Pazar, 28 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/08
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Müslümanların Sessizliği, Bu Gaspçıyı Daha Da Cüretkâr Hale Getirmektedir

Haber-Yorum

Müslümanların Sessizliği, Bu Gaspçıyı Daha Da Cüretkâr Hale Getirmektedir

Haber:

Ultra Filistin haber sitesi, “Soykırıma Eş Zamanlı Olarak Batı Şeria ve Kudüs'te 24 bin 600 Tutuklama Vakası” başlıklı bir rapor aktardı.

Yorum:

Gazze’deki savaş, dahası soykırım, bir an bile durmamıştır. Her gün şehitler, yaralılar ve kayıplar olduğu gibi yangınlar çıkmakta, evler yıkılmakta, camiler havaya uçurulmakta… ve varlık, varlığını katliam, terör ve zulümden beslemektedir.

Müslümanların Gazze’deki soykırıma karşı üç yıl boyunca sessiz kalması, bu gaspçıyı daha da cüretkâr bir hale getirmiştir; oysa İslam ümmetinin önünde 7 Ekim 2023 tarihinde, hatta tam üç yıl boyunca, askeri olarak harekete geçmek, cihat ilan etmek ve Filistin’i kurtarmak için altın bir fırsat varken herkes, gerçek bir çatışmadan korkan bir ordudan ve ihanet ve aşağılanmada onunla suç ortaklığı yapan yöneticilerden korktuğu için sessiz kalmıştır.

Bu durum hâlâ devam etmekte olup, görünen o ki Müslüman ordularının sessizliğini bir işaret olarak gören Yahudi varlığı, tüm gücünü Batı Şeria ve komşu ülkelere yönelik vahşi operasyonlarını genişletmek için kullanmaktadır.

Her gün Batı Şeria’da şehitler, tutuklamalar ve ev yıkımları yaşanmakta, yerleşimci sürüleri ve çeteleri ise eşi benzeri görülmemiş bir şekilde hadlerini aşmaktadır; hatta bu durum, onların sokaklarda kadınları durdurup taciz etmelerine, evlerin mahremiyetini ihlal etmelerine, sakinlerini her gün korkutmalarına ve hiç utanmadan alenen hırsızlık yapmaya çalışmalarına kadar ulaşmıştır.

Buna karşılık, Otorite Başkanı ve onunla birlikte İslam ümmetinin ve İslam ülkelerinin birliği konusunda alimlerden oluşan yalancı şahitler korosu, Birleşmiş Milletler Konseyi’ne kınama raporları sunmakla yetinmektedir!

Hepimiz çözümün, orduları cihat için hareke geçirmek olduğunu bildiğimiz gibi Filistin’in kurtarılmasının mutlaka gerçekleşecek olan bir emri vaki olduğunu da kesin olarak biliyoruz. Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bizlere müjdelediği gibi Hilafet kurulacak ve özellikle çevre ülkelerdeki siz ey Müslüman orduları, kaçınılmaz olarak Yahudilerle fiili bir askeri çatışmaya gireceksiniz. O halde neden bekliyorsunuz?!

Sessiz kaldığınız her dakika, yeni bir şehit, yaslı bir anne, hıçkıran bir eş ve ağlayan çocuklar anlamına geldiği gibi hiçbir yardımcısı olmayan gözaltı merkezlerindeki çocuklar ve kadınlar anlamına gelmektedir.

Geçen her dakika, Allah’ın sizden hesap soracağı bir yüzüstü bırakma ve şehitlerin kanıyla ve yaralıların iniltileriyle yazılan bir ihanettir.

Peki Allah’a tövbe edip O’ndan af dilemeyecek misiniz? İman edenlerin, Allah'ı anmak ve Hak'tan inen hususlar için kalplerinin ürpermesinin zamanı gelmedi mi?

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الْأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌ * إِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَااباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir. Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” [Tevbe 38-39]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şam Abdullah

Devamını oku...

Ağ Devleti: Bir İnovasyon mu Yoksa Egemenliğe Yönelik Bir Meydan Okuma mı?

Haber-Yorum

Ağ Devleti: Bir İnovasyon mu Yoksa Egemenliğe Yönelik Bir Meydan Okuma mı?

Haber:

Johor eyaletinin Forest City kentinde kurulan Ağ Okulu, Balaji Srinivasan’ın “Ağ Devleti” adlı kitabında yer alan fikirlerle bağlantılı olduğu yönündeki endişeler nedeniyle kamuoyunda geniş çaplı bir tartışma yaratmıştır. Proje, girişimciler, yapay zeka geliştiricileri, dijital gezginler ve start-up kurucularından oluşan bir topluluk olarak pazarlanmakta ve başlangıçta yabancı yatırımları ve yetenekleri çekmek üzere tasarlanmış bir başka teknoloji ve inovasyon merkezi gibi görünmektedir. Malezya makamları tarafından göçmenlik kanunlarına ve ulusal güvenliğe bağlı kalma konusunda yürütülen son soruşturmalar, kamuoyundaki tartışmaları daha da alevlendirmiştir. Bu topluluğun şu anda herhangi bir egemenlik yetkisine sahip olduğuna dair bir kanıt bulunmazken, “ağ devleti”nin ardında yatan felsefe, bu tür projelerin uzun vadeli fikri etkileri konusunda önemli soruları gündeme getirmektedir.

Yorum:

İlk bakışta, ağ okulu zararsız gibi görünmektedir. Zira ekonomik büyüme, doğrudan yabancı yatırım, teknoloji transferi, girişimlerin geliştirilmesi ve yüksek değere sahip istihdam olanaklarının yaratılmasını vaat etmektedir. Bu hedefler, Malezya’nın bölgesel bir teknoloji merkezi olma arzusuyla de uyumludur. Ancak tartışmayı sadece ekonomik faydalarıyla sınırlamak, ağ devleti mefhumunun daha derin ilkesel temellerini göz ardı etmek anlamına gelmektedir.

Geleneksel üniversite, iş inkübatörü veya teknoloji yerleşkesinden farklı olarak ağ devleti, ayrıcalıklı aşamalar aracılığıyla gelişen bir topluluk olarak tasvir edilmektedir. Ortak değerleri paylaşan bir sanal topluluk olarak başlayıp, ardından kendi ekonomik sistemini geliştirecek, fiziksel topraklar ele geçirecek, iç kurumlar inşa edecek ve nihayetinde yeni bir siyasi varlık olarak tanınmaya çalışacaktır. Bu nedenle endişe, bugünkü ağ okullarının gerçekliğinde değil, aksine bu toplulukların arkasında yatan felsefenin hedeflediği şeyde yatmaktadır.

Devletin egemenliği açısından bakıldığında, Malezya’nın endişesi son derece anlaşılabilir. Çünkü devletin sorumluluğu sadece bölgesel sınırlarını korumakla sınırlı değildir; aynı zamanda siyasi iktidarın tekelini korumaya da kapsamaktadır. Asıl endişe, özel bir topluluğun kendi kimliğini, idari yapılarını, ekonomik ağlarını ve onun anayasal devletle rekabet etmeye başlayan iç bağlılıklarını kademeli olarak geliştirdiğinde ortaya çıkacaktır. Nitekim tarih, eğitim, bilim veya ticaret maksatlarıyla inşa edilen kurumların, nihayetinde yeni siyasi kimliklerin şekillendiği merkezlere dönüşebileceğini göstermektedir. Dolayısıyla hükümetler bu tür projeleri yalnızca doğrudan ekonomik katkıları temelinde değerlendiremez; aynı zamanda uzun vadeli kurumsal gidişatını da göz önünde bulundurması gerekir.

Yabancıların stratejik nüfuzuyla ilgili bir başka meşru endişe daha bulunmaktadır. Nitekim Batı'daki modern teknolojik gelişme büyük ölçüde yatırım sermayesi tarafından yönlendirilmektedir; zira özel sektör yatırımcıları, mülkiyet ve stratejik nüfuz karşılığında yeni ortaya çıkan şirketlere (start-up'lara) finansman sağlamaktadır. Teknoloji şirketlerinin büyümesiyle birlikte, fikri mülkiyet, veriler, yetenekler ve karar alma süreçleri genellikle dış yatırımcıların çıkarlarıyla yakından bağlantılı hale gelecektir. Ağ devleti modelinden ilham alan toplumlar yabancı sermayeye bağımlı hale gelirse, o zaman mali nüfuzun kademeli olarak kurumsal bir nüfuza, sonra nihayetinde siyasi bir nüfuza dönüşmesi muhtemeldir. Bu tür koşullarda yabancı yatırım, sırf bir ekonomik faaliyet olmaktan öteye geçerek, dış aktörlerin yerel kurumlar ve kamu politikaları üzerinde nüfuz kazanmalarını sağlayan bir mekanizmaya dönüşür.

İslami siyaset fikri açısından bakıldığında, bu mesele daha da temel bir öneme sahiptir. Zira İslam, teknolojik ilerlemeye, girişimciliğe ya da uluslararası işbirliğine karşı değildir. Tarih boyunca İslam hadaratı, dünyanın pek çok bölgesinden aktif bir şekilde bilim ve teknoloji kazanmıştır. İslam, ilim kazanmak ile stratejik bağımlılığı terk etmek arasında net bir ayrım yapmaktadır. Zira teknoloji, İslam ümmeti için sırf ticari bir fırsat değil, stratejik bir güç olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden İslam Devleti’nin bağımsızlığını güçlendirmek amacıyla stratejik sektörler geliştirmek gerekir; bu ise, yabancı yatırımcılara veya dış güç merkezlerine olan bağımlılığı artırmak için olmamalıdır.

Bundan da önemlisi İslam, kendi toprakları içinde rakip siyasi otorite merkezlerinin ortaya çıkmasına izin vermemektedir. Özel kurumlar, şeriatın sınırları dahilinde eğitim verebilir, faaliyetlerini yürütebilir ve araştırmalar yapabilirken; ancak egemenlik, İslam’ın otoritesine boyun eğen devlete aittir. Bu yüzden herhangi özel kuruluşun, mali gücü veya teknolojik gelişmişliği nereye ulaşırsa ulaşsın, devlete paralel bir yönetim sistemi inşa etmesi, devletten ayrı bir siyasi bağlılık geliştirmesi veya topraklarının bir kısmı üzerinde bağımsız bir otorite kurması caiz değildir. Çünkü zenginlik, mülk satın alabilir ancak egemenlik satın alamaz.

Bu nedenle ağ devletiyle ilgili endişeler göç ve yatırım meselelerinin ötesine geçmektedir; zira bu endişeler, finansal sermayenin nihayetinde kurumsal bir bağımsızlık üretip üretmeyeceği ve bu kurumsal bağımsızlığın nihayetinde rakip bir siyasi iktidara dönüşüp dönüşmeyeceği ile ilgilidir. Bu gelişme, ağ devleti mefhumunun ortaya koyduğu temel ideolojik meydan okumayı temsil etmektedir.

Sonuç olarak İslami bakış açısına göre, bilimin ithal edilmesi caiz olup, uygun koşullar altında yatırım yapılması memnuniyetle karşılanmaktadır; ancak egemenlik, siyasi otorite ve toplumun bağlılığı, mali güçle kazanılan bir meta haline gelemez. Hilafetin gölgesinde teknolojik ilerleme, devlet içinde bir devletin ortaya çıkmasına değil, ümmetin bağımsızlığına hizmet etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed - Malezya

Devamını oku...

Nefsin Lügat ve Istılahi Olarak Tanımı ve Nefsin Uyku Sırasında Ölmesiyle Kastedilen

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Nefsin Lügat ve Istılahi Olarak Tanımı ve Nefsin Uyku Sırasında Ölmesiyle Kastedilen

Abi Arif’e

Soru:

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Şeyh Ata İbn Halil Ebu Raşta’ya (Allahu Teala onu korusun);

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu;

Celil Şeyhimiz, üstadımız ve Allah’ın kendisine ikramda bulunduğu emirimiz; Allahu Teala'dan, siz ve değerli ailenizin daima sağlık, esenlik ve bereket içinde ve Allah Subhanehu ve Teala'nın koruması ve gözetiminde olmanızı diliyoruz. Amin.

Öncelikle özür dileyerek bir konuda soru sormak istiyorum ki o da aşağıdaki şekildedir:

Alimul Allame Şeyh Takiyyuddîn Nebhani’nin (Allah ona rahmet etsin) kitaplarında, özellikle de İslamî Şahsiyet konularında akıl ve akliyet/zihniyet ıstılahlarının kullanıldığını gördüm. Nitekim Şeyh Takiyyuddîn Nebhani her iki ıstılahı da açık bir şekilde tanımlamış; hatta akliyetin tanımından önce aklı tanımlamıştır.

Ancak Şeyh Takiyyuddîn Nebhani’nin kitaplarında, özellikle de İslamî Şahsiyet konularında, nefsin tanımını bulamadım; aksine onun doğrudan nefsiyeti tanımladığını gördüm.

Soru şudur: Şeyh Takiyyuddîn Nebhani’ye göre -eğer varsa- nefsin tanımı nedir? Ya da zatıalinizin nazarında nefsin tanımı ve hakikati nedir? "Nefsin hayatiyet enerjisi olarak anlaşılması doğru olur mu?"

Cevabınızdan dolayı Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın; Allah Subhanehu ve Teala’dan sizi, tüm salih amellerinizden dolayı dünyada ve ahirette en güzel mükâfatla ödüllendirmesini dileriz. Amin ey âlemlerin Rabbi.

Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu;

Kardeşiniz: Muhammed Arif Billeh (Bogor - Endonezya).

Özür dilerim, bir sorum daha var:

Allah Subhanehu ve Teala, Kerim Kur’an’da, nefisleri/canları uyku sırasında öldürdüğünü zikretmiştir. Uyku sırasında nefsin ölmesinden kastedilen nedir? Peki bu, nefsin, insanın uykusu sırasında devre dışı kalıyor ya da “ölüyor” gibi görünen akıl enerjisini, uzvî ihtiyaçları ve içgüdüleri kapsadığı anlamına mı gelmektedir? Allah sizi büyük bir hayırla mükâfatlandırsın!

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Birincisi: Evet, kitaplarımızda nefis için belirli bir tanım yoktur; çünkü o, müşterek (çok anlamlı) bir lafızdır; dolayısıyla onun anlamları, kullanılmasına eşlik eden karineye göre değişiklik gösterir... Nefsiyet ise, kullanımda kendisi için belirli anlam konulan bir ıstılahtır...

Bunu, müşterek lafız açısından açıklamak gerekirse; Şahsiyet kitabının 3. cildinin 148 ve 149. sayfalarındaki “iştirak babında” şöyle geçmektedir:

[İştirak/ortaklık lafzın ilk konuluşta öyle olmaları bakımından iki farklı hakikat için konulmuş olmasıdır. Müşterek iki ve daha fazla manadan her biri için konulan lafızdır. Mesela [العين] “ayn” lafzının “göz”, “cariye”, “altın” için konulması gibi, [الروح] “rûh” lafzının “hayatın sırrı”, “Allah’la bağlantının idraki”, “Cebrail” vb. için konulması gibi. Bunlara benzer birçok müşterek lafız vardır… Müşterek, Arap dilinde mevcuttur. Ebu Hasan el-Basri şöyle demiştir: “Lügat koyucunun iki zıt olan hayz ve temizlenmeye [القرء] “Kur’u” ismini vermesi, dilde müşterek ismin vuku bulmasına delalet eder.” Nitekim Kur’an-ı Azim’de Allahu Teâlâ’nın şu sözlerinde olduğu gibi müşterek isim geçmektedir: ثَلَاثَةَ قُرُوءٍ “Üç kur’u” [Bakara 228] وَاللَّيْلِ إِذَا عَسْعَسَ “Geri geldiği zaman/dönüp gittiği zaman geceye.” [Tekvir 17] [عَسْعَسَ] Yüzünü dönmek” ve “sırtını dönmek” yani “geri gelmek” ve “dönüp gitmek” anlamındadır. Bu gecenin geri gelmesi ya da dönüp gitmesinde müşterek bir lafızdır ve müşterekin Arap dilinde vuku bulduğuna delalet etmektedir…

Bunun için müşterek lafzın manasını belirleyip bir manasına tahsis etmek bir karineye ihtiyaç duyar. Şu hâlde kastedilen manayı açıklayan bir karine kaçınılmazdır.]

Karine, müşterek anlamların belirlenmesinde zaruridir… Hakeza, (nefis) kelimesi de karineye göre anlamlar taşımaktadır ki bu anlamlardan bazıları şunlardır:

Birincisi: Ebu Hureyra’nın hadisi şöyle demektedir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَلَمْ تَرَوْا الْإِنْسَانَ إِذَا مَاتَ شَخَصَ بَصَرُهُ؟ قَالُوا: بَلَى، قَالَ: فَذَلِكَ حِينَ يَتْبَعُ بَصَرُهُ نَفْسَهُ “Sizler insan öldü mü gözlerinin dikilip baktığını görmediniz mi?" Ashab: Gördük, deyince (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "İşte bu gözünün ruhunu takip ettiği zamandır." Bu hadiste göz, nefsi takip etmektedir; dolayısıyla buradaki nefis kelimesinin anlamını açıklığa kavuşturmak için bir karineye ihtiyaç vardır; karine ise şöyle diyen Ümmü Seleme’nin hadisinde geçmektedir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ebu Seleme'nin yanına girdi, gözleri dikili (yani açık) kalmıştı; onları kapadı. Sonra şöyle buyurdu; إِنَّ الرُّوحَ إِذَا قُبِضَ تَبِعَهُ الْبَصَرُ “Şüphesiz ki ruh kabzedildiği vakit göz onu takip eder.” Bu hadiste göz, ruhu/canı takip etmektedir; bu iki hadisi Müslim rivayet etmiştir... Bu da, ölüm anında gözün takip ettiği nefsin, Ümmü Seleme’nin hadisinde geçtiği gibi ruh-can olduğu anlamına gelmektedir; zira hadiste gözün ruhu takip ettiği belirtilmiştir, yani ruh ve nefis aynı anlama gelmektedir.

İkincisi: Lisanu’l Arab’da (6/233) nefsin anlamı şöyle geçmektedir:

[1- Nefis kelimesi ile insanın tamamı ifade edilmektedir; tıpkı yanımda üç nefis/kişi var dedikleri gibi ve Allahu Teala'nın şu kavli gibi: أَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتَا عَلَى مَا فَرَّطْتُ فِي جَنْبِ اللَّهِ “(Kıyamet günü geldiğinde) kişi: ‘Allah’a karşı işlediğim günahlardan dolayı yazıklar olsun bana!’ der.” [Zümer 56]

Nefis kan demektir; nefis göz (nazar, göz değmesi) demektir; [النَّافِس العائن] “kem gözlü ve kıskanç kimse” demektir; [النَّافِس العائن] “Gözü olan veya kıskanç gözlü kişi” demektir; [النَّفُوس] nefisler, zarar vermek için insanların mallarını takip eden kıskanç ve gözü değen kişi demektir; [ما أنفسه - Mâ enfasehu] “Gözü/nazarı ne kadar da şiddetlidir” demektir; (bu Lihyâni’de geçmiştir). Ayrıca filan kişiye nefes değdi denilir ve birine göz değdiğinde ise sana nefesim değdi denilir…

3- Bu konuda birbirimizi kıskandık, birbirimizle yarıştık ve birbirimizle rekabet ettik denilir; zira Tenzilul Aziz’de şöyle geçmiştir: وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ “Yarışanlar işte bunun için yarışsınlar!” [Mutaffifîn 26] Yani bu konuda istekli olanlar birbiriyle yarışsınlar demektir. Mugire’nin hadisinde geçen [سَقِيم النِّفاسِ - Sakımu'n-nifâs] ise; yani bir şey için yarışması ve galip gelme hırsı onu hasta etti demektir.

...فَوَاللَّهِ لَا الْفَقْرَ أَخْشَى عَلَيْكُمْ وَلَكِنْ أَخَشَى عَلَيْكُمْ أَنْ تُبْسَطَ عَلَيْكُمْ الدُّنْيَا كَمَا بُسِطَتْ عَلَى مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ فَتَنَافَسُوهَا كَمَا تَنَافَسُوهَا وَتُهْلِكَكُمْ كَمَا أَهْلَكَتْهُمْ “…Vallahi, sizin hakkınızda beni korkutan şey fakirlik değildir. Ancak dünyanın sizden öncekilere olduğu gibi size de olanca genişliği ile açılmasından, onların bu dünyalığı elde etmek için birbirleriyle kıran kırana yarıştıkları gibi sizin de yarışmanızdan ve dünyanın onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.” Hadisi ise; bir şeyi tek başına arzuladığı için yarışmak demektir.] Lisanu’l Arab’dan aktarılan bitti.

Gördüğünüz gibi nefis kelimesinin anlamı nassta geçen bir karineye ihtiyaç duymaktadır... Nitekim nefsin ve türevlerinin daha başka anlamları da vardır ve bunların her biri bir karineye muhtaçtır.

İşte bu yüzden nefsin anlamını belirli bir şekilde zikretmedik; çünkü o karineye göredir; dolayısıyla anlam, aynı nassta veya başka bir nassta geçen karineye göre farklılık göstermektedir.

Üçüncüsü: Şu ayet-i kerimenin anlamı hakkındaki sorunuza gelince: اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Allah, ölümleri anında ruhları bedenlerden çekip alır. Henüz ölüm vakti gelmemiş olanların ruhlarını ise uyudukları sırada alır; sonra ölümüne hükmettiği kimselerin ruhlarını berzah âleminde tutar; diğerlerini de belirlenmiş bir süreye kadar yaşamaları için serbest bırakır. Elbette bunda, etraflıca ve sistemlice düşünen bir toplum için nice dersler ve ibretler vardır.” [Zümer 42] Benim için racih olan anlam şudur; Allah Subhanehu ve Teala, nefisler (ruhlar) öldüğünde nefsi hayatın tüm işlerinden çekip alır (vefat ettirir); aynı şekilde uykusunda olan nefislerden (ruhlar) de hareket etme, ayırt etme, davranma ve benzeri özgürlüğünü çekip alır (vefat ettirir).

Daha fazla açıklık getirmek için bazı tefsir kitaplarında ve bazı lügat kitaplarında geçenleri aktarıyorum:

1- Kurtubi’nin Zümer Sûresi (39) 42. ayet hakkındaki tefsirinde şöyle geçmiştir: اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Allah, ölümleri anında ruhları bedenlerden çekip alır. Henüz ölüm vakti gelmemiş olanların ruhlarını ise uyudukları sırada alır; sonra ölümüne hükmettiği kimselerin ruhlarını berzah âleminde tutar; diğerlerini de belirlenmiş bir süreye kadar yaşamaları için serbest bırakır. Elbette bunda, etraflıca ve sistemlice düşünen bir toplum için nice dersler ve ibretler vardır.” [Zümer 42]

Burada dört mesele vardır: Birincisi Allahu Teala’nın şu kavli: اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا “Allah, ölümleri anında ruhları bedenlerden çekip alır.” Yani ecelleri (ömürleri) sona erdiğinde onları kabzeder / ruhlarını alır demektir. وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا “Henüz ölüm vakti gelmemiş olanların ruhlarını ise uyudukları sırada alır.” Bu konuda ihtilaf vardır. Şöyle denilmiştir: Ruhları bedenlerinde kalmaya devam etmekle birlikte, onların tasarrufta bulunmasını (hareket etmesini) kabzeder yani çekip alır. فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى “Sonra ölümüne hükmettiği kimselerin ruhlarını berzah âleminde tutar; diğerlerini de yaşamaları için serbest bırakır.” Bu ise; uyuyan kişiyi, ölüm vakti gelinceye kadar tasarrufta bulunması yani hareket etmesi için serbest bırakır demektir, bunu İbn İsa demiştir… Said İbn Cübeyr de şöyle demiştir: Şüphesiz Allah, ölülerin ruhlarını öldükleri zaman, dirilerin ruhlarını da uyudukları zaman alır (kabzeder). Böylece Allah’ın birbirlerini tanımalarını istediği kişiler birbirlerini tanır. فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى “Sonra ölümüne hükmettiği kimselerin ruhlarını berzah âleminde tutar; diğerlerini de yaşamaları için serbest bırakır.” Yani ruhları geri iade eder demektir… Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: كَمَا تَنَامُونَ فَكَذَلِكَ تَمُوتُونَ وَكَمَا تُوقَظُونَ فَكَذَلِكَ تُبْعَثُونَ “Nasıl uyuyorsanız öyle ölürsünüz ve nasıl uyanıyorsanız öyle diriltilirsiniz.” Ömer şöyle demiştir: Uyku, ölümün kardeşidir. Cabir ibn Abdullah’tan merfu olarak rivayet edilen hadiste şöyle denilmiştir: Ey Allah’ın Rasulü, cennet ehli uyur mu?” Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: لَا، النَّوْمُ أَخُو الْمَوْتِ وَالْجَنَّةُ لَا مَوْتَ فِيهَا “Hayır, uyku ölümün kardeşidir; cennette ise ölüm yoktur.” Bunu Kurtubi tahric etmiştir]

Sonuç olarak:

A- İşte bu yüzden nefsin anlamını belirli bir şekilde zikretmedik; çünkü o karineye göredir; dolayısıyla anlam, aynı nassta veya başka bir nassta geçen karineye göre farklılık göstermektedir…

B- اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Allah, ölümleri anında ruhları bedenlerden çekip alır. Henüz ölüm vakti gelmemiş olanların ruhlarını ise uyudukları sırada alır; sonra ölümüne hükmettiği kimselerin ruhlarını berzah âleminde tutar; diğerlerini de belirlenmiş bir süreye kadar yaşamaları için serbest bırakır. Elbette bunda, etraflıca ve sistemlice düşünen bir toplum için nice dersler ve ibretler vardır.” [Zümer 42] ayet-i kerimenin anlamı hakkında Benim için racih olan anlam şudur; Allah Subhanehu ve Teala, nefisle (ruhlar) öldüğünde nefsi hayatın tüm işlerinden çekip alır (vefat ettirir); aynı şekilde uykusunda olan nefislerden (ruhlar) de hareket etme, ayırt etme, davranma ve benzeri özgürlüğünü çekip alır (vefat ettirir).

Benim için bu meselede racih olan budur; en iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır.

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 14 Saferu’l Hayr 1448

M. 28/07/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122145858927129051

Devamını oku...

Ahmed Şara, Yahudi Varlığına Yönelik Projesinin Özelliklerini Açıkladı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ahmed Şara, Yahudi Varlığına Yönelik Projesinin Özelliklerini Açıkladı

Haber:

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, ülkesinin, bir dizi ülkenin katılımıyla işgal ile bir güvenlik anlaşmasına varmak için çalıştıklarını belirterek şunları ekledi: “Bu anlaşmanın, Suriye'nin işgal altındaki Golan Tepeleri üzerindeki hakkından vazgeçmeden kapsamlı bir barışa zemin hazırlamasını umuyoruz.” Şam’ın “İsrail ile çatışmaktan kaçındığını ve onunla herhangi bir çatışmaya girmekte bir çıkar görmediğini” söyleyerek, devam eden güvenlik düzenlemelerinin başarılı olmasının daha geniş kapsamlı bir uzlaşmanın önünü açabileceğine işaret etti. (Arabi21, 26/7/2026)

Yorum:

Yapılan her açıklamanın ardından ve gün geçtikçe Ahmet Şara'nın, Yahudi varlığına yönelik projesinin özellikleri ortaya çıkmaktadır; nitekim onunla çatışmaktan kaçınmaktan, bir grup ülkenin gözetiminde bir güvenlik anlaşmasına varmaya çalışmaktan ve Suriye'nin işgal altındaki Golan üzerindeki hakkından taviz verilmeyeceğine dair şekli vurgusuyla birlikte bu anlaşmanın kapsamlı bir barışa kapı aralamasından bahsetmesi, evet tüm bunlar, onun izlediği yolu ortaya koymaktadır.

Bu adam boşuna getirilmemiş olup onun iktidara yükselişi ise sadece Beşar Esad rejiminin çöküşünün doğal bir sonucu değildir; aksine o suçlu rejimin başarmaktan aciz kaldığı belirli bir görevi yerine getirmek üzere gelmiştir.

Dolayısıyla bugün üzerinde müzakere edilen konunun özü, Filistin halkına destek olmak yerine, Yahudi varlığına güvenlik garantileri sağlamaktır; zira yeni Suriye’den, Yahudi varlığının güvenliği için güvenilir bir koruyucu olması istenmektedir. Bugün mesele, değişen siyasi tutumlar meselesi değildir; aksine kimlik ve hayati bir mesele olmasının yanı sıra bu ümmetin birikiminden ve akidesinden ödetilmek istenen bir bedel meselesidir. Nitekim Allah Azze ve Celle, ne kadar cazip olursa olsun, din ve ilkelerin satılması konusunda uyarmıştır; zira Subhanehu şöyle buyurmuştur: فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَناً قَلِيلاً “Öyleyse siz insanlardan korkmayın da yalnız Benden korkun. Ayetlerimi azıcık bir dünya menfaati karşılığında satmayın!” [Maide 44]

Akide konusunda taviz vermeye bir yer yoktur; Suriye halkının kanını normalleşme ve teslimiyete giden bir köprü haline getirmek isteyenlere karşı da bir hoşgörü yoktur. Kararlılık, Şam halkının fedakarlıklarına yakışan tek yoldur ve bu yolu reddetmek sadece siyasi bir tutum değildir; aksine dinimizin bize emrettiği bir vaciptir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ethem Abdulkerim

Devamını oku...

Yerleşimci Yayılmacılığı ve Devam Eden Sessizlik ve İşbirliği

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yerleşimci Yayılmacılığı ve Devam Eden Sessizlik ve İşbirliği

Haber:

Birçok kuruluş, işgal altındaki Filistin topraklarında, özellikle de Batı Şeria’da, silahlı yerleşimci milisler tarafından Tel ve Sarra kasabası ile Nablus ilindeki bu iki yerleşim biriminin çevresindeki köyler ile diğer şehir ve köylerdeki savunmasız sivillere yönelik düzenlenen saldırıların ardından yaşanan tehlikeli gerginlik artışına ilişkin kınama ve derin endişelerini dile getirdi. Bunu ise cinayetler, tutuklamalar, hastanelere yapılan baskınlar, toplu cezalandırmalar ve Filistin köylerine ve mülklerine yönelik geniş çaplı saldırılar izlemiştir.

Yorum:

İşgal güçlerinin himayesi ve koruması altında, yerleşimcilerin Filistin köylerine ve kasabalarına yönelik saldırıları büyük oranda artış göstermiştir; bu ise Batı Şeria’nın geniş bölgelerinde yaşanan baskınlar, gözaltılar ve askeri önlemlerin sıkılaştırılmasıyla aynı zamana denk gelmiştir. Bu da birçok kişinin şehit olmasına veya yaralanmasına, onlarca kişinin tutuklanmasına, çok sayıda ev, araç, ibadethane ve tarım arazilerinin yakılmasına ve çok sayıda koyun sürüsünün öldürülüp çalınmasına yol açmıştır. Tüm bu saldırılar, cezasızlık politikasının sürmesinin ve şiddeti kışkırtıp destekleyen Yahudi yetkililerden hesap sorulmamasının gölgesinde, bir bütün olarak sistematik bir savaş suçunun yanı sıra insanlığa karşı işlenen bir suç örüntüsü oluşturmaktadır.

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Filistinlilere karşı işlenen Yahudi suçlarını izleyen Medya Gözlemevi’nin kayıtlarına göre, 2020’den 2026 yılına kadar yerleşimcilerin gerçekleştirdiği saldırıların sayısı 10.431’e ulaşmıştır.

Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA), 2026 yılının başından bu yana işgal altındaki Batı Şeria’da Yahudi yerleşimcilerin karıştığı ve Filistinlilerin can kaybına ve mallarının zarar görmesine yol açan 1.330’dan fazla olayın belgelendiğini duyurmuştur; zira işgal güçleri ve yerleşimciler tarafından 18’i çocuk olmak üzere 77 Filistinli şehit düşerken yüzlerce kişi de yaralanmıştır. Ayrıca evlerin, camilerin, ağaçların ve tarımsal tesislerin yakıldığını veya tahrip edildiğini, bazılarının ise tamamen yıkıldığını ve en az 10 Filistinli ailenin yerinden edilmeye zorlandığını ve yeni yerleşim birimlerinin kurulduğunu da eklemiştir.

Bu gerginliğin tırmanması, özellikle Filistinli kadınların karşı karşıya olduğu tehlikeleri daha da kötüleştirmiştir; zira bu kadınlar, aile fertlerini kaybetmenin, zorla yerinden edilmenin, evlerinin yıkılmasının, güvensizliğin ve ailelerin geçim kaynaklarından mahrum kalmasının doğrudan yükünü omuzlamalarının yanı sıra işgalin ve yerleşimci şiddetinin devamından kaynaklanan psikolojik, sosyal ve ekonomik yüklerin de giderek artmasıyla karşı karşıya kalmaktadırlar.

Tüm bunlar, boyun eğen ajan Dayton otoritesinin gözü ve kulağı önünde gerçekleştiği halde otorite, yerleşim projesine karşı kılını dahi kıpırdatmamaktadır. Otoritenin yaptıklarının çoğu, yerleşim faaliyetlerinin durdurulması ve insanların korunmasının yanı sıra ihlalleri izlemeye ve meralara kurulan yerleşim karakollarının ve zorla yerinden edilmenin tehlikelerini öne çıkarmaya önem göstermesi amacıyla Yahudi varlığına baskı uygulaması için Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi’nden yardım dilenmekten ibarettir. Aman silah kaldırmayın ve bu yerleşimci yayılmacılığın karşısında durmayın; zira silah, ancak kendi cildinden olanlara ve görüş olarak ona karşı çıkanlara ve onun yozlaşmış ve yıkıcı projelerinin karşısında duranlara yönelir öyle mi!

Karanlık, Mübarek Toprak (Filistin) halkını her yönden kuşatmış durumdadır; zira işgalci ve otorite tarafından işlenen cinayetler, yağma, talan, yakma, hapsetme, işkence ve zulüm her yerde hüküm sürmektedir. Bu yüzden onlar için tek kurtuluş, Allah yolunda cihad eden Müslüman bir ordu tarafından işgalin, onun avenelerinin ve kuyruklarının kökünden sökülüp atılmasıdır; ancak o zaman İsra ve esirler kurtulacak ve adalet ile hayır yayılacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müslime Şâmî (Ümmü Suheyb)

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER