Pazar, 28 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/08
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Nazır Daklal ve Nazır Şekilay ile Görüştü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı Üstad Nasır Rıza Muhammed Osman başkanlığındaki Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti heyeti; Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Meclis Üyesi Üstad Muhammed Muhtar ile Hizb-ut Tahrir üyeleri Üstad Muntasır Kerrar ve Üstad Muhammed Sirac eşliğinde 03 Ağustos 2026 Pazartesi günü iki ayrı ziyaret gerçekleştirdi.

İlk ziyarette heyet, Kassala şehrindeki evinde Benî Âmir Kabilesi Nazırı Ali İbrahim Daklal ile bir araya geldi. Görüşmede Üstad Nasır, sömürgeci kâfirin ülkeyi kabilecilik ve ırkçılık üzerinden kutuplaştırarak parçalamayı hedefleyen planına sürüklenmenin tehlikesine dikkat çekti. İslam’ın projesi olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in ümmeti bir araya getiren ve safları birleştiren tek proje olduğunu vurguladı. Nazır Daklal da Üstad Nasır’ın sözlerini destekleyerek, “İslam’ın projesi, insanları bir araya getiren doğru projedir.” dedi.

İkinci ziyarette heyet, yine Kassala şehrindeki evinde Halenka Kabilesi Genel Nazırı Mühendis Ali Abdülkadir Şekilay ile bir araya geldi. Görüşmede Nazırın vekili Abdülkadir Seyyid Ahmed, Şeyh Hasan İsmail ve başka isimler de hazır bulundu. Üstad Nasır, bugünlerde ülkede yaşanan kabile seferberliklerine değinerek, her kabilenin kendi gençlerini çağırdığını ve her kabilenin kendisine ait silahlı bir yapı oluşturmaya başladığını ifade etti. Bunun, insanlar arasına ayrılık sokmak ve ülkeyi parçalayarak devleti zayıf ve bölünmüş yapılara dönüştürmek isteyen sömürgecinin bir projesi olduğunu söyledi. Nasır, bu komplodan kurtuluşun ancak İslam’a sımsıkı sarılmakla mümkün olacağını belirtti. Ardından Nazır’ı, tıpkı Ensar’ın İslam’a yardım edip Yüce Allah’ın övgüsüne mazhar olduğu gibi, dinin desteklenmesi ile İzzet Sahibi Rabbin vaat ettiği ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in kurulmasında kabilenin rolünden faydalanmaya teşvik etti.

Nazır, Üstad Nasır’ın sözlerine katıldığını belirterek heyete ziyaretleri için teşekkür etti ve güzel temennilerde bulundu. Ardından Nazır Vekili söz alarak, “Biz bu yolda sizinleyiz” dedi. Mescidin imamı olan Şeyh de bu sözleri övgüyle karşılayıp tekbir getirdi ve “Vallahi bu devletin yarın değil, hemen bugün kurulmasını temenni ediyoruz” dedi. Allah’a hamdolsun ki buluşma oldukça güzel ve başarılı geçti.

Devamını oku...

Bangladeş, ABD’nin Çıkarlarına Hizmet Etmek İçin Suudi Arabistan Liderliğindeki Deniz Koalisyonuna Katıldı! Peki Neden Mescid-i Aksa’yı Kurtarmak İçin Ümmete Önderlik Etmiyoruz?!

Suudi Arabistan, Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’ndaki seyrüseferi korumak için 14 ülkenin yer aldığı bir deniz ittifakı kurdu ve Bangladeş bunun kurucu üyelerinden biri. Bu gelişme; İran destekli Husi hareketinin Suudi petrol tankerlerine saldırdığı, abluka ilan ettiği ve ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş nedeniyle Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapandığı bir dönemde gerçekleşti.

Bu savaş, küresel deniz ticaretinin hayati bir bölümünü sekteye uğrattığından, Washington’un da bu güzergâhın güvenliğini sağlamada güçlü bir çıkarı bulunmaktadır. Bu durum Suudi Arabistan üzerinde Bâbülmendep Boğazı’nı açık tutması yönünde baskı oluşturmuştur. Bu çerçevede Bangladeş yöneticileri, Amerika’nın önde gelen ajanlarından biri olarak nitelenen Muhammed bin Selman’ın liderliğindeki askerî ittifaka katıldıklarını vurgulamışlardır.

Amerika’nın bu sinsi planı, Orta Doğu’daki savaşın doğasını değiştirmeyi amaçlamaktadır. Bugün savaş, Amerika ile Yahudi varlığının Filistin ve İran’daki Müslümanlara karşı yürüttüğü bir savaştır. ABD, Yahudi ve Haçlı güçlerinin üzerindeki baskıyı hafifletmek için bu savaşı İslam beldelerindeki mevcut ulus-devletler arasında bir savaşa dönüştürmeye çalışmaktadır. Böylece Bangladeş yöneticilerinin de aralarında bulunduğu İslam coğrafyasındaki yöneticiler, Müslüman ordularını Mescid-i Aksa’yı özgürleştirmek için seferber etmek yerine, bu orduları Müslümanların birbirini öldüreceği bir fitne savaşına hazırlamaktadırlar!

Başbakanın Dış İlişkiler Danışmanı Humayun Kabir, Suudi Arabistan’ın Mekke ve Medine’deki Haremeyn’in hizmetkârı olması sebebiyle özel bir konuma sahip olduğunu ve Bangladeş’in, dünyanın en büyük Müslüman nüfuslu ülkelerinden biri olarak, Suudi Arabistan’dan gelecek her türlü güvenlik yardım talebine “ahlaki ve ideolojik temeller” doğrultusunda karşılık vereceğini ifade etmiştir.

Bu durum temel bir soruyu akıllara getirmektedir: Mübarek Mescid-i Aksa’nın toprakları saldırıya uğrarken, kutsalları çiğnenirken ve oradaki Müslümanlar katledilirken bu ittifak nerededir? Eğer Bangladeş, Amerika’nın Kızıldeniz’deki çıkarlarını korumak için asker göndermeye hazırsa, en kutsal üçüncü Harem-i Şerif saldırıya uğrarken sessiz kalmasının ahlaki dayanağı nedir?!

Ey Müslümanlar! Bangladeş’in mücahit silahlı kuvvetlerinin, Amerika’nın Müslümanlar arasında çıkardığı fitne savaşında kullanılmasına asla izin vermemeliyiz. Aksine, şimdiye kadar olduğu gibi, cesur evlatlarımızın Mescid-i Aksa ve nehirden denize kadar bütün Filistin’i kurtarmak için seferber edilmesi gerektiğini talep etmeliyiz. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

هَذَا كِتَابٌ مِنْ مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ ﷺ بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُؤْمِنِينَ مِنْ قُرَيْشٍ وَيَثْرِبَ وَمَنْ تَبِعَهُمْ فَلَحِقَ بِهِمْ وَجَاهَدَ مَعَهُمْ أَنَّهُمْ أُمَّةٌ وَاحِدَةٌ دُونَ النَّاسِ“Bu, Peygamber Muhammed SallAllahu Aleyhi veSellem tarafından Kureyş ve Yesrib’deki Müslümanlar ve müminler ile onlara tabi olup kendilerine katılan ve onlarla birlikte cihat edenler arasında yazılmış bir belgedir. Şüphesiz onlar, diğer insanlardan ayrı tek bir ümmettir.” [Beyhaki]

İslam ümmeti tek bir ümmettir; onun kâfirlere karşı savaşı da tektir. Haçlılar ve Yahudilerin topraklarımıza, mallarımıza ve canlarımıza saldırdığı bir dönemde Müslümanların birbirleriyle savaşması nasıl kabul edilebilir?

Neden İslam Ümmeti’ne şu anki bölünmüşlük ve yenilgi halinden çıkması için liderlik etmiyoruz? Bizler yüzyıllar boyunca İslam Ümmeti içinde zeki, cesur, ideolojik ve dinamik bir halk idik. 1857 yılında Dakka ve Çittagong, İngiliz sömürgeciliğine karşı verilen cihadın önemli merkezleri olmuştu. Yüce Allah’ın lütfuyla, bizler her zaman İslam’ı seven ve Müslümanlara yardım eden kimseler olduk.

Şimdi, Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmanın tam zamanıdır. Hilafet Devleti, tüm ümmete ve ordularına, bize düşmanlık eden kâfirlere karşı girilecek belirleyici savaşlarda liderlik edecektir.

Devamını oku...

Netanyahu’nun ABD Ziyareti… Nedenleri ve Sonuçları!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Netanyahu’nun ABD Ziyareti… Nedenleri ve Sonuçları!

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu, 27/7/2026 günü, Yahudi varlığının ve işlediği suçların en şiddetli destekçilerinden biri olarak kabul edilen ABD'li Senatör Lindsey Graham'ın cenaze törenine katılmak üzere ABD'yi ziyaret etti. Ertesi gün, Başkan Trump ile bir araya geldi; bu, Trump’ın 2025 yılının başında ABD yönetimini devralmasından bu yana gerçekleşen sekizinci görüşmesiydi; zira ikisini birbirine bağlayan yakın ve şerir ilişkiler bulunmaktadır.

Nitekim Netanyahu hem kendisinden hem de Demokrat Parti’nin rakibi olan Cumhuriyetçi Parti’sinden destek aldı; her ne kadar her iki parti de İslam beldelerinin kalbinde yer alan Amerika’nın ileri karakolu ve bölgedeki çıkarlarını korumak için görevlendirilmiş kuduz köpeği olan Yahudi varlığını sınırsız bir şekilde destekleme konusunda rekabet etmiş olsalar da.

Bu nedenle eski Demokrat Başkan Biden, 18/10/2023 tarihinde Yahudi varlığını ziyaret ederek Gazze’ye yönelik saldırısını desteklemiş ve “İsrail olmasaydı, onu kurmak için çalışırdık” demişti.

Yahudi liderler Amerika’nın hedeflerinin farkındadırlar; ancak onlar, bu desteği kendi varlıklarını güçlendirmek, bölge üzerindeki hakimiyetini genişletmek, “Büyük İsrail”i kurmak ve varlığıyla kendi varlıklarının olamayacağı Hilafetin kurulmasını engellemek için kullanmaya çalışmaktadırlar ki böylece Amerika’nın desteğine ihtiyaç duymasınlar ve bağımsızlıklarını elde edebilsinler; nitekim Netanyahu, bunu çeşitli vesilelerle birçok açıklamalarda dile getirmiştir.

Netanyahu, Trump'ın kendisine olan güvenini ve onunla olan ilişkisini kullanmaya çalışmakta ve kendisini Amerika'nın politikalarına müdahale eden veya onun başkanını etkileyen biriymiş gibi göstermek istemektedir; nitekim Trump, Suriye konusunda Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtı tutumundan dolayı bir keresinde kendisini azarlayarak şöyle demişti: “Ben Erdoğan'ı seviyorum, o da beni seviyor. Suriye'de bizim için kimsenin yapamadığını yaptı.” Türkiye’ye F-35 uçaklarını satmamasını istediğinde onu bir kez daha azarlamış ve şöyle demişti: “Kimse bana kime neyi satıp satmamamız gerektiğini söyleyemez.” 16/6/2026'da Fransa'da Katar Emiri ile düzenlediği basın toplantısında onu alenen azarlamış ve şöyle demişti: “İsrail'e, Beyrut'a yönelik saldırısının hoşuna gitmediğini ve Netanyahu'nun artık Lübnan'a karşı daha sorumlu davranması gerektiğini bildirdi. Amerika olmasaydı İsrail de olmazdı; ben olmasaydım da İsrail olmazdı.” Amerikan Axios haber sitesi, 1/6/2026 tarihinde iki Amerikalı kaynağa dayandırarak Trump'ın Netanyahu'ya şöyle söylediğini aktardı: “Sen delirmişsin. Ben olmasaydım hapiste olurdun. Kıçını ben kurtarıyorum. Artık herkes senden nefret ediyor. Bu yüzden herkes İsrail’den nefret ediyor.”

Buradan Trump'ın, Netanyahu’ya öfkeli olduğu anlaşılıyor; çünkü hiç kimsenin ona üstünlük göstermesine ya da kendisine karşılık vermesine tahammül edemiyor; her zaman kendini diğerlerinden üstün görüyor ve onlara emir yağdırıyor ve kimse kendisine emir veremez; aksi takdirde yakınlarından biri olsa bile onu ezip geçer.

Yahudi ve Amerikalı kaynaklar; Netanyahu'nun Trump ile görüşmek için iki aydır ısrar ettiğini ancak Trump'ın bunu reddettiğini, nihayetinde suç destekçisi Graham'ın ölümüyle bu fırsatın doğduğunu aktarıyor.

İbranice Maariv gazetesi 31/7/2026 tarihinde şunları bildirdi: “Netanyahu’nun ABD ziyareti, alışılagelmiş karşılama törenlerinden yoksundu; havaalanında kimse onu karşılamadı, kırmızı halı serilmedi; kameralar, gazeteciler, basın toplantısı ve fotoğraf çekimleri de yoktu. Beyaz Saray’a gece hırsız gibi girdi ve arka kapıdan çıktı. Onunla baş başa görüşmedi; aksine aralarında Netanyahu’yu eleştirenlerin de olduğu diğer yetkililerin huzurunda bir araya geldi. Washington'da, Obama dönemindeki en karanlık günlerinde bile benzeri görülmemiş bir aşağılanmaya maruz kaldı. Gazze, Lübnan ve İran dosyalarıyla bağlantılı görüş ayrılıklarının gölgesinde, aralarındaki koordinasyon geriledi. Trump’a Netanyahu’yu zayıf bir konumda gösterme fırsatları çıktı ve Trump bunların hiçbirini kaçırmadı.”

Tüm bunlar; Netanyahu'nun Amerika nezdindeki aşağılık boyutunun yanı sıra onun alçak varlığının Amerika nezdindeki boyutunu ve bunların Amerikan yöneticileri üzerindeki etkisinin ne kadar az olduğunu değerlendirmek için yeterlidir. Çünkü Amerika, sadece kendi çıkarlarını ve hegemonyasını bilir; ne Yahudilerin ne de Yahudi olmayanların, onun sömürgeci hedeflerine uygun olanlar dışında herhangi bir etkisi yoktur. Amerika'yı Yahudiler ve başkaları yönetemez; ancak onu, başkan olarak atadıkları ve başkanın halk tarafından seçildiği söylensin diye halkın seçmesini sağladıkları bir kişi aracılığıyla sermaye sahipleri yönetir ki böylece Amerika’yı kimin yönettiği gerçeğini örtbas edebilsinler ve insanları bu ülkenin özgür ve demokratik olduğu şeklinde aldatabilsinler.

Basit Müslümanları, Yahudilerin Amerika'nın kararları üzerinde egemen oldukları şeklinde kandırıyorlardı; ancak Trump, Yahudilerin hakikatini ve onların vahşi sömürgeci siyasetinin aracından başka bir şey olmadıklarını açığa çıkardı. Amerika'nın, bu politikayı İslam beldelerinde uygulamaya başlamadan önce, kendi yerli halkına karşı uyguladığı, onlardan on milyonlarcasını katlettikleri, topraklarına el koydukları ve bunu Güney Amerika ülkelerinin halklarına karşı da uyguladığı bilinmektedir ki Venezuela ve Panama bunun iki canlı örnekleridir; ayrıca Meksika’nın %55’ini işgal etmiş, Kore ve Vietnam’da da bunu uygulamış ve Yahudiler ve onların etkisi hakkında hiç söz edilmemiştir.

Netanyahu, her ne kadar İran'a karşı savaşı körüklemek için Amerika'ya gitmiş olsa, iki ülke arasında bir anlaşma imzalanmasını istemeyip bunu açıkça ilan ederek gizlemese, İran rejiminin yıkılıp onun yerine kendi varlığını tehdit etmeyen, kendisinden üstün olmayan ve kendisiyle normalleşen bir rejim getirmek istese; muhalefeti teşvik edip onlarla temas kursa, hatta Şah'ın oğlunu 2023 yılında kendi varlığını ziyaret etmesi için çağırıp İran rejimine karşı çalışmak, onu iktidara getirmek ve varlıklarıyla olan ilişkileri babasının döneminde olduğu gibi eski haline geri döndürmek için güvenlik yetkilileriyle koordinasyon kurmasını sağlasa da, ancak Netanyahu'nun çapı aşağılık olarak kalmaya devam edecektir.

Görünen o ki Netanyahu bu sefer başka bir amaçla gitmiştir ki o da; Trump ile ilişkilerini düzeltmeye çalışmak ve yeniden onun desteğini kazanmaktır; zira Netanyahu, önümüzdeki Ekim ayında yapılacak Knesset seçimlerine girmenin eşiğinde olup Trump’ın kendisini azarlaması ve eskisi gibi destek vermemesi üzerine içerideki konumu sarsılmış durumdadır. Ancak Yahudi varlığının iğrenç gerçek yüzü, Gazze’de işlediği vahşi katliamlar, aç bırakma politikası ve çocukları, kadınları, hastaları ve esirleri öldürmesi nedeniyle birçok Amerikalının nazarında ortaya çıkmıştır. Hatta İran’a karşı savaşın Amerika’nın savaşı değil, Yahudi varlığının savaşı olduğunu ve Trump’ı bu savaşa itenin Netanyahu olduğunu iddia ediyorlar. Son Amerika ziyareti sırasında yapılan bir ankete göre, Amerikalıların %49’u -ki bunların arasında Trump seçmenlerinin %23’ü ve demokratların %74’ü de vardır- onun tutuklanıp yargılanmasını destekliyorlar ve Yahudi varlığını Gazze’de soykırım işlemekle suçluyorlar; bu oran, Amerika tarihinde ilk kez ortaya çıkmıştır.

BM İnsan Hakları Sözcüsü, 29/7/2026 tarihinde ülkelerden, Batı Şeria’daki Filistin halkını korumak için harekete geçmelerini talep ettiği gibi daha önce de Yahudi varlığına karşı askeri olarak harekete geçilmesini talep etmiş ve BM Şartı’nın ona Gazze’deki soykırımı durdurma hakkını verdiğini belirtmişti. Ancak Müslümanların başındaki yöneticilerde en ufak bir onur bile yoktur; aksine askeri harekete çağrı yapanlarla savaştılar ve Yahudi varlığıyla ilişkilerini sürdürdüler; dolayısıyla onlar da Netanyahu ile aynı olup onun suçlarına ortaktırlar.

Eğer bölge ülkeleri askeri harekete geçmiş olsalardı, Netanyahu ve rejimi bu yaptıklarını asla yapamazlardı. Ama bu ülkelerin yöneticileri, yoldan sapmış ve doğru yoldan uzaklaşmış kötülerdir. Dolayısıyla bu yöneticilerden ve rejimlerinden kurtulmaktan ve Yahudiler hakkında Allah'ın şeriatıyla hüküm verecek muhlisleri getirmekten başka bir kurtuluş yoktur.

Kaynak: El-Raye Gazetesi-611. Sayı-05/08/2026

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER