Salı, 23 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Fırtınalı Zamanlarda Ümmetin Pusulası: İslam Ümmeti Devletini ve Rolünü Nasıl Geri Kazanabilir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Fırtınalı Zamanlarda Ümmetin Pusulası: İslam Ümmeti Devletini ve Rolünü Nasıl Geri Kazanabilir?

İslam beldeleri sadece geçici bir çalkantı süreci yaşamadığı gibi burada bir uzlaşmayla ya da orada bir ittifakla kontrol altına alınabilecek siyasi bir krizin karşısında da durmamaktadır. Yaşananlar bundan çok daha derindir; zira dünyanın kendisi yeniden şekillenmekte, güç dengeleri değişmekte, ittifaklar dönüşmekte ve siyasi sınırlar artan bir baskıya maruz kalırken coğrafya ise; nüfuz, servet, stratejik geçitler, enerji kaynakları ve pazarlar üzerinde yeniden bir çatışma sahasına dönüşmektedir.

Bu fırtınanın tam kalbinde, sahip olduğu istisnai coğrafi konumu, muazzam servetleri, geniş bir insan kitlesi ve küresel ticaret hareketlerinin temel bir kısmını kontrol eden deniz geçitleriyle İslam beldeleri yer almaktadır; ancak aynı zamanda bu ülkeler, siyasi parçalanmışlığın, ekonomik bağımlılığın, çıkar çatışmalarının ve karar alma merkezlerinin çokluğunun acısını çekmektedir.

Büyük güçler, gelecekteki uluslararası düzenin şeklini belirlemek için rekabet ederken, ümmet ise çoğu zaman sanki olayların içine sürükleniyor ve onları şekillendirme gücüne sahip değilmiş gibi görünmektedir!

Ancak asıl soru şudur: Bu fırtınaların ortasında biz ne yapmak istiyoruz?

Bu tarihi an, taşımış olduğu tüm risklerle birlikte, aynı zamanda büyük bir açığa çıkış anı da olabilir; bağımlılık üzerine kurulmuş projelerin sınırlarının, karar alma bağımsızlığını yitirmiş devletlerin kırılganlığının, gücün dışarıdan ödünç alınamayacağının hakikatinin, tamamen başkalarının koruması üzerine inşa edilen güvenliğin onların iradesinin rehinesi olmaya devam edeceğinin ve kendi projesine sahip olmayan bir ümmetin er ya da geç başkalarının projelerinin bir parçası hâline geleceğinin ortaya çıkma anı gibi; İşte bundan dolayı hikâye, pusula sorusundan başlamıştır.

Devlete geri dönüş; sadece bir ismin veya sınırların geri kazanılması olmadığı gibi geçmişe yönelik romantik bir özlem ve aynı zamanda askeri bir macera yahut gerçekliğin ötesine yapılan bir sıçrama da değildir. Her şeyden önce bu, eylem gücünü geri kazanma projesidir; yani insanın, kendi geleceğini şekillendirme gücünü, toplumun kendi kuvvetimi üretme gücünü, devletin kendi kararlarına sahip olma gücünü ve ümmetin dağınık güç unsurlarını tutarlı bir siyasi, ekonomik ve hadari güce dönüştürme gücünü geri kazanma projesidir.

Büyük hatalardan biri, ümmetin çevresinde olup bitenlere, yani buradaki savaşa, oradaki krize, bir yerdeki ekonomik çöküşe, başka bir yerdeki nüfuz mücadelesine birbirinden bağımsız olaylar silsilesi olarak bakmasıdır. Oysa olaylar zahirinde birbirinden ayrı görünebilir, ancak çoğu zaman tek bir özde birleşir: Bölgenin geleceğini etkileme gücüne kim sahiptir?

Büyük devletler, Müslüman ülkelerine sadece uluslararası olarak tanınan sınırlara sahip devletler topluluğu olarak bakmazlar; aksine bu ülkelere, taşımış oldukları birleştirici ideoloji ve enerji, ticaret yolları, deniz geçitleri, pazarlar, bölgesel güvenlik, kaynaklar ve kıtaları birbirine bağlayan coğrafi konum gibi küresel güç dengesi içindeki konumları açısından bakarlar. Bundan dolayı zahirinde yerel gibi görünen çatışmalar, derin bölgesel ve uluslararası boyutlar taşıyabilir.

Ancak sorun sadece dış baskıların boyutunda yatmamaktadır; zira dışarısı, içeride siyasi, ekonomik ya da fikri bir boşluk bulduğunda etkileme konusunda daha güçlü bir hâle gelmektedir

Müslüman ülkeleri, evrensel ideolojisi sayesinde durumu tersine çevirebilir ve stratejik anlamda da yoksul değildir; zira Müslüman ülkeleri, devasa bir coğrafi alana uzanmakta ve dünyadaki en önemli deniz geçitlerinin birçoğunu denetlemekte olup, büyük doğal kaynaklara, geniş pazarlara, genç insan güçlerine, önemli kentsel ve ekonomik merkezlere ve ayrıca yüzyıllara uzanan hadari ve kültürel bir derinliğe sahiptir. Bununla birlikte güç unsurlarına sahip olmak, güce sahip olmak anlamına gelmez. Dolayısıyla toprakta bulunan petrol kendi başına siyasi güç olmadığı gibi servet de otomatik olarak bir bağımsızlığa dönüşmez; coğrafi konum da ancak devlet onu yönetme, koruma ve değerlendirme gücüne sahip olduğunda bir nüfuza dönüşür.

Güç, kaynakları seçeneklere dönüştürme yeteneğidir. Egemenlik, devletin bayrağını bir hükümet binasının üzerine dikmek değildir; zira egemenlik, kendi kararını almaya muktedir olmak ve onu savunma imkânı sağlayan araçlara sahip olmaktır. Çünkü her tarihî proje bir fikirle başlar. Burada fikirden kastedilen yalnızca siyasi bir slogan değildir, aksine şu soruları belirleyen tasavvurdur: Biz kimiz? Ne istiyoruz? İnşa etmek istediğimiz devletin, toplumun, ekonominin ve uluslararası ilişkilerin şekli nedir?

Geleceğine dair net bir tasavvuru olmayan bir ümmet, enerjisini tepkisel davranışlarla tüketecektir; yani bir kez doğuya yönelir bir kez batıya, bir kez büyük bir güçten koruma arar, bir kez de geçici ittifaklara girer, ardından da yıllar sonra pusulanın kendi elinde olmadığının farkına varır!

Bu nedenle ilk mücadele, bilinç mücadelesidir; çünkü bağımlı bir siyasi zihniyetle güçlü bir devletin, tüketici bir zihniyetle bağımsız bir ekonominin ve bilgiyi ithal bir meta olarak gören bir toplumda bilimsel bir kalkınmanın inşa edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla sadece Allah’tan korkan ve şer'î hükme boyun eğen güçlü bir insan olmadan güçlü bir devlet olamaz; zira hak üzere olan adam, ideolojine bağlı olan bir Müslümandır. Güçlü insan, sadece bir diploma ya da mesleğe sahip olan değil; aksine bilgiye, disipline, sorumluluğa, ideolojiye, düşünme, üretme ve ülkesinin kurumlarının inşasına katılma kapasitesine sahip olan insandır. Çünkü bağımsızlık isteyen bir devletin bir doktora, araştırmacıya, mühendise, çiftçiye, sanayiciye ve iktisatçıya ihtiyacı olduğu gibi, bir politikacıya, devlet adamına, hukukçuya, medyaya ve düşünüre de ihtiyacı vardır ve bunların hepsi de ideolojik değerlere bağlı olmalıdır.

Teknolojiyi, gıdayı, bilgiyi ve hatta siyaset ve ekonomiye dair algılarını bile ithal eden bir ümmet, ne kadar servete sahip olursa olsun karar verme kapasitesi sınırlı olarak kalmaya devam edecektir. İnsan bilgiyi üretmeye, ardından bu bilgiyi teknolojiye, teknolojiyi sanayiye ve sanayiyi de ekonomiye dönüştürmeye başladığında, işte o zaman güç silsilesi oluşmaya başlayacaktır.

Belki de en büyük paradoks, bugün ümmetin zayıflığının nedenlerinden biri gibi görünen şeyin -yani coğrafi ve siyasi parçalanmışlığının-, onun en büyük güç kaynaklarından birine dönüşebilmesidir. Zira İslam ülkeleri küçük bir coğrafi blok değildir, aksine kıtalar, deniz geçitleri ve son derece önemli stratejik bölgeler arasında uzanan geniş bir alandır.

Geleceğin projesi olmayı hak eden devlet; güvenliği ve adaleti sağlayan, hakları koruyan, kurumları inşa eden, yolsuzluk yapanı muhasebe eden, kamu malını koruyan, tebaasının kanun önünde eşitliğini güvence altına alan ve topluma kendi geleceğinin şekillenmesine katılma imkânı veren devlettir. Dolayısıyla güçlü devlet, tebaasının kendisinden korktuğu bir devlet değil, aksine tebaasının kendisine güvendiği bir devlettir. Ayrıca gerçek güç baskıya değil, aksine meşruiyete, adalete, yeterliliğe ve kurumlara dayanmalıdır.

Bundan dolayı İslami kalkınma başlığını taşımak isteyen herhangi bir siyasi proje; yönetim, adalet, özgürlükler, ekonomi, hukuk ve devlet ile toplum arasındaki ilişkiler hakkındaki sorulara net bir cevap sunmalıdır.

İnsanlar, kendilerini koruyan bir devlet, adalet sağlayan bir kanun, kendilerine fırsatlar sunan bir ekonomi, çocuklarını yetiştiren bir eğitim ve kendilerine umut veren bir gelecek istemektedir. Tüm bunlar ise ancak İslam şeriatını, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in uyguladığı ve ilk devletini kurduğu şekilde yeniden uygulamaya koyarsak gerçekleşecektir; zira İslam’ın metodu, hiçbir kusurun olmadığı Rabbani bir metot olup aslen, insanın Rabbi ile olan ilişkisi, kendisiyle olan ilişkisi ve başkalarıyla olan ilişkisi gibi onun üç ilişkisini tedavi eden Allah katından indirilmiştir. Dolayısıyla insan değişmediği gibi şeriat da kamil bir şekilde kalmıştır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِيناً “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum.” [Maide 3]

Bugün İslami davet yolunda yürüyenler meçhul kişiler değillerdir ve onların yolu ve adımları da bilinmektedir; zira onlar, İslam Devleti'ni kurmak için çalıştıkları gibi yönetime ulaşmak için de çalışıyorlar ki onu, Müslümanların ülkelerinde İslami hayatı yeniden başlatmanın ve bu dini bütün dünyaya taşımanın bir yolu kılabilsinler. Bu nedenle onların, ne kadar çeşitli olursa olsun parçalı bir yönetimi kabul etmediklerini, baştan çıkaran araçlar karşısında yenilmediklerini ve İslam'ı inkılabi ve kapsamlı bir şekilde uygulama imkanı buldukları taktirde kamil bir yönetimi kabul ettiklerini görürsünüz.

Aman ha dikkatli olun; çünkü liderliğinizi ideolojinizden olmayan kimselere vermeniz ve içinde yaşadığımız acı gerçekliğe teslim olmanız size haramdır; zira geriye çok az zaman kalmıştır. Dinini kıskanan, gerçekliğini anlayan ve ideolojisiyle silahlanmış her Müslümanın görevi, Batı’nın tüm planlarına karşı mücadele etmek ve ümmetin safını bölmemektir. Zira kâfir Batı, yaptıklarını görmenize rağmen mücadele etmektedir; zira kartları yaktılar ve yüzlerini açığa çıkardılar; eğer güçleri zayıflamamış olsaydı asla açığa çıkardıkları ve yaktıkları şeyleri yapmazlardı.

Ancak Allah’ın izniyle bizler, Hilafetin geri dönüşünün gerçekleşeceğinden eminiz. Zira bugün dünyanın dört bir yanındaki çatışmaların gerçeklikleri, ümmette giderek artan bilinç ve ayrıca Kur’an ile sünnetin nasslarının müjdelediği hususlar bizi bu konuda mutmain kılmaktadır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55] Ve aynı şekilde şöyle buyurmuştur: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “Müşrikler istemese bile dinini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayet ve hak ile gönderen O’dur.” [Saf 9]

O halde bu büyük partiyle birlikte yürümeyi ganimet bilin, onun fikrini kendi kaynaklarından alın, hakkı arayan âlimin tartışması gibi tartışın ve cahilin tartışması gibi tartışmayın; çünkü sizler sorumlusunuz ve ideoloji ve onun hedefi dışındaki her amel zaferi geciktirir, onu çabuklaştırmaz. Nitekim Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: فَمَن يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللَّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىٰ لَا انفِصَامَ لَهَا “O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır.” [Bakara 256]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Yakıtlar Bir Baskı Aracına Dönüştüğünde… Çıkarlar, Açık Pazarın Sınırlarını Ortaya Koyuyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yakıtlar Bir Baskı Aracına Dönüştüğünde… Çıkarlar, Açık Pazarın Sınırlarını Ortaya Koyuyor

Haber:

Tartışmalar hakkında bilgi sahibi olan üç kaynak, Trump yönetiminin, küresel yakıt fiyatlarındaki artışı hafifletmeye yardımcı olmaları amacıyla Almanya ve Fransa'dan acil durum olarak dizel stoklarını düşürmelerini talep ettiğini; aksi takdirde her iki ülkenin ABD'nin olası dizel ihracatı yasağıyla karşı karşıya kalacağını ifade ettiler.

Bu uyarı, Avrupa üzerindeki baskının tırmanmasını temsil etmektedir; zira Trump, Kasım ayındaki ara seçimler öncesinde ABD’deki akaryakıt fiyatlarını düşürmeye yardımcı olmak amacıyla olası bir yasak getirmeyi değerlendiriyor. (Reuters)

Yorum:

Mesele görünüşünde bir dizel krizi ve fiyat artışı gibi görünebilir; ancak yaşananlar, kaynaklar daraldığında ve çıkarlar tehdit altında olduğunda devletler arasındaki ekonomik ilişkilerin doğasındaki daha derin bir şeyi ortaya koymaktadır.

Çin, rafinerilerinin petrol ürünlerini ihraç etmeye devam edebilmesine rağmen, iç stoklarını korumak amacıyla Ekim ayında ihracatını durdururken; ABD ise müttefikleri Almanya ve Fransa’ya, esasen acil durumlar için oluşturulmuş rezervlerden çekilmesi için baskı uygulamakta ve iş birliği yapmamaları halinde dizel ihracatını kısıtlayabileceğinin sinyalini vermektedir.

İşte burada sloganlardan uzak olan bir gerçek ortaya çıkmaktadır; piyasa özgürlüğü ve açık ticaret, büyük devletlerin çıkarlarına bağlı kalmaya devam etmektedir; mal ve enerji akışı, devletin güvenliği ve çıkarlarıyla çeliştiğinde, devlet, stoklarını ve üretimini korumak ve ihtiyaçlarını güvence altına almak için müdahale etmektedir.

Bu da dizel krizini yalnızca yakıt fiyatlarındaki artışın ötesine taşımaktadır; zira dizel, taşımacılık, tarım ve sanayiyi harekete geçirmekte, dolayısıyla onun eksikliği ürünlerin nakliye ve üretim maliyetlerini artırmakta, ardından da bu durumun etkileri fiyatlara ve insanların yaşamına yansımaktadır. Bu nedenle devletler, kriz zamanlarında ellerindeki stoklara satılmayı bekleyen variller gözüyle bakmamakta; aksine onları güvenliklerinin ve olası çalkantılarla baş edebilme kapasitelerinin bir parçası olarak görmektedirler.

Burada dikkat çekici olan, anlaşmazlığın düşmanlar arasında değil, aksine aralarında derin siyasi ve ekonomik ittifaklar bağı olan devletler arasında yaşanmasıdır. Nitekim Amerika fiyatları düşürmek için arzı artırmak istemekte, Avrupa'dan stoklarının bir kısmından vazgeçmesi talep edilmekte, Çin ise önceliği iç ihtiyacına vermektedir. Yani her taraf kendi çıkarı doğrultusunda hareket etmektedir.

Böylece karşılıklı ekonomik bağımlılık başka bir yönü ortaya koymaktadır; nitekim bu, normal koşullarda ticaretin akışını kolaylaştırır; ancak kriz zamanlarında bir zayıflık noktasına ve baskı aracına dönüşebilir. Dolayısıyla hayati bir malda dışa bağımlı olan bir ülke, üretici onu elinde tutmaya karar verdiğinde veya başka bir devlet onu siyasi ya da ekonomik bir amaç gerçekleştirmek için kullandığında, yalnızca paraya sahip olmanın onu elde etmek için yeterli olmadığını fark edebilir.

Bundan dolayı hassas sektörlerdeki ülkelerin sorusu değişmeye başlamıştır. Artık soru yalnızca şu değildir: Malı en düşük maliyetle kim sağlayacak? Aynı zamanda şu da sorulmaya başlanmıştır: Kriz çıktığında malın ulaşmasını kim garanti edecek?

Bu dönüşüm; devletlerin, maliyeti daha yüksek olsa bile stoklarını korumaya, enerji kaynaklarını güvence altına almaya ve bazı kritik sanayileri yeniden ülke içine çekmeye yönelmelerini açıklamaktadır. Zira stratejik çıkar, uzun bir ekonomik açıklık aşamasına yön veren kâr ve maliyet hesaplarıyla rekabet eder bir hale gelmiştir.

Ancak şiddetlerine rağmen bu krizler, kapitalist sistemin kendiliğinden çökeceği anlamına gelmez. Nitekim başta Amerika olmak üzere kapitalist ülkeler, çıkarları tehlikeye maruz kaldığında yeni araçlar geliştirme ve müdahale etme, nüfuzlarını koruyacak şekilde politikalarını yeniden düzenleme yeteneklerini kanıtlamışlardır. Bu nedenle mevcut düzenin sarsılması bir şeydir, onu ortadan kaldırabilecek bir alternatifin varlığı ise başka bir şeydir.

Burada çok önemli bir mesele yatmaktadır; zira dünya sadece bir enerji krizi yaşamıyor; aynı zamanda büyük güçlerin kaynaklar, sanayi, teknoloji ve para için rekabet ettiği, her devletin konumunu ve nüfuzunu koruyacak araçları aradığı bir süreç yaşıyor.

Peki şayet siyasi iradesi birleşmiş olsa, başkalarının çıkarlarının üzerinde çatıştığı bir alan olmak yerine etkili güç olmasına imkan sağlayacak petrol, gaz, zenginlikler ve stratejik konumlara sahip olan İslam ümmeti, bütün bunlar karşısında nerede acaba?

Ümmetin servetleri az değildir; ne var ki gücü ve karar mekanizması parçalanmış durumdadır. Devletlerin stoklarını koruduğunu, kaynaklarını güvence altına aldığını ve sahip oldukları şeyleri kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için kullandığını görmemiz, Müslümanları kapitalist sistemin kendiliğinden çökmesini beklemeye sevk etmemeli; aksine onları, bir ideolojinin ancak onu taşıyan bir ümmet ve onu uygulayan bir devlet olduğunda başka bir ideolojiyle rekabet edebileceğini anlamaya sevk etmelidir.

Dolayısıyla kapitalizmin krizlerine tanık olmamız ve çelişkilerini saymamız yeterli değildir; bilakis bu olayların bilinç ve eyleme dönüşmesi, ümmetin kendi ideolojisine olan güvenini yeniden kazanması ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışması gerekir; böylece servetlerini, enerjilerini ve siyasi kararlarını bir araya getirerek İslam'ı, insanı faiz, açgözlülük ve çıkar çatışmasının tahakkümünden kurtaran bir sistem olarak dünyaya taşıyacaktır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.” [Al-i İmran 139]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dareyn Eş-Şanti

Devamını oku...

Paris'teki Öğrenci Protestoları, Kapitalist Eğitim Sisteminin Yozlaşmışlığını Ortaya Koymaktadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Paris'teki Öğrenci Protestoları, Kapitalist Eğitim Sisteminin Yozlaşmışlığını Ortaya Koymaktadır

Haber:

Fransa'da, eğitim finansmanına ve eğitim koşullarına tepki olarak ülke genelindeki eğitim kurumlarının kapatılmasını da kapsayan geniş çaplı öğrenci protestolarıyla eş zamanlı olarak, çok sayıda okulda yangınlar çıktı. Fransa'nın batısındaki Nantes kentinde iki lisede yangın çıktığı bildirilirken, kuzeydeki Rouen kentinde başka bir yangının bir okulun girişini sardığı görüntülendi.

Öğrenciler, öğretmen ve personel eksikliğini, sınıfların aşırı kalabalık olmasını ve binaların harap durumunu protesto ediyorlar. Üniversite öğrencileri de perşembe günü gösterilere katılarak benzer taleplerde bulundular.

İçişleri Bakanlığı, perşembe günü 1949 kişinin gözaltına alındığını ve 305 polis memurunun yaralandığını açıkladı. Başbakan Sebastien Lecornu, perşembe günü olayları görüşmek üzere acil bir toplantı düzenledi. (BBC)

Yorum:

Fransa’daki son olayların gerçek nedenlerinden dikkatleri başka yöne çekmeye ve gözlere kum serpmeye çalışan hükümet, Boyun Eğmeyen Fransa partisinin düzenleyip yönettiği protestoları körüklemekle aşırı solu suçluyor ve onu cumhurbaşkanlığı seçimlerine yedi ay kala bu hareketleri siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışmakla itham ediyor.

Bu protestolar 21 Eylül'den itibaren patlak vermiş ve kapsamı 356 eğitim kurumunu kapsayacak şekilde genişlemiştir. Protestocular, eğitim koşullarının iyileştirilmesini ve özellikle Fransa'nın bu yıl yaşadığı sıcak hava dalgaları karşısında sınıflardaki aşırı kalabalığın azaltılmasını talep ettiler; ayrıca öğretmen sayısındaki büyük açığın kapatılması ve binaların bakımsızlığının giderilmesi çağrısında bulundular; protestoculardan birinin ifade ettiği gibi "ne bütçe ne kaynak ne de yeterli sayıda gözetmen var."

Protestolar, Ortaöğretim Öğrenci Sendikaları Birliği'nin adlandırdığı gibi ikinci aşamaya ulaşıp genişlemiştir; nitekim sendika, Öğrenci Birliği'nin desteğini almış ve böylece öğrenciler de bu hareketlere katılmıştır; Fransa Ulusal Öğrenci Birliği ise, kontenjanların azlığına ve 2027 bütçe tasarısında yer alan önlemlerin olduğu kişisel konut yardımlarının dondurulmasına karşı protesto çağrısında bulunmuştur.

Bu genişleme karşısında partiler harekete geçerek her parti suçu diğerine atmaya ve yaşananları kendi siyasi çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanmaya başlamıştır.

İlerlemeyi ve hak ve özgürlükleri güvence altına aldığını iddia eden, sokaklara karanlıkları aydınlatmaya yetecek kadar ışık saçan ama gerçekte öğrencilerine en temel ihtiyaçları bile sağlayamayan bir ülke olan ışıklar ülkesinde olanlar işte budur!

Fransa’daki eğitim durumuna yönelik basit bir inceleme, basiret sahibi herkes için, onun -Tunus gibi- Kuzey Afrika ülkelerindeki durumdan farklı olmadığını ortaya koymaktadır; zira okullar harabeye dönmüş durumda, sınıflar aşırı kalabalık, öğretmen ve akademisyen sayısı giderek azalmakta ve (ekipman yetersizliği ve öğretmenin ulaşım ile geçim konusunda yaşadığı sıkıntılar nedeniyle görevini yerine getirmekte çektiği zorluklar...) gibi çalışma koşulları son derece ağırdır.

Ortak paydalar ve benzer durumlar, gelişmiş bir Batı ülkesi ile geri kalmış bir ülke arasında ayrım yapmaz; zira her ikisi de kapitalist seküler sistemden neşet eden bir eğitim sistemini uygulamaktadır.

Sorunları çözmekten aciz olan yozlaşmış bir eğitim sistemi, öğrencilerin buna karşı ayaklanıp protesto gösterileri düzenlemesine yol açmıştır. Bu sistemin yozlaşması, ondan türeyen sistemin yozlaşmasını yansıtmaktadır; belki de bu protestolar, onu kökünden söküp atmanın, ona karşı devrim yapmanın, onu ortadan kaldırıp değiştirmenin ilk kıvılcımı olur ve onun yerine, insanları kapitalizmin felaketlerinden, zulmünden ve karanlıklarından kurtarıp İslam’ın nuruna ve rahmetine taşıyacak adil İslam sistemi gelir.

İslam nizamı, iyi ve bütüncül eğitim sistemi aracılığıyla öğrencilere nitelikli bir eğitim programını ve öğrenim ve araştırma için uygun koşulları garanti eder; ayrıca onları öğrenmeye, başarı göstermeye ve en iyi sonuçları ve başarıları elde etmeye teşvik eder.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zinet es-Sâmit

Devamını oku...

Ümmetin Meseleleri Forumu’na Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Medya Bürosu; medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meseleleriyle ilgilenen herkesi Ümmetin Meseleleri Forumu’na katılmaya ve iştirak etmeye davet etmekten memnuniyet duyar. Bu ayki forumun başlığı:

“Sudan Diyaloğunun Yönelimleri… Küfrü Pekiştirmek ve Denenmiş Olanı Yeniden Denemek”

Konuşmacılar:

1-İbrahim Osman Ebu Halil, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü.

2- Üstat Yakup İbrahim, Hizb-ut Tahrir üyesi.

Tarih: H. 21 Rabiu’s Sânî 1448 M. 03 Ekim 2026 Cumartesi

Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Katılımınız veya canlı yayın üzerinden takip etmeniz foruma zenginlik sağlayacaktır.

Devamını oku...

Amerika ile Nükleer İş Birliği: Bağımlılığın Yeni Bir Halkası

Bangladeş, Amerika ile sivil nükleer iş birliği anlaşması imzaladı. Biz, gerçek bilimsel gelişmeyi elbette memnuniyetle karşılıyoruz; ancak şu konuda hiçbir kapalılığa yer bırakmayacak şekilde net olmalıyız: Teknolojiyi almak, ona sahip olmak demek değildir. Zira nükleer enerji yalnızca elektrik üretmekten ibaret değildir; bilakis aynı zamanda nükleer enerji bir bilgi, sanayi ve stratejik güç demektir ve Amerika da bunun çok iyi farkındadır. Amerika, Japonya’ya karşı uyguladığı nükleer terörle bunu açıkça göstermiştir. Bugün de hangi devletlerin kalkınmasına izin verileceğini, hangilerinin ise sınırlandırılmış hâlde tutulacağını belirleyen güçlerden biridir Amerika. İran’ı yok etme tehditleri de büyük güçlerin, stratejik teknolojiye alelade bir ticari anlaşma olarak görmediklerini kanıtlamaktadır. Bu nedenle Bangladeş’in sorması gereken asıl soru şudur: Bu anlaşma bizi bağımsız hâle mi getirecek, yoksa bağımlı bir devlet olarak kalmamızı mı sağlayacak?

Aslında bu soru sadece Bangladeş’i değil, bütün İslam ümmetini ilgilendirmektedir. Ümmet yetenekli insan kaynağı yoksulu değildir. Dünyanın dört bir yanında bilim insanlarımız, mühendislerimiz, araştırmacılarımız ve yaratıcı zekâlarımız bulunmaktadır. Fakat eksikliğini çektiğimiz tek şey siyasi iradedir. Eksik olan tek şey, birlik ve sahip olduğumuz insan kaynağını gerçek bir güce dönüştürebilecek bir devlettir.

İslam tarihi, içinde bulunduğumuz bugünkü zayıflığı gözler önüne sermektedir. Osmanlıların, İstanbul’un surlarını yerle bir eden toplar inşa ettiklerini bilmeyen yoktur. Tipu Sultan’ın roketleri o kadar ileri düzeyde ve gelişmişti ki İngilizler bunlara el koymuş, incelemiş ve daha sonra bu teknolojiyi Congreve roketlerini geliştirmekte kullanmışlardır. Bir zamanlar güç deyince akla Müslümanlar geliyordu, bugün ise güç konusunda başkalarına bağımlı hâle gelmiş durumdayız.

Yalnızca teknoloji satın alan bir ümmet, bağımlı bir ümmet olarak kalacaktır ama teknolojiye gerçekten hâkim olan bir ümmet ise kendi geleceğini kendisi belirleyecektir. İslam ümmeti, başkalarının askerî, bilimsel ve teknolojik sistemlerine sonsuza kadar bağımlı kalamaz. Bağımlılık güvenlik değildir; teslimiyettir.

Bizim tutumumuz açık ve net: Ümmetin bağımsız bir siyasi otoriteye, Raşidi Hilafete ihtiyacı vardır. Hilafet, bilim insanlarını, mühendislerini, kaynaklarını ve sanayisini ortak bir stratejik hedef doğrultusunda seferber edebilecek güçte olacaktır. Kendi güvenliğini dışarıdan ithal etmek yerine kendi kapasitesini kendi inşa edecek; hiçbir yabancı hamisine boyun eğmeyecektir. Çünkü amaç, bir efendinin yerine başka bir efendi koymak değildir. Amaç bağımsızlıktır.

Hilafet; İslam ülkeleri için bir vizyondur, kendi teknolojisini kendisi üretecek, kendi sanayisini kendi kuracak, kendi stratejik kabiliyetlerini kendi imkânlarıyla geliştirecek ve hiçbir büyük gücün kendi iradesini kendisine dayatmasına izin vermeyecektir. İslam Ümmeti insan kaynağı, kaynak ve bilgi yoksulu değildir. Tek eksiği, bütün bunları ortak bir güce dönüştürebilecek siyasi otoritedir. Bu dönüşüm yalnızca anlaşmalar yoluyla gerçekleşmeyecektir. Gerçek anlamda bilimsel, sanayii ve stratejik bağımsızlık inşa edebilmek için gerekli siyasi otoriteye ve vizyona ihtiyaç vardır. Bu ise vaat edilen Raşidi Hilafet kurulmadan gerçekleştirilemez.

Devamını oku...

Hangi Durum, Müslümanları Kendi Elleriyle Camilerini Yıkmaya Mecbur Bırakır?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Hangi Durum, Müslümanları Kendi Elleriyle Camilerini Yıkmaya Mecbur Bırakır?!

Haber:

Hindistan'ın Ujain kentinde dikkat çeken bir sahnede, Müslümanlar Madhya Pradesh Yüksek Mahkemesi'nin verdiği bir yargı kararı doğrultusunda tarihi Şahi Camii'nin buldozerlerle yıkılmasını önlemek amacıyla, gözyaşları içinde caminin bir bölümünü kendi elleriyle yıktılar; Pazartesi günü yetkililerin yıkım kararını protesto etmek için gösteriler patlak verince, polis protestocuları bastırdı ve onları dağıtmak için göz yaşartıcı gaz kullandı.

The Indian Express gazetesine göre, -Pazar gecesi- polis ve belediye ekipleri, buldozerler ve diğer ağır iş makineleriyle bölgeye ulaştılar; ancak caminin dışında toplanan protestocular yıkım işleminin başlamasını engellerlerken, protestocular geceyi caminin içinde geçirerek caminin hiçbir bölümünün yıkılmasına izin vermeyeceklerini vurguladılar ve sosyal medya platformlarında dolaşan görüntülerde, yüzlerce kişinin cami avlusunda ve çevresinde toplandığı, bütün gece boyunca yerde yatarak mekanı boşaltmayı reddettikleri ortaya çıktı.

Kısmi yıkım adımı, Ujjain Belediyesi'nin yerel bir yolu 15 metre genişliğe çıkarmaya yönelik projesi kapsamında gerçekleşmişti; bu hazırlıklar, 2028'de düzenlenmesi planlanan bir Hindu hac ritüeli olan "Simhasta Kumbh Mela" festivali için yapılmaktadır. (El Cezire)

Yorum:

Caminin yıkılışına ait o görüntü, Müslümanların kendi elleriyle ve gözlerinden kahır gözyaşları dökülerek onu yıkmaları, bünyesinde çok şey barındırmakta ve birçok şeyi özetlemektedir.

Bu durum; İslam ümmetinin içine düştüğü ve insanların en aşağılık ve en sefihlerinin başına musallat olduğu sefalet halini özetlemektedir; bunu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavli doğrulamaktadır: يُوشِكُ الْأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى الْأَكَلَةُ إِلَى قَصْعَتِهَا “Aç insanların yemek kabına üşüştükleri gibi yakında diğer milletler de sizin başınıza üşüşeceklerdir.” Bakın işte İslam ümmeti için; neredeyse kendisine ve dinine karşı savaşın yürütülmediği tek bir yer dahi kalmamıştır.

Bu ise, Allah Teâlâ'nın şu kavlinin en güçlü şekilde ettiği bir durumdur: لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا  “İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve Allah’a ortak koşanları bulursun.” [Maide 82]Hindistan'da bu, geçici bir durum değildir; aksine Hindu kâfirlerin İslam'a ve Müslümanlara karşı yürüttüğü sürekli olan vahşi bir süreçtir; hatta İslam ve Müslümanlara düşmanlık etmek ve onlara zulmetmek, tıpkı Yahudilerin Filistin'de yaptığı gibi Hindu siyasetçiler için bir seçim malzemesi hâline gelmiştir.

Bu da Müslümanların başındaki yöneticilerin ne denli aşağılık olduğunu ortaya koyan bir durumdur; zira onlar, Müslümanların meselelerine karşı tüm duyarlılıklarını yitirmişlerdir; eğer onlar özgür olsalardı dünyayı altüst ederler ve bir Müslümana zarar vermeye ya da İslam'ın kutsallarını ihlal etmeye kalkışan herkesi caydırırlardı.

Körfez ülkelerinin ellerinde, Hindistan ekonomisine milyarlar pompalayan milyonlarca Hintli işçi bulunmaktadır; dolayısıyla Körfez ülkelerinin, sırf bu işçileri sınır dışı etme tehdidinde bulunmaları dahi Hindistan'a diz çöktürmeleri için yeterli olurdu; ancak ne gezer! Zira aşağılık yöneticiler Müslümanları yüzüstü bırakmakla yetinmemişler, aksine onların düşmanlarına destek çıkmışlardır; eğer Hindistan'ın ve diğer ülkelerin yöneticileri, bu yöneticilerin Müslümanların meselelerini kesinlikle umursamadığını yakinen bilmeselerdi, Müslümanların camilerini yıkmaya ve onlara zulmetmeye cüret edemez ve bunun için bin bir hesap yaparlardı.

İslam'a, Müslümanlara ve kutsallarına yönelik devam eden saldırılar, Müslümanların işlerini yöneten Hilafet Devleti'nin yokluğunun gölgesinde yetim kalmanın anlamını açıkça ortaya koymaktadır.

Ancak öte yandan bu, yok olmaya direnen bir ümmetin ortaya çıktığı bir durumdur; zira ümmetin evlatları, zayıflıklarına ve güçsüz bırakılmalarına rağmen camilerini savunmak için sokaklara dökülen Hindistan Müslümanlarında olduğu gibi, baskı ve zulümle karşılaşsalar dahi dinleri, camileri ve kutsalları için seferber olmaları gerektiğinde hala seferber olan kimselerdir; şiddetine rağmen belki de bu acı Müslümanları öldürmeyecek; göğüslerde alev alev yanan ve sokağa çıkıp kâfirleri ve müşrikleri yakmak üzere olan bir ateş ya da tiranları ve zalimleri kökünden söküp atacak bir tufan olacaktır. غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ  “Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Ladavi

Devamını oku...

Amerika'nın Müzakereler ve İttifaklardan Oluşan Darağacı İpini Kesin

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Amerika'nın Müzakereler ve İttifaklardan Oluşan Darağacı İpini Kesin

Haber:

29 Eylül 2026 tarihinde, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü şu açıklamayı yaptı: “Ekonomik izolasyon sürecini desteklemek amacıyla ABD bugün, İran'ın silah ile silah bileşenlerini tedarik etmesi ve yaymasıyla bağlantılı sekiz kuruluşa ve beş kişiye yaptırım uygulamaktadır.”

Yorum:

Okyanuslar onları İslam beldelerinden ayırsa da Amerikalı kovboyların İslam ümmetini kontrol etmek için sadece sınırlı araçları vardı. Kara saldırıları düzenlemek için silahlı kuvvetleriyle temsil edilen tüfekleri vardı.Düşmanlarını zayıflatıp boyun eğmeye zorlamak için yaptırımları temsil eden bıçakları vardır. Tüfek ve bıçak başarısız olduğunda düşmanlarını tuzağa düşürmek için kullandıkları balıkçı ipleri, yani müzakerelerden ve ittifaklardan oluşan darağacı ipleri vardır.

İslam beldeleri söz konusu olduğunda, Amerika’nın tüfeği başarısız olmuştur. Zira onlarca yıl süren savaşa rağmen, küçük ve zayıf olan Afganistan devleti karşısında başarısız olmuştur.Ulusal Sosyalist Baas Partisi onu zayıflatmasına ve sömürgecilere ajanlıktan dolayı derin bölünmeler olmasına rağmen Irak karşısında başarısız olmuştur.Herhangi bir ciddi kara saldırısının oluşmasını engelleyen Müslümanların direnişi nedeniyle birkaç ay içinde İran karşısında başarısız olmuştur.

Amerikan bıçağına, yani yaptırımlara gelince; Afganistan'da başarısız olmuştur, zira Müslümanlar İslam'a olan bağlılıklarında kararlı kalmayı sürdürmüşlerdir. Suriye'de de başarısız olmuştur; zira insanlar Amerika'nın ajanı Beşar Esad'a karşı ayaklandıkları için onları cezalandırdığında bile Müslümanlar, onu devirinceye kadar durmamıştır. İran'da da başarısız olmuştur; zira Müslümanlar, kâfirlerin iradesine boyun eğmek yerine karınlarına taş bağlamaya karar vermişlerdir.

Müslümanların, kovboyların kendilerini kontrol altında tutmak için sarıldığı son şeyi, yani müzakereler ve ittifaklardan oluşan darağacı ipini kesmeleri kalmıştır. İran ve tüm Müslüman ülkeleri bu ipi kesmeleri gerekir ki böylece Amerikalı kapitalist elit, ister Kanada, ister Küba isterse Venezuela'da olsun, Müslümanların yaptıklarından ilham alarak oradaki halklar da ayaklanana dek kendi çiftlikleri olan Amerika kıtasındaki ganimetlerle yetinmek zorunda kalsın. O halde Amerika Birleşik Devletleri ile olan müzakereleri ve ittifakı sona erdirin ve Raşidi Hilafeti kurun ey Müslümanlar topluluğu!

İslam, kâfirlerle ittifak kurmayı haram kılmıştır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعاً “Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139] İslam, savaşta kâfirlerle ittifak kurmayı da haram kılmıştır; zira Ahmed ve Nesai, Enes’ten Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet edilmiştir: لا تستضيئوا بنار المشركين  “Müşriklerin ateşi ile aydınlanmayınız.” Yani müşriklerin ateşini kendiniz için ışık kaynağı edinmeyin demektir; burada ateş, savaştan kinayedir. İslam, kâfirlerden düzenli bir askerî teşkilat olarak yardım almayı da haram kılmıştır. Zira Dahhâk Radıyallahu Anh’dan rivayet edilen bir hadiste şöyle geçmektedir: أن رسول الله ﷺ خرج يوم أُحد فإذا كتيبة حسناء أو قال خشناء فقال مَنْ هَؤُلَاءِ؟ قالوا يهود كذا وكذا. فقال لَا نَسْتَعِينُ بِالْكُفَّارِ “Şüphesiz Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Uhud günü çıktı; derken güzel görünümlü veya sert görünümlü bir birlik çıkageldi; bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bunlar kim? diye sordu. Şu şu Yahudiler dediler. Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Kâfirlerden yardım almayız.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Devlet Görmeden Parayı Kim Hareket Ettirebilir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Devlet Görmeden Parayı Kim Hareket Ettirebilir

Türkiye'nin Forex ve kripto para dolandırıcılığı yapan uluslararası bir şebekeye karşı gerçekleştirdiği son güvenlik operasyonunun önemi, tutuklanan kişi sayısının ve el konulan para miktarının ötesine geçmiştir. Nitekim Ankara, yalnızca bir dolandırıcı grubunun çökertildiğini duyurmakla kalmamış, aynı zamanda onlarca şirketi ve çağrı merkezini bünyesinde barındıran, sahte yatırım platformları, banka hesapları ve kripto varlıklar aracılığıyla farklı ülkelerdeki mağdurları hedef alan sınır ötesi bir şebekeyi de ortaya çıkarmıştır. 21 Eylül itibarıyla 211 şüpheli yargıya sevk edilmiş; savcılık daha sonra bunlardan 133'ünün tutuklanmasını, 56'sı hakkında adli kontrol uygulanmasını ve 24'ünün sorgularının ardından serbest bırakılmasını talep ettiğini açıklamıştır.

Türkiye'nin soruşturmaları, şebekenin yalnızca sahte bir internet sitesine dayanmadığını, aynı zamanda şirketlere, ofislere ve çağrı merkezlerine, birden fazla dil konuşan çalışanlara, mağdur veri tabanlarına ve yapay yatırım platformlarına sahip olduğunu da ortaya çıkarmıştır. Yetkililer 25 şirketle bağlantılı 40 çağrı merkezi ve finans ofisi tespit etmiş; ilk operasyon ise 239 gözaltı kararına dayanılarak İstanbul ve Muğla’daki 286 adresi hedef almıştır.

Bizler burada, geleneksel çete şeklinin ötesine geçen ve şirket mantığıyla ancak suç ekonomisi içinde faaliyet gösteren sınır ötesi bir kuruluşa yakın bir model ile karşı karşıyayız. Mağdur Avrupa'da, onunla bağlantılı kişi İstanbul'da, şirket üçüncü bir ülkede kayıtlı, banka hesabı dördüncü bir ülkedeyken, paralar coğrafi sınırları aşan dijital cüzdanlara aktarılabilir. Türk yetkililere göre şebeke, mağdurları mevduatlarını artırmaya sevk etme için kademeli tuzaklama yöntemlerine, psikolojik baskıya, sahte işlem platformlarına ve “sıcak işlem odaları” olarak bilinen uygulamalara başvurmuştur.

Burada önemli bir gerçek ortaya çıkmaktadır: Teknoloji, geleneksel dolandırıcılığı ortadan kaldırmamış; aksine onu daha profesyonel ve yaygın bir hale getirmiş ve farklı kıtalardaki mağdurlara ulaşma imkânını artırmıştır.

İstihbarat neden soruşturmaya müdahil oldu?

Operasyon sadece polisin hamlesinden ibaret değildi; zira operasyona İçişleri Bakanlığı, Türkiye Millî İstihbarat Teşkilatı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Siber Suçlar ve Organize Suçlarla Mücadele birimleri ile birlikte Interpol de katılmıştır. Bu, bizzat suçun doğasında da bir dönüşüm olduğunu yansıtmaktadır. Çünkü şebekeler sınırlar ötesine büyük meblağları hareket ettirebilme, çok sayıda şirket kurma, kripto paraları kullanabilme ve farklı ülkelerdeki mağdurları hedef alma gücüne ulaştığında, konu artık sadece adli ceza gerektiren bir dosya olmaktan çıkıp finansal güvenlik meselesine dönüşmektedir.

Türk makamları şebekeyi, Yahudi varlığıyla bağlantılı olarak nitelendirmektedir. Türkiye Adalet Bakanı'na göre, yapılan finansal analizler, istihbarat incelemeleri ve mağdur şikayetleri; resmi anlatıya göre varlık ile bağlantılı kişilerin şirket sahiplerinin ve nihai faydalanıcılarının çoğunluğunu oluşturduklarını ortaya çıkmıştır. Bazı Türk medya organları Mossad ile bağlantılı göstergelerinden bahsederken, Yahudi varlığının medyasında yer alan haberlerde ise resmî Türk açıklamasının teşkilata (Mossad) yönelik doğrudan bir suçlama içermediğine işaret edilmiştir.

Eğer soruşturmalar, varlıkla bağlantılı kişilerin uluslararası bir dolandırıcılık ağı kurduğunu kanıtlarsa, o zaman bizler sınır ötesi organize bir suçla karşı karşıyayız demektir. Ancak devlet finansmanına, resmi bir kurumun yönlendirmesine, kurumsal korumaya veya şebekenin istihbarat amaçlarıyla kullanılmasına dair belgelenmiş kanıtlar ortaya çıkarsa, o zaman meselenin tanımlanması ve siyasi ve güvenlik boyutları değişecektir.

Ekonomik çatışma araçları artık yaptırımlar, ticaret ambargosu ve varlıkların dondurulmasıyla sınırlı değildir. Zira bugün veriler, kripto paralar ve paravan şirketleri kapsayan çok daha gizli araçlar da vardır. Türk davasında yetkililer, banka hesapları, kripto varlık hesapları ve şirketlerin hesaplarının dondurulduğunu, ayrıca yaklaşık 1,5 milyar Türk lirası değerinde, 80 araç ve 12 gayrimenkulü kapsayan varlıklara el konulduğunu açıklamıştır. Dolayısıyla dijital cüzdanlar izleme kapsamı dışında kalır, hesaplar farklı ülkeler arasında dağılır, paravan şirketler varlığını sürdürür ve gerçek faydalanıcılar bilinmezse, şebeke yeni isimler ve farklı yapılarla yeniden ortaya çıkabilir. Yetkililer nihai faydalanıcıya ulaşmayı ve para trafiğini takip etmeyi başardığı takdirde, sadece şebekenin insani yüzü değil, aynı zamanda doğrudan ekonomik yapısını da hedef almış olacaktır. Önümüzdeki süreci bizzat tutuklamalardan daha önemli kılan da işte budur.

Gizemli rakam: Üç milyar Dolar

Bazı haberlerde, şebekeyle bağlantılı fonlara ilişkin tahminler üç milyar Dolara kadar ulaşan devasa rakamlar olarak yer almıştır. Ancak mağdurlardan tahsil edildiğinden şüphelenilen paralar ile faaliyetle bağlantılı işlem hacmi veya toplam para trafiği arasında ayrım yapmak gereklidir. Nitekim Türk makamları, daha önceki bir aşamada, iki yıl boyunca belirli işlemlerin hacminin yaklaşık 13 milyar Liraya ulaştığını, bunun o dönemde belirtilen döviz kuruna göre yaklaşık 266 milyon Dolara denk geldiğini açıklamış ve söz konusu rakamın ofis giderleri ve maaşlarla bağlantılı olduğuna işaret edilmiştir. Buna karşılık, daha sonra mağdurlardan tahsil edildiğinden şüphelenilen paralarla ilgili daha yüksek tahminler ortaya çıkmıştır.

Bu nedenle, soruşturmalar tamamlanmadan ve paraların miktarını, kaynaklarını ve izledikleri yolları belirleyen adli belgeler ortaya çıkmadan hiçbir rakamın nihai sonuç olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Para bu davanın anahtarıdır, ancak nihai tutarı henüz yargı yoluyla kesinleşmemiştir.

Türkiye’nin hamlesini iki düzeyde okumak mümkündür: Birincisi cezai düzeydir ki bu, uluslararası bir dolandırıcılık şebekesinin çökertilmesini, mağdurların korunmasını, varlıklara el konulmasını ve olaya karışanların takibini temsil etmektedir. İkincisi ise, devletin sınırları üzerinden hareket eden dijital finans alanını denetleme ve küresel finans sisteminin karmaşıklığından yararlanan şebekeleri takip etme yeteneğiyle ilgilidir.

Türkiye'nin Avrupa, Asya ve Orta Doğu arasındaki konumu ona ticari ve finansal bir önem kazandırırken, ancak aynı zamanda onu sınır ötesi organize suç şebekelerinin faaliyetleri için potansiyel bir alan haline getirmektedir. Önümüzdeki aylarda soruşturmaların sonuçları, davanın niteliğini ve boyutlarını belirlemede belirleyici olacaktır. Eğer dolandırıcılık ve kara para aklama suçlamaları sadece bireyleri yargılamakla sınırlı kalırsa, o zaman cezai çerçevesi içinde kalmış olacaktır. Ancak belgeler, para transferleri veya daha geniş kurumsal bağlantıları kanıtlayan iletişim kayıtları ortaya çıkarsa, bunun sonuçları yargı sınırlarını aşarak siyasi ve güvenlik alanlarına da uzanabilir.

Nitekim bu dava, önümüzdeki yıllarda devletlerin karşılaşacağı durumlara bir örnek teşkil edebilir; zira organize suç artık mutlaka silah taşıyan bir çete olmak zorunda değildir; aksine programcılardan, şirket yöneticilerinden, finansal aracılardan ve dijital platform operatörlerinden oluşan bir şebeke de olabilir. Dolayısıyla bunlarla mücadele etmek; teknolojiden anlayan bir polis teşkilatını, para trafiğini takip eden istihbarat birimlerini, dijital delillerle başa çıkabilecek bir yargıyı ve nihai faydalanıcıyı tespit edebilen finans kurumlarını gerektirmektedir.

Sonunda devlet kendisini, sınırları içinden tamamını göremediği kıtalararası bir mali şebekenin karşısında bulabilir. İşte burada Türkiye davası, bir mali dolandırıcılık öyküsünün ötesine geçerek, 21. yüzyıldaki çatışmaların bir şekline pencere açmaktadır; yani orduların her zaman ortaya çıkmadığı, bayrakların dalgalanmadığı ve top seslerinin duyulmadığı bir çatışmaya bir pencere açmaktadır.

Bu, çok daha gizli alanda dönen bir çatışmadır: Yani verilerde, hesaplarda, piyasalarda ve dijital cüzdanlarda. Bu alanda belirleyici güç, sadece paraya sahip olan kişi değildir; aksine paranın kaynağını bilen, akışını kontrol eden ve arkasında duran gücü ortaya çıkarabilen kişidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER