Pazar, 28 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/08
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hindistan'ın Afganistan'da Nüfuzu Var Mı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hindistan'ın Afganistan'da Nüfuzu Var Mı?

Haber:

Pakistan Askeri Sözcüsü Ahmed Şerif Çaudri, Afganistan’ın Hindistan ile yakınlaşmasını eleştirerek, Yeni Delhi’nin Afganistan topraklarını Pakistan’a karşı terörist operasyonlar için bir üs olarak kullandığını açıkladı. Ayrıca Pakistan Savunma Bakanı Havace Asif, Şubat 2026’da Afganistan’ın bir Hint sömürgesine dönüştüğünü ve Taliban hükümetinin Hindistan’ın vekili olarak çalıştığını iddia etmişti.

Yorum:

Pakistan’da meydana gelen hemen hemen her güvenlik olayının ardından, Pakistanlı yetkililer Afganistan’ı suçlamakta ve Hindistan’ın bunları Pakistan'a karşı kullandığını iddia etmektedir. Pakistan medya kuruluşları, rejimin bu anlatısını yoğun bir şekilde abartarak, Pakistan kamuoyunda, Hindistan ve Afganistan’ın Pakistan’a karşı ortak bir düşmanlık içinde ittifak kurdukları izlenimini pekiştirmektedir.

Bu anlatı, tamamen farklı bir gerçekliği ortaya koyan Pakistan rejiminin tarihsel kayıtlarına rağmen devam etmektedir. Oysa ABD'nin bölgesel politikalarına hizmet etme konusunda bir piyade gücü olarak çalışmak yoluyla bizzat Pakistan’ın kendisi, Hindistan'ın Güney Asya'daki konumunun güçlenmesindeki ana tetikleyici bir unsur olmuştur. Nitekim ABD’nin talebi üzerine uygulanan bu politikalar, Narendra Modi hükümetinin İslam karşıtı politikalarını genişletmesine, Büyük Hindistan projesini ilerletmesine ve herkesin gözü ve kulağı önünde Keşmir’i fiilen ilhak etmesine zemin hazırlamaktadır. ABD'nin talebi üzerine Pakistan ordusu, Hindistan ile olan doğu cephesini terk edip tamamen Afganistan düşmanlığına odaklanmıştır; buna rağmen bu rejim, bugün Hindistan'ın Afganistan'daki nüfuzundan bahsedebiliyor!

Pakistan'ın kendi bölgesel sınırlarının dışındaki politikaları uygulamadaki rolü, yalnızca Güney Asya ile sınırlı değildir. Zira Orta Doğu’da da İslamabad, ABD ve Yahudi varlığının çıkarlarına uygun bir şekilde davranmaktadır. Gazze’deki çatışma ve İran ile yaşanan gerginliklere ilişkin tutumuyla ilgili olan hususa gelince; Pakistan’ın davranışları, Batı’nın çıkarlarının korunmasına katkıda bulunmuştur; zira o bugün, Körfez ülkeleriyle imzalanan güvenlik anlaşmaları aracılığıyla bölgedeki ABD askeri üslerini korumaya çalışmaktadır.

Bununla birlikte Pakistan’ın Afganistan’a yönelik uyguladığı düşmanca baskıları ve saldırgan politikaları Kabil’i, Hindistan ve Rusya da dahil olmak üzere bölgesel güçlerle ilişkilerini genişletmeye itmektedir. Yeni Delhi de bu durumu, Güney Asya’da nüfuzunu genişletmek için bir fırsat olarak görmektedir. Bu arada Hindistan’ın, mücadelesi hâlâ dahili ve İslami dürtülerden kaynaklanan Pakistan Talibanı hareketi gibi gruplar üzerinde bir etkiye sahip olduğuna işaret eden mantıklı veya güvenilir bir kanıt bulunmamakla birlikte, ancak Hindistan ile Belucistan Kurtuluş Ordusu gibi bazı laik gruplar arasında bağlantılar olma olasılığı göz ardı edilemez.

Mevcut Pakistan yöneticilerin tarihsel hafızalarının kısa olmasının acısını çektiklerini ve seleflerinin ABD'ye tam olarak boyun eğmelerine ve ona mutlak sadakatlerine rağmen nihayetinde bir kenara itilip aşağılanmalarına rağmen onların akıbetinden ders çıkarmaktan aciz olduklarını belirtmekte fayda vardır.

Diğer yandan İslami ilkelere dayalı olarak, Müslümanları ve İslami düşünceyi bastırmayı hedefleyen açık politikalar benimseyen Hindistan devleti ile Afganistan hükümeti arasında kurulacak herhangi bir yakınlaşma, asıl olarak İslam politikasıyla çelişmektedir. Ulusal çıkar ve siyasi gerçekçilik gibi mefhumlara dayanmak, uluslararası arenada aşağılanmaları artık apaçık ortada olan Pakistan yöneticileri için mevcut durumdan daha iyi bir sonuca yol açmayacaktır.

Gerçek şu ki Afganistan ve Pakistan’daki Müslüman halk, sömürgeci güçlere olan bağımlılığın ve iktidar rejimlerinin aldatıcı manevralarının sona ermesini talep etmektedirler. Bu kısır döngüden kurtulmanın ve Doğu ya da Batı güçlerine boyun eğme ve yalakalık yapma ihtiyacını ortadan kaldırmanın temel çözümü, İslam ümmetinin asıl modeline geri dönmektir: Bu ise bölgenin gerçek güvenliğini ve onurunu yeniden tesis etmek için Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin kurulmasıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yusuf Arslan - Afganistan

Devamını oku...

ABD-İran Savaşının Gölgesinde Özbekistan'ın, Enerji ve Jeopolitik Alanlarında Bağımsızlık Sağlaması Nasıl Mümkün Olabilir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD-İran Savaşının Gölgesinde
Özbekistan'ın, Enerji ve Jeopolitik Alanlarında Bağımsızlık Sağlaması Nasıl Mümkün Olabilir?

ABD’nin İran’a karşı başlattığı savaşın etkisi sadece Orta Doğu ile sınırlı kalmadı; aynı zamanda küresel enerji piyasalarını, ulaşım koridorlarını ve jeopolitik dengeyi de etkiledi; bu da aynı şekilde Orta Asya ülkelerini de bu yeni koşullara uyum sağlamaya zorladı. Denize kıyısı olmayan bir ülke olan Özbekistan için İran, sadece komşu bir devlet değil; aksine onun Basra Körfezi ile Hint Okyanusu'na erişimini sağlayan hayati bir transit ülkedir. Bu nedenle İran’da yaşanan herhangi bir istikrarsızlık, Özbekistan’ın dış politikasını, dış ticaretini ve enerji güvenliğini doğrudan etkilemektedir.

Şu ana kadar Özbekistan’ın dış politikasında keskin bir dönüşüm yaşanmamıştır. Ancak son olaylar, dış politikada dengeyi korumakla yetinmenin ülke için yeterli olmadığını, aksine -her şeyden önce- enerji ve ekonomi alanlarında bağımsızlığı güçlendirmenin gerekli olduğunu ikinci kez ortaya koymuştur.

Bu bağlamda en önemli alan enerjidir. Özbekistan kısmen petrol ve doğal gaz üreten bir ülke olmasına rağmen, yerel ihtiyaçlarının bir kısmını benzin ve motorin ithal ederek karşılamaktadır. Aynı zamanda yerel pazarda yakıt fiyatları, süregelen eksiklikle birlikte yüksek seyretmeye devam etmektedir.

Bu açıdan bakıldığında, İran ile ekonomik iş birliği Özbekistan için belirli fırsatlar sunabilir. Devlet desteği sayesinde İran, iç pazardaki yakıt fiyatları açısından dünyanın en ucuz ülkelerinden biri sayılır. Tabii ihracat fiyatları, nakliye maliyetleri ve uluslararası yaptırımlar nedeniyle bu fiyatların Özbekistan’a doğrudan uygulanması mümkün değildir. Bununla birlikte İran ile istikrarlı ekonomik ilişkiler, yakıt tedarikinin çeşitlendirilmesine ve enerji güvenliğinin güçlendirilmesine hizmet edebilir.

Burada önemli bir diğer husus ise şudur; Hindistan bile İran'ın Çabahar Limanı üzerinden Afganistan ve Orta Asya'ya erişimini sürdürmek için ABD ile müzakerelerde bulunmuş ve Washington'dan yaptırımlar konusunda geçici muafiyet almıştır. Bu durum, jeopolitik rekabetin gölgesinde bile İran üzerinden geçen ulaşım koridorlarının önemini yitirmediğini ortaya koymaktadır.

Nitekim savaş, Hürmüz Boğazı’nın küresel enerji açısından hayati önemini bir kez daha kanıtlamıştır. Ayrıca petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar ve Rusya’daki petrol altyapısına yönelik saldırılar da Orta Asya piyasasını etkilemiştir.

Özellikle Temmuz 2026’da, Ukrayna’nın insansız hava araçlarıyla Omsk petrol rafinerisine düzenlediği saldırı, Rus yakıt lojistiği üzerindeki baskının artmasına yol açmıştır. Bundan önce Novorossiysk’taki CPC (Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu) terminaline yönelik saldırılar, Kazakistan’ın petrol ihracatlarını ciddi şekilde etkilemişti. Bu olaylar tek bir gerçeği ortaya çıkarmıştır: Bu da bölge ülkelerinin, tek bir ulaşım koridoruna veya tek bir tedarik kaynağına aşırı bağımlı kalmamaları gerektiğidir.

Bu sürece paralel olarak Orta Asya, büyük devletler arasındaki rekabetin çok daha önemli bir alanına dönüşmüştür. Zira Rusya, bölgedeki güvenlik ve enerji alanlarındaki nüfuzunu korumaya çalışmaktadır. Moskova için Orta Asya, sadece bir ihracat pazarı değil, aksine güneyde bir güvenlik kuşağı ve Avrasya’daki jeopolitik konumunu korumak için hayati bir parçadır. Çin ise “Kuşak ve Yol” girişimi kapsamında alternatif ulaşım koridorlarına olan ilgisini yoğunlaştırmıştır.

Aynı zamanda ABD ve İngiliz şirketler petrol, gaz, madencilik ve ulaşım alanlarında varlıklarını genişletmeye çalışmaktadır. Bu durum Özbekistan’a yatırımlar ve teknolojiyi çekmek için bir fırsat verebilir. Bununla birlikte stratejik sektörlerdeki ulusal çıkarların, her türlü kısa vadeli ekonomik kazançların üzerinde tutulması gerekir.

Ancak jeopolitik rekabetin tırmanmasının gölgesinde Özbekistan için en doğru yol, bir dış gücü başka bir dış güçle değiştirmek değil, aksine ulusal çıkarlara dayalı bağımsız bir strateji oluşturmaktır:

Birincisi: Orta Asya ülkelerinin karşılıklı iş birliğini yeni bir seviyeye taşıması gerekmektedir. Yani enerji, su kaynakları, ulaşım, güvenlik ve dış ticaret gibi stratejik konularda dış ülkelerden çözümler beklemek yerine Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın ortak çıkarlara dayalı koordineli bir politika kurması, bölgenin istikrarını güçlendirecektir. Bu, herhangi bir ülkeye karşı bir siyasi blok değildir; aksine müzakerelerde Orta Asya’nın konumunu güçlendirmeye hizmet etmektir.

İkincisi: Enerji güvenliğinin sağlanmasının, sadece yeni ithalat kaynakları arayışıyla sınırlı kalmaması gerekir. Eğer Özbekistan, güneş enerjisi ve rüzgâr enerjisini, sakinler, toplumsal tesisler ve hizmet altyapısı sektörlerinde geniş çapta uygulamaya koyarsa, yerel gaz tüketiminin bir kısmını azaltma fırsatı yakalayacaktır. Sonuç olarak serbest kalan gaz miktarları sanayi sektörlerine, yüksek ek değere sahip üretime veya ihracata yönlendirilebilir. Bu da ülkedeki enerji verimliliğini ve ekonomik istikrarı güçlendirecektir.

Üçüncüsü: Enerji sektöründe başlayan yeniden yapılanma, yalnızca yönetim değişikliğiyle sınırlı kalmamalıdır. Aksine temel hedef; yerli bilimsel kapasitenin geliştirilmesi, mühendis ve teknolojistlerin eğitilmesi ve petrol-gaz sanayisinde teknolojik bağımsızlığın sağlanması olmalıdır. Eğer yabancı uzmanlar getirilirse de, bunların görevi, işi bizzat kendilerinin yapmaları değil, bilgi ve teknolojiyi yerel personele aktarmak olmalıdır. Uzun vadeli hedefe gelince; petrol ve gazın çıkarılması, rafine edilmesi ve yüksek ek değere sahip ürünlerin üretimi silsilesini yerli uzmanların sorumluluğuna devretmektir.

Dördüncüsü: Doğal kaynakların yönetiminde ulusal çıkarın öncelikli olması gerekir. Nitekim Kazakistan Anayasası’nda, toprak, yeraltı kaynakları, sular ve diğer doğal kaynakların halkın mülkü olduğunu özellikle belirtilmiştir. Özbekistan ayrıca, stratejik yeraltı kaynaklarının yönetiminde ulusal çıkarları güçlendiren yasal güvenceleri güçlendirmesi gerekir; başka bir deyişle doğal kaynakların hiçbir koşulda özelleştirilmesine izin verilmemesi gerekir. Aynı zamanda sadece yabancı yatırımları çekmek yeterli değildir; aksine teknoloji transferi, yerel kadroların eğitimi ve ülke içindeki yüksek ek değere sahip üretimin organize edilmesi, her türlü büyük ölçekli projenin temel şartları olması gerekir. Aksi takdirde ülke, doğal kaynaklarını ihraç eden ancak teknoloji konusunda bağımlı olan bir ekonomi olarak kalmaya devam edecektir.

Sözün özü ABD-İran savaşı Özbekistan’a çok büyük bir ders vermiştir: Bu da gerçek tehlikenin dış rekabetin kendisinde değil, aksine iç ekonomik ve teknolojik bağımlılıkta olduğudur. Dolayısıyla enerji alanında bağımsızlık, bölgesel işbirliği, ulusal kadrolar ve halkın çıkarlarına dayalı doğal kaynakların yönetimi, ülkenin sürdürülebilir kalkınmasının temel dayanaklarıdır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141]

Bu ayet Müslümanlara, dış güçlere bağımlı kalmadan kendi imkânlarına, uzmanlarına ve Allah’ın şeriatına dayalı adil bir hükümet için çalışmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Müslüman bir devletin gerçek bağımsızlığı, bir dış güçten diğerine meyletmekte değil; aksine Allah’ın hükümlerine dayalı ekonomik, siyasi ve enerjiyle ilgili kararları bağımsız bir şekilde alma cesaretine sahip olmakta ve adil bir yönetim kurmakta yatmaktadır. Ayrıca devletin gerçek gücü, sadece dış güçler arasındaki dengeyi korumakta değil; aksine helal ve haram ile ümmetin maslahatına dayalı İslam nizamının herhangi bir devletin politikasından üstün olduğunu belirlemede yatmaktadır. İşte o zaman gerçek anlamda istikrarlı bir toplum ortaya çıkacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Bağımsız Karar İle Washington'ın Peşinden Sürüklenmek Arasında

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bağımsız Karar İle Washington'ın Peşinden Sürüklenmek Arasında

Amerika ne zaman Orta Doğu'da bir krize girse, hemen Arap müttefiklerini çağırmaktadır; ancak bunu karar alma sürecine dahil etmek için değil, onlara roller dağıtmak için yapar. Bu kural pek çok kez tekrarlanmıştır; öyle ki artık soru “Arap ülkeleri ne istiyor?” değil, “Amerika, Arap ülkelerinden ne istiyor?” haline gelmiştir.

İran ile olan gerilimin ortasında görünen o ki ABD yönetimi, İran ile yüzleşmenin maliyetini hafifletecek siyasi ve bölgesel bir örtüye ihtiyaç duymaktadır. Zira ABD yönetimi, savaşın yayılması halinde bunun sadece bir yanda Amerika ve Yahudi varlığı, diğer yanda İran arasında kalmayacağını; aksine bölgenin güvenliğini, ekonomisini ve istikrarını da etkileyeceğini bilmektedir. Bu nedenle, tırmanışın anahtarlarının eskisine göre çok daha karmaşık bir hale gelmesinin ardından, destek ve koordinasyon talebiyle Arap başkentlerine doğru harekete geçmiştir.

Üzücü olan ise, eleştirmenlerine göre Arap yöneticilerinin bu krizlere, bağımsız bir proje mantığıyla değil, aksine kendi halklarının öncelikleri ya da ümmetin uzun vadedeki çıkarlarıyla çelişse bile Amerika ile olan ittifaklarını koruma mantığıyla yaklaştıklarıdır. Bu yüzden inisiyatif sahibi olmak yerine, bölgenin dışında formüle edilen düzenlemelerin bir parçası haline geliyorlar; ardından da onlardan, bu düzenlemeleri uygulamaları veya onlara bir örtü sağlamaları isteniyor!

Zenginliklere, coğrafi konumu ve insan kaynaklarına sahip olan ümmete, karar alma sürecine ortak olması yakışır; edilgen bir konumda kalması yakışmaz. Çünkü egemenlik, konuşmalarda atılan bir slogan değildir; aksine irade büyük güçlerin baskısıyla çatıştığında sınanan bir tutumdur.

Tarih, vatanlarının akıbetini dış güçlerin iradesine bağlayanlara merhamet etmez. Zira ittifaklar değişebilir, çıkarlar da değişebilir; ancak halklar, aşağılayıcı kararların sonuçlarına katlananlar olarak kalmaya devam etmektedir.

Kararlarını kendi çıkarları üzerine inşa etmeyen devletler, kendilerini her zaman hem Batı projelerinin peşinden sürüklenmenin bedelini öderken hem de kendilerinin belirlemediği politikaların faturasını öderken bulacaklardır.

Bugün bölgenin, Amerika’nın dayattığı bloklaşmalara değil, aksine ümmetin çıkarını her şeyin üstünde tutan ve dünyanın saygısının, kendisinden talep edilenleri yerine getirmekle yetinenlere değil, bilakis kendi kararlarına sahip olanlara ve çıkarlarını nasıl savunacağını bilenlere verildiğini kavrayan bağımsız bir siyasi iradeye çok ihtiyacı vardır. Trajedi işte burada yatmaktadır; zira bir zamanlar güç dengelerini belirleyen bir ümmet, bugün ise sömürgeci devletlerin kendisine çizdiği hususları bekler bir hale gelmiştir; bu ise Müslümanların servetlerini ya da coğrafi konumlarını kaybetmiş olmalarından dolayı değildir, aksine vahdetlerini sağlayan birleştirici varlığı kaybetmelerinden dolayıdır.

Bugün ise Müslümanların devletleri parçalanmış, otoriteleri dağılmış ve birleştirici varlıkları kaybolmuştur; bu yüzden devletleri, Batı’nın iradesinin gölgesinde hareket eden zayıf varlıklara dönüşmüştür. Siyasi kararlar bağımlılığın esiri olduğu sürece bu gerçeklik devam edecek; ta ki ümmet, başkalarının sözlerinin yankısı olmaktan çıkıp söz sahibi olmasını sağlayan varlığını yeniden kazanıncaya kadar. Bu gerçeklik ise ancak ümmet, iradesini birleştiren siyasi varlığını yeniden kazanıp milletler arasındaki konumunu geri kazandığı gün değişecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Bangladeş, Yenilgiden Kurtulup Batı’nın Egemenliğine Meydan Okumak İçin Batı’yla Bağlantısı Olmayan Bir liderliğe İhtiyaç Duymaktadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bangladeş, Yenilgiden Kurtulup Batı’nın Egemenliğine Meydan Okumak İçin Batı’yla Bağlantısı Olmayan Bir liderliğe İhtiyaç Duymaktadır

Haber:

ABD Özel Temsilcisi Sergio Gor, 30 Temmuz-1 Ağustos 2026 tarihleri arasında Bangladeş’i ziyaret etti; bu, Gor’un ABD’nin Hindistan Büyükelçisi olarak göreve başlamasından bu yana ülkeye yaptığı ilk resmi ziyaret oldu. Ziyaret, Bangladeş’in dış politika yönelimini, özellikle de Çin ile ilişkilerinin derinleşmesini ve büyük güçler arasında stratejik bir denge kurma çabalarını değerlendirmeye odaklandı. Ziyaret sırasında Gor, Başbakan Tarık Rahman, Dışişleri Bakanı Halilur Rahman ve Hindistan Yüksek Komiseri Dinesh Trevidi ile bir araya gelerek ikili ilişkiler, ticaretin genişletilmesi ve bölgesel güvenlik konularını ele aldı. Diplomatik gözlemciler, ziyaretin hedefinin, Washington’un Bangladeş’teki askeri ve ticari varlığını genişletme ve kapsamlı demokrasi olarak adlandırdığı kavramı pekiştirme çabalarını değerlendirmek ve aynı zamanda Dakka’nın Çin’e yönelmesi ve önerilen ekonomik koridor projeleriyle ilgili endişelere çözüm bulmak olduğuna işaret ettiler. (Daily Star, Times of India)

Yorum:

Bu ziyaret kritik bir dönemde gerçekleşmiştir. Zira Bangladeş, Kızıldeniz’deki Husi tehdidine karşı koymak amacıyla Suudi Arabistan’ın liderliğindeki bir deniz koalisyonuna katılmanın eşiğindedir. Bu ittifak, savunma amaçlı bir adım olarak sunulmuş olsa da, öncelikle ABD’nin çıkarlarına hizmet etmektedir. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri halihazırda Hürmüz Boğazı'nda İran ile bir çatışma halinde olup başka bir kapanmaya daha tahammül edemez; bu nedenle politikalarını uygulamak için Bangladeş gibi bölgesel müttefiklerini kullanmaktadır ki bu da açıkça vekalet yoluyla olan bir girişimdir.

Ancak Bangladeş, neden kendini bu tutumun içinde buluyor? Cevap, ülkenin Batılı uluslararası sistemin içindeki konumunda yatmaktadır. Çünkü ülkenin laik liderliği, milliyetçilik iddiaları hangi boyutta olursa olsun, kendisini Batı egemenliğinin çerçevesi dışında tasavvur edemez. Ayrıca ülke, bir yandan Bangladeş’in Çin’den uzaklaşmasını isteyen ABD, diğer yandan ise Bangladeş’in çok ihtiyaç duyduğu ekonomik desteği sağlayan Çin olmak üzere iki süper güç arasında sıkışmış durumdadır. Bununla birlikte Bangladeş, ABD’nin ticaret anlaşmaları, şartlar ve Gore’un ziyareti gibi diplomatik ziyaretler yoluyla uyguladığı baskılar nedeniyle Çin’in desteğini elde etmek için bağımsız bir şekilde çalışamamaktadır. İşte bu zor denge, Bangladeş’i sürekli bir çatışma halinde tutacaktır.

ABD’nin şu anki konumu göz önüne alındığında, bu denklem çok daha tehlikeli bir hale gelmektedir. Zira onun İran karşısında gerilemesinin ve Orta Doğu’daki nüfuzunun tükenmesinin gölgesinde, bu tür ziyaretler baskı noktaları oluşturmaktadır. Gerçek hedef ise, Amerika’nın hedeflerine hizmet etmek için Bangladeş’teki Müslüman silahlı kuvvetleri, diğer Müslümanlarla savaşmak için bir araç olarak kullanmaktır. Bu ise sadece jeopolitik bir çatışma değildir; aynı zamanda Allah Subhanehu ve Teala'ya ve ümmete karşı ahlaki bir başarısızlık ve emanete bir ihanettir.

Bu nedenle Bangladeş’in, Batı’nın çıkarlarıyla ya da laik tavizlerle bağlantılı olmayan farklı bir liderlik tarzına şiddetle ihtiyacı vardır. Yani onun, Nübüvvet Minhacı üzere bir liderliğe ihtiyacı vardır. Çünkü sadece böyle bir liderlik, mevcut yenilgi durumundan kurtarmaya ve Batı’nın egemenliğine meydan okumaya muktedirdir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).” [Hud 113] Dolayısıyla Bangladeş'in, ister Amerika olsun ister onun vekilleri olsun zalimlere meyletmekten vazgeçmesi ve kendi ilkeleri üzerinde durmaya başlaması gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İrtiza Çudrî – Bangladeş

Devamını oku...

Sanki Mısır Halkının Daha Fazla Yoksulluğa ve Hayat Pahalılığına İhtiyacı Varmış Gibi!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sanki Mısır Halkının Daha Fazla Yoksulluğa ve Hayat Pahalılığına İhtiyacı Varmış Gibi!

Haber:

Mısır hükümetinin, ev tipi kullanım kademelerinin çoğunda elektrik tarifelerini ortalama %12 oranında artırma ve ilk kademedeki fiyatı sabit tutma kararı, parlamentoda tepkilere ve eleştirilere yol açmıştır; zira bazı milletvekilleri, hükümetten bu kararın gerekçelerini ve insanlar üzerindeki etkilerini açıklamasını talep ederken, diğerleri ise kararın gözden geçirilmesini ve yaşam maliyetlerini hafifletmek için alternatiflerin araştırılmasını talep etti.

Milletvekili Hasan Ammar, hükümete bir soru önergesi sunarak elektrik fiyatlarının artırılmasının nedenleri ve bu kararın doğuracağı etkiler hakkında yazılı bir cevap talep etti ve CNN El Arabiya'ya yaptığı özel açıklamada, tarife artışının sadece elektrik faturasına yansımayacağını, aksine etkilerinin diğer mal ve hizmet fiyatlarına da uzanabileceğini belirterek, hükümetten kararın gerekçelerini ve beklenen sonuçlarını açıklamasını talep etti. Kararın uygun olmayan bir zamanda alındığını ve mevcut ekonomik ve bölgesel koşulların dikkate alınmadığını söyledi; ayrıca hükümetin açıkladığı gerekçelerin zammı haklı çıkarmak için yeterli olmadığını belirtti ve bu aşamada devletin destek maliyetini üstlenmeye devam etmesinin, insanlara ek yük yüklemek yerine daha iyi olacağını vurguladı.

Yorum:

Mısır’da resmi ve tahmini yoksulluk oranı, planlama verileri ve gelir anketlerine göre %33 ile %34 arasında değişirken, gayri resmi tahminler ve analistlere göre bu oran, baskılar ve enflasyon nedeniyle %50 ile %60 oranına ulaşabilmektedir; ayrıca Mısır’da son dönemde yaşam maliyetleri önemli ölçüde artış göstermiştir; zira son on yılda kümülatif enflasyon %310’u aşan bir oranda yükselmiş ve yoksulların sayısı yaklaşık 33 milyon kişiye ulaşırken, işsizlerin sayısı da 2 milyon kişiyi aşmıştır. Rakamlar ve oranlar, Sisi rejimi ve hükümetinin felaket getiren planlarının gölgesinde Mısır halkının yaşadığı trajik durumu yansıtan dehşet verici ve yıkıcı bir niteliktedir.

İnsanların günlük çileleri, gözlerden kaçırılmayacak ve kalplerin görmezden gelemeyeceği kadar açık ve hissedilebilirdir; zira insanların çoğunun hayatı zorlu ve yorucu olup günlük geçim, pek çok ailenin arzusuyken, bir ev sahibi olmak ise milyonlarca insan için bir hayaldir!

Şu anda içinde bulunduğumuz yoksulluk ve sefaletten daha büyük bir ekonomik felaket olabilir mi ki, hükümet bize elektrik fiyatlarını %12 oranında artıracak yeni bir kararla karşı karşıya bırakıyor; bu da halkın yaşamını ve mal fiyatlarını doğrudan etkileyecek?!

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: اللهُمَّ مَنْ ولِي من أمْرِ أُمَّتِي شيئاً فَشَقَّ عليهم فاشْقُقْ علَيهِ، ومَنْ ولِيَ من أمرِ أُمَّتِي شيئاً فَرَفَقَ بِهمْ فارْفُقْ بِه “Allah’ım! Ümmetimin yönetimini üstlenip de onlara zorluk çıkaran kimseye sen de zorluk çıkar. Ümmetimin yönetimini üstlenip de onlara yumuşak davrananlara sen de yumuşaklık göster.” Dolayısıyla bir yöneticiden şer'an talep edilen, ümmetine şefkat göstermesi, ona hizmet etmek için çalışması ve yaşamlarını kolaylaştırması olup, Mısır’a sadece sıkıntı ve eziyet miras bırakan yozlaşmış programlar, planlar ve harcamalarla halkını yoksullaştırarak yaşamlarını zorlaştırması değildir.

İslam’dan başka bir hayat olmadığı gibi İslam Devleti'nin, yani merhamet, iyilik ve bereket dininin gölgesi dışında da bir mutluluk yoktur; dolayısıyla Mısır, İslam'dan başka bir sistemle yönetmeye devam ettiği ve işlerini Allah’ın şeriatını uygulamayan yöneticiler üstlendiği sürece, bizler de en büyük acıları çekmeye ve hayatta kalmak için mücadele etmeye devam edeceğiz. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَىٰ وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكاً “Kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de beni zikrimden yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacaktır.” [Taha 123-124]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Fazıl - Mısır

Devamını oku...

Sömürgeci Batı, Mekke ve Medine’nin Hemen Yanı Başında Bir Çatışma Yürütmektedir Ey İslam Ümmeti! Kalk ve Onları Kov, Bu Toprakları Onların Kötülüklerinden Temizle!

Suudi Arabistan, aralarında 13 ülkenin daha bulunduğu devletlerle birlikte kendi liderliğinde çok uluslu bir deniz savunma ittifakı kurduğunu açıkladı. Yapılan açıklamada, bu adımın Kızıldeniz, Bâbülmendep Boğazı ve Aden Körfezi’nde giderek artan tehditlere karşı uluslararası deniz taşımacılığını, ticaret yollarını ve enerji arzını korumayı amaçladığı ifade edildi. Bu girişim, İran ile müttefik olan Husilerin saldırıları sonucunda dünyanın en yoğun ticaret güzergâhlarından birinin sekteye uğramasının ardından geldi.

Bu girişime bakan kişi, asıl amacının sömürgeci kâfir Batılı ülkelerin ekonomilerini korumak ve petrolün onlara ulaşmasını güvence altına almak olduğunu açıkça anlar. Üstelik bu, petrolün asıl sahibi olan Müslümanların zararına ve ümmeti her yerde ezen kâfirlerin ekonomisini döndürmek için hammadde akışını sağlayan hain yöneticilerin elleriyle yapılmaktadır! Toplantının sonunda yayımlanan bildiride, Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün, Yemen, Bangladeş, Nijerya, Sudan, Cibuti ve Federal Somali olmak üzere 14 ülkenin katılımıyla kurulan bu ittifak memnuniyetle karşılandı. Buna karşın Abu Dabi ve Maskat’ın bu ittifakın kuruluşunu açıkça desteklemediği görülürken, davet edilen diğer ülkelerin listesi ise gizli tutuldu.

Bu ittifak, Müslüman beldelerinin merkezinde istikrarsızlığı artıracak ve mezhep temelli bir çatışmanın zeminini hazırlayacaktır. Nitekim Suudi Arabistan, 27 ve 28 Temmuz 2026 tarihlerinde Suudi topraklarına saldırılar düzenlemekle suçladığı Irak’ın doğusuna 29 Temmuz 2026’da ABD Merkez Kuvvetleri (CENTCOM) ile birlikte hava saldırıları düzenlemiştir. Bu tablo, Washington’un ittifakı bizzat yönlendirdiğini ve varlığıyla onu kontrol altında tuttuğunu, yokluğunda ise çatışmaların alevlenebileceğini göstermektedir.

Bu şaibeli ittifak, Amerika ile beslemesi Yahudi varlığının 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı ve bugün de Hürmüz Boğazı çevresinde devam eden saldırılar ile Husilerin 20 Temmuz 2026’da Bâbülmendep Boğazı’nda Suudi gemilerine deniz ablukası uygulamasının ardından kurulmuştur.

Riyad yönetimi, 2015 yılında Amerika’nın İslam uygarlığına karşı yürüttüğü planlar doğrultusunda, 1916 Sykes-Picot Anlaşması’nın yüzüncü yılına yaklaşılırken Orta Doğu’nun yeniden şekillendirilmesi amacıyla Arap Koalisyonu’nun başına geçirilmiştir.

Konuyu derinlemesine inceleyenler, Mekke-i Mükerreme’deki Beytullah’a ve Medine-i Münevvere’deki Mescid-i Nebevi’ye komşu olan Kızıldeniz’in uzun yıllar boyunca tamamen bir İslam denizi olduğunu; Portekizli, İngiliz ve Fransız Avrupalı denizcilerin buraya yaklaşmasına izin verilmediğini görecektir. Ancak Hilafet Devleti güneşinin batmasıyla birlikte burası, eski sömürgeci İngiltere ile yeni sömürgeci Amerika arasında bir çatışma sahasına dönüşmüştür.

Uluslararası bloklaşmalar barış ve diğer devletler için bir tehlike oluşturmakta, uluslararası sahnede büyük kötülüklere yol açmaktadır. Amerika, öncelikle kendi çıkarlarını gerçekleştirmek üzere 1991’de Irak’a, 2001’de Afganistan’a ve 2003’te yeniden Irak’a karşı uluslararası askerî koalisyonlara liderlik etmiştir. Dolayısıyla, bloklaşma fikrini benimseyen halklar ve devletler nezdinde uluslararası bloklaşma anlayışının değiştirilmesi şarttır.

Ey iman ve hikmet halkı! Aranızda, sizi yoksulluğa ve felaketlere mahkûm eden, kâfir sömürgecilerin isteklerine zemin hazırlayan ve çıkarları uğruna kanınızı akıtan ajan yöneticileri tarihin çöplüğüne atacak yiğitler yok mu?! Aranızda, Haremeyn-i Şerifeyn’in yanı başındaki bu yaralı toprakları kirletenleri kovmak ve Hilafet Devletinde olduğu gibi o toprakları yeniden eski temizliğine kavuşturmak için bu yeryüzü pisliklerini bu topraklardan temizleyecek kimse yok mu? Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ“Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER