Pazar, 28 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/08
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

ABD’nin Sudan’daki İnsani Ateşkes Yalanı!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD’nin Sudan’daki İnsani Ateşkes Yalanı!

Reuters’in 11/07/2026 tarihli haberine göre, ABD, insani yardımların ulaştırılmasını sağlayacak, sivillerin korunmasını güçlendirecek ve kalıcı bir ateşkese, ardından da seçimlerin yapılmasına yönelik sivil bir otoritenin liderlik ettiği siyasi bir geçiş sürecine yol açacak müzakerelere zemin hazırlayacak 90 günlük acil bir insani ateşkes önerdi.

Peki insani ateşkes ne anlama geliyor?! Amerika’nın insanlığı ya da insani değerleri var mı ki?! Bu ateşkesi ilan etmesinin, Avrupa’nın Sudan’daki ajanlarını devre dışı bırakmaya çalışan çatışmasıyla ne ilgisi var? Peki buna ilişkin doğru ideolojik bakış açısı nedir?

[هُدْنَة - hudne] “ateşkes” kelimesi lügatte durgunluk ve sükûnet anlamına gelir. Hedene, yehdenu ve hudûnen, yani sakinleşti denilir; [هادنه-hâdenehu] ise, barış yaptı/anlaşmaya vardı demektir. Lisânü'l-Arab'da “hudne”, savaştan sonra yapılan barış anlamına gelir; hudne’nin kökeni ise, çatışma ve kargaşadan sonra sağlanan barış ve uzlaşıdır. Uluslararası hukukta ise bu, çatışan taraflar arasında askeri operasyonların geçici olarak durdurulmasına ilişkin resmi bir anlaşmadır; bu anlaşma, hukuki olarak savaş durumunu sona erdirmez, aksine sadece savaşla ilgilidir. Ateşkesin ilan edilmesinin üzerinden üç haftadan fazla zaman geçmesine rağmen ne ordu ne de Hızlı Destek Güçleri ateşkes konusunda bir anlaşmaya varmamış ve ABD de kendi iddiasına göre yardımların ulaştırılması için onları buna zorlamamıştır; eğer ABD’nin amacı insani yardımları ulaştırmak olsaydı, savaşan iki tarafı buna zorlar ve muhtaçlara gıda ve ilacın ulaşmasına izin verirdi. Ancak ABD’nin siyasi veya ideolojik kamusunda insanlık mefhumu yoktur; zira Amerika, maddi değerlerden başka bir şey bilmez ve insanlık adına iddia ettiği her şey bir yalan, aldatmaca ve saçmalıktan ibarettir. Nitekim kurşun seslerinin susması yerine, Kuzey Kordofan ekseninde çatışmalar daha da şiddetlenmiş, bunu da Hızlı Destek Güçleri’nin geri çekilmesi ve ordunun yayılması, Bera ve Cebra eş-Şeyh'in kurtarılması ve Omdurman ile El-Ubeyd'in arasını bağlayan ihracat yollarının açılması izlemiştir.

Egemenlik Konseyi Başkanı Burhan, popülaritesini artırmak ve insanlara ordunun zaferini ve isyancıları bozguna uğrattığını göstermek amacıyla bu bölgeleri ziyaret etmiştir; ama insani olarak adlandırılan bu Amerikan ateşkesinin sahada bir geçerliliği yoktur. Gerçek şu ki ABD’nin ateşkesi ilan etmesinin hedefi, Avrupa’yı uzaklaştırmak ve onun siyasi çözümünü devre dışı bırakmaktır; zira başta İngiltere olmak üzere Avrupa, geçici bir ateşkes değil, siyasi bir çözüm istemektedir. Nitekim Eş-Şark Haber Kanalı, 9/6/2026 tarihinde Sudan’daki İngiliz Büyükelçiliği’nden şu açıklamayı aktarmıştır: “Ülkede askeri bir çözüm olamaz; Birleşik Krallık ve ortakları Sudan’a destek konusunda tek vücut durmakta olup kalıcı bir barışın, sivil liderlik altındaki kapsamlı bir siyasi sürece dayanması gerekir.”

Sudan’ın eski Başbakanı Abdullah Hamduk da şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “Siyasi bir sürecin eşlik etmediği her türlü insani ateşkes, ülkenin bölünmüşlük durumunu pekiştiren iki ucu keskin bir kılıçtır”!! Çünkü İngiltere, sadece yardımlar ile erzak ve gıdanın ulaştırılmasıyla sınırlı olan insani bir ateşkes istemiyor; aksine her iki tarafı da, kendi adamlarının dahil olmasını garanti altına alacak ve Sudan’ın siyasi geleceğini şekillendirecek siyasi bir çözüme sürüklemeyi hedefliyor. Nitekim Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, Eş-Şark kanalına yaptığı açıklamada şunları söylemiştir: “Ülkenin siyasi geleceğine ilişkin Berlin Konferansı'nın eş başkanlığını yürüttüm ve bu sırada barış görüşmelerini yeniden canlandırmaya odaklandık.”

Avrupa ülkeleri Amerika ile çatışmakta ve askeri liderler ile Hızlı Destek Güçleri’nden oluşan Amerika’nın ajanlarını ortadan kaldırmak için çalışmaktadır; bu yüzden bazen onları uluslararası forumlarda teşhir edip suçlu gibi göstermekte, bazen de savaşın finansmanında ve sivillerin öldürülmesinde kullanıldığı bahanesiyle İngiltere’nin Sudan altınlarının yurtdışına ihracatını yasaklaması gibi uluslararası yaptırımlar uygulamakta ve bu maksatla uluslararası konferanslar düzenlemektedirler. Amerika ise müdahale ederek ajanlarını bu yaptırımların etkisinden uzaklaştırmaktadır; nitekim daha önce ABD’nin peşinde olduğu Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından aranıyor olmasına rağmen ajanı Beşir’i korumuştu. Bu nedenle ABD Dışişleri Bakanlığı 13/07/2026 tarihinde; “Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin ABD’nin egemenliği üzerinde oluşturduğu tehdidi yok etmeye ve ortadan kaldırmaya yönelik geniş çaplı bir kampanya” başlatıldığını duyurmuştur.

Şimdi akla gelen soru şudur; insani olarak adlandırılan bu ABD ateşkesinin, savaşan taraflar arasında kalıcı bir ateşkese ve ardından seçimleri gerçekleştirecek sivil bir otoritenin liderlik ettiği siyasi bir geçiş sürecine yol açacak müzakerelere zemin hazırladığı doğru mudur, yoksa bu sadece siyasi bir tüketimden mi ibarettir? Sudan’daki ABD planını yakından takip eden biri, bu dosyayı sadece ABD’nin elinde tuttuğunu, Avrupa ülkelerinin ve uluslararası kuruluşların kayda değer bir etkisinin olmadığını ve ABD’nin, daha önce Güney Sudan’ın ayrılmasında yaptığı gibi kendisini ayırmaya çalıştığı Darfur devletinin olgunlaşması tamamlanmadan, Avrupa ülkelerine bağlı askeri kollar ortadan kaldırılmadan ve aynı şekilde sivil ajanlarını da yok etmeden önce savaşı sona erdirecek müzakereler için tarafları bir araya getirme niyetinde olmadığını görecektir ki, böylece meydan tamamen ABD’ye kalsın ve yürüyüşler, gösteriler ve yargılamalar talebi olmasın. Zira Amerika’nın orduyu yönetimden uzaklaştıracak seçimler düzenlemesi pek olası değildir; eğer buna mecbur kalırsa, ordudan biri askeri üniformasını çıkarıp sivil kıyafet giyecek ve seçilmiş bir yönetici olacaktır; tıpkı tamamen Mısır’da yaptığı gibi. Nitekim Burhan'ın on yıl süreyle cumhurbaşkanı seçilmesi yönünde bazı sesler yükselmeye başlamıştır.

Amerika’nın insani ateşkes ve siyasi çözümler adına bizimle oyun oynaması ve davalarımızı ve sorunlarımızı onun rehinesi yapmamız ne kadar üzücüdür! Peki Amerika'yı, Sudan’daki sahnenin etkisinden uzak tutabilecek olan kimdir? Eğer halk, liderliğini, Amerika’nın oyunlarının ve planlarının bilincinde olan siyasi bir partiye verir ve sağlam bir yapı gibi tek bir saf halinde durursa, işte o zaman Amerika, bilinçli bir liderliğin arkasında yürüyen bir halkı yenemeyecektir. Bu ise ancak askeri güçlerin, yani ordunun, bu siyasi liderliğin arkasında kenetlenmesi ile tamamlanacaktır; zira böylece halk, ordu ve parti tek bir adamın kalbi gibi olacaktır. Hizb-ut Tahrir'in kendisi için çalıştığı şey işte budur; yani Hizb-ut Tahrir, tüm İslam beldelerini, hatta dünyayı Amerika ve Avrupa’nın her türlü nüfuzundan kurtarmak için çalışmaktadır. Bu ise Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafetin kurulmasıyla mümkün olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Ahmed Abdulfazıl - Sudan

Devamını oku...

Avrasya Hükümetlerarası Konseyi'nin Periyodik Toplantısı Örgüt İçindeki Krizi Çözebilir mi?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Avrasya Hükümetlerarası Konseyi'nin Periyodik Toplantısı Örgüt İçindeki Krizi Çözebilir mi?

Haber:

6 Ağustos'ta Çolpan Ata şehrinde, Avrasya Hükümetlerarası Konseyi toplantısı düzenlendi ve toplantıya şu başbakanlar katıldı: Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Beyaz Rusya Başbakanı Aleksandr Turçin, Kazakistan Başbakanı Oljas Bektenov, Rusya Başbakanı Mihail Mişustin ve Avrasya Ekonomik Komisyonu Yönetim Kurulu Başkanı Bakıtcan Sagintaev. Toplantı sırasında toplam 15'ten fazla mesele ele alındı.

Yorum:

Avrasya Ekonomik Birliği, Rusya’nın bölgedeki siyasi ve ekonomik hegemonyasını pekiştirmek hedefiyle kurulmuştur. Özellikle Batı’nın dayattığı yaptırımların ve engellerin tırmanmasının gölgesinde, bu örgütün Rusya için önemi giderek çok daha fazla artmaktadır. Gümrük vergilerinin dağıtımı, örgütün sayesinde Rusya lehine çalıştığı temel bir yön sayılır. Gümrük vergilerinden elde edilen gelirler doğrudan Avrasya Ekonomik Birliği aracılığıyla dağıtıldığından dolayı, bu gelirlerin büyük bir kısmı Rusya’nın cebinde kalmaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği çerçevesinde alınan çeşitli kararlar ise, sadece Rusya’nın Orta Asya’daki nüfuzunu güçlendirmeye hizmet etmektedir; zira örgütün kanunlarını ve kurallarını belirleyen bizzat Rusya’dır.

Örneğin Avrasya Ekonomik Birliği Anlaşması, tüm üye ülkeler arasında mal, hizmet, sermaye ve işgücü serbest dolaşımının sağlanmasını ve aynı şekilde ticaret, enerji, sanayii, tarım ve ulaştırma alanlarında koordineli politikaların izlenmesini öngörmektedir. Ancak Kırgızistan gibi ülkelerden ihraç edilen mallar, hâlâ sürekli olarak çeşitli engellerle karşı karşıya kalmaktadır. Ayrıca anlaşmada geçen “Birlik içinde işgücünün serbest dolaşımı ve göçmen işçilere sunulan kolaylıklar” ile ilgili hususlar, kağıt üzerindeki bir mürekkep olarak kalmaya devam etmektedir. Bu da üye ülkeler arasında güvensizlik durumunun genişlemesine yol açmaktadır. Dahası Ermenistan’ın Avrupa Birliği’ne yönelmesi, Birliğin siyasi ağırlığını da zayıflatmaktadır. Çünkü Putin’in bu örgütü kurarken güttüğü temel hedef, örgüt içindeki üye ülkeleri Rusya’ya sıkı sıkıya bağlamak ve kendi çıkarları için kullanmaktı.

Sömürgeci ülkelerin, sömürgeleriyle hiçbir zaman anlaşma yapmadıkları; aksine anlaşma adı altında onlara egemenliklerini dayattıkları bilinmektedir. Dolayısıyla onların tek hedefi, sömürge altındaki ülkelerin servetlerini yağmalamak, halklarını ucuz işgücü olarak sömürmek ve maddi kazançlar elde etmektir.

Buna binaen Rusya, Avrasya Ekonomik Birliği aracılığıyla, revaçta olmayan malları elden çıkarmak için yeni bir pazar açmıştır. Aynı zamanda üye ülkelerin Rusya’ya olan ekonomik bağımlılığını artırmaya da çalışmaktadır. Çünkü Rus yetkililer, Kırgızistan’ın ya da birlik içindeki başka herhangi bir ülkenin gelişmesini kesinlikle istemiyorlar. Bizim yöneticilerimize gelince; bu örgütün hiçbir faydası olmadığını bilmelerine rağmen, iktidarlarını korumak amacıyla ülkeyi bu örgütün içine soktular ve halkımız hâlâ bunun zararlarının acısını çekmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nureddin Asanaliyev

Devamını oku...

Adalet Sloganları ile Acıların Gerçekliği Arasında Müslüman Mülteciler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Adalet Sloganları ile Acıların Gerçekliği Arasında Müslüman Mülteciler

Haber:

Hollanda polis memurlarının, olaylar polis memurları ile kadının kocası arasında doğrudan bir çatışmaya dönüşmeden önce bir sığınmacı merkezinde hamile bir Arap kadına saldırdıklarını belgeleyen bir videonun yayılmasından aylar sonra, konu yeniden gündeme geldi ancak bu kez aile için durum çok daha karmaşık bir hal aldı. (El Cezire Net)

Yorum:

Son yıllarda, Müslüman mültecilere yönelik saldırılar ya da onların aileleri ve çocuklarıyla ilgili anlaşmazlıklar veya savaşlar ve zulümden kaçarak sığındıkları bazı ülkelerde karşılaştıkları hukuki ve insani zorluklarla karşı kaldıklarıyla ilgili haberler tekrarlanmaktadır. Ayrıntıları ne kadar farklı olursa olsun bu olaylar, çağdaş dünyanın dillerden düşürmediği adaletin gerçeği ve insanların ayrım gözetilmeksizin kanun önünde ne derece eşit olduğu konusunda geniş bir soru işaretine kapı aralamaktadır.

Milyonlarca Müslüman, gurbet sevgisinden veya lüks bir yaşam arzusundan dolayı değil, aksine sırf savaşlardan, işgalden, katliamdan ve yıkımdan kaçmak için zorunlu olarak yurtlarından çıkmıştır. Onlardan birçoğu ailesini ve evini kaybetmiş, ardından da kendilerini, sığınmacı kamplarında veya dilini ve adetlerini bilmedikleri, entegre olmanın ve ayrımcılığın zorluklarıyla karşı karşıya kaldıkları ve onurlu bir şekilde yaşamak, ailelerinin ve çocuklarının geleceğini korumak için mücadele ettikleri ülkelerde acılarla dolu yeni bir yolculuğa başlarken bulmuşlardır.

Bu trajediler; insan haklarından sıkça söz etmesine rağmen hala zayıfları korumaktan aciz olan uluslararası sistemin gerçeğini ortaya koymaktadır. Çünkü gerçek adalet, sloganların çokluğuyla değil, aksine dini, kökeni veya uyruğu ne olursa olsun her bir mazlumun korunmasıyla ve seçicilik ya da çifte standart olmaksızın haklarının güvence altına alınmasıyla ölçülür.

Müslüman mültecilerin sorunları raporlarda sadece rakamlar olarak kalırken, Müslümanların başındaki birçok yöneticinin, milyonlarca insanı göçe ve sığınmaya iten nedenleri çözmekten ya da onların acılarını hafifletecek hususları sunmaktan aciz kalmaları, dahası çoğu zaman bu acıların sebebinin bizzat bu yöneticiler ve rejimlerinin olması ne kadar üzücüdür. Müslümanları koruma ve onların haklarını savunma sorumluluğu, uluslararası kuruluşların sorumluluğu değildir; aksine her birinin kendi konumuna ve gücüne göre tüm ümmetin sorumluluğudur.

İslam, bir mazluma destek olmayı ve bir sıkıntı çekene yardım etmeyi en büyük görevlerden biri olarak belirlemiş ve adaleti ikame etmeyi yönetimin temeli kılmıştır ki böylece hiçbir insan dini, ırkı veya zayıflığı nedeniyle haksızlığa uğramasın. Bu ilkeler, günümüz dünyasının her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu yüce insani değerleri temsil etmektedir.

Sığınmanın ve yerinden edilmenin nedenlerinin son bulmasına, Müslümanların ve diğer halkların savaşlardan ve zulümden uzak bir şekilde kendi ülkelerinde güven, adalet ve onur içinde yaşamasına; adalet terazisinin güçlü ile zayıf, yakın ile uzak arasında bir ayrım gözetmeksizin herkes için eşit olmasına dair umut hala varlığını korumaktadır; bu ise ancak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilâfet yoluyla Allah'ın hükmünün ikame edilmesiyle gerçekleşecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Mekke Anlaşması Ümmetin Değil ABD’nin Çıkarlarına Hizmet Ediyor

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan liderleri, 07 Ağustos Cuma günü Mekke’de bir araya gelerek üç ülkeyi kapsayan ortak bir savunma anlaşması imzaladılar. İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, müşterek stratejik çıkarlar ve köklü savunma işbirlikleri temelinde kolektif güvenliği daha da güçlendirmek, barış ve istikrarı teşvik etmek, güvenli ve müreffeh bir geleceği birlikte inşa etmek için böyle bir anlaşmanın imzalandığı belirtildi. Açıklamada, anlaşmanın her türlü kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçladığı, üç devletten birine yönelik saldırının hepsine yapılmış sayılacağını da hükme bağladığı vurgulandı.

Bu anlaşma Suudi Arabistan Veliaht Prensi’nin gündemde olmayan daveti üzerine Pakistan ve Türkiye yönetimlerinin alelacele yaptıkları Riyad ziyareti kapsamında gerçekleşmiştir. Anlaşmanın Mekke’de imzalanacağının medya ve kamuoyuna aynı gün duyurulması arka planda yabancı bir elin olduğunu göstermektedir. Sadece bu detay bile üç ülkeyi bir araya getiren ve anlaşmayı imzalamalarını sağlayan iradenin kendileri olmadığını ortaya koymaktadır. Zira Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan yönetimlerini bir araya getiren şey, efendileri olan Amerika ve onun çıkarlarından başkası değildir. Amerika yeni Ortadoğu stratejisinin bir gereği olarak kendisine göbekten bağlı bu ülkelerden anlaşmayı imzalamalarını istedi onlar da gereğini yaptılar.

Bu ittifak, Hürmüz Boğazı’nda istediğini elde edemeyen Amerika'nın İran'ı baskılamak için kullandığı yeni bir kozdur. Buradan Türkiye, Pakistan ve Suud halkı ve hatta bölgedeki tüm Müslüman beldeler lehine herhangi bir hayır beklemek hülyadan başka bir şey değildir. Anlaşmanın, üç devlet arasındaki köklü tarihî bağlar, kardeşlik ilişkileri ve ortak İslami dayanışma ruhundan hareketle yapıldığının söylenmesi ise masayı kuran asıl aktörü gizleme amacını taşımaktadır. Bu ülkelerin yönetimleri, ortak tarihi bağı, Müslümanların kardeşlik ilişkisini ve İslami dayanışma ruhunu gerçekten önemsemiş olsalardı Gazze’yi yüzüstü bırakmazlardı. Elbette biz onları bir araya getiren şeyin Allah rızası olmasını isterdik, ittifakı kurduran iradenin kendilerine ait olmasını, böylece bu güçleriyle Gazze’yi işgal eden Yahudi varlığını mübarek topraklardan söküp atacaklarını söylemelerini beklerdik. Ama ne anlaşmada ne de yaptıkları açıklamalarda böyle bir şey görmedik, aksine bu ittifakın NATO’nun bir alternatifi olmadığını ve ABD’nin menfaatleriyle de çelişmeyeceğini söylediler.

Dolayısıyla, Yahudi varlığının güvenliğini sağlamak, Çin'i çevrelemek ve İran'ı boğmak için atılan bu adıma bazı Müslümanların büyük anlam yüklemeleri üzücü ve şaşırtıcıdır. ABD Başkanı Trump’ın “biz olmazsak o koltukta iki hafta oturamazsın.” dediği Suud yönetiminden ve ağır hakaretler ettiği Prens Selman’dan Müslümanların hayrına ne beklenebilir! Gazze’yi yakıp yıkması için katil Netanyahu’ya istediği bütün silahları verdiğini söyleyen Trump’ı Mısır’da ayakta alkışlayarak, “siz dünya barışının en çok ihtiyaç duyduğu lidersiniz, Allah size uzun ömür versin.” diye dua eden Şahbaz Şerif’in İslam Ümmetinin birliğine hizmet ettiği nasıl düşünülebilir! Trump’ın, “çok iyi dostum, harika işler çıkarıyor, ne istediysem yaptı.” diyerek övdüğü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, bu anlaşmayı ABD’nin menfaat ve çıkarlarına rağmen yapmış olması nasıl mümkün olabilir! Müslümanların başındaki bu yönetimler, öncelikle dost ve düşman tanımını yapmaları gerekir.

Sömürgeci Amerika’yı dost ve müttefik kabul eden, işgalci gasıp Yahudi varlığı ile normalleşmeyi bekleyen ülkelerin kurduğu bu tür ittifaklar, Müslümanların birliğine değil parçalanmalarına hizmet eder. İslam ümmetinin birliğini sağlayacak ittifak, suni sınırları yok saymalı, ulus devletleri sorun görmeli ve kâfirleri de düşman bellemelidir. Böyle bir ittifak ancak Raşidi Hilafet ile mümkündür. O devletin kurulması çok yakındır.

Devamını oku...

“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً
“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

Eş-Şevvak Mahkemesi, Hizb-ut Tahrir Üyesi Nasruddin Hakkında Beraat Kararı Verdi

Bugün, 22 Saferü’l-Hayr 1448 / 5 Ağustos 2026 Çarşamba günü, Hizb-ut Tahrir üyesi Nasruddin Muhammed Âdem Sâmin hakkında, 1057 sayılı dosya kapsamında açılan davanın duruşması gerçekleştirildi. Dava, Bilişim Suçları Kanunu’nun 25. maddesi uyarınca görülüyordu. Söz konusu maddede şöyle denilmektedir: “Her kim, bir kimsenin itibarını zedelemek amacıyla bilgi ve iletişim ağını yahut herhangi bir bilgi aracını ve uygulamasını hazırlar veya kullanırsa, üç yılı geçmeyen hapis, kırbaç veya her iki ceza ile birden cezalandırılır.” Davanın başlangıcında dosyaya eklenen 69. madde ise daha sonra iddia makamı tarafından düşürüldü.

Mahkeme, soruşturma görevlisini dinledikten sonra, Nasruddin’in avukatı tarafından çapraz sorguya alındı. Sorgulama sonucunda, davaya konu olan paylaşımın istihbarat teşkilatını ve herhangi bir güvenlik kurumunu hedef almadığı veya belirli bir kişiye yönelik hakaret içermediği ortaya çıktı. Daha sonra hâkim, Nasruddin’e paylaşımındaki amacını sordu. Nasruddin bunu üç madde hâlinde açıkladı:

Birinci olarak: Gerçek güvenlik ve emniyet ancak Rahmân’a itaat etmekle ve İslam Devleti’nin gölgesinde mümkündür. Bunda bir problem mi var? Eğer bunda bir sakınca görülüyorsa, bu son derece ciddi bir durumdur. dedi.

İkinci olarak: Uyuşturucu sorunu beşerî kanunlarla çözülemez, ancak İslam’ın caydırıcı hükümleriyle çözülebilir.

Üçüncü olarak: Bu paylaşımı, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisine uyarak iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak amacıyla yaptığını söyledi:

لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ، أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللَّهُ أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَاباً مِنْهُ، ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلَا يُسْتَجَابُ لَكُمْ “Vallahi! ya marufu emreder, münkerden nehyedersiniz ya da Allah katından size bir ceza gönderir de sonra O’na dua edersiniz ama size icabet edilmez.” Ardından duruşmaya öğle namazı arası verildi. Ara sırasında Nasruddin, cemaatin imamlığını yaparak namazı kıldırdı.

Daha sonra karar duruşması yapıldı ve hâkim şu hükmü açıkladı: Bu paylaşımın 25. maddeyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü söz konusu madde, belirli kişilere yönelik hakaret ve isnadı düzenlemektedir. Sanığın paylaşımında ise belirli bir kişi ya da kurumu hedef alan herhangi bir ifade bulunmamaktadır; genel bir nitelendirmeden söz etmektedir. Kendisi, Hilafet Devleti’nin kurulması ve İslam’ın uygulanması için faaliyet gösteren bir aktivisttir. Bu, onun fikrî görüşü ve düşünsel yaklaşımıdır. Bunun 25. madde kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Her kesimin kendi görüşü ve düşüncesi vardır; insanlar internet ve sosyal medya üzerinden düşüncelerini ifade etmektedir. Bu paylaşımı cezalandırabilecek herhangi bir kanun maddesi bulunmadığından mahkeme sanığın beraatine karar vermiştir.”

Biz Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak Nasruddin kardeşimizin serbest bırakılmasını kutluyor ve diyoruz ki: “Hamdolsun, hak geldi ve batıl zail oldu; şüphesiz batıl yok olmaya mahkumdur.”

وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” [Enfal 30]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Defnin Ertelenmesi ve Gözyaşlarının Tutulması; Müslüman Ordularının Zimmetinde, Ödenmeyi Bekleyen Asılı Bir Borçtur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Defnin Ertelenmesi ve Gözyaşlarının Tutulması; Müslüman Ordularının Zimmetinde, Ödenmeyi Bekleyen Asılı Bir Borçtur

Haber:

Gazze, yaklaşık 3 yıl sonra Sabra katliamının şehitlerine veda etti; zira Gazze Şeridi’ndeki Filistinliler, savaşın başlamasından bu yana Gazze Şeridi'nin tanık olduğu en büyük cenaze törenlerinden biri olan toplu cenaze töreninde, Hasayine ve Ebu Şeria ailelerinden 112’den fazla şehidi son yolculuğuna uğurladılar.

Bu sahne, yalnızca uzun zamandır beklenen bir defin törenini temsil etmiyor; aynı zamanda Gazze'ye yönelik savaş sırasında yaşanan en kanlı katliamlardan birini yeniden gündeme taşıyor; çünkü onlarca ceset enkaz altında mahsur kalmış ve tüm aileler çocuklarını toprağa verecekleri anı beklemeyi sürdürmüştür. (El Cezire, 4 Ağustos 2026)

Yorum:

İşgal, Kasım 2023’te Gazze Şehri’nin Sabra Mahallesi'ne düzenlediği saldırıda Hasayine ve Ebu Şeria ailelerine ait evlerin bulunduğu tüm yerleşim bölgesini bombalamıştı. Aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu 308 şehidin hayatını kaybettiği katliamdan sadece 112 ceset çıkarılabilmiş, diğerleri ise hâlâ kayıpların arasındadır; hatta onlardan bazılarının bombalamanın şiddetli sıcaklığından buharlaştığı belirtilmektedir.

Bu sahne, Gazze'de ve mübarek Filistin topraklarında gerçekleşen en büyük katliamlardan birinin tanığı olarak İslam ümmetinin hafızasında derin bir iz bırakmaya devam edecek, direnen Gazze halkına yönelik yüzüstü bırakılmışlığın en büyük bölümünün bir belgesi olarak kalacak ve bugüne kadar onlara yardım etmekten geri duran Müslüman ordularının alnına bir utanç lekesi olarak kazınacaktır.

Bu, nüfus kayıtlarından silinen tüm ailelerin yaşadığı bir felaketi ve iki milyardan fazla Müslümanın gözü önünde her gün canlı yayında belgelenen soykırımın boyutunu özetleyen bir cenazedir.

Bu, derin bir uçuruma atılmayı hak eden insan hakları ve uluslararası sözleşmelerden geriye kalan kalıntıları da açığa çıkaran bir cenazedir.

Cenazenin yaklaşık 3 yıl ertelenmesi ve gözyaşlarının göz pınarlarında hapsolması, Müslüman orduların boynunda, zimmeti temize çıkarmak için ödenmeyi bekleyen asılı bir borçtur. Ey Müslüman orduları, kaç hasmınız Allah’ın huzuruna çıkıp, “Sizden yardım istedik ama bize yardım etmediniz” diye sizden davacı olacak acaba?! O halde Allah sizi başkalarıyla değiştirmeden önce kendinize gelmeniz, Allah'ın davetçisine icabet etmeniz ve ecel gelip çatmadan önce O'nun emrine uymanız sizin için daha hayırlıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazdı
Durra El-Bakuş

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER