Pazar, 28 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/08
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Filistin’in Kurtarılması Sadece Filistin Halkının Değil, Tüm İslam Ümmetinin Sorumluluğudur

Suriye Devlet Başkanı’nın, Yahudi varlığıyla ilişkilerine dair yaptığı; Suriye’nin onunla çatışmadan kaçındığını, onunla karşı karşıya gelmek gibi bir niyetlerinin bulunmadığını, çeşitli ülkelerin katılımıyla Yahudi varlığıyla bir güvenlik anlaşmasına varılması için çalıştıklarını ve bu anlaşmanın başarıya ulaşmasının “kapsamlı bir barışın” önünü açabileceğini, bununla birlikte Suriye’nin işgal altındaki Golan Tepeleri üzerindeki haklarından vazgeçmeyeceğini ifade eden açıklamaları; hiç şüphesiz bütün samimi Müslümanlar ve devrimciler açısından büyük bir hayal kırıklığı oluşturmuş, üzerinde durulması gereken ciddi bir mesele hâline gelmiştir.

Yahudi varlığı, Filistin’i gasp eden bir varlıktır. Filistin; Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra ve Miraç yolculuğunun gerçekleştiği belde, fatihlerin ve kahramanların diyarı, mahşer ve neşir yurdu, Müslümanların ilk kıblesi ve Harem-i Şeriflerden üçüncüsünün bulunduğu mübarek İslam toprağıdır. Şehitlerin kanlarıyla sulanmış bu İslam toprağını, Filistinli olmayan ümmetin Faruk’u Ömer RadıyAllahu Anh ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ashabı fethetmiş; Kürt olan Selahaddin Eyyubi kurtarmış ve Osmanlı olan Sultan II. Abdülhamid muhafaza etmiştir. Dolayısıyla Filistin, Müslüman beldelerin incisidir, gözbebeğidir. Yüz binlerce Müslüman onu ve kutsiyetini savunmak için canını vermiştir. Bu sebeple Filistin, yalnızca Filistin halkına ait değildir; dünyadaki herhangi bir devletin, yönetimin veya örgütün de tek başına tasarrufunda değildir.

Yahudilerin Filistin’i işgal etmesiyle ortaya çıkan mesele, sadece Filistin halkının değil, bütün İslam ümmetinin meselesidir. Bu gerçek ümmetin vicdanında ve akidesinde kesin olarak yer etmiş olup, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu ayeti var oldukça da varlığını sürdürecektir:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescidi Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescidi Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” [İsra 1] Nitekim Şam devrimcileri de tâğût Beşşar’a karşı devrimlerinin ve onun rejiminden kurtulma mücadelelerinin en hararetli anlarında, “Milyonlarca şehit olarak Kudüs’e gidiyoruz” ve “Halk Filistin’in kurtuluşunu istiyor” gibi sloganları sıkça dile getirmişlerdir.

Batı’nın istediği siyasi kurallar çerçevesinde düşünmek, sömürgeciliğin ve işgalin devam etmesi anlamına gelir. Oysa ümmetin izzetine ve kurtuluşuna giden yol; sömürgecilerin İslam ümmetini parçalamak ve her bir ülkeyi tek başına avlamak için inşa ettiği Sykes-Picot hapishanesini sağlamlaştırmaktan değil, Yüce Allah’ın kitabına ve Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetine dayanan gerçek bir birlikten geçer. Bu nedenle Suriye halkının Yahudi varlığıyla olan sorunu yalnızca Golan’ın işgaliyle sınırlı değildir; aksine bu sorun Müslümanların topraklarının her bir karışının işgaliyle ilgilidir.

Bu sebeple Sykes-Picot kutusu içinde düşünmeye geri dönmekten, sömürgecilerin şartlarına boyun eğmekten, aşamacılık fikirleriyle nefsi kandırmaktan, statükoya teslim olmaktan ve mevcut duruma razı olmaktan şiddetle sakınılmalıdır! Eğer Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve güzide ashabı, zayıflıklarına ve ihtiyaçlarına rağmen mevcut duruma ve realiteye razı olsalardı, İslam hiçbir zaman ayakta kalamazdı ve İslam nimeti bugün bizlere kadar ulaşamazdı. Bizler şu şiarın ümmetiyiz:

وَاللهِ لَوْ وَضَعُوا الشَّمْسَ فِي يَمِينِي، وَالْقَمَرَ فِي يَسَارِي عَلَى أَنْ أَتْرُكَ هَذَا الْأَمْرَ حَتَّى يُظْهِرَهُ اللهُ، أَوْ أَهْلِكَ فِيهِ مَا تَرَكْتُهُ “Ey amca! Allah’a yemin ederim ki güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de bu davadan vazgeçmem, Ya Allah bu dini hâkim kılar ya da ben bu yolda yok olur giderim.”

Böylesine teslimiyetçi kavramlar, fedakârlıklar ve kanlarıyla bu asrın en azılı çeteleri ve tağutlarını bile deviren bir halka asla yakışmaz. Zira bu tür kavramlar ümmete şimdiye kadar zilletten, sömürgecilikten, parçalanmışlıktan ve İslam beldelerinin kaybından başka hiçbir şey kazandırmamıştır.

Devamını oku...

Ümmetin Meseleleri Forumuna Katılım Daveti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan herkesi, bu ay düzenlenecek olan "Ümmetin Meseleleri Forumu"na katılmaya ve katkıda bulunmaya davet etmekten memnuniyet duyarız. Bu ayki forumun başlığı şöyle:

Etiyopya Rönesans Barajı ve Sudan Üzerindeki Yıkıcı Etkileri

Konuşmacılar:

1- Üstat Ahmed El Hatib, Hizb-ut Tahrir üyesi

2- Üstat Hüseyin El Hadi, Hizb-ut Tahrir üyesi

Tarih: 18 Safer 1448 / 01 Ağustos 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Sömürgeci Kâfir Batı'nın İslam'a ve Müslümanlara Olan Kini

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sömürgeci Kâfir Batı'nın İslam'a ve Müslümanlara Olan Kini

Dr. Muhammed Bedri’nin “İslam Ümmeti: Bağımlılıktan Liderliğe” adlı kitabında şöyle geçmektedir: “Batı'nın, kendisini korkutan ve uykularını kaçıran İslam ümmetinin birleşmesi kâbusundan kurtulup rahatlayabilmesi için; her bir Müslüman ülkedeki yerel yaşamı, temel dayanakları ilk cahiliye köklerine dayanan özel bir renge boyaması gerekiyordu ki böylece İslam'ın görünüşünü birleştiren sosyal hayat; İslam öncesi eski köklerine geri dönerek ayrılığa ve parçalanmaya maruz kalabilsin.” Bundan dolayı eski uygarlıkların (tarihi kalıntılarının) kazınıp ihya edilmesi üslubu; Müslümanları kuşatıp onları zayıflatmak isteyen tuzağın temel hatlarından biriydi; işte Haçlıların İslam beldelerinde cirit atarken taşıdıkları o habis plan; Müslümanların sadakatini, İslam ile bu uygarlıklar arasında bocalatmak ve en nihayetinde İslam'a olan sadakatlerini tamamen söküp atmaya zemin hazırlamak amacıyla tarih öncesi uygarlıkları gün yüzüne çıkarmak için toprağı kazmaktı.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتَّى يَرُدُّوكُمْ عَن دِينِكُمْ إِنِ اسْتَطَاعُوا “Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler.” [Bakara 217] Nitekim Mısır halkı Firavunluk mirasını yüceltmekte, Sudan halkı Kuş uygarlığının asıl sahibi olmakla övünmekte ve Mağrip halkı ise Amazigh (Berberi) kimliğine çağrıda bulunmaktadır... Böylece Müslüman ülkelerin her biri İslam öncesi dönemleriyle övünmeye başlamış ve böylece de Batı, bu sayede İslam bağını parçalamada başarılı olmuştur!!

Bu nedenle ümmetin, İslam akidesi bağına sımsıkı sarılması, cahiliye bağlarını kaldırıp atması ve bu İslami kimliği somutlaştıran, Müslümanların enerji ve imkanlarını bir araya getirerek onları dünyayı yöneten küresel bir güç yapacak olan Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte ciddi ve kararlı bir şekilde çalışması gerekir.

هَٰذَا بَيَانٌ لِّلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِّلْمُتَّقِينَ
“Bu (Kur'an), bütün insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.” [Al-i İmran 138]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hüseyin (Ebu Muhammed Fatih) - Sudan

Devamını oku...

Ahmed Şara, Yahudi Varlığıyla Güvenlik Anlaşmasına Varmaya Çalışıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ahmed Şara, Yahudi Varlığıyla Güvenlik Anlaşmasına Varmaya Çalışıyor

Haber:

El Cezire kanalı, 26/07/2026 tarihinde Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile bir röportaj yayınladı; röportaj sırasında Şara, bir dizi ülkenin katılımıyla Yahudi varlığı ile bir güvenlik anlaşmasına varmak için çalıştığını açık ve net bir şekilde belirtti ve bu anlaşmanın, Suriye'nin işgal altındaki Golan Tepeleri üzerindeki hakkından vazgeçmeden kapsamlı bir barışa zemin hazırlamasını umduğunu ifade etti. Şara, Yahudi varlığı ile çatışmaktan kaçındıkları ve onunla herhangi bir çatışmaya girmekte bir çıkar görmedikleri eklemesinde bulundu. (El Cezire)

Yorum:

Bir zamanlar, Allah yolunda cihada, şeriatla hükmedilmesine, İslam sancağının dalgalanmasına çağrıda bulunduğu gibi Amerika ve Yahudileri ümmetin bir numaralı düşmanı olarak gören ve onlara karşı cihat çağrısı yapan konuşmalarla Müslümanların duygularını okşayan bir kişinin ağzından bu uyumsuz açıklamaları duyduğunda insan hayret ediyor! İnsan, bu insanların durumu nasıl değişti, nasıl gerilediler ve daha hayırlı olanı daha değersiz olanla nasıl değiştirdiler hayret ediyor! Buna karşı kişinin, yaratılmışların ve peygamberlerin efendisi, sevgili Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den rivayet edilen şu me'sur duayı etmekten başka çaresi kalmıyor: اللَّهُمَّ يَا مُثَبِّتَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ “Ey kalpleri sabit kılan Allah'ım! Kalplerimizi dinin üzerine sabit kıl.” Allah Azze ve Celle'den, bizi güzel bir sonla rızıklandırması için dua ve niyazda bulunmak gerekir.

Bu aldatıcılar, Ahmed Şara'nın; Yahudilerle barış içindeyiz, ancak Suriye’nin işgal altındaki Golan’daki haklarına dokunulmayacak gibi tatlı sözlerle insanların genelini çeşitli araçlarla aldatmaya çalışsalar da, ancak Allah Subhanehu ve Teala, onları ifşa etmeyi, onların gerçeklerini insanlara göstermeyi ve suçları ne kadar büyük olursa olsun, Allah'ın hakkında hiçbir sultan indirmediği gerekçelerle onları sürekli aklamaya çalışmaktan geri durmayanların yüzüne bunları çarpmayı ister. Filistin Kurtuluş Örgütü, Ahmed Şara'dan on yıllar önce, sabiteleri koruyacağı, Kudüs’ün Filistin’in başkenti olacağı ve Filistin topraklarının bir karışından bile taviz vermeyeceği ve diğerleri gibi yalan vaatlerle Filistin halkını satmıştı; ancak Allah, şahitlerin huzurunda bu örgütü ifşa etmiş, liderlerinin ihanetini ve Filistin ve halkına karşı kurdukları komployu ve tüm Filistin'i Yahudilere bıraktığını ortaya çıkarmıştır; bu yüzden Ahmed Şara, çok geç olmadan ve onların başlarına gelenler kendi başına da gelmeden önce, öncekilerden ders almalıdır.

Ahmed Şara, iktidara geldiğinden beri, suçlu Beşar Esad rejiminden kurtulduğu için Allah Subhanehu'ya şükretmek yerine, insanları aldatmak için üsluplarında basit bir değişiklik yaparak aynı yolda ilerleme başlamış, Nusra Cephesi’nin lideriyken vaat ettiği gibi Allah’ın şeriatını uygulamamış ve iktidara geldikten sonra Amerika, tiranlar ve Müslümanlara karşı tutumu tamamen değişmiştir. Bakın işte şimdi de onları (Amerika ve tiranları) dost ediniyor, onlarla güçlü ilişkiler kuruyor, onları ziyaret ediyor ve onları Şam’da kollarını açarak karşılıyor. Oysa Ahmed Şara başta olmak üzere Beşar’a karşı ayaklanan herkesi ortadan kaldırması için onu destekleyenler bizzat onlardı. Yahudilere karşı tutumu ise hayret vericidir; durumu o kadar kötüye gitmektedir ki, işgal altındaki Golan’daki haklarını korumak şartıyla onlarla kapsamlı bir barış yapma arzusu noktasına kadar ulaşmıştır!

Ey Ahmed Şara, farz edelim ki Yahudiler Golan'ı sahiplerine geri verdiler; peki bu durumda Müslümanlar ile Yahudiler arasındaki düşmanlık hali sona erecek mi? Peki bizimle onlar arasındaki düşmanlığın devam edip etmeyeceğini belirleyen ya da buna son veren yetki sahibi kimdir? Sınırlı aklın mı, yoksa kokuşmuş vatancılık mı? Peki Allah Subhanehu, on dört asırdan fazla bir süre önce Kerim Kitabı’nda, iman edenlere düşmanlık bakımından insanların en şiddetlisinin Yahudiler olduğuna hükmettiğinde, Golan işgal altında mıydı? Yoksa onların bize karşı düşmanlığı, İslam ve küfür var olduğu sürece devam edecek bir düşmanlık mıdır? Bu durum, Kıyamet Günü’ne kadar devam edecektir; bunun delili ise; bunu bize haber Sadıku'l Masduk'un şu hadisidir; Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Bu savaşta Müslümanlar Yahudileri öldürürler. Hatta bir Yahudi taşın, ağacın arkasına gizlenir. Bunun üzerine o taş, o ağaç, ey Müslüman! Ey Allah’ın kulu! İşte arkamda bir Yahudi. Gel, onu öldür, der. Peki ya Filistin'in geri kalanıyla birlikte hâlâ Yahudi işgalinin boyunduruğu altında bulunan Müslümanların ilk kıblesine ne olacak? Filistin hâlâ işgal altındayken, onlarla nasıl uzlaşmak ve kapsamlı bir barış yapmak isteyebilirsin? Müslümanların savaşı bir değil mi? Müslümanların düşmanı bir değil mi? Tüm bunlardan daha da şaşırtıcı olan ise, Suriye’nin güneyinde hâlâ varlığını sürdüren ve istediği kişilere ateş açıp istediği kişileri tutuklayan Yahudiler ve Yahudi ordusuyla barıştan bahsetmesidir!!

Eğer Golan Ahmed Şara için bu kadar değerliyse ve buraya dokunulmasını reddediyorsa, neden 8/7/2026 tarihinde Ankara’da NATO Zirvesi’nin marjında Trump ile bir araya geldiğinde, Trump gazetecilerin, Amerikan heyetinin ve Suriye heyetinin önünde, Yahudilere hiçbir önceki ABD başkanının sunamadığını sunan tek başkan olduğuyla övünmeye başlayıp Kudüs ve Suriye Golan Tepeleri de dahil olmak üzere Yahudilere sunduğu şeyleri saymaya başladığında neden sessiz kaldı?!

Son olarak Ahmed Şara’ya, Allahu Teala’nın şu kavlini hatırlatırız: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاءَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِين “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” [Maide 51]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Ebu Hişam

Devamını oku...

ABD, Ukrayna Krizindeki Belirleyici Rolünü Koruyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD, Ukrayna Krizindeki Belirleyici Rolünü Koruyor

Haber:

ABD Başkanı Trump, Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski ile yaptığı görüşmenin son derece verimli geçtiğini belirtti. Taraflar çok çeşitli konuları ele aldı. Trump, Truth Social sitesinde şunları yazdı: “Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski ile bir araya gelmek benim için büyük bir onurdu. Birçok konuyu ele aldık. Toplantı son derece verimli geçti.”

Zelenski, 28 Temmuz'da Trump ile yaptığı görüşmede Patriot hava savunma sistemi için önleyici füze üretim lisansı alınması konusunu görüştüklerini açıkladı. (New Voice of Ukraine)

Yorum:

Trump’ın ikinci döneminden sonra, özellikle de 28 Şubat 2025’te Zelenski ile yaptığı görüşmenin ardından, pek çok kişide Trump döneminde ABD’nin Rusya-Ukrayna savaşını bir an önce sona erdirmeye çalıştığına dair bir izlenim oluşmuştu. Ancak bir yıl beş ay geçtikten sonra, gerçek hedefin savaşın yükünü Avrupa ülkelerine aktarmak ve aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa'daki en büyük istikrarsızlık kaynağında lider rolünü korumak olduğu ortaya çıktı.

ABD, ister eski Başkan Biden döneminde ister şu anki Başkan Trump döneminde olsun, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kendi uzun vadeli hedeflerini gerçekleştirmek için kullanmaktadır ki bu hedeflerden bazıları şunlardır:

1- Dış tehdidin varlığı nedeniyle NATO’nun güçlendirilmesi. Nitekim 24-25 Haziran 2025 tarihlerinde Lahey’de düzenlenen NATO Zirvesi’nde ABD, ittifak üye ülkelerini 2035 yılına kadar savunma ve güvenlik harcamalarının toplamını yıllık gayri safi yurtiçi hasılanın %5’ine çıkarmaya zorlama yönündeki uzun vadeli hedefine gerçekleştirmiştir.

2- Avrupa ülkeleri, enerji kaynaklarını Rusya'dan, ABD enerjisi de dahil olmak üzere başka kaynaklara kaydırmıştır. Bu kayma, Şubat 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmesinden hemen sonra başlamıştır.

3- Çin’in Rusya ile ittifak kurmasını engellemek; zira bu, Çin’e ucuz Rus enerjisine ve diğer kaynaklara erişim imkânı sağlayacaktı. Çin ile Rusya arasında tam bir ittifakın kurulması meselesinin askıya alınması; zira Çin, yaptırımlardan çekindiği için bekle-gör yaklaşımını benimsemiş olup Rusya-Ukrayna savaşının sona ermesini beklemektedir.

4- Rusya'nın uluslararası nüfuzunu bölgesel bir güç seviyesine indirgemek. Bugün ise ABD, Rusya’nın bölgesel nüfuzunda genişleyerek onu Orta Asya ve Kafkasya’nın dışına itmektedir.

Bu planın uygulanmasındaki en önemli aşamalardan biri, 7 ve 8 Temmuz tarihlerinde Türkiye’de düzenlenen son NATO Zirvesi olmuştur. Zira ABD, hedeflerine ulaşmış ve ittifak ortakları arasında görev dağılımına fiilen başlamıştır.

Doğal olarak hukuki açıdan NATO, egemen devletlerin oluşturduğu bir ittifak olup, kararlar doğrudan emirlerle değil, uzlaşma yoluyla alınmaktadır. Ancak ABD, pratikte muazzam bir ekonomik ve siyasi nüfuz kullanarak Avrupa ve Kanada’yı fiilen yeni mali yükümlülükler üstlenmeye zorlamaktadır.

Aşağıda, Avrupa ülkelerinin Washington’un koyduğu şartlara uyduğunu teyit eden Ankara Zirvesi’nden bazı gerçekler, rakamlar ve alıntılar yer almaktadır:

Müzakerelerin sona ermesinin hemen ardından Trump, başkanlık uçağında gazetecilere yaptığı açıklamada, özellikle Avrupalıların taleplerine yanıt verdikleri için zirveyi başarılı bulduğunu belirtmiştir.

Trump: “Hayır, bu benim son zirvem değil. Bence bugün önemli bir ilerleme kaydettiler. Bazı tavizler verdiler ve bence NATO bugün önemli bir ilerleme kaydetti.”

Zirve öncesinde NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupa’daki savunma harcamalarındaki muazzam artışın ve Ukrayna’ya sağlanan finansmanın doğrudan Trump’ın baskılarının bir sonucu olduğunu açıkça kabul etmiştir.

Mark Rutte: “Açık konuşalım: Başkan Trump'ın Avrupalı müttefiklere ve Kanada'ya bu konuda yaptığı çağrı gerçekten yardımcı oldu ve meyvelerini veriyor. Bunun son derece önemli olduğunu düşünüyorum.”

Rutte, Avrupa’nın ABD’nin taleplerini karşılamak için ayırmak zorunda kaldığı fonların boyutuna ilişkin belirli astronomik rakamlar verdi ve şöyle dedi: “Rakamlara baktığınızda, Avrupalı müttefikler ve Kanada 2025 ve 2026 yıllarında ekstra 258 milyar dolarlık savunma yatırımları yaptı ve bu devam edecek. Bu, müthiş bir meblağ.”

Ankara’da yapılan resmi açıklamada, ABD'nin Ukrayna'nın 2026 yılı askerî paketinin doğrudan finansman sorumluluğundan çekildiği ve bu görevi müttefiklerine devrettiği belirtildi. Buna ek olarak Rutte, zirve sırasında ülkelerden sadece taahhütlerde bulunmalarının değil, aynı zamanda Trump’ın uzun vadeli planının (2035 yılına kadar gayri safi yurtiçi hasılanın %5’ini savunmaya ayırma) uygulanmasına ilişkin hazır raporlar sunmalarının da istendiğini vurgulamıştır: “Ankara'da, ülkelerin bu %5'lik hedefi gerçekleştirmek için net, somut ve inandırıcı planlar sunmasını bekliyorum.”

ABD son bir uyarıda bulundu: Ya Avrupa, Ukrayna’nın savunma sorumluluğunu üstlenip silah alımlarını, özellikle de ABD askeri sanayi kompleksinden yaptığı alımları önemli ölçüde artıracak, ya da ABD, Avrupa’nın ittifaka katılımını sorgulayacaktır. Avrupalı liderler bu görevi kabul ettiler, 2026 yılı için 70 milyar Avroluk bir yardım paketi sağlamayı onayladılar ve fiilen Beyaz Saray’ın sadakatini satın aldılar; Trump’ın kendisinin “taviz vermeyi kabul etmek” olarak nitelendirdiği şey işte buydu.

Böylelikle ABD, ister Demokratlar ister Cumhuriyetçiler iktidarda olsun, ister Biden ister Trump döneminde olsun, Ukrayna krizini kontrol altında tutmaya devam etmekte ve Avrasya kıtasındaki jeopolitik çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadır; bunu da eylemlerini, Ukrayna halkının çıkarlarına önem verdiği kisvesi altına gizlemeye çalışarak yapmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Fazıl Hamzaev - Ukrayna

Devamını oku...

Tunus: Kriz Bir Yönetim Sistemi Haline Geldiğinde, Çözüm Nedir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Tunus: Kriz Bir Yönetim Sistemi Haline Geldiğinde, Çözüm Nedir?

Milletlerin hayatlarında, sessizliğin bir suç, görmezden gelmenin bir ihanet, kaçamak davranmanın ise gerçeğin örtbas edilmek sayıldığı anlar vardır; zira hak karşısında susan dilsiz bir şeytan olmakta ve tarafsızlık batılı pekiştiren ve onun ömrünü uzatan bir suç ortaklığı kabul edilmektedir.

Krizlerin sadece geçici bir tökezleme, resmi bir açıklama ya da resmi bir bildiri veya süslü bir söylemle üstü örtülecek geçici bir zayıflık olmadığı; aksine devletin en çıplak biçimde ortaya çıktığı en sert anlarda onun yüzünü yansıtan bir aynaya dönüştüğü anlar da vardır; işte bu, devletin, toplumunun nabzını anlama ve toplumun acılarıyla süslü sözlerle değil, eyleme geçme iradesiyle yüzleşme kabiliyetinin sınandığı anlardır. Bu anlarda kriz, devleti ansızın basan olağanüstü bir tehlike olarak ortaya çıkmaz; aksine bizzat krizin bu rejimin gölgesinde sabit bir asıl haline geldiğini ve tek istisnanın krizin yokluğu olduğunu gözler önüne serer.

İşte bugün Tunus, tam da bu sınavın eşiğinde sendelemektedir.

Tunus’ta yaşayan biri, krizi artık soğuk rakamlarda ya da rutin raporlarda okumuyor; aksine krizi, ekmeğinin her bir diliminde, elektriğinin faturasında, bakkalın önünde tereddüt eden bir annenin bakışında, hayatın en temel gereksinimlerini aramak için kuyruklar arasında mekik dokuyan bir babada ve tabii uyuşturucu belasından kurtulabilmişse hayatta kalma hayali ile gitme zorunluluğu arasında gidip gelen bir gencin gözünde yudumlamaktadır; öyle ki bu ülkede bir insan, artık suyu, elektriği ve insanca bir yaşamı, bir hak değil de sanki bir ayrıcalık istiyormuş gibi arar hale gelmiştir!

Kriz artık haber bültenlerindeki bir başlık ya da ekonomik raporlarda bir madde değildir; aksine insanların yaşamlarının en ince ayrıntılarına kadar kendini dayatan, mevcut durumlarını ağırlaştıran ve geleceklerine endişe ve korku tohumları eken günlük bir gerçeklik haline gelmiştir.

Bir yetkilinin hata yapması ayıp değildir; buna rağmen Faruk Ömer ibn Hattab, Irak’ta tökezleyen bir katır hakkında sorgulanmaktan korkardı. Asıl ayıp, hatanın bir siyaset, aksaklığın bir yaklaşım ve kaçınılmaz başarısızlığın stratejik bir tercih haline gelmesidir; işte o zaman kendini bile yönetmekten aciz olan biri insanları yönetme görevine layık görülüp, halkına da susuzluk günleri ile zifiri karanlık geceler arasında felaketler tattırabilir.

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِذَا ضُيِّعَتْ الْأَمَانَةُ فَانْتَظِرْ السَّاعَةَ “Emanet zayi edildiği zaman kıyameti bekle!” (Birisi) dedi ki: Emaneti zayi etmek nası olur ey Allah’ın rasulü! (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: إِذَا أُسْنِدَ الْأَمْرُ إِلَى غَيْرِ أَهْلِهِ فَانْتَظِرْ السَّاعَةَ “İş ehli olmayan kimseye havale edilip verildiğinde kıyameti bekle!” Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ سَنَوَاتٌ خَدَّاعَاتٌ؛ يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ، وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ وَيُخَوَّنُ فِيهَا الْأَمِينُ، وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ»، قِيلَ: وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ؟ قَالَ: «الرَّجُلُ التَّافِهُ يَتَكَلَّمُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ». “İnsanlara öyle aldatıcı seneler gelecek ki o zaman yalancılar doğrulanacak, doğru sözlüler de yalanlanacaklardır. O zaman hainlere itimat edilecek, emin olanlar da ihanetle suçlanacaklardır. İşte o zaman Ruveybida konuşacaktır.” Denildi ki: “Ruveybida da nedir?” Buyurdu ki: “Kamunun işleri hakkında (söz sahibi olan) değersiz adamdır!” [İbn Mace ve Ahmed rivayet etti]

İşte burada bizzat Tunus’la ilgili acil bir soru kendini dayatmaktadır: Bu, gelip geçici bir kriz mi, yoksa yapısal bir kriz mi? Bu, yönetimdeki bir kusur mu, yoksa özündeki bir çürüme mi? Bu, idari bir tökezleme ve su ile elektriğin kasıtsız kesintisi mi, yoksa hatalarını düzeltme yeteneğini yitirmiş bir yönetim sisteminin bozulması mı?

Tunus, on yıllardır büyük dönüşümler tanımış; yüzler ve sloganlar birbirini izlemiş, maskelerin değiştiği gibi vitrinler ve renkler değişmiş, ancak rejim saf bir laik cumhuriyet sistemi olarak kalmaya devam ettiği gibi ekonomik çözümler de, İslam’ı tamamen yönetimden dışlamak amacıyla liberal kapitalist olarak kalmaya devam etmiştir; bu da her alanda ve her düzeyde bir felaketle sonuçlanmıştır; ancak resmi söylem, son yıllarda yaşanan tökezlemenin büyük bir kısmını, sözde “devletin içten patlatılmasının” bir sonucu olarak yorumlamayı ve yönetimi yolsuzluk, işleri aksatma ve halka eziyet etme gibi görüntülerden temizlemeye çağrıda bulunmayı, başarısızlığını “kara on yıl” ve onun kalıntılarına yüklemeyi ve bu on yılın yöneticilerinin uyguladığı yamalı çözümleri, başta borçlanma politikası olmak üzere kendisi için bir gerekçe olarak göstermeyi alışkanlık edinmiştir.

Ancak sorulması gereken asıl derin soru, yalnızca devletin işleyişini kimin engellediğiyle ilgili değildir; aksine bu aksaklıkların en baştan birikmesine izin veren sistemin doğasıyla ilgilidir: Otorite nasıl yönetilmektedir? Yeterlilikler hangi kritere göre seçilmektedir? Genel politikalar nasıl şekillendirilmektedir? Seçenekler başarısız olduğunda hesap verebilirlik neden buhar olup uçmaktadır? İmkânsız bir zaferi beklemek uğruna, yenilgiye mahkûm kararları evirip çevirmedeki tüm bu ısrar niye? Tüm bunlardan daha da şaşırtıcı olan ise, çözümlerin yanı sıra cevapları da sunması gereken kişilerin, insanlar adına sorular sorduğu bu ani ziyaretlerdir; belki de bu, bir günah keçisi aramak ve yamanın yırtığı genişlediğinde halkın patlama anını ertelemek amacıyladır.

Devlet, yalnızca kaynakları sağlamaktan aciz kaldığında değil, aksine hatasını kabul etme yeteneğini yitirdiğinde zayıflar. Tehlike, sorunun varlığında değil; aksine sorunu, sanki bağırıp çağırarak buhar olup uçacakmış gibi hafife almakta, halkı cehalet içinde tutmaya ve onu “kapalı odalar” teorisiyle ikna etmeye çalışmakta yatmaktadır; oysa bu açık umursamazlığın içerdiği şey, Allah’ın Kitabı’na saygısızlık ve O'nun ayetlerini tahrif etmektir. En büyük tehlike ise, demokrasi ve onun insan yapımı anayasalarıyla, ümmetin otoritesini açıkça gasp etmelerine rağmen sanki vahiy yoluyla sabitmiş gibi muamele etmektir; oysa İslam ve onun hükümleri, bu halkın kimliğinin ve zafer ve iktidarla vaat edilmiş köklü bir ümmetin tarihinin bir parçası olmasına rağmen, bir kenara itilmiştir.

Bu da bize tam olarak Firavun’un kavmiyle olanları hatırlatmaktadır; zira Firavun, onlara hükmetmek için akıllarını küçümsemiş ve onları cahil bırakmıştı; onlar da kavrayışlarının zayıflığından ve Allah’ın metodundan uzaklaşmalarından dolayı ona boyun eğmişlerdir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ “Firavun kavmini aldattı; onlar da kendisine boyun eğdiler. Onlar fasık (yoldan çıkmış) bir kavimdir.” [Zuhruf 54]

Herhangi bir yönetim sisteminin başına gelebilecek en korkunç şey, başarısızlığını önlemekten daha çok onu yorumlamakta ustalaşmış olmasıdır. Her krizin kendi nedenleri, her tökezlemenin kendi gerekçeleri vardır; ancak halklar gerekçelerle değil, aksine sonuçlarla yaşamaktadır. Bir vizyona sahip bir devlet ile sadece zamanı idare etmekle yetinen bir devlet arasında çok büyük bir fark vardır; ilki krizleri ehlileştirir ve onları reformu dizginleyen unsurlara dönüştürür; ikincisi ise patlamayı erteler ve felaketi süsler.

Tunus'taki karmaşanın belki de en belirgin göstergelerinden biri de, hükümetlerin, sanki rüzgârlı bir masaya atılan oyun kartlarıymış gibi kurulma biçimidir. Oysa hükümet, her fırtınada değiştirilen ve rejimin krizini pekiştiren bir isim listesi değildir; aksine bir vizyona, net standartlara, çalışma ve muhasebe alanına ihtiyaç duyan siyasi bir projedir; bu yüzden asıl olan, yönetimin İslam temelinde olması, dahası İslam’ın bir yaşam, toplum ve devlet için bir sistem olmasıdır. Ancak yetkililerin değişimi, politikaların değişiminden daha hızlı hale geldiğinde, o zaman soru artık kişilerle ilgili değildir, aksine tıpkı çıkış yolu olmayan bir labirentte dolaşan biri gibi bu kısır döngüyü üreten model ile ilgilidir.

İşte bu, halkın en pahalı vergi ve en kolay bir av olmaya devam ettiği kokuşmuş kapitalist sistemin labirentidir. Tunus halkına dayatılan büyük krizler, sadece bütçe tablolarında değil, aksine hayatın anlamını oluşturan küçük ayrıntılarda okunmalıdır; bu ayrıntıların her biri bize, Tunus'ta onurun en basit tezahürlerinin dahi birer lüks haline geldiğini; insanca bir yaşamın ise sadece boyun eğmeye, pısırıklığa, zulme ve baskıya karşı susmaya ve ağızların kapatılmasına razı olan kimseye verilen bir refaha dönüştüğünü göstermektedir; bu da devrimi yüzünden bu halka verilen bir ceza ve tiran Bin Ali rejiminin bir intikamıdır. Bu yol, sloganları ve başlıkları ne olursa olsun halkı, sömürgeciliğin boyunduruğundan kurtulup bu aşağılanma ve zilleti üzerinden atmadıkça yapay sınırlar içinde ömür boyu hapis cezasına mahkûm etmiş demektir. Peki devrim günlerinde insanların sloganı attığı onur hani nerede? Peki müminlerin annelerine dil uzatmanın, modernizm savunucuları nezdinde artık bir gelenek ve kültür haline geldiği bir zamanda, maddeyi ruhla meczeden ve ümmeti eski şanlı günlerine döndüren İslam hani nerede?!

İşte burada, Tunus’taki yıpranmış siyasi söylemin en zorlu sınavı ortaya çıkmaktadır. Zira halklar, sorunların çokluğundan dolayı güvenlerini kaybetmezler; aksine sorunlar sanki birer oyunmuş gibi yönetilirken gerçekliğin ise yıprandığı ve söylemin de, sanki sahne artık bir savaş alanı değil de kötü yönetilmiş bir tiyatronun sahnesiymiş gibi her fırsatta kendini yeniden üretmek için süslendiği zaman güvenlerini kaybederler; zira bu tiyatroda yöneticiler, Batı’nın elinde hareket eden kuklalar haline gelirler ve ümmeti paramparça etmek ve yeniden ayağa kalkmasını engellemek için ulusal kurtuluş savaşına girdiklerini iddia ederler.

Hangi iktidar olursa olsun bir iktidar, gücünü sadece kurumlardan ya da konuşma ve sloganlardan değil, aksine insanların hayatını koruma ve onurlarını muhafaza etme gücünden alır. Devlet en temel görevlerini yerine getiremediğinde, o zaman sorun artık lobilerde ya da komplolarda değil, aksine ülkenin yönetilme biçiminin tam kalbinde yatmaktadır.

Ancak Tunus’taki iktidar, sanki sesleri susturmak birikmiş krizleri çözebilirmiş gibi açıkça baskı, aşağılama ve evcilleştirme yolunu seçmiştir! Ancak tarih bize, halkların öfkesinin, kendini ifade etmeleri engellendiğinde gizli kalmadığını öğretmiştir. İnsanlar korkudan sessiz kalabilir, protestolar geçici olarak gerileyebilir; ancak çözüme kavuşturulamayan krizler biriken bir gerginliğe dönüşür ve bu biriken gerginlik de bir anda hiçbir iktidarın kontrol altına alamayacağı kadar büyük bir krize dönüşür; çünkü halklar zorluklara katlanabilir, ancak her gün yaşadıkları hususlarla çelişen bir gerçekliği kabul edilmesinin istenmesine katlanamazlar.

Buna göre yarının sorumluluğu sadece yöneticilerin omuzlarında değildir; çünkü halkların, gafletlerinden uyanması ve yöneticilerini, İslam’a dayalı olarak muhasebe etmesi gerektiği gibi Rablerinin şeriatını ikame etme ve O'nun dininin sancağını yüceltme çağrısına icabet ederek İslam’a göre ve onun için yaşaması da gerekir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Bugün Tunus’un daha fazla gürültüye ya da daha fazla göz alıcı vaade ihtiyacı yoktur; aksine krizi yönetmeye ve bu krizden kurtulmaya yönelik bir projeye ihtiyacı vardır ki böylece zeytin ülkesi, insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet içinde doğal konumuna geri dönebilsin. Dahası Tunus, İslami hadaratın inşası ve geliştirilmesi davetinin bir başlangıç noktası ve merkezi olabilsin; işte bu davete ümmet içinde Hizb-ut Tahrir öncülük etmektedir; tıpkı yakın geçmişte Tunus, ümmetin devriminin kıvılcımının ve değişim arzusunun başlangıç noktası olduğu gibi.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

Müslümanların Sessizliği, Bu Gaspçıyı Daha Da Cüretkâr Hale Getirmektedir

Haber-Yorum

Müslümanların Sessizliği, Bu Gaspçıyı Daha Da Cüretkâr Hale Getirmektedir

Haber:

Ultra Filistin haber sitesi, “Soykırıma Eş Zamanlı Olarak Batı Şeria ve Kudüs'te 24 bin 600 Tutuklama Vakası” başlıklı bir rapor aktardı.

Yorum:

Gazze’deki savaş, dahası soykırım, bir an bile durmamıştır. Her gün şehitler, yaralılar ve kayıplar olduğu gibi yangınlar çıkmakta, evler yıkılmakta, camiler havaya uçurulmakta… ve varlık, varlığını katliam, terör ve zulümden beslemektedir.

Müslümanların Gazze’deki soykırıma karşı üç yıl boyunca sessiz kalması, bu gaspçıyı daha da cüretkâr bir hale getirmiştir; oysa İslam ümmetinin önünde 7 Ekim 2023 tarihinde, hatta tam üç yıl boyunca, askeri olarak harekete geçmek, cihat ilan etmek ve Filistin’i kurtarmak için altın bir fırsat varken herkes, gerçek bir çatışmadan korkan bir ordudan ve ihanet ve aşağılanmada onunla suç ortaklığı yapan yöneticilerden korktuğu için sessiz kalmıştır.

Bu durum hâlâ devam etmekte olup, görünen o ki Müslüman ordularının sessizliğini bir işaret olarak gören Yahudi varlığı, tüm gücünü Batı Şeria ve komşu ülkelere yönelik vahşi operasyonlarını genişletmek için kullanmaktadır.

Her gün Batı Şeria’da şehitler, tutuklamalar ve ev yıkımları yaşanmakta, yerleşimci sürüleri ve çeteleri ise eşi benzeri görülmemiş bir şekilde hadlerini aşmaktadır; hatta bu durum, onların sokaklarda kadınları durdurup taciz etmelerine, evlerin mahremiyetini ihlal etmelerine, sakinlerini her gün korkutmalarına ve hiç utanmadan alenen hırsızlık yapmaya çalışmalarına kadar ulaşmıştır.

Buna karşılık, Otorite Başkanı ve onunla birlikte İslam ümmetinin ve İslam ülkelerinin birliği konusunda alimlerden oluşan yalancı şahitler korosu, Birleşmiş Milletler Konseyi’ne kınama raporları sunmakla yetinmektedir!

Hepimiz çözümün, orduları cihat için hareke geçirmek olduğunu bildiğimiz gibi Filistin’in kurtarılmasının mutlaka gerçekleşecek olan bir emri vaki olduğunu da kesin olarak biliyoruz. Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bizlere müjdelediği gibi Hilafet kurulacak ve özellikle çevre ülkelerdeki siz ey Müslüman orduları, kaçınılmaz olarak Yahudilerle fiili bir askeri çatışmaya gireceksiniz. O halde neden bekliyorsunuz?!

Sessiz kaldığınız her dakika, yeni bir şehit, yaslı bir anne, hıçkıran bir eş ve ağlayan çocuklar anlamına geldiği gibi hiçbir yardımcısı olmayan gözaltı merkezlerindeki çocuklar ve kadınlar anlamına gelmektedir.

Geçen her dakika, Allah’ın sizden hesap soracağı bir yüzüstü bırakma ve şehitlerin kanıyla ve yaralıların iniltileriyle yazılan bir ihanettir.

Peki Allah’a tövbe edip O’ndan af dilemeyecek misiniz? İman edenlerin, Allah'ı anmak ve Hak'tan inen hususlar için kalplerinin ürpermesinin zamanı gelmedi mi?

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الْأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌ * إِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَااباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir. Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” [Tevbe 38-39]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şam Abdullah

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER