal eden ve oradaki siyasal sistemi mezhepsel temel üzerine oturtan ve böylece İran’a Irak üzerinde büyük bir nüfuz kazandıran Amerika; bugün bu durumu sona erdirmek istemektedir. Bu doğrultuda Irak hükümetlerinden kendilerini mezhepçi bir devlet olarak değil, bir Arap devleti olarak yeniden konumlandırmalarını; yani İran ile bağlarını koparıp Körfez ülkeleri ve diğer Arap devletçikleriyle ilişkilerini yeniden normalleştirmelerini talep etmektedir. Bütün bu adımlar, İran’ın Irak’taki nüfuzuna karşı yürütülen savaşın veya oradaki varlığını tasfiye etme stratejisinin bir parçasıdır. Bu çerçevede Amerika, Irak’a ihraç edilen İran doğalgazına yaptırımlar uygulamaya başlamış ve Bağdat’a bu gaz için İran dışında başka alternatifler arayışı içerisine girmesi çağrısında bulunmuştur. Nitekim Irak’ın bu bağlamda bulabileceği en mantıklı alternatif olan Türkmenistan gazının İran üzerinden geçmesi gerekmesi sebebiyle Amerika bunu da kabul etmemiş; dahası Irak’ın İran’dan elektrik ithal etmesine bile karşı çıkmıştır: “ABD yönetimi, Başkan Donald Trump’ın Tahran üzerinde “azami baskı” kurma politikası kapsamında Irak’ın İran’dan satın aldığı elektrik için ödeme yapmasına olanak sağlayan yaptırım muafiyetini sonlandırmıştır.” (09.03.2026 el-Cezire) Bundan önce de ABD, İran ile dolar üzerinden işlem yapan herhangi bir Iraklı kuruma veya tarafa benzer yaptırımlar uygulamıştır: “Wall Street Journal gazetesi Çarşamba günü ABD’li yetkililere dayandırdığı haberinde, Amerika Birleşik Devletler’in 14 Irak bankasının dolar üzerinden işlem yapmasını yasakladığını bildirmiştir. Gazetenin haberinde, Hazine Bakanlığı ve New York Federal Rezerv Bankası tarafından getirilen yasağın, Amerikan para biriminin İran’a transferini engellemeye yönelik kapsamlı bir operasyonun parçası olduğu belirtilmiştir. (19.07.2023 El Kuds el Arabi)

5- Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri, Irak hükümetinden İran yanlısı gruplara baskı yapmasını ve onları hükümetten uzaklaştırmasını talep etmiştir: “Kaynaklar, İran destekli silahlı grupların kurulacak Irak hükümetine dahil edilmesi durumunda, ABD’nin üst düzey Iraklı siyasetçileri bizzat Irak devletini de kapsayacak yaptırımlarla tehdit ettiğini ve bu yaptırımların New York Merkez Bankası’nda tutulan petrol gelirleri gibi Irak’ın en kritik finansal damarlarını dahi hedef alabileceğini bildirmişlerdir. Reuters’a konuşan dört kaynağa göre bu uyarı, ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak’taki İran bağlantılı grupların nüfuzunu azaltmak amacıyla yürüttüğü kampanyanın şimdiye kadarki en sert örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.” (23.01.2026 Skynews Arabia) Irak hükümetinin Amerika’nın talimatlarına boyun eğdiğini gösteren önemli gelişmelerden biri de, hükümetin İran’a karşı yürütülen savaşta tarafsız olduğunu açıklamasıdır. Bu tarafsızlık, aslında İran’ın yanında yer almadığı anlamına gelmektedir. Oysa Amerikan ordusu İran’ı ve Irak’taki İran yanlısı grupları vurmak için Irak topraklarını kullanmakta, bazı gazetelerin de ifşa ettiği Yahudi varlığının da Irak topraklarında askeri üsler kurmasına önayak olmaktadır: “Irak topraklarında bir İsrail üssünün bulunduğuna dair daha önceki raporların ardından New York Times gazetesinde yer alan bir rapor, İsrail’in Irak’ın batı çölünde ikinci bir gizli askeri üs kurduğunu ortaya çıkarmıştır” (18.05.2026 Deutsche Welle)

6- Daha sonra ABD, Irak hükümetinin başına kimin geçeceği konusunda da açıkça müdahale etmeye başlamıştır. Nitekim Nuri el-Maliki, Amerika’ya son derece bağlı Amerikan ajanı bir siyasetçi olmasına ve işgal yıllarında Irak’ı Amerikan politikaları doğrultusunda sıkı bir şekilde yönetmiş olmasına rağmen, Trump yönetimi onun yeniden başbakan olmasına açıkça karşı çıkmıştır. Trump konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir: “El Maliki döneminde ülke yoksulluğa ve büyük bir kaosa sürüklenmiştir. Onun çılgın politikaları ve ideolojileri nedeniyle bu durumun tekrar yaşanmasına kesinlikle izin verilmemelidir. Eğer El Maliki seçilirse, Amerika Birleşik Devletleri Irak’a hiçbir yardımda bulunmayacaktır.” (29.01.2026 Skynews Arabia) “Hâlbuki Maliki, Irak parlamentosundaki en büyük siyasi blok tarafından başkanlığına aday gösterilmişti.” (14.02.2026 El Arabiya) El Maliki, Trump’ın bu müdahalesine sert tepki gösterse de ve Bağdat’ta yüzlerce kişi Amerikan Büyükelçiliği yakınlarında protesto gösterileri düzenlese de, Trump yönetiminin tutumu değişmemiştir: “ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditlerine karşılık eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, Amerika’nın Irak’ın iç işlerine yönelik açık müdahalesini reddettiğini ve bunu ülkesinin egemenliğinin ihlali olarak gördüğünü açıkladı. Trump’ın açıklamalarını protesto etmek amacıyla yüzlerce kişi Bağdat’ta, Amerikan Büyükelçiliği’nin bulunduğu Yeşil Bölge yakınında gösteri düzenledi.” (28.01.2026 France 24) Şüphesiz Trump’ın bu açıklamaları, ABD’nin ajan devletlere ve ajanlarına nasıl davrandığını açıkça gözler önüne sermektedir. Nitekim El Maliki fiilen saf dışı bırakılmış ve 27 Nisan 2026 tarihinde Amerika’nın kabul ettiği bir isim olan Ali ez-Zeydi göreve getirilmiştir. Bu olay ve gerçeklik, İran’ın Irak’taki nüfuzunun son derece kırılgan olduğunu, hatta gerçek anlamda bir nüfus seviyesine bile ulaşmadığını; gerçekte Amerika’nın kendi politikalarını uygulayabilmesi için İran’a belirli bir hareket alanı açtığını ve ona çeşitli kolaylıklar sağladığı göstermektedir.

7- Amerika, geçmişte İran’a verdiği bu rolü sona erdirmek istediğinde, Irak hükümetinden İran yanlısı silahlı grupların silahsızlandırılmasını ve bunun için kesin tarih belirlemesini talep etmeye başlamıştır. Lübnan hükümetinden de Lübnan’daki İran partisine karşı benzeri talepte bulunmaktadır. Nitekim iki Iraklı grup silahsızlanmayı kabul etmiştir: “Haziran ayının başlarında, Şii din adamı Mukteda es-Sadr’a bağlı milis güçleri olan ‘Seraya es-Selam’ savaşçıları, silahlarını Irak hükümetine teslim etmek üzere Samarra şehrinde toplanmışlardır. Bu silahsızlanma süreci, grubun hem devlet içinde hem de devlet dışında faaliyet gösteren ve çoğunluğu Şii milislerden oluşan güçlü Haşdi Şabi ittifakından ayrılması anlamına geliyor. Seraya es-Selam’a bağlı binlerce savaşçı bu koalisyondan çekilen ilk grup olmuştur ve sonuncusu da olmayacaktır: Güçlü bir milis gücü olan ‘Asaib Ehli Hak’ da Haşdi Şabi’den çekileceğini açıklamıştır... Buna karşılık İran destekli diğer bazı önde gelen milisler ise Irak’ta ve daha geniş bölgede Tahran’ın çıkarlarına hizmet etmeye sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam etmektedirler. Ancak Haşdi Şabi içerisindeki bu bölünme, İran için ciddi bir darbe niteliğindedir.” (12.07.2026 İndependentarabia) Irak devleti de silahların teslim edilmesi için kesin bir takvim belirlemiştir: “Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi Salı günü yaptığı açıklamada, önümüzdeki Eylül ayının sonundan itibaren devletin denetimi dışında hiçbir tarafın silah taşımasına izin verilmeyeceğini söyledi. Ez Zeydi, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşmede, hükümetinin temel ilkesinin silahın yalnızca resmî güvenlik kurumlarının elinde bulunması olduğunu vurguladı.” (14.07.2026 Skynews Arabia) Dolayısıyla bugün Irak’ta yaşanan siyasi gelişmeler, Amerika’nın İran’ın Irak’taki eski rolünü ve nüfuzunu tasfiye etme politikasıyla doğrudan bağlantılıdır. Amerika’nın bu alandaki başarısı oldukça büyüktür. Irak’a uyguladığı baskı yalnızca askerî ve siyasî alanla sınırlı değildir, aynı zamanda finansal alanda da baskı uygulamaktadır. Nitekim Irak’ın petrol gelirleri ABD Hazinesi nezdindeki bir hesaba aktarılmaktadır. Bu nedenle Irak yönetimi, ABD Hazinesi’nin onayı olmadan devlet memurlarının maaşlarını dahi ödeyememektedir!

8- Geriye bir mesele kalmıştır; o da Irak’ta başlatılan yolsuzluk ve yolsuzluk yapanları ortaya çıkarma kampanyasıdır. Bu kampanya, Irak’taki İran bağlantılı kişileri hedef almaktan ve onları bu şekilde tehdit etmekten başka bir anlama gelemez. Gerçi bu kampanya başka kesimleri de uzanmaktadır; zira Amerika’nın bölgede bir demokrasi modeli olması için inşa ettiği Irak rejimi, tepeden tırnağa yolsuzluğa gömülmüş olup dünyanın en yolsuz yönetimlerinden biri hâline gelmiştir. “Irak hükümeti yaptığı son açıklamalarda, mali ve idari yolsuzluk suçlamalarıyla şu ana kadar 21 görevlinin tutuklandığını, aranan diğer kişilerin ise halen firari durumda olduğunu belirtti...Başbakan Ali ez-Zeydi de Bakanlar Kurulu toplantısında yaptığı açıklamada, hükümetin yolsuzlukla mücadele ve kamu mallarını geri alma konusunda kararlı olduğunu vurguladı. Öte yandan ekonomi uzmanı Abdurrahman el-Meşhedânî, El Cezire Net’e yaptığı değerlendirmede, Irak’ta mali ve siyasi yolsuzluğun ülkeye verdiği ekonomik zararın 1 trilyon doları aştığını, ayrıca yağmalanan servetin önemli bir bölümünün yabancı ekonomilere aktarıldığını belirtti.” (03.07.2026 El Cezire)

9- Böylece, Irak Cumhurbaşkanı’nın Ali ez-Zeydi’yi Başbakan olarak görevlendirmesinin ardından, Eş-Şark kanalının 10 Mayıs 2026 tarihli haberine göre, Amerika’nın talepler listesi; İran nüfuzunu Irak hükümetinden uzaklaştırmak için pratik adımlar atılmasını ve silahlı grupların silahsızlandırılmasını içermektedir. Nitekim ez-Zeydi Amerika’nın bu taleplerini harfiyen uygulamaya başlamıştır bile: “Başbakan Ali ez-Zeydi’nin, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüşmesinin ardından ve Washington’a yapacağı ziyaret öncesinde güvenlik ve ekonomi alanındaki kritik kurumlarda gerçekleştirdiği geniş çaplı görevden almalar ve değişiklikler, bu adımların devlet otoritesini yeniden tesis etmeye yönelik bir girişim mi, yoksa İran’a yakın grupların nüfuzunu hedef alan Amerikan baskılarına verilmiş bir yanıt mı olduğu yönünde tartışmalara yol açmıştır.” (19.06.2026 El Cezire) Ardından Irak’taki siyasi gelişmeler daha da hız kazanmıştır. “Irak’ın başkenti Bağdat’taki ‘Yeşil Bölge’ eşi benzeri görülmemiş bir güvenlik operasyonuna sahne olmuştur; Başbakan Ali ez-Zeydi’nin emriyle Irak elit güçleri, aralarında mevcut 12 milletvekilinin de bulunduğu 47 yetkiliyi yolsuzluk suçlamasıyla gözaltına almıştır. Operasyon kapsamında, ABD yaptırımları altında bulunan Petrol Bakanlığı Müsteşarı Ali Meâric de görevden alınmıştır. (30.06.2026 BBC)

10- Böylelikle Irak’taki siyasi nüfuzun tamamen ve katıksız bir Amerikan nüfuzundan ibaret olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira Amerika, İran yanlısı olarak nitelendirilen “Koordinasyon Çerçevesi”nin Nuri Maliki’yi aday göstermesini kabul etmemiş ve bunun yerine Ali Ez Zeydi’yi aday göstermeleri gerektiğini dayatmıştır; nitekim Koordinasyon Çerçevesi de bu emre uymuştur. Ardından ABD, henüz göreve atanmasının üzerinden birkaç gün geçmiş olmasına rağmen ez-Zeydi’ye bu grupları tasfiye etmesi ve silahsızlandırması emrini vermiş, ez-Zeydi de derhal bunu uygulamaya koymuştur. Daha sonra ise geniş kapsamlı bir yolsuzlukla mücadele kampanyası başlatmıştır... Bu nedenle söz konusu yolsuzlukla mücadele kampanyasının, görünüşte başka yetkilileri de kapsasa bile, esas itibarıyla İran’a yakın kişi ve grupların üzerinde sallandırılan bir Demokles kılıcı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Irak’ta yolsuzluğa bulaşmamış bir devlet görevlisi bulmak neredeyse imkânsızdır. Sanki Ez-Zeydi hükümeti ve arkasındaki ABD; silahlı gruplara, İran yanlısı kesimlere ve yetkililere devletin emirlerini derhal yerine getirmeleri gerektiği, aksi takdirde veya ağırdan almaları halinde kendilerini devasa bir yolsuzluk dosyalarının beklediği mesajını vermektedir. Bütün bu arka plan ve bağlam göz önünde bulundurulmadan, temellerinden tepesine kadar her köşesi yolsuzlukla malul olan böylesi bir siyasal sistemde, yolsuzlukla mücadele kampanyasının gerçek mahiyetini ve arkasındaki asıl motivasyonu anlamak mümkün değildir.

11- Bazı çevrelerin; Ali ez-Zeydi’nin 13 Temmuz 2026 tarihinde Beyaz Saray’ı ziyaret edip ABD Başkanı Trump tarafından sıcak bir şekilde karşılanması, ardından Washington dönüşü 23 Temmuz 2026’da Tahran’a bir ziyaret gerçekleştirmesini delil göstererek Irak’ın ABD ve İran nüfuzu arasında bir denge kurmaya çalıştığını zannetmesi gerçeklikten tamamen uzaktır. “Axios sitesinde yayımlanan bir habere göre, ez Zeydi; İran’ın ziyareti iptal ettirme girişimlerine rağmen Amerika Birleşik Devletleri’ne resmî bir ziyaret gerçekleştirme konusunda ısrar etti ve ardından ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’da görüştü. Raporda, Irak Başbakanı’nın Washington’a gitmeden birkaç gün önce İran’ın lideri Ali Hamaney’in cenaze törenine katıldığı, ardından da Washington’a geçtiği belirtildi. Bu tablonun Bağdat’ın hem Tahran hem de Washington ile ilişkilerinde korumaya çalıştığı denge politikasının niteliğini yansıttığı ifade edildi.” (16.07.2026 El Arabiya) Ancak bu denge iddiası gerçeklikten uzaktır. Irak’taki Amerikan nüfuzunun gerçekliğini gösteren en açık delil, 2003 yılından beri devam eden Amerikan askerî varlığıdır. Birçok yetkili, ABD güçlerinin Irak’tan çekildiğinden söz etse de, ancak daha sonra bu güçlerin hala Irak’ta bulunduğu ve Irak içerisindeki grupları dahi vurabilecek kapasitede olduğu ortaya çıkmıştır. Hatta İran’a karşı yürütülen savaş sırasında Amerika, Iraklı silahlı grupları helikopterlerle vurmuştur. Bu durum, bu saldırıların yapıldığı hava üslerinin ne kadar yakın olduğunu göstermektedir. Ayrıca Amerika’nın, Yahudi varlığının İran’a saldırılar düzenlemesi için Irak’ta geçici askeri üsler kurmasına kolaylık sağladığı da görülmüştür. Bütün bunların yanı sıra, Irak petrol gelirleri de dünya genelindeki ithalatçı ülkeler tarafından Amerikan Hazine Bakanlığı’ndaki özel bir hesaba yatırılmaktadır. Amerika da Irak hükümetine, Amerikan politikasına gösterdiği uyum ölçüsünde ödeme yapmaktadır. Bugün ise Amerika, hükümetten en kısa sürede Irak hükümetini İran nüfuzundan ve Nuri el-Maliki gibi katıksız Amerikan ajanları olsalar dahi İran ile ilişkisi olan yetkililerden temizlemesini talep etmektedir. Aynı şekilde Amerika, İran’a bağlılığıyla bilinen “Koordinasyon Çerçevesi”ni Ali ez Zeydi’yi aday göstermeye zorlamış, ardından da birkaç gün içinde ez Zeydi’yi Koordinasyon Çerçevesi’ne bağlı gruplara karşı darbe yapmaya sevk etmiştir. Şimdiyse Amerika ez Zeydi hükümetinden Devrim Muhafızları ile bağlantılı olan ve Amerika’ya karşı bazı operasyonlar yürüten silahlı grupların en hızlı şekilde silahsızlandırılmasını talep etmektedir. Irak hükümeti de bu grupların silahlarını teslim etmesi için 30 Eylül 2026 tarihini son gün olarak belirlemiştir. Bu da hükümetin, Washington’dan gelen talimatlar doğrultusunda Iraklı gruplara darbe indirmek için kendi güvenlik güçlerini kullanacağı anlamına gelmektedir! Trump ise Irak’taki ABD nüfusu ve yağma düzeniyle övünerek, Irak hükümetinin artık ABD’nin nüfuzunu korumak için ABD güçlerine ihtiyaç duymadığını söylemiştir. “Nitekim Trump, Oval Ofis’te ez-Zeydi ile yaptığı görüşmede ‘Irak’tan ayrılacağız çünkü artık orada askeri bir varlığa ihtiyacımız olduğunu düşünmüyoruz. Tüm Petrol şirketleri şu an Irak’a yönelmiş durumda ve onunla ortaklıklar kuruyorlar.” demiştir. (15.07.2026 İndependentarabia) Görüldüğü gibi Amerika, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için ajanlarını böyle kullanmaktadır!

12- Sonuç olarak; bir zamanlar Hilafet’in merkezi olan, halifesinin Rum Kayseri’ne “Cevap, işiteceğin değil, göreceğin şey olacaktır!” dediği ve Müslüman ordularını harekete geçirip ona aklına başına getirecek bir ders verdiği Irak’ın, bugün işlerinin yalnızca siyasi olarak değil, finansal olarak da ABD tarafından yönetilmesi, hatta Irak’ın paralarına Amerika’nın el koyması ve memurlarının maaşlarını bile Amerika’nın izin verdiği ölçüde ödeyebilmesi gerçekten son derece acı verici ve büyük bir suçtur! Güçlü ve Aziz olan Allah, bu rejimler hakkında ne kadar da doğru söylemiştir:

سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ “Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.” [Enam 124] Ümmet; halkına asla yalan söylemeyen öncü Hizb-ut Tahrir’e nusret verip Raşidi Hilafet’i yeniden kurduğunda ancak bu zilletten kurtulabilecektir. İşte o zaman Allah’ın şu vaadi gerçek olacaktır:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Keza içinde yaşadığımız bu ceberut saltanattan sonra Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu müjdesi de gerçekleşecektir. Huzeyfe’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu” Ve böylece Allah’ın yardımı tecelli edecektir:

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.22 Safer 1448
M.05 Ağustos 2026

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER