Salı, 23 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Gazze Yanarken Orduları Kışlaya Hapsedenler, Riyad’da İhanet Mesaisindeler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Gazze Yanarken Orduları Kışlaya Hapsedenler, Riyad’da İhanet Mesaisindeler

Haber:

Yarın, Riyad'da düzenlenecek "Ortak Savunma İçin Mekke Anlaşması Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Toplantısı"na Bakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu katılacak. (04.10.2026 Anadolu Ajansı)

 

Yorum:

Mescid-i Aksa ve Gazze her gün işgalci Yahudi varlığının çiğnemesi altındayken, ordularını kışlalara hapseden kuklalarına ve kölelerine Mekke’de Savunma Paktı’nı kurdurtan Amerika, şimdi de içine düştüğü İran bataklığından kurtulmak için ajanlarını nasıl devreye sokabilirimin derdindedir. İşte aslında Riyad’da kurulan bu masalar, İslam beldelerini bölen, Ümmet'in zenginliklerini Batı’ya peşkeş çeken, Mekke’nin pak adını kendi kirli siyasetlerine alet eden sınır muhafızı Ruveybida yöneticilerin efendilerine hizmet etme, efendileri Amerika’yı İran çıkmazından kurtarma toplantılarından başka bir şey değildir. Bunlar, İslam ümmetinin üçüncü mukaddes mekânı kabul edilen Mescidi Aksa’yı Yahudilerin pisliğinden temizleme, Sudan’da ve Yemen’de akan pirüpak Müslüman kanını durdurma, işgal altında bulunan Filistin, Lübnan ve Suriye’yi Yahudilerden kurtarma toplantıları kesinlikle değildir. Eğer öyle olmuş olsaydı, dördüncü kez toplanmaya gerek kalmadan daha ilk kurulduğu saatten itibaren seferberlik ilan edip Yahudilere savaş ilan eder ve işgal altındaki topraklarımızı Yahudilerden kurtarırlardı.

Mescid-i Aksa Yahudilerin postallarıyla her gün çiğnenirken, Gazze yerle yeksan edilirken, Sudan ve Yemen kan gölüne dönmüşken ve Ümmet’in feryadı arşa ulaşmışken kışlalarındaki devasa orduları zincirleyenler; şimdi Riyad’ın lüks salonlarında güya kutsal mekânların savunucusu rolüne bürünmektedirler. Bu, işbirlikçilerin en klasik riyakârlığıdır! İslam beldesi İran’ı yerle bir eden, okuldaki masum çocukları öldüren Amerika’ya karşı savaş açacakları yerde Riyad’ın lüks salonlarında bir araya gelecek olan Erdoğan ve Suudi Hanedanı’nın adamları, katil ve küstah Amerika adına Ortadoğu’da vekalet savaşına girmenin, onun kirli işlerini yapmanın, askeri ve stratejik ağırlığını Pasifik'e kaydıran Amerikan’ın Orta Doğu’daki eli ve kolu olmanın plan ve projesini yapacaklar.

Şunun iyi bilinmesi gerekir ki 7 Ağustos’ta Mekke’de Erdoğan’ın, İbn Selman’ın ve Şerif’in katılımıyla imzalanan Mekke Savunma Anlaşması’nın Mekke ve Kudüs gibi kutsal mekanların savunulmasıyla, işgal altındaki toprakların kurtarılmasıyla yakından uzaktan hiçbir ilgisi yoktur. Bu, tamamen Amerika’nın talimatıyla İran’a karşı, İran’ı müzakere masasına oturtmak için kurulmuş bir ittifaktır. Her ne kadar imzalayanlar, bunun İran’a karşı kurulmadığını söyleseler de…

İslam’ın doğduğu topraklar olan Suudi Arabistan, son Hilafetin yıkıldığı topraklar olan Türkiye, Sind Kralı Raja Dahir'i yenerek Sind bölgesini İslam’a açan Muhammed bin Kasım’ın toprakları olan Pakistan, yeniden Hilafet çatısı altında bir araya gelip geçmişte olduğu gibi Haçlı Batılılara karşı omuz omuza savaşmadıkça İslam ümmeti, çokluğuna rağmen yöneticilerinin ihaneti yüzünden sel önündeki çerçöp gibi oradan buraya savrulmaya devam edecektir. İslam ümmetinin acılarına ve yarasına ancak Hilafet merhem olabilir. Sahip oldukları devasa ordulara rağmen günümüzdeki hain ve ajan yöneticilerin, ümmetin yarasına ve acılarına merhem olmalarını geçtik yaralarına sadece tuz basmaktadırlar. Onlar, ümmetin acılarını bitirmek ve dindirmek için değil, acılarını kaşımak, yaralarına tuz basmak, kanayan yarası yoksa kanatmak için ümmetin başına dikilmiş ve getirilmiş acı ve yara kanatıcılarıdır. Efendileri tarafından onlara tevdi edilen misyon budur. Onların kaşıntı yapıcılıkları dışında bir de ümmetin birliğini önlemek için Sykes-Picot yapay sınırları üzerine efendileri tarafından bekçiler olarak dikilmiş sınır muhafızlığı misyonları vardır. İşte bunun dışında başka hiçbir misyon ve görevleri yoktur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ercan Tekinbaş

Devamını oku...

Yemen'in Egemenlik Kararı, Uzun Yıllar Boyunca Peşinden Koşulan Bir Yanılsamadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yemen'in Egemenlik Kararı, Uzun Yıllar Boyunca Peşinden Koşulan Bir Yanılsamadır

Haber:

Sanaa'da yayımlanan hükümet yanlısı günlük es-Sevra gazetesinin 1 Ekim Perşembe günkü sayısının sürmanşetinde kırmızı iri puntolarla şu başlık altında bir haber yer aldı: “Miftah: Büyük bir zafere ve egemenlik kararının tam anlamıyla özgürleşmesine doğru ilerliyoruz.” Haberde şöyle geçti: “Ayrıca 12 yıl boyunca Yemen'i boyunduruk altına almaya, diz çöktürmeye, aşağılamaya ve işgal etmeye çalışıp başarısız olan düşmanların önümüzdeki turlarda da başarısız olacağını, hüsrana ve yenilgiye uğrayacağını vurguladı. Allâme Miftah; Yemen'in yeni bir tarihe, büyük bir zafere, egemen karar hakkının tamamen özgürleştirilmesine ve Yemen halkının haklarının söküp alınmasına doğru ilerlediğini bildirdi.”

Yorum:

Yemen'de geçtiğimiz onlarca yıl boyunca bağımsızlık ve egemen karar sloganlarıyla kulaklarımız sağır edildi; bu süre zarfında insanlar yönetim, ekonomi, eğitim, sağlık ve diğer alanlardaki sefil koşullara uyandılar; bu da yükseltilen sloganı değil; aksine gasp edilmiş siyasi bir kararı ve hayat tarzımızın üzerine çöken yeni bir sömürgeciliği yansıtmaktadır. Oysa bağımsızlık; tek bir ülkenin onlarca parçaya bölünmesinden ve sınırlarla birbirinden soyutlanmasından başka bir anlam ifade etmemektedir; yeni tarih ise; İslam nizamının eski tarih sayılarak insanların hayatından uzaklaştırılmasından başka bir şey değildir; ayrıca ümmetin otoritesinin yerine, Birleşmiş Milletler'in İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nden ibaret olan halkın hakları konulmuştur; nitekim ahlaksızlığı ve taşıdığı ve yaydığı fikirlerdeki hayasızlık ve fuhşu teşvik eden Birleşmiş Milletler kürsüsünden yayılan bu sloganın neyi gizlediğini ve bunun son halkasının da CEDAW olduğunu herkes biliyor. İşte aynı slogan bugün yeniden kulakları çınlatmaktadır!

Ey Allâme Miftah! Eğer iddia ettiğin gibi karar hakkı senin elindeyse ve halkın senin nezdinde hakları varsa, iman ehli senden İslam ile hükmetmeni talep ediyorlar ki böylece onun gölgesinde huzur içinde yaşasınlar, sen ve seninle beraber olanlar da göklerin ve yerlerin Rabbinin katında ecir kazanasınız.

Hangi zafer ey Miftah! Rumlara karşı mı yoksa Perslere karşı mı? Sizin yürüttüğünüz bu mücadeleler, İslam ümmetinin düşmanlarının bizzat kendilerinin yürütmekten aciz kaldıkları ve onların çıkarlarına hizmet eden fitne mücadeleleridir. Gelin hep birlikte güpegündüz Rüstem’in huzuruna girerek mızrağıyla onun minderlerini parçalayan ve şu meşhur sözünü söyleyen Müslümanların ordusundaki bir mücahit olan Sahabi Rib‘î bin Âmir Radıyallahu Anh’a bir bakalım: “İnsanları kula kul olmaktan insanların Rabbine ibadet etmeye, dünyanın darlığından dünya ve ahiretin genişliğine ve dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine çıkarmak için geldik.” Bir de kendilerini kimse görmesin diye zifiri bir karanlık gecede Maskat'taki Amerikan Büyükelçiliği'ne sızıp, Babulmendep Boğazı'ndan geçişleri sırasında gemilerinin güvenliği konusunda ABD'ye güvence verenlere bir bakalım!

Eğer karar, egemenlik halka değil şeriata, otorite ise ümmete ait olur ve ümmet de Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşid Hilafet Devleti'nin gölgesinde Raşid bir Halifeye biat edip nasbederse egemen olur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

ABD’nin Kurduğu İttifaklara Katılmak Haramdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD’nin Kurduğu İttifaklara Katılmak Haramdır

Haber:

2 Ekim 2026'da Pakistan Silahlı Kuvvetleri'nin medya kanadı, Ravalpindi'deki Ordu Genel Karargâhı'nda düzenlenen 277. Kolordu Komutanları Konferansı'nın "Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarını şiddetle kınadığını ve Krallık'la dayanışmasını ifade ettiğini" duyurdu. Ayrıca Pakistan'ın Haremeyn-i Şerifeyn'in güvenliği ve kutsiyetine bağlılığını teyit etti.

Yorum:

İslam beldeleri arasındaki çatışma, Amerika'nın bloklar ve ittifaklar kurmaya dayalı politikasının trajik bir sonucudur. Zira 16 Ağustos 2026'da Trump, Truth Social platformunda şunları yayımlamıştır: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı imzalamış olmalarını görmekten büyük mutluluk duyuyorum.” Nitekim onun bu aleni paylaşımı; 7 Ağustos'ta Mekke'de imzalanan ve anlaşmanın düzenlemeleri, üyelerinden birine yönelik herhangi bir silahlı saldırının hepsine yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören anlaşmayı teyit etmiştir.

Amerika, kendisi ile ajanları ve tabiileri arasında, aynı şekilde ajanları ve tabiileri arasında da bloklar ve ittifaklar kurmakta; bu da bölgesel istikrarsızlığa neden olmaktadır.

ABD'nin dünyada yol açtığı istikrarsızlık yalnızca büyük bir sömürgeci güç olmasından değil, aynı zamanda çıkarları ve kazanımları bölmek için bloklar inşa etme politikasından da kaynaklanmaktadır. Nitekim blokların kurulduğu her yerde, barış ve istikrar için bir tehdit oluşturmakta ve ister küçük ister büyük güçler olsun diğer ülkelere zarar vermektedir. Mevcut şekliyle Amerika, esas olarak kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için bloktaki diğer ülkeleri kullanmaktadır; ayrıca o, tüm ganimetleri kendi tekeline almakta ve diğer üyelere yalnızca küçük bir kısmını bırakmaktadır.

İslam, kâfir devletlerle olan bloklaşmaları ve ittifakları reddetmektedir. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, başka tiranlara karşı tiranlarla ittifak kurmamış; aksine Kureyş'in öncülük ettiği Ahzab ittifakını dağıtmış ve Yahudilerin ve müşriklerin zulmüne son vermiştir. Ayrıca Raşidi Hilafet, Persleri yenmek için Romalılarla ittifak kurmamış; aksine gücünü din temelinde inşa ederek önce Persleri, ardından da Romalıları hezimete uğratmıştır.

Müslümanların bugün blokların dağıtılması için küresel bir çağrıya öncülük etmeleri ve kâfirlerle yapılan ittifakların kaldırılması çağrısında bulunmaları gerekir. Ayrıca Amerika'nın öncülük ettiği bloklar yerine İslam ülkelerinin tek bir devlet altında birleşmesi çağrısında bulunmaları gerekir.

Ey Müslümanlar topluluğu: Dünyada zarar, ahirette ise azap getiren Amerikan bloklar ve ittifaklar ağını reddedin. Dolayısıyla bu ittifaklar hakkındaki şer'î hüküm, onun haram olmasıdır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” [Mümtehine 9] O halde İslam beldeleri arasındaki mevcut bloklaşmaları reddedin ve bunların tek bir İslam Devleti’nin altında birleştirilmesini talep edin.

İslam ülkelerine ilişkin şer'î hüküm, onların tek bir Hilafet altında birleştirilmesinin vacip olmasıdır; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ فَتَكْثُرُ “Benden sonra nebi yoktur, fakat birçok Halife olacaktır.” Sahabe Rıdvanullahi Aleyhim dediler ki: Bu halde bize ne yapmamızı emredersiniz? Dedi ki: فُوا بِبَيْعَةِ الْأَوَّلِ فَالْأَوَّلِ “İlk biat edilene vefakâr olun.” [Müslim rivayet etti.] İmam Nevevî, Sahih-i Müslim şerhinde bu hadisin anlamı hakkında şöyle demiştir: “İlk biat doğru olup ona sadakat gösterilmesi gerekir; ikinci biat ise batıldır ve ona sadakat göstermek haram olduğu gibi onun biat talep etmesi de haramdır; ister ikincisine, birincisinin akdinden haberdar olarak veya habersiz olarak biat akti yapsınlar; ister iki ayrı ülkede ister aynı ülkede bulunsunlar, isterse ikisinden biri ayrılmış olan İmamın ülkesinde, diğeri de başka bir yerde olsun fark etmez.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Şirketlerin Özelleştirilmesi İle Altyapının Rehin Verilmesi Arasında Yabancı Yatırımcıyı Çekmek İçin Petrol Fiyatlarının "Açık" (Serbest) mı Olması Gerekir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Şirketlerin Özelleştirilmesi İle Altyapının Rehin Verilmesi Arasında Yabancı Yatırımcıyı Çekmek İçin Petrol Fiyatlarının "Açık" (Serbest) mı Olması Gerekir?

Suriye'de bugün akaryakıt fiyatları meselesi, artık sadece yerel piyasadaki benzin veya motorin fiyatlarıyla ilgili bir mesele olmadığı gibi sadece küresel petrol fiyatlarındaki artışın veya ithalat maliyetlerindeki yükselişin bir yansıması da değildir. Fiyat rakamlarının, sübvansiyonların kaldırılması kararlarının ve yakıt krizlerinin ardından, bizzat Suriye enerji sektörünün geleceğiyle ilgili daha büyük sorular gündeme gelmektedir: Petrol kimin olacak? Ona kim yatırım yapacak? Rafinerileri ve boru hatlarını kim inşa edecek? Ve Suriye'yi bölgede ana enerji koridoru haline getirebilecek altyapının sahibi veya yöneticisi kim olacak?

Buradaki soru; Suriye devletinin ekonomik egemenliği ve önümüzdeki on yıllar boyunca geleceğiyle ilgilidir. Bir yandan, Suriye'nin petrol ve gaz sektörünün uzun yıllar süren savaştan, büyük yatırımlara, modern teknolojilere ve kuyuların, rafinerilerin, taşıma hatlarının, pompalama ve depolama istasyonlarının yeniden rehabilite edilmesine ihtiyaç duyarak çıktığı inkâr edilemez. Öte yandan Suriye devleti, mevcut ekonomik durumunda, entegre bir enerji sektörünü tek başına yeniden inşa etmek için gerekli olan on milyarları kolayca karşılayamaz. Bu ise sadece ekonomik durumdan kaynaklanmamakta; aksine ülkenin siyasi karar alma yetkisine sahip olmamasından ve sağlam temellere dayanan siyasi ya da ekonomik bir vizyonun bulunmamasından da kaynaklanmaktadır; oysa biz, tabiilerini siyasi ve ekonomik zirvelere taşıyan Rabbani bir metoda dayalı dünyadaki en iyi ekonomik bir sisteme sahibiz.

İşte bu nedenle yabancı yatırımcı, Batı’nın çıkarlarına hizmet etmek üzere dayatılan siyasi bir yol olması ve bazı yerel kesimlerin cebini doldurmasından bağımsız olarak, geçiş hükümetinin bakış açısına göre gerçek bir ekonomik ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak yatırımcıya duyulan ihtiyaç bir şey, onun ulusal ekonomiye giriş yolu ise tamamen başka bir şeydir. Peki yabancı yatırımcının sermaye, uzmanlık ve teknoloji enjekte ederken, servetin, altyapının ve stratejik kararların devletin elinde kalması mı talep edilmektedir? Yoksa sektörün devlet mülkiyetinden, şirketlerinin ve tesislerinin geniş çaplı bir özelleştirilmesine doğru kademeli bir geçişle mi karşı karşıyayız?

Enerji sektörünün İslam’da kamu mülkiyeti olarak kabul edilmesi; yani onun ümmetin mülkiyeti ve ümmete hizmet etmek için harcanmasıyla birlikte bu sektörün, tebaadan biri dahi olsa ümmetin dışındakilerin mülk edinmesi şer'an caiz değildir; zira devlet, kamu mülkiyetine dair işleri yürütmek ve bunun karlarını tebaanın işlerini gözetmek için harcamakla yükümlüdür; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: : الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثَةٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.” [Ahmed ve Ebu Davud rivayet etti]

Budan daha da tehlikeli olanı şudur: Petrolün mülkiyeti kağıt üzerinde devlete ait olmaya devam ederken; sahaların, rafinerilerin, boru hatlarının, limanların, depolama ve taşıma tesislerinin yönetimine dair uzun vadeli sözleşmeler aracılığıyla sektörün kritik noktalarının fiili kontrolünün yabancı şirketlere devredilmesi mümkün müdür? Bugün akaryakıt fiyatlarının artırılmasına yönelik gerçek mesele tam da burada başlamaktadır.

Petrolü, yerden çıkan variller olarak görmek kolaydır; ancak petrol ekonomisi, çıkarılma sürecinden çok daha büyüktür. Çünkü kuyudan başlayıp toplama, işleme, taşıma, depolama ve rafinajdan geçerek dağıtım veya ihracatla sona eren eksiksiz bir silsile söz konusudur. Dolayısıyla bu silsileye sahip olan veya onun kilit noktalarını kontrol eden kişi, büyük ölçüde ekonomik güce sahip olur. Petrol sahası devlete ait olduğu halde ancak çıkarma işlemini yabancı bir şirket yönetiyor, boru hattının sahibi veya idaresi başka bir şirket olup rafineriyi üçüncü bir şirket yönetiyor ve depolama ile ihracatı dördüncü bir şirket üstleniyorsa, o zaman şu soru ortaya çıkıyor: Petrolü hareket ettirme gücüne sahip olan kimdir? Bu, göründüğünden çok daha önemlidir.

Suriye’nin bölgesel bir petrol koridoruna dönüşmesinden söz edilmesiyle birlikte bu meselenin önemi giderek daha da artmaktadır. Irak, petrolünü Körfez ve Hürmüz Boğazı'na tamamen bağımlı olmaktan uzak bir şekilde ihraç etmenin yollarını aramakta olup Irak-Suriye-Akdeniz güzergâhı gelecekteki seçeneklerden biri olarak öne çıkarken, Suriye toprakları üzerinden kıyıya kadar uzanan boru hatlarının yeniden rehabilite edilip inşa edilmesine yönelik projeler gündeme gelmektedir.

İşte burada Suriye, petrol üreten bir devletten, enerji geçiş ülkesi gibi daha büyük bir stratejik işleve sahip bir devlete dönüşebilir. Eğer bu projeler gelişirse mesele, sadece Suriye topraklarından geçen bir boru hatları olmayacaktır. Aksine boru hatlarını, pompa istasyonlarını, tankları, limanları, rafinerileri, depolama alanlarını ve lojistik hizmetleri kapsayabilecek entegre bir sistemle karşı karşıya olacağız. Yani Suriye'nin ekonomik değeri yalnızca ürettiği petrol miktarında değil, aynı zamanda Akdeniz üzerinden Irak petrolü ile küresel piyasalar arasında bir bağlantı noktası olmasını sağlayan coğrafi konumunda da olabilir.

İşte burada altyapının kendisi stratejik bir servet haline gelmektedir. Enerji sektörünün yeniden inşası, Suriye’nin mevcut bütçesinin kapasitesini çok aşan muazzam yatırımlar gerektirmektedir; bu nedenle hükümet yabancı şirketlere yönelmektedir. Bu yüzden yabancı şirket, sermaye, teknoloji ve uzmanlık getirebilir, risklerin bir kısmını üstlenebilir ve karşılığında yatırımından getiri elde edebilir. Sorun burada değildir; aksine asıl sorun, yatırımcının inşa sürecindeki bir ortak olmaktan çıkıp sektörün kilit noktalarının fiili sahibine dönüştüğünde başlamaktadır!

Ortaklık ve özelleştirme arasındaki fark

Devletin, “Bu petrol devletin mülküdür; sahayı geliştirmek üzere yabancı bir şirkete, üretimin belirli bir payı veya yatırım getirisi karşılığında bir sözleşme vereceğiz demesi ile -ki bu, şer'î bir bakış açısı değil, aksine kapitalist bir bakış açısıdır ve geçiş hükümeti bugün bu bakış açısıyla hareket etmektedir- şunu söylemesi arasında büyük bir fark vardır: “Yaptığı yatırım karşılığında kuyu, boru hattı, rafineri ve ihracat istasyonunun mülkiyet veya işletme hakkını uzun bir süre için yabancı bir şirkete vereceğiz.”

İlk durumda bir yatırım ortaklığıyla karşı karşıyayız; bu ortaklık aracılığıyla hükümet, proje tamamlanana kadar şirkete ülkenin ihtiyaçlarını uluslararası fiyatın yarısına karşılamasını dayatabilir, ardından devletin mali gelirlerinin büyümeye başlamasıyla bu durum değiştirilebilir. İkinci durumda ise, gerçek bir özelleştirmeye ya da uzun vadeli bir imtiyaza yaklaşıyoruz; bu da servetin egemenlik mülkiyetinin yasal olarak var olmasına rağmen fiilen etkisiz kalmasına yol açabilirken, fiili ekonomik kontrol ise başka bir yerde olabilir. İşte burada devletin son derece dikkatli olması gerekir.

Akaryakıt fiyatlarının serbestleştirilmesi yatırımcı çekmek için şart mıdır? Akaryakıt fiyatlarının artırılmasının ardından kendini dayatan soru işte budur. Hükümet, sübvansiyonlu fiyatların gerçek maliyeti yansıtmadığını, desteğin sürdürülmesinin hazineyi tükettiğini ve yabancı yatırımcının devletin ekonomik getiri elde edilmesine izin vermeyecek kadar düşük fiyatlar dayattığı bir sektöre girmeyeceğini söyleyebilir. Ancak ekonomik bir mantığın varlığı, her fiyat artışının haklı olduğu anlamına gelmez. Zira kırılgan bir ekonomide, fiyatların kademeli olarak düzeltilmesi ile insanlara büyük bir fiyat şoku yüklenilmesi arasında fark vardır. Çünkü yakıt sıradan bir meta değildir; nitekim mazot fiyatı yükseldiğinde ulaşım, tarım, sanayi ve ısınma maliyetleri de yükselmekte ve bu artış gıda ve hizmet fiyatlarına da yansımaktadır. Dolayısıyla akaryakıt fiyatlarının serbestleştirilmesi sadece benzin ve mazot fiyatlarının serbestleştirilmesi anlamına gelmemekte; aynı zamanda Suriye ekonomisinin tamamının maliyetlerinin yeniden yapılandırılması anlamına da gelmektedir.

Daha tehlikeli soru şudur: Yatırımcıyı çekmenin bedelini insanlar mı ödüyor? Devlet yabancı yatırımcıyı çekmek istiyorsa, uygun bir yatırım ortamı oluşturmaya çalışması doğaldır. Ancak bu ortamın, tüm riskleri insanlara aktarırken yatırımcının koruma ve getiri elde etmesi üzerine kurulması doğal değildir!

İnsanların dünya fiyatını ödemeleri, bir şirketin imtiyazdan yararlanması ve devletin ise siyasi riskleri üstlenmesi şeklindeki bir denklemin olması caiz değildir! Adil bir denklemin; yatırımcının sermayeyi sağlaması, devletin egemenliğini koruması, insanların erişilebilir ve karşılanabilir fiyatlarla enerjiye ulaşması, hazinenin ise getiriden adil bir pay alması gibi farklı olması gerekir.

Nitekim birçok soru ortaya çıkacaktır: Onu taşıyan boru hattının sahibi kim olacak? Onu işleyen rafinerinin sahibi kim olacak? Onu ihraç eden limanı kim yönetecek? Depolama tanklarının sahibi kim olacak? Nakliye ücretlerini kim belirleyecek? Transit ücretlerini kim belirleyecek? Piyasalara erişimi kim kontrol edecek? "Servet devletin mülküdür" ifadesi hukuken doğru ve değişmez kalmaya devam ederken, büyük ekonomik değer bu servetin çevresindeki altyapıya sahip olan veya onu işleten şirketler arasında dağılmış olabilir. İşte burada özelleştirmeden daha tehlikeli bir başlık ortaya çıkmaktadır: Altyapının rehin verilmesi tarihî bir fırsat mı, yoksa uzun vadeli bir taviz midir?

Yabancı yatırımı kendi başına bir şer olarak görmemeliyiz. Zira Suriye’nin gerçekten de yabancı yatırıma ihtiyacı vardır, teknolojiye ihtiyacı vardır, enerji sektörünü yeniden inşa etmeye ihtiyacı vardır, rafinerileri, boru hatlarını ve sahaları yeniden işletmeye ihtiyacı vardır ve Irak ile Akdeniz arasında bir ticaret ve enerji koridoru olarak konumunu yeniden kazanmaya ihtiyacı vardır. Ancak para ihtiyacı, devletin zayıf konumdan dolayı müzakere etmesine neden olmamalıdır. Çünkü bugün imzalanan sözleşme yirmi veya otuz yıl yürürlükte kalabilir. Bugün bir şirkete teslim edilen altyapı, onlarca yıl boyunca devletin ekonomik güvenliğinin bir parçası haline gelebilir. Bu nedenle herhangi bir petrol sözleşmesi, boru hattı sözleşmesi veya rafineri ya da liman imtiyazı, sıradan bir ticari anlaşma olarak görülmemelidir. Aslında bu, yeni Suriye devletinin yapılanmasının bir parçasıdır ve insanlar göz ardı edilemeyecek bir halkadır; nihayetinde insanlar pahasına güçlü bir ekonominin inşa edilmesi mümkün değildir.

Bugün Suriye'nin ve tüm Müslüman ülkelerin yaşadığı sıkıntılar, Allah'ın dininden uzaklaşmalarının ve Allah'ın metodunu yeryüzünde uygulamamalarının bir sonucudur. Zira kapitalist sistem, ortaya çıktığı ülkelere sadece felaketler getirmiştir ve bugün dünyayı kasıp kavurabilecek büyük ve devasa ekonomik krizlerin eşiğindeyiz. Ne yazık ki bizler, topraklarımız üzerinde egemenliği, İslam ideolojisini uygulamayı ve şer'î hükümleri yerli yerinde uygulamayı temel alan güçlü ve Rabbani bir metoda sahibiz. İnsanların kendisi için harekete geçtiği şeyin bu olduğunu düşünüyorum, ancak onları bir korku sarmıştır.

İslam'da kamu mülkiyeti, devletin bu projelerin yönetiminde ümmetin vekili olmasını gerektirir; ancak Şâri, devletin kamu mülkiyetinde mübadele (takas) veya bağış yoluyla tasarrufta bulunmasını yasaklamış, bunun dışındaki tasarrufları ise şer'î hükümlere göre yapmasını caiz kılmıştır. Bugün ise ne yazık ki devletlerin, ümmeti aldatan bir kılıf altında ülkenin servetlerini yeni sömürgecinin yağmalamasını kolaylaştırdığını görmekteyiz; bunu ise ya yöneticiler yoluyla ya da büyük devletlerin doğrudan müdahalesiyle gerçekleşmektedir; böylece bu müdahaleyi kaçınılmaz bir emrivaki kılıp bizlere, bizim boyun eğmemiz, işlerimizi bu sömürgeciye ve onun araçlarına teslim etmemiz, kırıntıları kabul etmemiz ve her şeyimizi satmamız gerektiğini dayatmaktadırlar! Bütün bunların sebebi, Allah’ın sağlam ipinden uzaklaşmamız, Allah’ın şeriatını aslına uygun şekilde uygulamaktan uzaklaşmamız ve Raşidi Hilafet Devleti'nin gölgesinde nasıl bir hayat yaşanacağını unutmamızdır. Allah'a yemin olsun, eğer insanlar bu devletin kendilerine nasıl bir izzet, refah, mutluluk ve güvenlik getireceğini bilselerdi, onu kurmak için can atarlardı.

Bizin için dinimizden uzak bir çözüm yoktur; sömürgeci kafir Batı’nın kucağına atladığımız sürece bizim için bir çözüm olamaz; ülkeyi ve servetlerini, oturdukları koltuk karşılığında ya da karşılıksız olarak satan hain yöneticilere boyun eğdiğimiz sürece de bizim için bir çözüm olamaz.

Ey Müslümanlar, Allah’ın dinine ve hükümlerine sımsıkı sarılın, bunların ikamesi için çalışın ve aranızda Allah’ın indirdikleriyle yönetilen bir devlette bu hükümlerin uygulanmasını ve yürürlüğe konmasını sağlayın.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَلَّوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُم مَّاء غَدَقًا “Şayet doğru yolda gitselerdi, onlara bol bol su verirdik.” [Cin 16]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Yemen’deki Askeri Gelişmelerin Boyutları

Soru Cevap
Yemen’deki Askeri Gelişmelerin Boyutları

Soru:

“Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanları, Krallık’ın karşı karşıya kaldığı güvenlik gelişmelerini ve tehditleri görüşmek üzere Mekke Ortak Savunma Anlaşması çerçevesinde Cuma günü Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da bir araya geldi...” (26.09.2026 El Cezire) Bu pakt, Husiler Yemen’in batı sahilinin tamamını veya büyük bölümünü kontrol altına alıncaya kadar sessiz kalmıştır. Ne Suudi Arabistan müdahale etti ne de Amerika. Hatta Trump, Husilerin Kızıldeniz’de Amerikan gemilerine saldırmayacaklarına dair söz verdiklerini, bu nedenle Amerika’nın müdahale etmeyeceğini açıklamıştır! Nitekim öyle de olmuştur. Günlerdir Husiler Batı sahilinde son derece kolay bir şekilde ilerlemişlerdir. 11 Eylül 2026 tarihinde, Husi grubunun Babülmendep üzerindeki kontrolünü tamamladığı duyurulmuştur. Birkaç gün süren saldırı sonucunda grup; Hays, el-Havha, Muha ve Muha Limanı’nı ele geçirerek Bab’ül Mendeb ve Meyyun Adası üzerinde kontrolü sağlamayı başarmıştır... Peki bütün bunlar nasıl bu kadar kolay gerçekleşmiştir? Suudi Arabistan ve onun üçlü ittifakı (Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye) neden müdahale etmemiştir? Amerika, İran’ın uzantılarına karşı olduğunu ilan ettiği hâlde, Husiler İran’ın başlıca uzantılarından biri olarak görülürken neden müdahale etmemiştir?! Dahası Amerika, Husi grubuyla doğrudan iletişim kurduğunu da açıklamıştır. Husi grubu da 20 Eylül 2026 tarihinde Amerika ile temas kurduğunu kabul etmiştir. O hâlde Amerika’nın, İran’la bağlantılı bu grupla ilgili planı nedir?

Cevap:

Meselelerin tam anlamıyla açıklığa kavuşması için aşağıdaki hususların göz önünde bulundurulması gerekir:

1- Yemen’deki uluslararası çatışma, geçen yüzyılın altmışlı yıllarının başından beri son derece şiddetli bir şekilde devam etmektedir. Bu çatışma; Yemen’in eski sömürgecisi İngiltere ile yeni sömürgecisi Amerika arasında yaşanmaktadır. Her iki sömürgeci gücün de kendilerine bağlı bölgesel ve yerel araçları bulunmaktadır. İngiltere’nin Yemen üzerindeki nüfuzu, başta Ali Salih olmak üzere kendisine bağlı unsurlar aracılığıyla 1978’den 2011 yılına kadar devam etmiştir. Ardından onun yerine Mansur Abdurabbuh Hadi gelmiştir. Daha sonra Amerika, ajanı Suudi Arabistan’a Yemen’e müdahale etmesi yönünde talimat vermiş; bunun üzerine 2015 yılında Kararlılık Fırtınası Operasyonu başladığı duyurulmuş ve Suudi Arabistan öncülüğünde sözde Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu kurulmuştur. Ancak gerçekte bu koalisyon Husi grubunu desteklemek için kurulmuştur. Nitekim biz, 26 Mart 2015 tarihinde yayınladığımız bildiride bunu açıkça ortaya koymuştuk: “Amerika, Yemen’deki siyasi ortamın büyük ölçüde İngilizlerin oluşturduğu unsurlardan meydana geldiğini bildiği için, Husilerin Yemen’i zor kullanarak hâkimiyetleri altına alabilmelerini temin etmek amacıyla İran üzerinden onlara çeşitli silah ve askerî teçhizat sağlamıştır... Böylece Husiler, Yemen üzerinde hâkimiyet kurmalarını sağlayacak bir güce sahip olduklarını düşünmüşlerdir. Bu yüzden istediklerini onun çıkaracağı kanunlar yoluyla almak için Cumhurbaşkanı Hadi’yi kuşatma altına almışlardır. Hadi ise kanunlar çıkarıyor ama bu kanunların yürürlüğe girmesini geciktiriyordu. Bunun üzerine Husiler onu ev hapsine aldılar. Ancak Hadi ellerinden kurtularak Aden’e kaçtı. Husiler onun peşinden gittiler, fakat Hadi bir kez daha ellerinden kurtulmayı başardı...”

2- Ardından İngiltere’nin ajanı olan Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan’ın Yemen’i kurtarma bahanesiyle oluşturduğu söz konusu koalisyona sızmıştır. BAE, Yemen’in güneyindeki birçok bölgeyi Husilerin elinden kurtarmış ve böylece İngiltere’nin ve ona bağlı yerel unsurların nüfuzunu güçlendirmiştir. Daha sonra BAE, Husiler açısından hayati önem taşıyan El Hudeyde Limanı’na kadar ilerlemiştir ve neredeyse burayı da ele geçirecekti. BAE, El Hudeyde’den sonra Sana’ya yönelmeyi planlıyordu. Ancak Amerika, insani gerekçeleri öne sürerek BAE’ye karşı dünya kamuoyunu harekete geçirmiş ve İsveç görüşmeleri düzenlenmiştir. Bu görüşmeler sonucunda El Hudeyde kentinde ateşkes ilan edilmiş, BAE güçlerinin ve Tarık Salih liderliğindeki milislerinin geri çekilmesi kararlaştırılmıştır. Böylece şehrin güvenliği Husilerin elinde kalmaya devam etmiştir. Nitekim biz, 20 Aralık 2018 tarihinde yayımladığımız bir soru-cevapta şöyle demiştik: “İngiltere, İran’dan gelen desteğin Husilerin bel kemiğini oluşturduğunu biliyordu. Sana Havaalanı uçuşlara kapatıldıktan ve Güney limanlarında kontrolü sağlandıktan sonra El Hudeyde limanı, Husilere lojistik destek ulaştırmanın neredeyse tek arteri haline gelmişti. Bu nedenle BAE, El Hudeyde limanında kontrolü sağlamak için limana doğru hareket etti. El Hudeyde çevresindeki çatışmalar ve kuşatma, insanlık başlığı altında Amerika’nın büyük tepkisine neden oldu. El Hudeyde limanından milyonlarca Yemenliye insani yardım ulaştırıldığı kaydedildi. Bir anda Amerika, insanlık abidesi kesilivermişti. Oysa Suriye’de kuşatma ve varıl bombaları ile insanlık değerini Birleşmiş Milletler’in ayakları altında çiğneyen ABD ve ajanlarıydı... Ama Amerika, İran’dan gelen askeri desteğe açık tutmak için bahaneler arıyordu...”

3- 2022 yılında Suudi Arabistan’da, Cumhurbaşkanı Hadi’nin yerine Reşad el-Alimi başkanlığında bir Yemen Başkanlık Konseyi kurulduğu duyuruldu. 7 Nisan 2022 tarihinde Hadi, bütün yetkilerini bu konseye devretti. Öncesinde 2 Nisan 2022’de Yemen’de savaşan tarafların, iki aylık ateşkes üzerinde anlaştığı açıklandı... Ateşkes aynı gün 2 Nisan 2022 tarihinde yürürlüğe girdi. Birleşmiş Milletler ve Amerika Birleşik Devletleri bu beklenmedik ateşkesi memnuniyetle karşıladılar ve ateşkesin uzatılması çağrısında bulundular... Başkanlık Konseyi üyelerinin çoğunun İngiltere’nin eski adamlarından olmasına rağmen Amerika, Suudi Arabistan aracılığıyla Konsey Başkanı Reşad el-Alimi’yi kendi tarafına çekmeyi başardı. El-Alimi, geçmişte İngilizlere bağlı isimlerden biriydi. Nitekim eski Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih döneminden itibaren önemli siyasi görevlerde bulunmuştu. Ancak Suudi Arabistan’da ikamet etmesi ve Suudi Arabistan’ın sağladığı mali ve güvenlik desteklerine büyük ölçüde bağımlı olması, Riyad’a onun üzerinde güçlü bir nüfuz kurma imkânı verdi. Bu nüfuz son dönemde daha da güçlendi... Konseyin diğer üyelerinin büyük çoğunluğu ise Birleşik Arap Emirlikleri’ne, yani İngilizlere bağlı isimlerdi. Nitekim biz 20 Nisan 2022 tarihli soru cevapta şöyle demiştik: “Başkanlık Konseyi’nin tüm üyelerinin, BAE ve Cumhurbaşkanı Hadi ekibince desteklendiği, böylece konseydeki aktif görüşün İngiltere’ye bağımlı olduğu göze çarpıyor.” Böylece gerek ateşkes, gerek söz konusu karar, gerekse Başkanlık Konseyinin oluşturulması, Amerikan-İngiliz uzlaşısı sonucunda gerçekleşmiştir. Bunlara bağlı ajanlar ve bu devletlerin yörüngesinde hareket eden taraflar da söz konusu uzlaşıya uygun hareket etmişlerdir... Ancak her hâlükârda bu uzlaşı kalıcı değildir. Bilakis yalnızca bu uzlaşıyı gerekli kılan şartlar değişinceye kadar devam edecektir!

4- Nitekim gelişmeler tam da bu şekilde ilerlemiştir. 2025 yılının sonlarında, Yemen’de Birleşik Arap Emirlikleri tarafından desteklenen ve Başkanlık Konseyi üyesi olan Aydarus ez-Zübeydi liderliğindeki Güney Geçiş Konseyi güçleri, Hadramut ve el-Mehra bölgelerine asker konuşlandırmış ve bunun üzerine durum son derece karmaşık bir hâl almıştı. Suudi Arabistan öncülüğündeki Yemen Koalisyonu, 30 Aralık 2025 tarihinde yaptığı açıklamada, Hadramut vilayetindeki Mukalla Limanı’na Birleşik Arap Emirlikleri’nden ulaştırılan silahları ve savaş araçlarını hedef alan sınırlı bir askerî operasyon gerçekleştirdiğini duyurmuştur. Tehdit ve baskılar daha sonra da devam etmiştir. Nihayet Birleşik Arap Emirlikleri boyun eğmek zorunda kalmış ve Yemen’deki güçlerini geri çekeceğini açıklamıştır. Suudi Arabistan, Yemen’de BAE’ye bağlı unsurları (Aydarus ez-Zübeydi liderliğindeki Güney Geçiş Konseyini) Hadramut ve el-Mehra’dan çekilmeleri için tehdit etmeye ve uyarmaya devam etmiştir. Bunun üzerine Yemen’deki Güney Geçiş Konseyi güçleri geri çekilmeye başlamıştır. Ardından El Zübeydi, 8 Ocak 2026 tarihinde Somaliland üzerinden Abu Dabi’ye kaçmıştır!

5- Görünen o ki son dönemde batı sahilinde yaşananlar, yani bu ayın 3’ü ile 11 Eylül tarihleri arasında Husilerin Hays, el-Havha, Muha, Muha Limanı, Meyyun Adası ve Kızıldeniz’in güneyindeki diğer Yemen adalarını ele geçirerek Babülmendep’e kadar ulaşmaları, 2018 yılında BAE’nin ve ona bağlı yerel unsurların El Hudeyde’den çıkarılmasıyla ve 2025 yılının sonu ile 2026 yılının başında BAE ve ona bağlı unsurların Hadramut ve el-Mehra’dan çıkarılmasıyla benzerlik göstermektedir. Bu gelişmelerin birbirine benzediğini söylüyorum, zira Amerika, Husilerin gerçekleştirdiği bu operasyonla Batı Sahili’ndeki ajanlarına darbe vurarak İngiltere’nin Yemen’deki nüfuzuna darbe indirmek istemiştir. Nitekim BAE’nin hamiliğini yaptığı ve efendisi İngiltere’nin talimatıyla kol kanat gerdiği Tarık Salih liderliğindeki “Cumhuriyet Muhafızlarının çekirdeğini oluşturduğu Ulusal Direniş” adı verilen güçler, sonunda Muha’nın ve Kızıldeniz kıyısındaki Halid Askerî Kampı’nın düşmesiyle ağır bir darbe almış ve böylece Husi grubu Kızıldeniz’in Yemen’e ait sahillerinin tamamı üzerinde hâkimiyeti sağlamıştır. Muha’nın 10 Eylül 2026 tarihinde düşmesi, bu direnişin lideri olan İngiliz ajanı ve BAE destekli eski Cumhurbaşkanı Ali Salih’in yeğeni Tarık Salih’e ağır bir darbe indirmiştir. Bu gelişme, İngiltere’nin diğer ajanı Aydarus el-Zübeydi’nin hezimete uğratılıp BAE’ye kaçmak zorunda kalmasının ardından, İngiltere’nin ajanlarını tasfiye edilmesine yönelik bir başka adım niteliğindedir. Bu gelişme dikkatle incelendiğinde, Suudi Arabistan’ın Cumhuriyet Muhafızlarının içine kendisine bağlı unsurlar yerleştirmeyi başarmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bu unsurlar da Suudi Arabistan’dan aldıkları talimatlar doğrultusunda batı sahilindeki mevzilerinden çekilmişlerdir... Bu durum, Tarık Salih liderliğindeki Cumhuriyet Muhafızları içerisindeki İngiliz yanlısı güçlerin düzenini bozmuş ve onlarda panik yaratmıştır. Bunun üzerine Tarık Salih, internette yayımlanan ses kayıtlarından da anlaşıldığı üzere, bütün kuvvetlerine şehirdeki tüm mevzilerden geri çekilmeleri talimatını vermek zorunda kalmıştır. Tarık Salih yaşananları, “içeriden ihanetler” şeklinde nitelendirmiştir. Bununla Cumhuriyet Muhafızları içerisindeki Suudi Arabistan yanlısı kanatları kastettiği açıktır. Ayrıca “kardeşler tarafından yüzüstü bırakılmak” ifadesini kullanmıştır. Bununla da bizzat kendisini desteklemek ve Husilerin ilerleyişine darbe vurmak üzere harekete geçmeyen Suudi Arabistan’ı kastetmektedir. İşte tüm bunların sonucunda Husiler, tıpkı daha önce Sana’ya girdikleri gibi, bu bölgelere de kayda değer hiçbir direnişle karşılaşmadan girmişlerdir!

6- Suudi Arabistan’ın ortak üçlü ittifakı devreye sokup bu ittifaktaki ortakları olan Pakistan ve Türkiye’den müdahalede bulunmalarını talep etmemiş olması da bunu doğrulamaktadır. Bu da Suudi Arabistan’ın da işin içinde olduğunu ve Husilere karşı ciddi bir askerî harekâtta bulunmak istemediğini göstermektedir. Çünkü söz konusu ittifakın kurulmasının arkasındaki güç olan Amerika, Suudi Arabistan’daki bazı bölgeleri hedef almalarına rağmen Husilere karşı bu ittifakın harekete geçirilmesini ve müdahalede bulunmasını istememiştir! Türkiye ve Pakistan ise yalnızca kınamalarla ve yardıma hazır olduklarına dair yaptıkları ciddi olmayan açıklamalarla yetinmişlerdir. Dahası, İbn Selman ne Türkiye’ye ne de Pakistan’a başvurmuş ne de kendilerine herhangi bir yardım çağrısında bulunmuştur. Yemen’in batı sahilinin tamamı veya büyük bölümü Husilerin eline geçinceye kadar beklemiş, ancak bundan sonra Husilerin saldırıları karşısında Suudi Arabistan’a yardım meselesini görüşmek üzere Mekke İttifakı’nı toplantıya çağırmıştır! “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanları, Krallık’ın karşı karşıya kaldığı güvenlik gelişmelerini ve tehditleri görüşmek üzere Mekke Ortak Savunma Anlaşması çerçevesinde Cuma günü Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da bir araya geldi... Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, ortak caydırıcılığın ve kolektif savunmanın güçlendirilmesine katkı sağlayacak şekilde 3 ülkenin silahlı kuvvetleri arasındaki iş birliğini ilerletmenin, istihbarat iş birliği, askeri koordinasyon ve kabiliyet entegrasyonunu geliştirmenin yollarının ele alındığını açıkladı... Bakanlığa göre genelkurmay başkanları güvenlik durumunu değerlendirdiler; ayrıca Mekke-i Mükerreme’yi ve Suudi Arabistan’ın sivil altyapısını hedef alan saldırıları kınadılar. Bayraktaroğlu, Munir ve Al-Ruwaili, Suudi Arabistan’ın güvenliğini, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunma konusundaki üç ülkenin kararlılığını yansıtan, kolektif savunmaya olan bağlılıklarını güçlü bir şekilde yinelediler...” (26.09.2026 El Cezire) Yani bu toplantı, Husilerin Yemen’in batı sahili üzerindeki hâkimiyetlerini sağlamlaştırmalarından sonra gerçekleşmiştir!

7- Ayrıca Amerika, her fırsatta İran’ın uzantılarını vurduğunu defalarca ilan etmesine rağmen müdahalede bulunmamış ve Husileri hedef almamıştır. Suudi Arabistan’dan da Husileri vurmasını istememiş, üçlü ittifakı harekete geçirmesi yönünde herhangi bir talepte de bulunmamıştır. Oysa Amerika’nın, İran’ın Suriye, Irak ve Lübnan’daki diğer uzantılarına karşı son derece sert tedbirler aldığı biliniyor. Husiler de Yemen’de İran’ın güçlü bir uzantısı olmalarına rağmen, Amerika ve Suudi Arabistan onlara karşı İran’ın diğer uzantılarına uyguladıkları türden kesin ve kararlı bir adım atmamışlar, dolayısıyla Husilerin Yemen’in batı sahilini ele geçirmelerini önlemek için harekete geçmemişlerdir! Amerika ile Suudi Arabistan’ın bu husustaki iş birliği ve suç ortaklıkları basiret sahibi herkes için gün gibi aşikârdır. Nitekim Reuters, 13 Eylül 2026 tarihinde üç kaynağa dayanarak şu bilgiyi aktarmıştır: “ABD Başkanı Trump, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiştir.” Trump, İbn Selman’ı: “Benim iyi bir dostum.” şeklinde nitelendirmiş ve ardından “Her şeyin yoluna gireceğini söyleyebilirim. Her şey gayet iyi olacak” demiştir. Bu ise söz konusu iş birliği ve suç ortaklığının arkasında Trump’ın olduğu anlamına gelmektedir. Çünkü “Her şeyin yoluna gireceğini ve her şeyin gayet iyi olacağını” söylemesi, olayların Amerika’nın istediği doğrultuda ilerleyeceğini ve sonucun onun lehine gerçekleşeceğini ifade etmektedir! ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Husilerin batı sahilindeki ilerleyişi devam ederken Suudi Arabistan’ı ziyaret etmesi, ülkenin yöneticisi İbn Selman ile görüşmesi ve görüşme sırasında şu açıklamayı yapması da bunu doğrulamaktadır. “Amerika’nın Suudi Arabistan ile son derece güçlü askerî ve savunma ilişkileri bulunmaktadır. Biz de bu gelişmeleri çok yakından takip ediyoruz.” Amerikalı yetkilinin, Amerika’nın olayları yakından takip ettiğini söylemesi, aslında Amerika’nın olan biten her şeyden haberdar olduğunu göstermektedir!

8- Amerika’nın Yemen hükümetinin askerî müdahale talebini reddetmesi de bunu teyit etmektedir. Nitekim Reuters, 21 Eylül 2026 tarihinde Yemenli bir kaynak ile Batılı bir kaynağa dayanarak şu bilgiyi aktarmıştır: “Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, dün gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde Trump’tan askerî yardım talep etmiştir. Kaynaklar, Trump’ın görüşme sırasında askerî destek sağlanacağına dair herhangi bir doğrudan taahhütte bulunmadığını belirtmişlerdir.” Aynı şekilde Trump da şu açıklamada bulunmuştur: “Husiler bizi aradı; bizimle savaşmak istemiyorlar. Üzerlerine gitmemizi istemediklerini belirttiler. Dahil olmamamızı kesinlikle tercih ediyorlar. Çoğu geminin geçişine izin veriyorlar.” (13.09. 2026 el-Arab el-Cedid) Reuters de 16 Eylül 2026 tarihinde beş kaynağa dayanarak şu bilgileri aktarmıştır: “Amerikalı yetkililer, hafta sonu Maskat’taki ABD Büyükelçiliği içerisinde Yemen’deki Husi grubunun temsilcileriyle gizli bir toplantı gerçekleştirdiler. Görüşmelere, aralarında ABD yaptırımlarına tabi olan grubun sözcüsü Muhammed Abdüsselam ile Abdülmelik el-Acrî’nin de bulunduğu önde gelen Husi yetkililer katıldı. Bu kaynaklar, Husi temsilcilerinin görüşme sırasında Washington ile 2025 yılında imzalanan ateşkes anlaşmasına bağlı kalacaklarına ve Amerikan veya İsrail gemilerini hedef almayacaklarına söz verdiklerini, ancak ‘düşman’ gemilerine saldırma hakkını saklı tuttuklarını belirttiler.” Husi grubunun Siyasi Büro Üyesi Muhammed el-Buhayti de 20 Eylül 2026 tarihinde Sana’dan Amerikan Associated Press ajansına Zoom üzerinden verdiği röportajda, grubu ile Amerika arasında Umman Sultanlığı aracılığıyla dolaylı temasların gerçekleştiğini kabul etmiştir. El-Buhayti, Husi grubunun Trump yönetimine Amerika’yı veya Amerika’ya ait gemileri Kızıldeniz’de ve Babülmendep Boğazı’nda hedef alma niyetinde olmadığını bildirdiğini, mevcut operasyonlarının ise Suudi Arabistan’a yönelik olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca Washington’ın, Husi kuvvetlerinin Yemen’in batı sahilinde ilerlediği ve Bab’ül Mendeb Boğazı’na hâkim bölgelere ulaştığı sırada grupla temas kurduğunu da belirtmiştir.” Bütün bunlar, yaşananların Amerika’nın planlaması doğrultusunda gerçekleştiğini ve Husi grubunun da bilerek bu plana göre hareket ettiğini göstermektedir!

9- Yemen’in batı sahilinde Husilerin gerçekleştirdiği ve hâlen sürdürdüğü saldırılar dikkatle incelendiğinde, Husilerin neredeyse bütün sahili kontrol altına almak üzere oldukları halde Amerika’nın Aden’deki Yemen hükümetinin yardımına koşmak için harekete geçmemesi, aynı şekilde Husi saldırıları kendisini hedef aldığı halde Suudi Arabistan’ın da ciddi bir müdahalede bulunmaması, bunun yanı sıra Husi temsilcilerinin Umman’ın başkenti Maskat’ta Amerikalılarla yaptığı görüşmeler, Aden hükümetinin talebine rağmen Amerika’nın Batı Sahili’ndeki Husi saldırılarını püskürtmek için müdahale etmeyeceğine dair yukarıda zikredilen açıklamalar; Husilerin Yemen’in batı sahilinin büyük bölümünü ele geçirmelerinin Amerika ve Suudi Arabistan’ın onayıyla gerçekleştiğini göstermektedir. Görünüşe göre bu sinsi planın arkasında şu üç temel hedef yatmaktadır:

Birincisi: Husilerin Yemen yönetimine ortak edilmesi, hatta yönetimde esas ve belirleyici rolün kendilerine verilmesi; ardından Yemen’deki İngiliz yanlısı unsurların kademeli biçimde iktidardan uzaklaştırılmasıdır. Özellikle de İngilizlere bağlı unsurlar Yemen’de bütünüyle tasfiye edilmiş değildir. Bunların bir kısmı hâlen Başkanlık Konseyinde veya onun etrafında toplanmaktadır.

İkincisi: Bu gelişmeyi İran’daki yönetimi teşvik etmek ve New York’taki Amerikan-İran görüşmelerinde de görüldüğü üzere Amerika’ya karşı tutumlarının yumuşamasına zemin hazırlamak için bir havuç olarak kullanmak. Aynı şekilde İran Cumhurbaşkanı ve İran Dışişleri Bakanlığı tarafından sunulan ve İran’ın tekrar Amerikan yörüngesine dönmek için Trump’ın onaylayacağını umdukları ancak Trump’ın, İran’ın yalnızca Amerika’ya tabi bir ajan olarak devam etmesinde ısrar etmesi nedeniyle küstah bir şekilde reddettiği plan da bu yumuşamanın bir göstergesidir.

Üçüncüsü: Bu, bir nevi savaşçının dinlenmesi olarak değerlendirilebilir. Zira Amerika yaklaşık bir ay sonra ara seçimlere gidecektir. Seçim süreci ise özellikle askerî çatışmalar olmak üzere mevcut gerilimlerin seçimler sona erinceye kadar yatıştırılmasını gerektirmektedir...

Görünen o ki bu üç hedef, tek tek veya bir bütün olarak Amerika ve Suudi Arabistan’ın Husilere karşı gösterdiği bu anlaşılmaz sessizliğin ve Batı sahilinin Husilere altın tepside sunulmasının asıl sebebidir. İşte bu yüzden Husilerin Batı Sahili’ni kolayca ve zahmetsizce kontrol altına almalarına imkân sağlanmıştır!

10- Böylece Yemen’de İngiliz-Amerikan çatışmasının son derece şiddetli biçimde devam ettiğini, ancak bunun bölgesel ve yerel araçlar üzerinden yürütüldüğünü görüyoruz. Yemen halkı ise bu çatışmanın yakıtı haline getirilmiş ve onlarca yıldır bu çatışmadan dolayı büyük acılar çekmekte, ağır bedeller ödemektedirler. Bu aparatların önceliği halkın menfaatleri değil, kendi şahsi çıkarlarıdır. Bu nedenle Yemen’in kurtuluşu, ancak birbirleriyle mücadele eden sömürgeci devletlerin ülkede kalmasına ve nüfuzlarını yaymasına imkân sağlayan bu araçlardan kurtulmakla mümkündür. Bu kurtuluş ise ancak Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetin kurulmasıyla gerçekleşebilir. Hilafet, Allah’ın bir vaadi:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir müjdesidir:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır” [Ahmed ve Tayalisi] Bu itibarla biz, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in

الْإِيمَانُ يَمَانٍ هَا هُنَا “İman Yemenîdir, işte buradadır” [Buhari] ve yine

الْفِقْهُ يَمَانٍ وَالْحِكْمَةُ يَمَانِيَةٌ “Fıkıh Yemen’dedir. Hikmet Yemen’dedir.” [Buhari ve Müslim] sözleriyle övdüğü Yemen halkını, güçlü ve aziz olan Allah’ın vaadini ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesini gerçekleştirmek ve böylece her iki cihanda da kurtuluşa ermek için hep birlikte çalışmak üzere Hizb-ut Tahrir’e yardım etmeye çağırıyoruz; ki en büyük kurtuluş işte budur.

H.15 Rabiu’s Sânî 1448
M.27 Eylül 2026

Devamını oku...

Halklar Aç Kaldığında, Bilinçleri Uyuşturuluyor

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Halklar Aç Kaldığında, Bilinçleri Uyuşturuluyor

Halkların aç kalması her zaman geçici bir ekonomik başarısızlığın sonucu olmadığı gibi onlara boyun eğdirmek için de her zaman tanka, askere ve tüfeğe ihtiyaç yoktur. Ortada çok daha zeki ve daha gürültüsüz bir despotizm vardır ki bu da, askeri kışlanın kapısından değil; ekonominin, hukukun ve dini söylemin kapısından giren despotizmdir.

İnsan sabahın erken saatlerinden itibaren geçimini sağlamayı, elektrik faturasını, ev kirasını, ilaç parasını ve çocuklarının geleceğini aramakla meşgul olup yaşayarak bir krizden diğerine sürüklenirken, onun, hakkımı kim çaldı? Bu kararları kim aldı? Devlet kimin çıkarları için yönetiliyor? diye sormaya yetecek kadar zaman bulduğunu göremezsiniz. İşte burada yoksulluk, ekonomik bir sorundan toplumu zayıflatmanın bir aracına dönüşmektedir. Zira gün boyu bir somun ekmek peşinde koşan halk, özgürlüğünün peşinden koşacak zaman bulamayabiliyor.

Bundan daha tehlikeli olanı ise; insanın aç bırakılmasına bilincinin uyuşturulmasının eşlik etmesidir; böylece ona ibadetler ve ritüeller için dar bir alan bırakılırken, ondan adaleti sorgulamaması, zulme itiraz etmemesi, hakkını talep etmemesi ve iktidar alanına yaklaşmaması talep edilmektedir!

İşte burada, mazlumların sesi olmak yerine sultanın sesi olmayı seçen adamlardan oluşan şeyhlerin ve saray mollalarının rolü ortaya çıkmaktadır. Sorun dinde değildir; bilakis aksine din ve siyaset birbirinden ayrılamaz; zira din, insanları gözetmek ve onlara onurlandırmak için gelmiştir. Bilakis sorun, dini, insanı zulümden kurtarmaya yönelik bir risalet olmaktan çıkarıp, onu ehlileştirme ve boyun eğdirmek için bir araca dönüştürenlerdedir!

Hangi din, yöneticiye itaatten çokça bahsedip yönetilene yapılan zulme sessiz kalır ki?! Bu nasıl bir din ki; küfürle yöneten yöneticiyi “emir sahibi” olarak adlandırırken ona karşı çıkmayı caiz görmemekte ve yoksullardan, Allah’ın gazabına maruz kalmamak için açlığa sabretmelerini talep etmektedir?! Bu nasıl bir dini söylem ki; insanları yöneticiye karşı çıkmaktan, yöneticinin insanlara zulmetmesinden daha fazla korkutmaktadır?!

İnsanlara söylenebilecek en tehlikeli söz şudur: Yöneticiye karşı gelmek Allah’ın affetmeyeceği bir suçtur, otoriteye karşı çıkmak fitnedir, zulme karşı sessiz kalmak itaattir ve otorite ise eleştirilmesi imkansız kutsal bir kaderdir! Böyle bir durumda despot ve zebanilerinin her evin kapısına bir asker dikmelerine gerek yoktur; zira insanların zihinlerine girip insanlara şöyle diyen birini bulmaları yeterlidir: sessiz kalmak ve yöneticilerin zulmüne sabretmek bir ibadettir! Böylece yoksulluk bir kader, yolsuzluk bir imtihan, zulüm bir sınav, muhalefet ise bir fitne haline gelmektedir; oysa ülkenin servetleri yağmalanmakta ve zenginlikleri talan ve yağmaya terk edilmektedir.

Burada iman ile zulme karşı sessiz kalmak arasında bir ayrım yapmalıyız. Değerler ve ilkelerle dolu İslam tarihimize biraz geri dönersek, hayret verici şeyler görürüz. İşte bakın celil sahabe Ebu Zer el-Gıfari Radıyallahu Anh, özgürlük ve onurlu bir yaşam arzulayan herkese ışık tutan şu meşhur sözünü söylemiştir: “Günlük yiyeceğini bile bulamayan kimse, nasıl olur da insanlara karşı çıkamıyor şaşarım!” İşte dinimizin ahlakı böyle olduğu gibi İslam’ın öğretisi de böyledir; zira insanlara haklarını geri almayı öğretmekte, onları, hayatlarını ve ilkelerini hiçe sayan herkes karşısında boyun eğmekten ve zillete düşmekten sakındırmakta ve zulme sessiz kalmanın affedilemez bir suç olduğunu öğretmektedir. İnsanda mazlumlara karşı duygularını uyandırmayan, onu kölelik ve zilletin tüm kısıtlamalarını reddetmeye sevk etmeyen ve onun yolsuzluğu meşrulaştırmasını engellemeyen bir ibadet, İslam’ın özünden kopuk ritüellere dönüşür.

İnsanlardan talep edilen ibadetlerini bırakmaları değildir; bilakis talep edilen, hiç kimsenin ibadeti toplumsal bir uyuşturucuya dönüştürmesine izin verilmemesi ve yoksula sabret, mazluma sessiz ol ve itiraz etme denilmemesidir!

Halkların karşı karşıya kalabileceği en tehlikeli ittifak, sadece silah ve paradan oluşan bir ittifak değil; aksine zulme dini ve ahlaki bir kılıf sağlayan iktidar, para ve dini söylemden oluşan bir ittifaktır. Yolsuzluk yapan bir siyasetçi devlet hazinesinden hırsızlık yapabilir, ancak ondan daha tehlikeli olan, onun hırsızlığını meşrulaştıran din adamıdır; çünkü o, daha tehlikeli olan bir şeyi, yani sıradan insanların bilincini çalabilir.

Bu nedenle halkların gerçek mücadelesi sadece yoksullukla değildir; aksine yoksulluğu kalıcı kılan, cehaleti sürdüren, korkuyu kutsallaştıran ve iktidarı sorgulanamaz kılan sistemle ilgilidir.

Onurlu bir yaşam, insanın sadece sokakta sesini yükseltmesiyle başlamaz; aksine birinin, haksızlığa boyun eğmeyi itaat, sessizliği ibadet, yoksulluğun siyasetle ilgisi olmayan bir kader, yöneticinin sorgulanmaması ve insanın sabır ve duadan başka bir şeye sahip olmadığına ikna olmayı reddettiği anda başlar. Tüm bunlara rağmen halklar, çevrelerinde olup bitenlerin nedenlerini siyaset ve ekonomide aramaması gerekir; aslında tüm bunlardan daha önemli olan şeyi, yani Allahu Teala ile olan ilişkilerini ve O’nun yaşamdaki metodunu unutmaması gerekir.

Halkların acısını çektiği zulüm, yolsuzluk, yoksulluk ve çalkantılar, umutsuzluğa bir çağrı olmadı gibi zulme uğrayan her yoksulun, payına düşen bu zulümden sorumlu olduğu anlamına da gelmez. Ancak ümmet, kendini gözden geçirmeli ve samimiyetle şunu sormalıdır: Hayatımızda, ilişkilerimizde, ahlakımızda ve hükümlerimizde Allah’ın metodundan geriye ne kaldı?

Nurlu şeriat, camilerde yerine getirilen ve etkileri camilerin kapılarında sona eren soğuk bir ritüel değildir. Aksine o, adalet ve merhamete, hakların korunmasına ve insan onurunun muhafaza edilmesine dayanan bir metottur. Allah’ın metodundan yüz çevirip onun yerine insan yapımı bir metot benimseyen bir ümmet, geçim yollarının daralmasına ve izzetini ve onurunu kaybetmesine şaşırmamalıdır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى “Ve kim Benim zikrimden yüz çevirirse, o taktirde mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim dar bir hayat vardır. Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” [Tâhâ 124]

Allah’a dönmek, zalime boyun eğmek anlamına gelmez; aksine Allah haram kıldığı için zulmü reddetmek, Allah emrettiği için emaneti yerine getirmek ve Allah hakka bir makam verdiği için hakkı sözü söylemek anlamına gelir. Eğer halklar izzetlerini geri kazanmak istiyorlarsa, öncelikle bilincini yeniden kazanmalı, Batı’nın tüm insan yapımı kanun ve anayasalarını reddetmeli ve bu yozlaşmış acı gerçekliği ortaya çıkaran kokuşmuş demokrasiyi terk etmelidirler. Bu yüzden halkların, bünyesinde izzetlerini ve kurtuluşlarını barındıran İslami hayata yeniden başlatmak için çalışmaları gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Amerika ve "Reşit Olmayanların" Evliliğiyle İlgili Çifte Standardı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika ve "Reşit Olmayanların" Evliliğiyle İlgili Çifte Standardı

Haber:

ABD'nin Kaliforniya eyaletinin 18 yaşından küçük çocukların evlenmesini istisnasız olarak yasaklama kararı, ABD'deki evlilik yaşına ilişkin yasalar arasındaki farklılıkları yeniden gündeme taşıdı; insan hakları örgütlerinin raporlarında yer alan verilere göre, 32 eyalette çocukların evlenmesine hâlâ izin veriliyor. Kaliforniya Valisi Gavin Newsom, eyalette evlilik için asgari yaşı 18 olarak belirleyen bir yasayı imzaladı; yasa 1 Ocak 2027'de yürürlüğe girecek ve Kaliforniya, 2018'den bu yana çocuk evliliklerini tamamen yasaklayan 18. eyalet olacak. (Arabi 21)

Yorum:

Müslüman ülkelerde, Batı ülkeleri tarafından finanse edilen feminist kuruluşlarının öncülüğünde, ahvali şahsiyye kanunlarını değiştirmek amacıyla -ki bunlara evlilik yaşının 18 olarak belirlenmesi ve sözde reşit olmayanların evliliğine karşı mücadele de dahildir- çılgınca bir kampanya yürütülmektedir. Bu kampanya; Batılı devletlerin ve kurumlarının Müslüman ülkelerdeki mevcut yönetimlere, bu yasaları değiştirmeleri ve kapitalist ideoloji ve yozlaşmış ve ahlaki çöküntünün olduğu bir medeniyet olan medeniyete sahip bu devletlerin ölçülerine uygun aile ve çocukla ilgili yasalar çıkarmaları yönünde uyguladığı baskılarla eş zamanlı olarak gerçekleşmektedir. Ayrıca fonlama ve yardım sopasını sallayarak Müslüman ülkeleri, başta CEDAW ve Çocuk Hakları Sözleşmesi olmak üzere onları bunlara bağlayan anlaşmaları imzalamaya zorlamaktadır. Bu anlaşmaların maddeleri uyarınca devletler, yasalarını bunlarla uyumlu hale getirmekle yükümlü kılınmakta ve bu maddelere dinin üzerinde bir yetki verilmektedir; hatta bu maddeler dinin hükümleriyle çeliştiğinde bu anlaşmalar üstün tutulmaktadır. İşte bu yüzden, Müslüman ülkeleri kasıp kavuran ahvali şahsiyye kanunlarını değiştirme furyasını gördük; aynı şekilde komitelerin kurulduğunu ve bu ülkelerin CEDAW ile benzeri sözleşmelere ne ölçüde bağlı kaldığına dair periyodik raporların sunulduğunu da gördük.

Buradaki asıl soru şudur: Birleşmiş Milletler’in ve çocuk ve kadın hakları kuruluşlarının bulunduğu Amerika’da, “reşit olmayanların evliliğine” 32 eyalette izin verildiği halde, neden bu tür kampanyalar görmüyoruz?! Peki neden buna izin verilmesi Amerika açısından bir utanç lekesi ve çocukların ve kadınların haklarının ihlali olarak görülmüyor? Yoksa bu çifte standart sadece İslam ve hükümleri söz konusu olduğunda mı ortaya çıkıyor?! Peki neden onlar, İslam ve Müslümanlar damgalandığı gibi şiddet, gericilik ve geri kalmışlıkla damgalanmıyor?! O hâlde Amerika neden CEDAW Sözleşmesi'ni onaylamadığı halde Müslüman ülkeleri onu onaylamaya ve hükümlerine uymaya mecbur tutuyor?! Bu verilerin ve Amerika ile Batı ülkelerinde kadınların ve çocukların maruz kaldığı şiddet ve ayrımcılıktan bahseden çok sayıdaki rapor ve istatistiklerin gölgesinde, neden bu ülkeler kendi kadınlarının ve çocuklarının sorunlarını çözmekle meşgul olup Müslümanların çocuklarına ve kadınlarına yönelik kötülük ve zararlarını sona erdirmiyorlar?!

Başta Amerika olmak üzere kâfir Batı ülkeleri, İslam’daki içtimai nizamla ilgili hükümlere büyük önem veriyorlar, bunlara karşı şiddetli bir savaş yürütüyorlar ve Müslüman kadını yozlaştırmak, yeni nesilleri sulandırmak ve Müslüman aileyi parçalamak için büyük bir çaba sarf ediyorlar. Bunun için kullandıkları en önemli iki araç, bunlar tarafından finanse edilen feminist kuruluşlar ve dernekler ile Müslüman ülkelerdeki ajan rejimlerdir; zira bu rejimler, kanunları efendilerinin istediklerine uyacak şekilde değiştiriyorlar ve bu fesatçı erkek ve kadınlara Müslümanların ülkelerinde fesat çıkarmaları için alan açıyorlar. Yine bu rejimler, İslam ve Müslümanlar söz konusu olduğunda büyük bir çifte standartla muamele ediyorlar ve çifte standart uyguluyorlar; bir kadın veya çocuğun saldırıya ya da kötü muameleye maruz kaldığı tek bir olay büyütülüp bir olgu olarak ele alınıyor, eğer mesele İslam’ın hükümlerine karşı bir isyan ise, bu gerçekten bir hak ve özgürlük oluyor; aksi taktirde onlardan tek bir ses bile işitmiyoruz. Örneğin Gazze'deki kadın ve çocukların başına gelenler ve gelmekte olanlar karşısında onların seslerini hiç işitmedik, peki Müslümanlar arasında, hatta tüm dünyada, onların yalanlarına ve sahtekârlıklarına inanan biri kaldı mı acaba?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Aişe Abdulkadir

Devamını oku...

Çöp Hariç Her Şeyi Paketlediler!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Çöp Hariç Her Şeyi Paketlediler!

Haber:

Amerika geri kalan güçlerini Irak'tan çekiyor. (Ajanslar)

Yorum:

Pentagon, 30 Eylül Çarşamba günü, Amerika'nın Irak'taki tüm güçlerini çekme işlemini tamamladığını duyurdu; zira son birlikler, Amerika ile Irak arasında varılan anlaşma uyarınca Irak'ın kuzeyindeki bir hava üssünden ayrıldı.

Amerika 2003 yılında Irak'ı işgal etmiş ve Irak'ın her yerinde geniş çaplı öldürme ve yıkım gibi hayal edilmesi zor suçlar işlemiş, Irak'ın zenginliklerini ve kaynaklarını yağmalamış, petrol sektörü kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden yapılandırılmış, ülkenin nükleer kapasitesi dağıtılmış, halkı mezhepsel temeller üzerinden siyasi olarak parçalanmış ve yolsuzluk ülkede derin bir şekilde kök salmıştır.

İşgalin ortasında, Amerika'nın dayatmalarına boyun eğen siyasi bir elit ortaya çıkmıştır; zira Yeşil Bölge'de, Amerikalıların bile Irak halkına doğrudan dayatmaktan çekindikleri politikaları uygulamak üzere siyasetçiler yetiştirilmiştir.

Bakın işte Amerika şimdi askerî olarak çekilmektedir; ama neyin ardından? Irak ve Amerika'daki kamu ve özel sektör kuruluşları arasında toplam 48 anlaşma, mutabakat zaptı, iş birliği anlaşması ve ortaklık bildirisi imzalanmasının ardından; bunlar Irak'ın siyasi, ekonomik ve stratejik çıkarlarını Amerika'nın nüfuzuna tabi kılan anlaşmalardır.

Ancak bu çekilme, Irak güvenlik güçlerinin sahadaki muharip veya eğitim birliklerinin konuşlandırılmasına dayanmak yerine, diplomatik kanallar, istihbarat paylaşımı ve olağan uluslararası savunma ortaklıkları aracılığıyla yönetimini uzaktan sürdürmesine imkan tanıyacaktır.

Böylece Amerika'nın çekilmesi, suç mahallinden ayrılmasının suçun ortadan kalkmasını sağlayacağını sanan bir katilin durumuna benzemektedir; ancak suç mahalli hâlâ yerinde durmakta olup onların yol açtığı yıkımın kanıtlarıyla doludur ve Irak’ın ABD’nin geniş kapsamlı istismarı ve sömürüsü altında kalmasını sağlamak üzere tasarlanmış bir sistemin tanığı olarak durmaktadır.

Irak’ı Amerika’nın yerleştirdiği bu yönetim sisteminden ve halkın çıkarları pahasına kendi çıkarlarına hizmet eden siyasi sınıftan kurtarmaya muktedir olan sadece Hilafettir.

Bu anlaşmaları feshedip Irak’ın kaynaklarından ve potansiyelinden tam olarak yararlanmaya ve varoluşsal, askeri, siyasi ve ekonomik olarak Amerika’yı topraklarımızdan kaçmaya zorlamaya muktedir olan sadece Hilafettir.

Irak halkına -ve tüm ümmete- bağımsız ve egemen bir yapı inşa etme modeli sunmaya; yani Yeşil Bölge'deki askeri kışlalardan değil, kendi akidelerinden kaynaklanan bir varlık sunmaya muktedir olan sadece Hilafettir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER