Salı, 23 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Amerika'nın Müzakereler ve İttifaklardan Oluşan Darağacı İpini Kesin

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Amerika'nın Müzakereler ve İttifaklardan Oluşan Darağacı İpini Kesin

Haber:

29 Eylül 2026 tarihinde, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü şu açıklamayı yaptı: “Ekonomik izolasyon sürecini desteklemek amacıyla ABD bugün, İran'ın silah ile silah bileşenlerini tedarik etmesi ve yaymasıyla bağlantılı sekiz kuruluşa ve beş kişiye yaptırım uygulamaktadır.”

Yorum:

Okyanuslar onları İslam beldelerinden ayırsa da Amerikalı kovboyların İslam ümmetini kontrol etmek için sadece sınırlı araçları vardı. Kara saldırıları düzenlemek için silahlı kuvvetleriyle temsil edilen tüfekleri vardı.Düşmanlarını zayıflatıp boyun eğmeye zorlamak için yaptırımları temsil eden bıçakları vardır. Tüfek ve bıçak başarısız olduğunda düşmanlarını tuzağa düşürmek için kullandıkları balıkçı ipleri, yani müzakerelerden ve ittifaklardan oluşan darağacı ipleri vardır.

İslam beldeleri söz konusu olduğunda, Amerika’nın tüfeği başarısız olmuştur. Zira onlarca yıl süren savaşa rağmen, küçük ve zayıf olan Afganistan devleti karşısında başarısız olmuştur.Ulusal Sosyalist Baas Partisi onu zayıflatmasına ve sömürgecilere ajanlıktan dolayı derin bölünmeler olmasına rağmen Irak karşısında başarısız olmuştur.Herhangi bir ciddi kara saldırısının oluşmasını engelleyen Müslümanların direnişi nedeniyle birkaç ay içinde İran karşısında başarısız olmuştur.

Amerikan bıçağına, yani yaptırımlara gelince; Afganistan'da başarısız olmuştur, zira Müslümanlar İslam'a olan bağlılıklarında kararlı kalmayı sürdürmüşlerdir. Suriye'de de başarısız olmuştur; zira insanlar Amerika'nın ajanı Beşar Esad'a karşı ayaklandıkları için onları cezalandırdığında bile Müslümanlar, onu devirinceye kadar durmamıştır. İran'da da başarısız olmuştur; zira Müslümanlar, kâfirlerin iradesine boyun eğmek yerine karınlarına taş bağlamaya karar vermişlerdir.

Müslümanların, kovboyların kendilerini kontrol altında tutmak için sarıldığı son şeyi, yani müzakereler ve ittifaklardan oluşan darağacı ipini kesmeleri kalmıştır. İran ve tüm Müslüman ülkeleri bu ipi kesmeleri gerekir ki böylece Amerikalı kapitalist elit, ister Kanada, ister Küba isterse Venezuela'da olsun, Müslümanların yaptıklarından ilham alarak oradaki halklar da ayaklanana dek kendi çiftlikleri olan Amerika kıtasındaki ganimetlerle yetinmek zorunda kalsın. O halde Amerika Birleşik Devletleri ile olan müzakereleri ve ittifakı sona erdirin ve Raşidi Hilafeti kurun ey Müslümanlar topluluğu!

İslam, kâfirlerle ittifak kurmayı haram kılmıştır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعاً “Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139] İslam, savaşta kâfirlerle ittifak kurmayı da haram kılmıştır; zira Ahmed ve Nesai, Enes’ten Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet edilmiştir: لا تستضيئوا بنار المشركين  “Müşriklerin ateşi ile aydınlanmayınız.” Yani müşriklerin ateşini kendiniz için ışık kaynağı edinmeyin demektir; burada ateş, savaştan kinayedir. İslam, kâfirlerden düzenli bir askerî teşkilat olarak yardım almayı da haram kılmıştır. Zira Dahhâk Radıyallahu Anh’dan rivayet edilen bir hadiste şöyle geçmektedir: أن رسول الله ﷺ خرج يوم أُحد فإذا كتيبة حسناء أو قال خشناء فقال مَنْ هَؤُلَاءِ؟ قالوا يهود كذا وكذا. فقال لَا نَسْتَعِينُ بِالْكُفَّارِ “Şüphesiz Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Uhud günü çıktı; derken güzel görünümlü veya sert görünümlü bir birlik çıkageldi; bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bunlar kim? diye sordu. Şu şu Yahudiler dediler. Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Kâfirlerden yardım almayız.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Devlet Görmeden Parayı Kim Hareket Ettirebilir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Devlet Görmeden Parayı Kim Hareket Ettirebilir

Türkiye'nin Forex ve kripto para dolandırıcılığı yapan uluslararası bir şebekeye karşı gerçekleştirdiği son güvenlik operasyonunun önemi, tutuklanan kişi sayısının ve el konulan para miktarının ötesine geçmiştir. Nitekim Ankara, yalnızca bir dolandırıcı grubunun çökertildiğini duyurmakla kalmamış, aynı zamanda onlarca şirketi ve çağrı merkezini bünyesinde barındıran, sahte yatırım platformları, banka hesapları ve kripto varlıklar aracılığıyla farklı ülkelerdeki mağdurları hedef alan sınır ötesi bir şebekeyi de ortaya çıkarmıştır. 21 Eylül itibarıyla 211 şüpheli yargıya sevk edilmiş; savcılık daha sonra bunlardan 133'ünün tutuklanmasını, 56'sı hakkında adli kontrol uygulanmasını ve 24'ünün sorgularının ardından serbest bırakılmasını talep ettiğini açıklamıştır.

Türkiye'nin soruşturmaları, şebekenin yalnızca sahte bir internet sitesine dayanmadığını, aynı zamanda şirketlere, ofislere ve çağrı merkezlerine, birden fazla dil konuşan çalışanlara, mağdur veri tabanlarına ve yapay yatırım platformlarına sahip olduğunu da ortaya çıkarmıştır. Yetkililer 25 şirketle bağlantılı 40 çağrı merkezi ve finans ofisi tespit etmiş; ilk operasyon ise 239 gözaltı kararına dayanılarak İstanbul ve Muğla’daki 286 adresi hedef almıştır.

Bizler burada, geleneksel çete şeklinin ötesine geçen ve şirket mantığıyla ancak suç ekonomisi içinde faaliyet gösteren sınır ötesi bir kuruluşa yakın bir model ile karşı karşıyayız. Mağdur Avrupa'da, onunla bağlantılı kişi İstanbul'da, şirket üçüncü bir ülkede kayıtlı, banka hesabı dördüncü bir ülkedeyken, paralar coğrafi sınırları aşan dijital cüzdanlara aktarılabilir. Türk yetkililere göre şebeke, mağdurları mevduatlarını artırmaya sevk etme için kademeli tuzaklama yöntemlerine, psikolojik baskıya, sahte işlem platformlarına ve “sıcak işlem odaları” olarak bilinen uygulamalara başvurmuştur.

Burada önemli bir gerçek ortaya çıkmaktadır: Teknoloji, geleneksel dolandırıcılığı ortadan kaldırmamış; aksine onu daha profesyonel ve yaygın bir hale getirmiş ve farklı kıtalardaki mağdurlara ulaşma imkânını artırmıştır.

İstihbarat neden soruşturmaya müdahil oldu?

Operasyon sadece polisin hamlesinden ibaret değildi; zira operasyona İçişleri Bakanlığı, Türkiye Millî İstihbarat Teşkilatı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Siber Suçlar ve Organize Suçlarla Mücadele birimleri ile birlikte Interpol de katılmıştır. Bu, bizzat suçun doğasında da bir dönüşüm olduğunu yansıtmaktadır. Çünkü şebekeler sınırlar ötesine büyük meblağları hareket ettirebilme, çok sayıda şirket kurma, kripto paraları kullanabilme ve farklı ülkelerdeki mağdurları hedef alma gücüne ulaştığında, konu artık sadece adli ceza gerektiren bir dosya olmaktan çıkıp finansal güvenlik meselesine dönüşmektedir.

Türk makamları şebekeyi, Yahudi varlığıyla bağlantılı olarak nitelendirmektedir. Türkiye Adalet Bakanı'na göre, yapılan finansal analizler, istihbarat incelemeleri ve mağdur şikayetleri; resmi anlatıya göre varlık ile bağlantılı kişilerin şirket sahiplerinin ve nihai faydalanıcılarının çoğunluğunu oluşturduklarını ortaya çıkmıştır. Bazı Türk medya organları Mossad ile bağlantılı göstergelerinden bahsederken, Yahudi varlığının medyasında yer alan haberlerde ise resmî Türk açıklamasının teşkilata (Mossad) yönelik doğrudan bir suçlama içermediğine işaret edilmiştir.

Eğer soruşturmalar, varlıkla bağlantılı kişilerin uluslararası bir dolandırıcılık ağı kurduğunu kanıtlarsa, o zaman bizler sınır ötesi organize bir suçla karşı karşıyayız demektir. Ancak devlet finansmanına, resmi bir kurumun yönlendirmesine, kurumsal korumaya veya şebekenin istihbarat amaçlarıyla kullanılmasına dair belgelenmiş kanıtlar ortaya çıkarsa, o zaman meselenin tanımlanması ve siyasi ve güvenlik boyutları değişecektir.

Ekonomik çatışma araçları artık yaptırımlar, ticaret ambargosu ve varlıkların dondurulmasıyla sınırlı değildir. Zira bugün veriler, kripto paralar ve paravan şirketleri kapsayan çok daha gizli araçlar da vardır. Türk davasında yetkililer, banka hesapları, kripto varlık hesapları ve şirketlerin hesaplarının dondurulduğunu, ayrıca yaklaşık 1,5 milyar Türk lirası değerinde, 80 araç ve 12 gayrimenkulü kapsayan varlıklara el konulduğunu açıklamıştır. Dolayısıyla dijital cüzdanlar izleme kapsamı dışında kalır, hesaplar farklı ülkeler arasında dağılır, paravan şirketler varlığını sürdürür ve gerçek faydalanıcılar bilinmezse, şebeke yeni isimler ve farklı yapılarla yeniden ortaya çıkabilir. Yetkililer nihai faydalanıcıya ulaşmayı ve para trafiğini takip etmeyi başardığı takdirde, sadece şebekenin insani yüzü değil, aynı zamanda doğrudan ekonomik yapısını da hedef almış olacaktır. Önümüzdeki süreci bizzat tutuklamalardan daha önemli kılan da işte budur.

Gizemli rakam: Üç milyar Dolar

Bazı haberlerde, şebekeyle bağlantılı fonlara ilişkin tahminler üç milyar Dolara kadar ulaşan devasa rakamlar olarak yer almıştır. Ancak mağdurlardan tahsil edildiğinden şüphelenilen paralar ile faaliyetle bağlantılı işlem hacmi veya toplam para trafiği arasında ayrım yapmak gereklidir. Nitekim Türk makamları, daha önceki bir aşamada, iki yıl boyunca belirli işlemlerin hacminin yaklaşık 13 milyar Liraya ulaştığını, bunun o dönemde belirtilen döviz kuruna göre yaklaşık 266 milyon Dolara denk geldiğini açıklamış ve söz konusu rakamın ofis giderleri ve maaşlarla bağlantılı olduğuna işaret edilmiştir. Buna karşılık, daha sonra mağdurlardan tahsil edildiğinden şüphelenilen paralarla ilgili daha yüksek tahminler ortaya çıkmıştır.

Bu nedenle, soruşturmalar tamamlanmadan ve paraların miktarını, kaynaklarını ve izledikleri yolları belirleyen adli belgeler ortaya çıkmadan hiçbir rakamın nihai sonuç olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Para bu davanın anahtarıdır, ancak nihai tutarı henüz yargı yoluyla kesinleşmemiştir.

Türkiye’nin hamlesini iki düzeyde okumak mümkündür: Birincisi cezai düzeydir ki bu, uluslararası bir dolandırıcılık şebekesinin çökertilmesini, mağdurların korunmasını, varlıklara el konulmasını ve olaya karışanların takibini temsil etmektedir. İkincisi ise, devletin sınırları üzerinden hareket eden dijital finans alanını denetleme ve küresel finans sisteminin karmaşıklığından yararlanan şebekeleri takip etme yeteneğiyle ilgilidir.

Türkiye'nin Avrupa, Asya ve Orta Doğu arasındaki konumu ona ticari ve finansal bir önem kazandırırken, ancak aynı zamanda onu sınır ötesi organize suç şebekelerinin faaliyetleri için potansiyel bir alan haline getirmektedir. Önümüzdeki aylarda soruşturmaların sonuçları, davanın niteliğini ve boyutlarını belirlemede belirleyici olacaktır. Eğer dolandırıcılık ve kara para aklama suçlamaları sadece bireyleri yargılamakla sınırlı kalırsa, o zaman cezai çerçevesi içinde kalmış olacaktır. Ancak belgeler, para transferleri veya daha geniş kurumsal bağlantıları kanıtlayan iletişim kayıtları ortaya çıkarsa, bunun sonuçları yargı sınırlarını aşarak siyasi ve güvenlik alanlarına da uzanabilir.

Nitekim bu dava, önümüzdeki yıllarda devletlerin karşılaşacağı durumlara bir örnek teşkil edebilir; zira organize suç artık mutlaka silah taşıyan bir çete olmak zorunda değildir; aksine programcılardan, şirket yöneticilerinden, finansal aracılardan ve dijital platform operatörlerinden oluşan bir şebeke de olabilir. Dolayısıyla bunlarla mücadele etmek; teknolojiden anlayan bir polis teşkilatını, para trafiğini takip eden istihbarat birimlerini, dijital delillerle başa çıkabilecek bir yargıyı ve nihai faydalanıcıyı tespit edebilen finans kurumlarını gerektirmektedir.

Sonunda devlet kendisini, sınırları içinden tamamını göremediği kıtalararası bir mali şebekenin karşısında bulabilir. İşte burada Türkiye davası, bir mali dolandırıcılık öyküsünün ötesine geçerek, 21. yüzyıldaki çatışmaların bir şekline pencere açmaktadır; yani orduların her zaman ortaya çıkmadığı, bayrakların dalgalanmadığı ve top seslerinin duyulmadığı bir çatışmaya bir pencere açmaktadır.

Bu, çok daha gizli alanda dönen bir çatışmadır: Yani verilerde, hesaplarda, piyasalarda ve dijital cüzdanlarda. Bu alanda belirleyici güç, sadece paraya sahip olan kişi değildir; aksine paranın kaynağını bilen, akışını kontrol eden ve arkasında duran gücü ortaya çıkarabilen kişidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Pakistan: Sadece Hilafet, Nehirden Denize Kadar Filistin’in Kurtuluşu İçin Silahlı Kuvvetleri Harekete Geçirecektir!

  • Kategori Pakistan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir/ Pakistan Vilayeti:

Sadece Hilafet, Nehirden Denize Kadar Filistin’in Kurtuluşu İçin Silahlı Kuvvetleri Harekete Geçirecektir!

#OrdularAksaya
#ArmiesToAqsa
#AqsaCallsArmies

Hizb-ut Tahrir Pakistan Vilayeti Medya Bürosu

Pazar, 8 Rabiu'l Ahir 1448 - 20 Eylül 2026

pakistan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

E- mail: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.          WhatsApp: +967 713 645 449

pakistan vilayeti

 

Devamını oku...

Pakistan: Pakistan ve İran’ı İkinci Raşidi Hilafetin Çekirdeği Yapalım!

  • Kategori Pakistan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir/ Pakistan Vilayeti:

Pakistan ve İran’ı İkinci Raşidi Hilafetin Çekirdeği Yapalım!

Sadece İran’daki Müslümanlar bile Amerika ve onun himayesindeki Yahudi varlığına karşı saldırılar düzenleyerek onlara gerçek bir acı yaşattı, zayıflıklarını ve aşağılanmalarını ortaya çıkardı; zira muazzam bir askeri donanıma sahip olmalarına rağmen, gerçek erkeklerin cesaretinden yoksundurlar. Peki, İran ve Pakistan’daki Müslümanlar mezhepçiliği ve milliyetçiliği terk edip, tüm Müslüman dünyasının birleşmesinin çekirdeği olarak İkinci Raşid Halifeliği kurarsa ne olur?

#EndUSMilitaryPresence

Hizb-ut Tahrir Pakistan Vilayeti Medya Bürosu

Salı, 19 Rabiu'l Evvel 1448 - 1 Eylül 2026

pakistan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

E- mail: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.          WhatsApp: +967 713 645 449

pakistan vilayeti

 

Devamını oku...

Amerika'nın Güçlerini Irak'tan Çekmesi, Irak'ın Özgürleştiği Anlamına Gelmez

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika'nın Güçlerini Irak'tan Çekmesi, Irak'ın Özgürleştiği Anlamına Gelmez

Haber:

Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, 28/9/2026 tarihinde ABD güçleri ile uluslararası koalisyon güçlerinin Irak topraklarından 30/9/2026 olarak belirlenen tarihten önce tamamen çekildiğini ve Irak güçlerinin artık ülkedeki güvenlik ve istikrarın sorumluluğunu üstlendiğini açıkladı.

Yorum:

Amerika, Irak ile 2024 yılında oradaki askeri varlığını sona erdirme konusunda anlaşmış ve askerlerinin çekilmesini 30/9/2026 tarihine kadar tamamlamak için bir takvim belirlemişti. Bugün de Irak Dışişleri Bakanı bu çekilmenin tamamlandığını duyurmuştur. Amerika'nın kalan askerlerinin sayısı yaklaşık 2500 askerdir. Bilindiği üzere Amerika, 2003 yılında Irak'ı işgal edip onun gücünü yerle bir ederek milyonlarca insanı öldürdüğünde, yaraladığında ve yerinden ettiğinde; ABD ordusunun suçlanmaması için onun talimatıyla kirli ve korkunç işleri yürüten Blackwater şirketinden yaklaşık 120 bin askerinin yanı sıra Amerika’nın da yaklaşık 150 bin askeri bulunuyordu. Bununla birlikte Ebu Gureyb Hapishanesi'nde Amerika askerleri tarafından işlenen korkunç vahşetler ve aşağılayıcı ve dehşet verici işkenceler ortaya çıkmıştır.

İran yanlısı Iraklı silahlı gruplar, Amerika'nın silahların devletin elinde toplanmasını öngören ve Amerikan yanlısı Irak hükümetinin de uygulamaya çalıştığı plana uymak için, ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesini şart koşmuştu. Grupların silahlarını teslim etmesi için ABD'nin çekilmesinin tamamlanmasına denk gelen 30/9/2026 tarihi belirlenmişti; yani bu gruplar, Amerikan planını kabul etmek için ABD güçlerinin çekilmesini şart koşmuştu.

Zira Amerika, uydu bir devlet olarak nitelendirdiği İran’ın bölgesel rolünü sona erdirme ve bölgedeki diğer ülkeler gibi İran'ı da tabi bir devlet haline getirme politikasını benimsemiştir. Bu nedenle Amerika, İranlı yetkililerin de ifade ettiği üzere ABD'nin işgalinin istikrarını güvence altına almak ve nüfuzunu yaymak amacıyla İran tarafından ABD'nin bilgisi dahilinde ve ona hizmet etmek üzere kurulan İran'ın Irak'taki kollarını kesmek istemektedir. Amerika'nın bu ülkelerdeki projelerine hizmet etmesi için İran'a Lübnan, Suriye ve Yemen'de bölgesel bir nüfuz alanı oluşturmuş; buna karşılık İran da kendisi için bölgesel bir nüfuz alanı oluşturup içeride kendisini inşa etmişti.

Yani İran, diğer ülkelerin, halklarının helâkının ve kendi nüfuzuna boyun eğdirilmesi pahasına kendi iç ve bölgesel çıkarlarını güvence altına almak için ABD hesabına çalışmıştır. Ancak ABD'nin İran'la işi bittikten sonra, İran'ın kollarını kesmek ve onu herhangi bir vesileyle oradan çıkarmak amacıyla İran'ın bu ülkelerdeki varlığını tasfiye etmek için çalışmaya başlamıştır; nitekim 28/2/2026'dan bu yana İran'a karşı bir saldırı başlatarak ülkedeki en yüksek makamın sahibi olan Rehber başta olmak üzere üst düzey liderlerini öldürerek, ağır ekonomik yaptırımlar ve deniz ablukası uygulayarak İran'ın güçlerini içeriden vurmaya başlamıştır. ABD’nin İran’a yönelik cerrahi operasyonu bugüne kadar devam etmektedir. İran’ın izlediği bu politika, İslam’a aykırı olmasının yanı sıra siyasi bir intihardır; zira İran, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek karşılığında ABD’nin yörüngesinde hareket etmişti.

ABD, güçlerini geri çekeceğini açıklasa da ancak o, her an Irak’a geri dönebilir. Çünkü Irak’ın 2008 yılında ABD ile imzaladığı güvenlik anlaşması feshedilmemiş olup hâlâ yürürlüktedir. Zira bu anlaşma; Amerika’nın Irak'ta kurduğu sözde Irak demokratik rejimine yönelik bir tehdit gördüğünde ya da Irak hükümetinin müdahale talebinde bulunması durumunda ABD'ye Irak'a askeri müdahalede bulunma hakkının yanı sıra kalıcı güvenlik ve istihbarat iş birliği ile kalıcı siyasi ve ekonomik bağımlılığı öngörmektedir. Nitekim Irak'ın petrol gelirleri ABD Merkez Bankasına aktarılmakta, ardından Irak hükümeti kendi ihtiyacını karşılamak üzere bu kendi parasından vermesi için ABD'ye yalvarmaktadır; tıpkı son zamanlarda Amerika’ya yalvarması üzerine kendisine 500 milyon Dolar vermesinde olduğu gibi!

Nitekim Amerika 2011 yılında güçlerini çekmiş, bunun üzerine Irak hükümeti üç yıl sonra, yani 2014 yılında, Amerika'dan IŞİD'le savaşmak için müdahale etmesini talep etmişti. Bunun üzerine Amerika müdahale etmiş ve onu, İslam’la savaşmak için uluslararası koalisyon adı altında Fransa ve İngiltere’nin yanı sıra Haşdi Şabi olarak adlandırılan İran yanlısı milis gruplar ile aynı şekilde bu Haçlı koalisyonunun bir üyesi olan ve ona bağlı grupları eğiten Erdoğan Türkiye'si izlemiştir. Bu kötü ittifak, Ramadi, Musul ve Felluce'yi Suriye’nin Rakka kentiyle birlikte yerle bir etmiş ve her iki Müslüman ülkenin on binlerce halkını öldürmüştü. Bu örgütün yenilgiye uğramasına ve devletinin 2017 yılında yıkılmasına rağmen Amerikan güçleri Irak’tan çekilmemiş ve bugüne kadar kalmaya devam etmiştir.

Amerika'nın askeri güçlerini Irak'tan çekmesi, 28/9/2026 tarihinde Irak Güvenlik Medya Ağı Başkanı Saad Maan'ın şöyle diyerek iddia ettiği gibi Irak'ı egemen bir devlet yapmaz: “Amerikan karargâhının teslim alınması ve Türk güçlerinin çekilmesi konusunda anlaşmaya varılması, Irak'ın egemenliğinin pekiştirilmesinde son derece önemli iki adımı temsil etmektedir.” Ancak şöyle devam etmiştir: “Bu, uluslararası ortaklarla güvenlik iş birliğinin sürdürülmesine engel teşkil etmemektedir" ki bununla özellikle ABD'yi kastetmiştir. Yani bu, Irak'ı bir Amerikan sömürgesi haline getiren güvenlik anlaşmasına göre Irak'ın Amerika ile olan bağının devam ettiğini teyit etmektedir. ABD, yaklaşık 50 yıl işgal ettikten ve 1946’da ona sembolik bir bağımsızlık verdikten sonra, bu tür bir anlaşmayı 1951 yılında Filipinler'le imzalamıştı. Bu nedenle Filipinler hâlâ ABD’ye bağlıdır.

Erdoğan Türkiye'sine gelince; Amerikan saldırısının yanında yer aldığını ilan etmiş, IŞİD ile mücadele bahanesiyle Irak'a asker göndermiş ve Ninova vilayetine bağlı Musul şehrinin 30 km kuzeydoğusunda, bulunduğu köyün adından dolayı Zilkan, Başika kasabasına 10 km uzaklığından dolayı da Başika ismiyle anılan Başika/Zilkan'da bir üs kurmuştur.

Bu üssü Mart 2015'te kurmuş ve IŞİD'le savaşmak için Ninova halkından gönüllülerden oluşturulan Ninova Muhafızları olarak adlandırılan güçleri eğitip silahlandırmıştır. Kürdistan Bölgesi'nde 2014 ile 2022 yılları arasında eski Peşmerge Bakanı olan Cebbar Yawer, "Irak'ın kuzeyinde bulunan Türk askeri üslerinin sayısının büyük ve küçük kamplar arasında yaklaşık 80 üs olduğunu ve bunların Erbil, Duhok ve Ninova arasında, Irak-Türkiye sınırı boyunca 200 km'lik bir hat üzerinde, 10 ila 40 km derinlikte dağıldığını" belirtmiş ve "Türk askerlerinin sayısının 5 bin askerden az olmadığını; bazı üslerde topçu, zırhlı araçlar ve diğerleri gibi çeşitli askeri araçların yanı sıra helikopter pisti ve holografik uçaklar için ayrılmış alanların bulunduğunu" ifade etmiştir.

Türkiye, 2016 yılında IŞİD'e karşı Amerikan güçlerinin yanında savaşmaları için Ninova Muhafızları'ndan yaklaşık bin gönüllüyü eğitmişti. Türk güçlerinin çekilmesi konusunda, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Irak Başbakanı Ali Zeydi arasında 23/9/2026 tarihinde New York'ta Birleşmiş Milletler toplantıları kapsamında gerçekleştirdikleri görüşmede anlaşmaya varılmıştı. Bu, ABD'nin Türkiye'den güçlerini çekmesini talep ettiğini göstermektedir. Zira Türk güçlerinin çekilmesi, İran yanlısı silahlı grupların ABD'nin Irak'taki planı kapsamında silahsızlanmayı kabul etmek için öne sürdüğü şartlardan biridir.

Böylece Amerika’nın nüfuzunu koruduğunu veya İslam beldelerinde kendisine yeni bir nüfuz oluşturduğunu, İslam ümmetine karşı savaştığını, zenginliklerine el koyduğunu, ümmetin özgürleşmesini, birleşmesini ve Raşidi Hilafetini kurmasını engellediğini; bunu da Türkiye ve İran gibi bölgesel araçları ve Haşdi Şabi, Ninova Muhafızları ve milliyetçi Kürt grupları gibi yerel araçları vasıtasıyla yaptığını görüyoruz. Hatta onlarla işi bitip sömürgeci hedeflerini gerçekleştirdiğinde, onların varlığına son vermeye, onları zayıflatmaya ya da kendi hesabı için başka görevlerle sınırlandırmaya başlayacaktır.

Tüm bunlar, Allah’ın, Kitabı‘nda ve Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetinde vahyettiği siyasi çalışmadaki hidayet yolundan sapmaktan kaynaklanmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Bataklık Dururken Sineklerle Uğraşmak!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bataklık Dururken Sineklerle Uğraşmak!

Haber:

Adalet Bakanı Akın Gürlek yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ortaya koyduğu “2026-2035 Aile ve Nüfus On Yılı” vizyonu ve “2026/4 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi” doğrultusunda, çocukları, aile kurumunu ve toplum düzenini korumaya yönelik çalışmaların kararlılıkla sürdürüldüğünü belirtti.

“Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi, teknik ve fiziki takip, tanık beyanları, dijital incelemeler ve görüntü kayıtları sonucunda eş zamanlı gözaltı, arama ve el koyma işlemleri yapılmış, uyuşturucu maddeler ile çok sayıda dijital materyale el konulmuş, çok sayıda sosyal medya hesabı ve internet sitesine erişimin engellenmesi tedbiri uygulanmıştır. Soruşturmaların mali boyutunda, LGBT ve ahlaksızlığı teşvik eden derneklere ilişkin MASAK incelemelerinde bazı derneklere yurt dışındaki kamu kurumları ve yabancı kuruluşlardan yüksek tutarlarda fon aktarıldığı tespit edilmiştir. Bu para hareketlerinin kaynağı ve soruşturmalara konu faaliyetlerle bağlantısı araştırılmaktadır.” dedi. (14.09.2026 Ajanslar)

Yorum:

Öncelikle yöneticilerin işi, tebaasını fısk, fücur, haram, ziyan zuhur etmeden muhafaza edebilmektir. Laik kapitalist düzenin varlığı toplum adına en büyük bela ve musibet iken, bununla hükmeden yöneticilerin halkı, aileyi, nesli, sokakları koruma ve güvenli hâle getirme iddiaları baştan anlamsız kalmaktadır.

Bataklığın kaynağı olan bir düzende, yıllardır nesiller gözlerimizin önünde birer birer kayıp giderken, aile kurumu içeriden çürütülürken ve dış menşeli fonlar cemiyet hayatımızı adeta zehirli bir sarmaşık gibi sarıp atmosferimizi bozarken, göstermelik operasyonlarla yetinilmesi ve bunun kararlılık olarak sunulması düşündürücüdür. İslam’ın emri de, ahlakı da tehlike kapıyı çalmadan tedbir almayı, kötülük kök salmadan set çekmeyi emreder.

Kaldı ki sadece yüzeysel bir bakış ile dahi şu soruların sorulması gerektiği kanaatindeyim: Devletin elindeki istihbarat, takip ve mali denetim imkânları yeni mi var oldu? Yurt dışından aktarılan milyonlarca dolarlık şüpheli fonlar dün de akıyordu, toplumun harim-i ismetine kasteden organizasyonlar dün de faaliyet gösteriyordu. Peki, o gün susturan, bugün ise operasyon düğmesine bastıran amil nedir? Bunca fesadı yayan, pislik yuvasına dönen bu ortamlar hangi yasal dayanakla bu faaliyetleri icra edebiliyor? Bunlara bu hakları veren yöneticiler, siyasiler, Meclis ve vekiller bu çirkinliğin gerçek müsebbipleri değil midir? Bu operasyonlar gerçekten güvenli aile, nesil ve sokaklar için ise bu şer yuvaları açılmamak üzere kapanacak mı, yoksa sadece 5-10 kişinin göstermelik cezalandırılması ile mi geçiştirilecek? Yıllarca aileleri parçalayan İstanbul Sözleşmesi ve tamamlayıcı yasaların bedelini toplum hâlâ ödüyor iken, sinek mesabesinde olan şahıslara indirgenen operasyon hangi amaca matuf olacak? Her meseleyi siyasi çıkara, sandığa tahvil eden iktidar, 25 yıldır ülkeyi yönetmesine rağmen Avrupa metropollerinde projelendirilen LGBT gibi ahlaksız derneklerin varlığına ülkemizde neden müsaade etti? Evet, bu ve daha fazla soru şüphesiz sorulabilir. Birçoğunun cevabı da aklıselim düşünen her Müslüman için açıktır. Artık palyatif çözümlerle toplumun gözünü boyamaktan vazgeçmelisiniz.

Gerçekten bu çirkinlikten rahatsız iseniz, elinizdeki güç bunu çok çok basit bir şekilde köklü olarak çözmeye yeterlidir. Resul Sallallahu aleyhi ve Sellem'in “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin…” nebevi ölçüsü, yöneticilere makamın konforunu değil, mesuliyetin ağırlığını yükler. Unutulmamalıdır ki gecikmiş bir icraat, işlenen vebalin üzerini örtmeye yetmez. Laik kapitalist düzenin varlığı esasi sorun olarak görülmeyip bu bataklığı kurutma iradesinden yoksun her icraat eksik, ertelenmiş, sonuçtan uzak kalacaktır. Toplum, iktidarların üzerinde deney yapabileceği bir laboratuvar değildir. Bu yıkımı görün ve Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın hayat veren İslam Nizamı ile değişim iradesini gösterin. O zaman gerçekten aile de, nesil de, gençlik de, sokaklar da gerçek güven ve emniyeti yaşayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmet SAPA

Devamını oku...

Gerçekler ve Vehimler

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Gerçekler ve Vehimler

Suudi Arabistan'da kalabalıklar, artan bölgesel gerilimler eşliğinde Riyad'da, bayraklar, geleneksel gösteriler ve askeri geçit töreniyle Suudi Ulusal Günü'nü kutluyor.

Bu minvalde Prof. Dr. Faysal b. Abdurrahman Usra / Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ateşesi; “Suudi Arabistan’ın 96. Milli Günü… Sağlam kökler ve sarsılmaz bir kimlik” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıda şunlar geçmektedir:

“Gurur ve vakarla birlikte kalkınma ve büyüme, yükseliş ve ilerleme, gelişme ve refah, güvenlik ve huzur... Bunlar, kurucu Kral Abdulaziz bin Abdurrahman Al Suud tarafından bu büyük ve güçlü devletin kuruluşundan bu yana Suudi Arabistan tablosunu şekillendiren başlıca unsurlar olarak öne çıkıyor. Kurucu Kral Abdulaziz, 1932 yılında bu tarihi günde, 32 yıl süren mücadele ve çabaların ardından ülkenin ‘Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın resulüdür’ sancağı altında birleştirildiğini ilan ederek ülkeye Suudi Arabistan Krallığı adını verdi. Kral Abdulaziz, bu süreçte yüce Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünnetini esas alarak büyük devlet yapısının sağlam temellerini attı ve Suud ailesinin atalarının izinden yürüdü.

Böylece İslam hukukunun uygulanmasıyla öne çıkan, onun hoşgörüye dayalı öğretilerini ve insani değerlerini dünyanın dört bir yanında duyuran genç bir devlet ortaya çıktı. Ülke, yönetim ve vatandaşlar bugün bu kalıcı milli günü kutlarken, vatandaşlar ülkenin refahından yararlanıyor, kalkınmasının imkanlarından faydalanıyor, gücüyle gurur duyuyor, elde edilen başarılardan övgüyle söz ediyor ve hayallerini gerçekleştirecek, gelecek nesiller için sağlam adımlarla ilerleyecek bir gelecek umudunu taşıyor. Ülkeyi gelişmiş devletler seviyesine taşıyan, vatandaşların ve ülkede yaşayanların onurlu, güvenli ve huzurlu bir hayat sürmesi için tüm imkanları seferber eden bilge bir yönetimin gölgesinde bu hedefler doğrultusunda ilerleniyor…” (turkish.aawsat.com, 24 Eylül 2026)

Vehimler ve gerçekleri daha iyi anlamak adına, Suudi yönetiminin geçmişine kısaca göz atmak yerinde olacaktır.

Suudi Arabistan’ın tarihinden bahsedildiğinde ilk akla gelen vahhabiliktir. Kurucusu, Hanbeli mezhebi imamlarından müçtehit Muhammed b. Abdulvahhab olan Vahhabilik; İslam mezheplerinden biri olsa da İngilizler, Osmanlı Hilafet Devleti’nin içinde mezhep kavgalarını kızıştırmak ve Osmanlı’ya darbe indirmek için Vahhabi mezhebeni bir araç olarak kullanmıştır. Ama mezhep mensupları bunun farkında değildi ve Muhammed b. Abdulvahhab’ın da İngilizlerle bir alakası yoktu. Ancak Muhammed b. Suud ve oğlunun İngilizlerle münasebetleri çok kuvvetliydi. Nitekim Diriye emirliğine gelen Muhammed b. Suud ve sonra da oğlu Abdulaziz’in başkanlığında Vahhabiler, İslam Devleti’nin içinde bir varlık gösterdiler. Hatta Muhammed b. Suud, Muhammed b. Abdulvahhab ile tanışıp onun kızıyla evlenerek Vahhabilik mezhebinin yayılmasını destekledi. Bu destek, Hilafet otoritesine bağlı beldeleri istilaya kadar gitti. Hatta Osmanlı Halifesine karşı kılıç kaldırdılar, İslam ordusu ve Halifenin askerleriyle çarpıştılar. Nitekim Muhammed b. Abdulvahhab İslam beldelerini Halifeden almak, kendi görüşleri doğrultusunda buraları idare etmek, diğer İslami mezheplerin tüm eserlerini kuvvetle ve kılıçla ortadan kaldırmak istiyordu. Yani Suudiler, Muhammed b. Abdulvahhab’ın bölgedeki etkisini kullanarak siyasi otorite elde etme peşindeydiler.

1800 yılına gelindiğinde Suud güçleri, halkı Şii olan Irak’a saldırılar düzenleyecek kadar kuvvet kazandılar. Şiilerin kutsal kenti Kerbela’nın yağmalanması ve Hicaz bölgesindeki kutsal kentler Mekke ve Medine’nin de ele geçirilmesinin ardından Halife II. Mahmud duruma müdahale etme kararı aldı. Nitekim bu müdahalenin ardından Suudi lider Abdullah b. Suud 14 Aralık 1818’de halka teşhir edilerek Bâb-ı Âli’ye getirilip hapsedildi. Mekke ve Medine’de gasp ettikleri mallara dair sorgulandıktan sonra 17 Aralık 1818’de idam edildi. Böylelikle I. Suud girişimi sona ermiş oldu.

1902’de Kuveyt’te sürgünde bulunan Abdülaziz b. Suud, Riyad’a dönerek yeniden siyasal birlik arayışlarına başladı. Osmanlı Devleti, bu fiilî durum karşısında bir çözüm olarak Abdülaziz’in babası Abdurrahman’ı Riyad kaymakamı olarak tayin etti. Balkan Savaşı’nın sürdüğü sıralarda Osmanlı askerlerinin bölgede azaltılmasını fırsat bilen Necid emiri ve Vahhabî imamı olan Abdülaziz b. Suud, 1913 yılında idari merkez olan Ahsa’yı ele geçirdi. Sonra, 1921-1926 arasında Ha’il, Mekke, Cidde ve Asir’i ele geçirerek topraklarını genişletti ve 1926’da Hicaz kralı, 1932’de de Suudi Arabistan kralı ilan edildi. Suudiler, tüm bu süreç boyunca İngilizlerle işbirliği hâlinde oldular. Dolayısıyla sırf kendi gelecekleri için İslam düşmanı İngilizlerin bölgedeki eli oldular. İslam’a ve yönetimine ihanet etmekten sakınmadılar.

Yakın tarihe gelindiğinde uzun süre Suudi Arabistan’a nüfuz etmeye çalışan ABD, nihayet bazı prensler vasıtasıyla orada nüfuz etmeyi başarmış olsa da, Suudi ailesinin prensleri arasında İngiliz ve ABD nüfuzu son derece girift bir haldeydi. Dolayısıyla hangi tarafın adamı güçlü ise Suudi Arabistan yönetiminde gerçek söz sahibi o ülke olmaktadır. Ama ilerleyen zaman içerisinde İngiliz ajanı Kral Abdullah’ın 2015 yılında vefat etmesi ve Amerika’nın ajanları Selman ile oğlu Muhammed’in Suudi Arabistan’da yönetimi devralmasıyla Amerika, bölgedeki İngiliz nüfuzuna kesin ve ölümcül bir darbe daha indirmiştir. Böylece İngiltere’nin elinde yalnızca Körfez’deki küçük devletçikler ve Ürdün kalmıştır; ki bunların hepsi, küçük devletçiklerdir, Amerika’nın nüfuzuna karşı koyabilecek hatta onun bu nüfuzunda karışıklık çıkarabilecek hiçbir güç ve kudretleri yoktur! Dolayısıyla Amerika, bölgenin fiilî tek hâkim gücü hâline gelmiştir.

Bu tarihi süreçten sonra Suudi rejimi, Amerika’ya tam bağımlı bir hale gelmiştir. Bu bağımlılığın birçok kanıtı vardır; buna dair ilk kanıt, başta Yemen olmak üzere Amerika’nın tüm dış politikasında Amerika’ya hizmet eden Suud rejiminin İslam’a ve Müslümanlara yönelik ihanetini uzak yakın herkes için açığa çıkaran Gazze savaşı olmuştur. Zira bu rejim; ABD’nin emirlerine boyun eğmiş; Gazze halkını savunmamış, düşmanın onları acımasızca katletmesine, aç bırakmasına, evleri, okulları ve hastaneleri başlarına yıkmasına ve yerlerinden edilmesine seyirci kalmıştır. Tüm bu utancı yetmiyormuş gibi Suud rejiminin yöneticileri, Müslüman Suud halkı ayaklanır ve tahtları tehlikeye girer diye, Gazze savaşını durdurması için ABD’ye ve bölgedeki diğer ülkelere yalvarmıştır. Bunun üzerine Suud rejimi, 2025 yılında Trump’ın Gazze’de savaşı durdurma planını memnuniyetle karşıladığını ilan etmiştir; oysa bu plan, mücahit Müslümanların silahsızlandırılması, Gazze’de güvenlik kontrolünün Yahudilere bırakılması gibi Yahudi varlığının taleplerini içermekte, Yahudi varlığının suçlarını örtmekte ve bu suçların unutulmasına yol açmaktaydı. Yine Suud rejimi, 2025 yılının Mayıs ayında Trump’ın Riyad ziyareti sırasında ABD’ye desteğini ilan etmiş ve ona yüz milyarlarca Doları aşan mali destek sağlamıştır. 600 milyar Doları geçen bu destek, Amerikan ekonomisini ve Amerikan askeri projelerini, silah ve füze geliştirmeyi desteklemekte ve bunun bir kısmı da Yahudi varlığına, Gazze’de Müslümanları öldürmek için gönderilen silahların bedeli olarak gitmektedir. Suud rejiminin Amerika’ya olan bağımlılığın en son örneği ise; ABD’nin bölgedeki projelerine hizmet etmek, özellikle İran’ın bölgedeki ritmini ayarlamak veya onu dizginlemek, Trump’ın yaklaşan seçimlerdeki çıkmazı da dahil olmak üzere onu içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarmak için Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan arasında yapılan Mekke ittifakı olmuştur.

Sonuç olarak tüm gerçeklerin ardından Prof. Dr. Faysal b. Abdurrahman Usra / Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ateşesi’nin Suudi Arabistan’ı sanki Allah’ın şeriatını tatbik eden bir devletmiş gibi sunması kesinlikle vehimlerden ibarettir. Daha da kötüsü tarihi geçmişi ihanet ve ajanlıkla dolu Suudi rejiminin, bayraklar, gösteriler ve askeri geçitlerle Milli Günü kutlaması, özel de Müslüman Suud halkını, genelde ise tüm Müslümanları aşağılamaktan başka bir şey değildir. Başta Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ateşesi olmak üzere Suudi rejiminin ihanetinin üstünü örtmek adına hakkı gizleyen tüm yazarlara Allahu Teala’nın şu kavlini hatırlatmak isteriz: إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَئِكَ يَلعَنُهُمُ اللهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayet yolunu -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder.” [Bakara 159]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER