Salı, 23 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Sömürgeci Kâfirlere Dokunmayıp Müslümanları Birbirleriyle Savaşmaya Çağırmak, Korkunç Bir İftiradır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sömürgeci Kâfirlere Dokunmayıp Müslümanları Birbirleriyle Savaşmaya Çağırmak, Korkunç Bir İftiradır

Haber:

Suudi Arabistan Baş müftüsü Şeyh Salih bin el-Fevzan Perşembe günü yaptığı açıklamada, sınırlarda görev yapan birlikleri, canlarını feda etmek ve İran ile ittifak halindeki Husi grubuna karşı koymak için hazır olmaya çağırdı. Açıklama, Suudi Arabistan kuvvetlerinin Amerika adına yürüttüğü vekalet savaşını bir cihat ve ribat olarak nitelendirerek, ribat ve cihada teşvik eden Kur'an ayetleri ve hadislerle dolu olarak gelmiş ve açıklama şunları da eklemiştir: “Ey murabıt kardeşlerim, görevinizi yerine getirmeye, üstleri ve saha komutanlarının emirlerine azami hassasiyetle uymaya ve görevlerini yerine getirmeye her zaman hazır olmalısınız; tıpkı Allah Azze ve Celle'nin Peygamberi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sahabelerine emrettiği gibi." Bu kadar yanıltma ve aldatmayla yetinmemiş, bilakis şöyle devam etmiştir: “Siz, Peygamberin sahabelerinin izinden gidiyorsunuz, Müslümanların kutsallarını savunuyorsunuz ve tevhid sancağını dalgalandırıyorsunuz." Hatta uluslararası alanda tanınan ve Suudi Arabistan tarafından desteklenen Yemen hükümetinin ülkenin tüm toprakları üzerindeki otoritesinin pekiştirilmesini, “Yemenli kardeşlerimizin güvenlik ve huzur içinde yaşayabilmesi için en öncelikli görevlerden biri” olarak nitelendirdi.

Yorum:

Mekke İttifakı güçlerinin, İngiltere’nin ajanlarını ortadan kaldırmak, Amerika’nın nüfuzunu güçlendirmek ve orada Yemenli bir Karzayi'yi iktidara getirmek amacıyla Yemen’e girmesine zemin hazırlamak için, din adına yanıltma ve aldatma dolu bu otoriter siyasi bildiri gelmiştir; böylece müftü, Suud hanedanı yöneticilerine itaat ederek, insanları yanıltmak için konumunu istismar etmiştir; işte bu, apaçık bir hüsrandır; zira Ebu Hureyra Radıyallahu Anh’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: إِنَّ فِي جَهَنَّمَ وَادِياً تَسْتَعِيذُ مِنْهُ جَهَنَّمُ كُلَّ يَوْمٍ سَبْعِينَ مَرَّة، أَعَدَّهُ اللهُ لِلْقُرَّاءِ الْمُرَائِينَ بِأَعْمَالِهِمْ، وَإِنَّ أَبْغَضَ الْخَلْقِ إِلَى اللهِ عَالِمٌ السُّلْطَانِ “Şüphesiz cehennemde öyle bir vadi vardır ki cehennem bile ondan her gün yetmiş kez Allah'a sığınır; Allah onu amelleriyle gösteriş yapan kurralar için hazırlamıştır ve şüphesiz Allah katında yaratılmışların en nefret edileni, sultanın âlimidir.”

Cihad ve ribat meselesi hiçbir Müslüman için gizli değilken, âlimlere nasıl gizli kalabilir ki?! Bu ise, Allah’ın kelimesini yüceltmek için Allah’ın düşmanları olan sömürgeci kâfirlerle savaşmak şeklinde olur; yoksa sömürgeci kâfire bağlılık üzerine kurulu yönetimlerinin temellerini sağlamlaştırmak ve zalim yöneticilerin tahtlarını korumak için olmaz; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ “Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasulü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” [Tevbe 29]

Suud Hanedanı yöneticileri, Müslümanların ordusunu, paralarını ve ülkelerini Amerika'nın projelerini ve bölgedeki çıkarlarını gerçekleştirmek için seferber ediyorlar.

Amerika ve Yahudi varlığıyla savaşmak cihattır ve Amerika'yı ve üslerini Haremeyn topraklarından, Yahudileri de Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İsra’sından çıkarmaya ise; müftünün davet etmesi ve orduları bunu gerçekleştirmeye teşvik etmesi gereken şeydir. Müslümanlar arasında birlik çağrısı yapmak ve sömürgecilik adına vekâlet savaşlarında birbirleriyle savaşmayı bırakmak ise, âlimlerin, müftülerin ve davetçilerin dillerinden düşürmemeleri gereken şeydir.

Bir Müslümanı, Müslüman kardeşiyle savaşmaya çağırmak ve bunu cihad ve ribat olarak adlandırılmak ise bir saptırmadır; İslam'a ve ümmete karşı savaşan suçlu ajan yöneticilere itaat etmeye teşvik etmek ve ümmetin göğsüne demir ve ateş yumrukla çöreklenmiş iktidarı gasp eden yöneticileri emir sahipleri olarak nitelendirmek ise bizzat münkerdir.

Bir Müslümanın Müslümanla savaşması haramdır; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: إِذَا الْتَقَى الْمُسْلِمَانِ بِسَيْفِهِمَا فَالْقَاتِلُ وَالْمَقْتُولُ فِي النَّارِ “İki Müslüman, kılıçları ile (birbirlerini öldürmek için) karşı karşıya gelirlerse, ölen de öldürülen de ateştedir.” Denildi ki: Ey Allah’ın Rasulü! Bu katildir, peki öldürülen kimsenin durumu nedir (o neden ateştedir)? Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: إِنَّهُ كَانَ حَرِيصاً عَلَى قَتْلِ صَاحِبِهِ “O da arkadaşını (Müslüman kardeşini) öldürme hususunda istekli idi.” İktidarı gasp eden zalim yöneticileri dost edinmek haramdır ve apaçık bir günahtır; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: إِنَّهُ يُسْتَعْمَلُ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ فَتَعْرِفُونَ وَتُنْكِرُونَ، فَمَنْ كَرِهَ فَقَدْ بَرِئَ، وَمَنْ أَنْكَرَ فَقَدْ سَلِمَ، وَلَكِنْ مَنْ رَضِيَ وَتَابَعَ “İleride birtakım yöneticileriniz olacaktır. Onları tanıyacaksınız ve reddedeceksiniz. Her kim onları tanırsa beri olur. Her kim onlara karşı çıkarsa selamette olur. Ancak her kim razı olur ve tabii olursa (o başka)!” Ribat ancak Allah’ın düşmanlarıyla savaşmakta olur; zira o, cihadın bir şeklidir; nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لاَ تَعْلَمُونَهُمُ اللّهُ يَعْلَمُهُمْ “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz.” [Enfal 60]

Dolayısıyla müftünün görevi, çağrısını Hicaz ordusuna, Husilere ve çatışan diğer taraflara yönelterek aralarındaki savaşı bırakmaya, İslam temelinde birleşmeye, sömürgecileri reddedip onları Müslümanların topraklarından çıkarmaya, başta Amerika ve Yahudi varlığı olmak üzere onlara karşı cihat ilan etmeye, Müslümanlara karşı komplo kuran tüm ajan yöneticileri ve liderleri kaldırıp atmaya ve Allah'ın Kitabı ve Peygamberi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetiyle hükmedecek, ümmeti birleştirecek ve Müslümanların ülkelerini sömürgeci kâfirlerden kurtaracak bütün Müslümanların Raşid Halifesine biat etmeye çağırmak olmalıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Amerika: Ortadoğu’da Hegemonyanın Başarısızlığı ile Kaos Yönetimi Arasında

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika: Ortadoğu’da Hegemonyanın Başarısızlığı ile Kaos Yönetimi Arasında

Haber:

The Economist dergisi, “ABD, yeniden şekillendiremediği bölgeden geri çekiliyor; Orta Doğu’yu yönetme görevinden vazgeçiyor” başlıklı bir makale yayınladı; makalede, ABD’nin Orta Doğu’yu yeniden şekillendirmede başarısız olmasının ardından bu bölgeden geri çekildiğinden bahsedildi.

Yorum:

Bu, Amerika’nın bölgeden ayrılacağı anlamına gelmez; ancak bu, bölgenin işlerini yönetmedeki rolünden vazgeçtiği anlamına gelir. Dünya liderleri 1991 yılının Eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bir araya geldiklerinde, Amerika'nın Orta Doğu'daki tartışmasız hegemonya aşamasının yaklaşmakta olduğu görülüyordu. Pentagon, birçok müttefikle birlikte, Irak işgal güçlerini Kuveyt'ten kovmak için yıldırım savaşına girmişti. ABD'li diplomatlar, Yahudi varlığı ile bir grup Arap komşusu arasında yapılan ilk doğrudan görüşmeleri temsil eden Madrid Konferansı'na ev sahipliği yapmaya hazırlanıyorlardı. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin sonuna yaklaşılırken, ABD bu çalkantılı bölgede yeni bir düzen oluşturmaya hazır görünüyordu. Ancak bu gerçekleşmedi.

Görünen o ki makale yazarı, sömürgeci Amerika’nın İslam beldelerini tâğutlardan kurtarmak için geldiğine dair kendi ülkesinin uydurduğu yalana inanmıştır; oysa bu tâğutları, ümmeti ezmek, bastırmak, aç bırakmak, yoksullaştırmak ve cahilleştirmek suretiyle kontrol altında tutabilsinler diye ümmetin başına dikenler, diğer sömürgeci güçlerle birlikte bizzat Amerika'dır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Müslümanların ülkelerine gelen Amerika, bu kadar kolay bir şekilde buradan ayrılmayacaktır; zira makale şöyle diyor: “ABD, artık Orta Doğu’yu yöneten ve bölgenin güvenlik ve siyasi kurallarını belirleyen güç rolünü yerine getirmeye eskisi kadar muktedir olmadığı gibi istekli de değildir; Amerika bölgeden tamamen çekilmiyor, ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana politikasının ayrılmaz bir parçası olan hegemonya ve bölgenin yeniden şekillendirilmesi hırslarından geri adım atıyor.”

Böylece makalenin yazarı güncel gerçekleri çarpıtmakta ve tıpkı Amerika’yı işgal edip yaklaşık yüz milyon Kızılderili’yi katlettiği ve okullarda çocuklara öğrettiği tarihte, Amerika’ya özgürlük ve serbest ekonomiye dayanan Batı medeniyetini yaymak için geldiğini belirttiğinde eski tarihi çarpıttığı gibi Amerika’nın İslam beldelerine yönelik sömürgeciliğini, bölgedeki ümmetin işlerini gözetme çabası olarak sunmaktadır.

Ancak yaklaşık 35 yıl sonra The Economist dergisi bu girişimin, bölgeyi yeniden şekillendirmede ya da bölgede istikrarlı bir düzen kurmada başarılı olamadığı sonucuna varmıştır; çünkü muazzam askeri nüfuz, ittifaklar ve tekrarlanan müdahaleler, hayal edildiği gibi Amerika’nın liderlik ettiği istikrarlı bir Ortadoğu ortaya çıkaramamıştır; ancak insanları İslam akidesine aykırı bir sistemle yöneten Amerikan yanlısı rejimlerin uyguladığı zulüm ve zorbalığın gölgesindeki İslam ülkelerinde istikrarın sağlanması imkânsızdır. Sonra Amerika’nın bölgede istikrar sağlamaya çalıştığı yönündeki zan, haktan hiçbir şey ifade etmeyen bir zandır; zira Amerika, istikrarın sağlanmasının söz konusu olamayacağının ve Filistin meselesi gibi çetrefilli sorunları çözüme kavuşturup tasfiye etmenin imkânsız olduğunun tamamen farkındadır. Dolayısıyla Amerika; krizleri yönetmek, bölgedeki sömürgeciliğini pekiştirmek ve bir savaş tüccarı ile sömürgeci olarak elde edebileceği azami faydayı sağlamak için çalışmaktadır; nitekim eski ABD Savaş Bakanı Rumsfeld’in benimsediği yaratıcı kaos (kaos teorisi) politikası olarak bilinen şey de tam olarak budur.

Dergi makalesini, ABD’nin bölgeden çekilmesinin bir boşluk yaratacağına ve bu boşluğu doldurmaya aday olan ülkelerin karşılaştıkları sayısız zorluk nedeniyle bunu başaramayacaklarına dair sözleriyle sonlandırıyor; bu ülkeler ise Yahudi varlığı, İran ve Türkiye’dir. Ancak dergi, İslam ümmetinin başta Amerika olmak üzere sömürgeci Batı’nın boyunduruğundan kurtulmak için çırpındığı hakikatini vurgulamayı da ihmal etmemiş ve şöyle demiştir: “Araplar, yüzyıllar önce ilim ve bilginin bir kandili oldukları zamanlardaki eski ihtişamlarını geri kazanma fırsatını her zaman arzulamıştır. Amerikan’ın geri çekilmesi neredeyse onlara bu fırsatı veriyor.” Bu sonuçla dergi, her zaman kendisine çağrıda bulunduğumuz gerçeği, yani İslam ümmetinin kendi ülkelerindeki siyasi boşluğu doldurmasının ve mızrağın başını ülkelerimizdeki mevcut hain rejimlerin çektiği sömürgeci Batı’nın enkazı üzerine Hilafetin kurmasının farziyeti ve zorunluluğunu teyit etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Haberlere Bakış

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

27/09/2026

* Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov, BM Genel Kurulu'nun 81. oturumu kapsamında Türk Devletleri Teşkilatı Dışişleri Bakanları Konseyi'nin gayri resmi toplantısına başkanlık etti. Bakan konuşmasında, “ortak kökler ve tarihle bağlantılı Türk devletleri arasındaki dayanışmanın derinleştiğine vurgu yaptı ve değişen küresel zorluklar fonunda çok taraflı ortaklığın güçlendirilmesinin stratejik bir gereklilik olduğunu” belirtti.

Türk halklarının dili, tarihi ve kültürel mirasının incelenmesine önemli katkı sağlayan Birinci Türkoloji Kongresi'nin 100. yıldönümüne adanmış etkinlikler, önemli bir başarı olarak kaydedildi…

Türk Devletleri Örgütü'nün uluslararası prestijinin daha da artırılmasının önemini vurgulayan bakan, Örgütün BM Genel Kurulu'nda gözlemci statüsü verilmesinin ortak hedeflerden biri olduğunu belirtti…

Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov, Antalya'da düzenlenecek COP31 ve Ankara'da düzenlenecek 13. Türk Devletleri Örgütü Zirvesi vesilesiyle Türkiye'ye başarılar diledi ve Azerbaycan'ın devam eden desteğini teyit etti… (yenicag.az, 25/09/2026).

 

Türk Devletleri TeşkilatıEkim 2009'da Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi) olarak kurulmuştu. O zaman Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye üye olmuştu. 12 Kasım 2021'de düzenlenen İstanbul Zirvesi'nde Türk Konseyi'nin adı Türk Devletleri Teşkilatı olarak değiştirildi. Şu anda Türk Devletleri Teşkilatı'nın (TDT) tam üyeleri Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkiye ve Özbekistan'dır; gözlemci üyeleri ise Macaristan, Türkmenistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'dır.

Öncelikle Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov’un, teşkilata üye ülkelerin “ortak kökler ve tarihle bağlantısı” hakkındaki sözlerine gelince; öncelikle bakana, Orta Asya ülkelerini birbirine bağlayan köprünün tarihsel, kültürel ve coğrafi olarak yalnızca İslam olduğunu, Orta Asya halklarının gerçek ortak kökünün 8. yüzyıldaki İslami fetihlerle başladığını ve bölgenin yetiştirdiği İmam Buhari, İbni Sina, el-Farabi ve Harezmi gibi tarihi şahsiyetlerin ortak bir İslami medeniyetin unsurları olarak öne çıktığını hatırlatmak isteriz. Bakan Ceyhun’un, küfrün başı Amerika’dan, teşkilata üye ülkelerin ortak kökler ve tarihle bağlantısından bahsetmesi, bölgenin gerçek kökleri İslam ve İslam medeniyetini bir kenara atarak sömürgeci kâfirin kendi çıkarları için belirlemiş olduğu ortak kökler ve tarihle bağlantısından bahsettiği gayet açıktır. Zira Amerika’nın Türk Devletleri Teşkilatı hakkında projesine baktığımızda bu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır:

Orta Asya’nın Moskova için geleneksel bir nüfuz alanı olduğu ve seçkin coğrafi konumu ve kaynaklarının zenginliği nedeniyle Amerika, Çin ve Avrupa için de hedef haline geldiği malumdur. Zira Şubat 2020’de Amerika, 2019-2025 dönemi için yeni bir strateji açıklamış olup Erdoğan'ın Türk Devletleri Teşkilatı’nı inşa etme hamlesi, bu stratejinin bir parçası olarak görülmelidir. Tıpkı Türkiye’nin ABD’nin Suriye, Afrika, Kafkaslar ve diğer bölgelerdeki çıkarlarına hizmet ettiği gibi. Ayrıca Erdoğan, bu teşkilat yoluyla Amerika’nın Orta Asya’ya nüfuz etmesine de hizmet etmektedir. Diğer taraftan Amerika, bölgede artan İslami uyanışı kontrol etmek için Türk Devletleri Teşkilatı’nı kullanmak istiyor. Zira söz konusu Amerikan stratejisinin, İslam’a karşı savaşta bu bölge ülkeleriyle işbirliğinin devam ettiğini belirtmesi bu en açık kanıtıdır. Ayrıca Amerika, bu teşkilat aracılığıyla dikkatleri İslam fikirlerinden uzaklaştırmak için Türk milliyetçiliği fikirlerini pekiştirmek istediği gibi bu teşkilatın üye devletlerine kendi değerlerini empoze etmeye çalışmaktadır. Zira söz konusu stratejinin, açıkça beş Orta Asya ülkesiyle yakın işbirliğinin, Amerikan değerlerini ilerletmeye yardımcı olacağını belirtmiştir!

Bu kısa açıklamadan da anlaşılacağı üzere Türk Devletleri Teşkilatı, kesinlikle Müslümanları umursamıyor. Zira Türk Devletleri Teşkilatı eski Genel Sekreteri Baghdad Amreyev. 2022 tarihinde KunUZ muhabirinin Uygur meselesindeki tutumuyla ilgili sorusuna yanıt olarak şunları söyledi: “Bu, Çin’in iç işleridir ve biz başka ülkelerin içişlerine karışmayız.” Bu açıklama, teşkilata üye ülkelerin Rüveybida yöneticilerinin, İslam’a ve Müslümanlara düşman olan sömürgeci kafirlerin projelerine hizmet ettiklerini ortaya koymaktadır. Müslümanlar olarak bizim bugün içinde yaşadığımız acı gerçek, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinin doğruluğunu ve hakikatini teyit etmektedir: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Bu yüzden bizim bu kalkana, her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır. Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan Raşidi Hilafet, sömürgeci kâfirlerin ve ajanlarının tuzaklarına son verecektir. Şüphesiz yarın bekleyeni için yakındır!

* Kazakistan, Dışişleri Bakanı BM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada küresel güven açığı uyarısında bulundu… Ukrayna krizi nedeniyle derin endişe duyuyoruz; bu kriz hâlâ can alıyor, küresel güveni aşındırıyor ve uluslararası güvenliği zayıflatıyor diyen Dışişleri Bakanı Muhtar Tileuberdi 25 Eylül'de BM Genel Kurulu'na yaptığı konuşmada Orta Doğu'da diplomasi çağrısı yenileyerek şunları söyledi: “Orta Doğu'da adil ve kalıcı bir barış, İsrail ile yan yana barış ve güvenlikte yaşayan bağımsız, egemen ve uygulanabilir bir Filistin Devleti gerektirir . New York Bildirgesi'ni, iki devlet çözümüne yönelik somut, zamana bağlı ve geri dönüşü olmayan adımlar için bir çerçeve olarak destekliyoruz. Kazakistan, Gazze Çatışmasının Sona Erdirilmesi için Kapsamlı Plan'ın ve Güvenlik Konseyi 2803 kararının tam ve iyi niyetle uygulanmasına çağrıda bulunuyor. Barış Kurulu üyesi olarak Cumhurbaşkanı Tokayev, sivil yeniden inşa edilmesini destekleyerek, gıda güvenliğini sağlayarak ve dijital hükümet çözümleri sunarak Gazze'nin istikrarına katkıda bulunmayı taahhüt etti.”

Müslümanların başındaki diğer Ruveybida yöneticiler gibi Kazakistan yöneticileri de sözde barış ve güvenlik kılıfı altında küfrün borazanlığını yapmaktan geri durmuyor. Bakanın sözünü ettiği barış güvenlik ise, İslam’ın ve Müslümanların güvenliği değil, küfrün başı Amerika ile onun beslemesi Yahudi varlığının güvenliğidir. Zira Amerika Birleşik Devletleri'nin gözetiminde kurulun sözde "Gazze Barış Kuruluna" üye olmanın ifade edilmesi bunun en acık kanıtıdır. Oysa Barış Kurulu, Yahudi varlığının bir numaralı destekçisi Amerika’yı arabulucuya ve katil Yahudi varlığını da barışın garantörüne dönüştürmektedir. Barış kurulu; Yahudi varlığının Gazze halkını sistematik olarak öldürmesinden, binaları yıkmasına ve Gazze Şeridi'ni günlük olarak bir cehenneme dönüştürmesine kadar Gazze'de işlediği tüm suçlardan zımnen ahlaki olarak aklanması anlamına gelmektedir. Barış kurulu; askeri gücün suçları ortadan kaldırabileceğini ve Amerika'nın desteğine sahip olanların hesap vermeksizin istedikleri her şeyi yapabileceklerini ifade eden bir araçtır. Dolayısıyla suçun rahminden doğan bir barış, küfre hizmet eden bir barış olup, katilin onurlandırılması ve onun yeni kanlı turlara devam etmesi demektir. Tüm bunlara rağmen Kazakistan Dışişleri Bakanı’nın barış ve güvenliği vurgulaması, kesinlikle onurlu Gazze halkı için değil, kafir Amerika ve Yahudi varlı içindir. Zaten bakanın, Orta Doğu'da adil ve kalıcı bir barış, İsrail ile yan yana barış ve güvenlikte yaşayan bağımsız, egemen ve uygulanabilir bir Filistin Devleti gerektirir şeklindeki sözleri bunu teyit etmektedir. Bunu teyit eden ve güçlendiren başka bir kanıt ise; 18-19 Şubat 2026'da Radio Liberty’in, El Cezire tarafından hazırlanan bir analiz makalesine dayanarak, Kazakistan'dan 189 kişinin Yahudi ordusunun saflarına katıldığını ifade etmesidir.

Sonuç olarak İslam ümmetinin; küfre hizmet etmeyi bir onur, zillet ve aşağılanmayı iyi bir marifet ve kafirlere boyun eğmeyi ise bir maharet bilen bu ajan Ruveybidalardan bir an önce kurtulup izzetlerinin kaynağı İslam’a geri dönmeleri gerekir. Bu ise ancak İslam ümmetini birleştirecek, İslam ülkelerini bu Ruveybidalardan temizleyecek ve ümmetin ordularını Mescid-i Aksa ve tüm işgal altındaki İslam ülkelerini özgürleştirmek için harekete geçirecek Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasıyla gerçekleşebilir. وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ “Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Ahmed Şara ve Uçuruma Doğru Sürükleniş!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ahmed Şara ve Uçuruma Doğru Sürükleniş!

Haber:

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmalarının marjında New York’ta düzenlenen bir diyalog oturumunda Ahmed Şara, uçuruma doğru ne kadar hızlı sürüklendiğini gözler önüne seren açıklamalarda bulundu; zira 7 Ekim olaylarına ilişkin belirttiklerinin arasında, bazı masum Yahudilerin maruz kaldığı duruma dair anlayışını ifade etmiş, ardından Gazze'deki onlarca hatta binlerce kurbana işaret ederek Yahudiler de dahil olmak üzere herkes için karşılıklı saygı ve güvenliğin sağlanması çağrısında bulunduğu gibi Yahudi varlığının 7 Ekim olaylarını Suriye'ye yönelik politikasının temeli veya bölgenin güvenliğini tehdit etmeyi sürdürmenin bir gerekçesi haline getirmesini reddetmiştir.

Yorum:

Kurban ile cellat, toprağı gasp edilerek yerinden edilen bir halk ile Batı'nın desteğiyle İsra ve Miraç topraklarında kurulmuş bir işgal projesi nasıl bir tutulabilir? Gazze halkı katledilip yerlerinden edilirken, Golan işgal edilirken ve bu varlık Şam'a yönelik saldırılarını durmaksızın sürdürürken nasıl olur da herkesin güvenliğine yönelik çağrıda bulunabilir? Peki Filistinlilerin ve Suriyelilerin güvenliği nerede, onların hakları nerede? İşgal altındaki topraklar özgürleştirilmeden güvenliğin sağlanması mümkün müdür? Yoksa güvenlikten kastedilen işgalcinin güvenliği midir?

7 Ekim, varlığın saldırganlığını ortaya çıkarmadı, aksine onun hakikatini ortaya çıkardı; sanki onlarca yıldır süregelen bir işgal projesinin devamı değil de bir olaya verilmiş tepkiymiş gibi nasıl olur da onun suçları kendi anlatısı içinde tartışılabilir?! Nasıl olur da işgalciyle toprak sahibini bir tutup, ardından da "karşılıklı saygı ve herkes için güvenlik" çağrısında bulunabilirsin?!

Sonra da Yahudi varlığının 7 Ekim'i Suriye'ye yönelik politikasının temeli olarak almasını reddettiğini söylüyorsun, sanki saldırısı o gün başlamış gibi! Deyr Yasin, Sabra ve Şatilla katliamlarını, onlarca, hatta yüzlerce başka katliamı işleyen, Golan'ı ve Güney Lübnan'ı işgal eden, onlarca yıl boyunca öldürmeye, yerinden etmeye ve toprakları yutmaya devam eden kimdi?! O zaman da mı 7 Ekim olayları olmuştu?!

Yahudi liderler, Filistin, Lübnan ve Güney Suriye topraklarını işgal etmelerini doğal olarak görüyorlar ve dini açıdan kutsal saydıkları bir referans uğruna orduları harekete geçiriyorlar, peki biz ne zaman olayın ve davanın seviyesine ve dinimizin bize yüklediği sorumluluğa yükseleceğiz?!

Batı'nın sana artık terörist olmadığın yönünde verdiği sertifikanın bir beraat belgesi veya iktidarının devamının bir garantisi olduğunu mu sanıyorsun? Peki yolun, Müslümanların topraklarından ve kutsallarından taviz vermeye kadar ulaşırsa, dinî görünüşün veya geçmişin sana şefaat eder mi? Önemli olan başlangıçlar ya da sloganlar değildir, aksine tavırlar ve sonuçlardır.

Er-Raccâl bin Anfûve'nin kıssası, ibret almak isteyenler için bir derstir; zira o, İslam'ıyla tanınmış ve Sahabelerden sayılmış, ardından da Müseylime'nin tarafına geçmiş, tutumunu değiştirdikten sonra da geçmişi ona bir fayda sağlamamıştır. Peki Batı'nın rızasını kazanma talebi onu, taviz ve ihanet uçurumuna sürüklemeden önce ibret alan olacak mı?!

Şam halkının sessizliğine güvenmeyin; zira milyonlarca şehit, sürgün ve tutuklu feda eden ümmet bunu, bir boyun eğmeyi başka bir boyun eğmeyle değiştirmek ya da fedakarlıklarını, evlatlarını öldüren ve topraklarını işgal eden işgalciyle normalleşmenin kapısına dönüştürmek için yapmadı. Nitekim ümmet, Rabbinin vaadine ve İslam'ın hükmüne doğru ilerlemektedir; işte o gün taviz verenler yalnızca kayıp ve pişmanlık biçecekler ve artık bir pişmanlık saati de olmayacaktır!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdullah Muhammed

Devamını oku...

Müslümanların Ordularının, Ümmetin Düşmanlarıyla Savaşmak İçin Tek Bir İmamın Altında Birleştirilmeleri Gerekir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Ordularının, Ümmetin Düşmanlarıyla Savaşmak İçin Tek Bir İmamın Altında Birleştirilmeleri Gerekir

Haber:

21 Eylül 2026'da Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Pakistan, Mısır, Türkiye, Endonezya, Ürdün, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri dışişleri bakanlarının "Yahudi varlığının işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden yasa dışı yerleşim politikalarını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kınadıklarını" açıkladı. (Müslüman ülkelerinin sekiz dışişleri bakanlarının ortak bildirisi)

Yorum:

Birincisi: Kınamalar, liderlerin değil acizlerin işidir; zira bu sekiz Müslüman ülkesinin toplam askerî gücü 2,532,550 askere ulaşmıştır. Eğer onlar, tek bir liderlik altında birleşselerdi, tüm dünyadaki en büyük silahlı güç olurlardı. Ancak Müslümanların başındaki yöneticiler onların birleşmesini engelliyorlar.

İkincisi: Filistin’in tamamı işgal altındaki İslami toprak olup İslam, iki devletli çözümü reddetmektedir; zira bu çözüm, Filistin’in büyük bir kısmını Yahudilere vermek anlamına gelmektedir. Ancak yöneticiler bunu talep etmektedirler; oysa Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ “Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.” [Bakara 191]

Üçüncüsü: Müslümanların başındaki yöneticiler Yahudi varlığıyla savaşmayacaktır; çünkü onlar, kâfirlerin çıkarlarına hizmet eden hainlerdir. Bu yüzden ümmet ve ordularının, onları ortadan kaldırmaları ve mübarek toprakları nehirden denize kadar özgürleştirecek Raşid Hilafeti kurmaları gerekir. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim rivayet etti]

Ey Müslümanlar ve alimleri: İmam Nevevi (Allah ona rahmet etsin), Sahih-i Müslim’in şerhinde şöyle diyor: Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, الْإِمَامُ جُنّةٌ “İmam bir kankandır” kavline gelince; yani örtü gibi demektir; çünkü İmam, düşmanın Müslümanlara zarar vermesini engeller, insanların birbirlerine zarar vermesini önler, İslam'ın merkezini korur ve insanlar ondan ve onun gücünden korkarlar. يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ “Onun arkasında savaşılır” kavline gelince; yani İmamla birlikte kâfirlere, isyancılara, Haricilere ve diğer tüm fasit ve zalim insanlara karşı kesinlikle savaşmak demektir. O halde ordularımızdan, yollarında duran tek engel yöneticilerinin ortadan kaldırılmasının ardından Mescid-i Aksa'yı özgürleştirmek için harekete geçmelerini talep edin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Rızık, Allah Subhanehu ve Teala'dandır; Onu Talep Etmek İçin Çalışmak İse Şer'î Bir Vaciptir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Rızık, Allah Subhanehu ve Teala'dandır; Onu Talep Etmek İçin Çalışmak İse Şer'î Bir Vaciptir

Maddi tüketim çağında; kazanç talep etmek için çaba göstermek ile İslam davetini taşımak gibi diğer şer'î vacipler arasında denge kurma konusunda birçok soru gündeme gelmektedir. İslam, ekonomik ilişkilerimize nasıl bakmaktadır? Acaba bizi Allah Subhanehu ve Teala'nın rızasını arama gayemizden alıkoyacak mı? Peki bu zorlu ekonomik şartlarda, geçim gereksinimlerini karşılamak için çalıştığımızda Allah Subhanehu ve Teala'yı öfkelendirmiş olur muyuz? Ekonomik ilişkilerimizde günah yönünde bir baskıya maruz kaldığımızda, İslam'ın sunduğu çözüm nedir? Madem ki rızık, Allah Subhanehu ve Teala tarafından yazılmış ve takdir edilmiştir, o halde neden bu kadar çok çalışıyoruz? Gelin aşağıdaki hususları bir düşünelim:

Birincisi: Ekonomik ilişkiler (muamelatlar) Allah Subhanehu ve Teala'nın rızasını kazanmak için olmalıdır : Namaz gibi ibadetlerin gayesi, Allah Subhanehu ve Teala'nın rızası için olduğu gibi, ekonomik ilişkiler de dahil olmak üzere muamelatların gayesi de Allah Subhanehu ve Teala'yı razı etmek için olmalıdır. Subhanehu’nun rızasına ise; şirketlerin kuruluşları, kira ve ölü toprağın tarım için ihya edilmesiyle ilgili hükümler de dâhil olmak üzere O’nun emirlerini uygulayarak nail olabiliriz. Zira İslam; Allah Subhanehu ve Teala'nın rızasını sadece bireysel ibadet ritüelleriyle sınırlayan laik bir din değildir.

Üçüncüsü: Maddi kıymet, kâr ve ücreti de içermektedir: Allah Subhanehu ve Teala'nın rızasını arama gayesine ek olarak İslam; ister maddi bir kâr isterse bir ücret olsun ekonomik ilişkilere dair hükümlerde, maddi kıymetin talep edilmesine izin vermiştir. Zira İslam, Müslümanları, kazanç talep etmek ve çalışmak gibi şer'î vacipten yüz çevirmeye davet eden bir ruhbanlık dini değildir.

Üçüncüsü:İcare, maddi kıymet için olur bu da ücrettir:kiralama sırasında İslam bize, ücret konusunda anlaşılmasını emretmiştir. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِذَا اسْتَأْجَرْتَ أَجِيراً فَأَعْلِمْهُ أَجْرَهُ “Bir işçi çalıştırırsan ona vereceğin ücreti bildir.” [Nesai rivayet etti] Dolayısıyla icare-kiralama, gayesiz ya da boşuna değildir. İşçiye hak ettiği ücretin verilmesi gerekir; aksi takdirde Allah Subhanehu ve Teala onun hasmı olur. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: قَالَ اللَّهُ: ثَلَاثَةٌ أَنَا خَصْمُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ: رَجُلٌ أَعْطَى بِي ثُمَّ غَدَرَ، وَرَجُلٌ بَاعَ حُرّاً فَأَكَلَ ثَمَنَهُ، وَرَجُلٌ اسْتَأْجَرَ أَجِيراً فَاسْتَوْفَى مِنْهُ وَلَمْ يُعْطِ أَجْرَهُ “Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu: Kıyamet günü ben şu üç sınıf insanın hasmıyım: Benim adıma bir sözleşme yapan sonra da ahdini terk eden, hür bir kimseyi köle diye satıp parasını yiyen, bir adamı ücret karşılığı çalıştırıp ondan faydalandığı halde ücretini vermeyen kimse.” [Buhari rivayet etti]

Dördüncüsü: Ölü araziyi ihya etmek, maddi kıymet elde etmek içindir ki bu da orada ekilen şeylerin mülkiyetidir : Tarımda İslam, ölü arazinin ihya edilmesi ve ekilmesi yoluyla elde edilen kazançta somutlaşan maddi kıymete izin vermektedir. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ أَحْيَا أَرْضًا مَيِّتَةً فَهِيَ لَهُ “Kim ölü bir araziyi ihya ederse (canlandırırsa) o onun olur.” [Ebu Davud rivayet etti] Buna göre Hilafet Devletinde, ölü bir araziyi ihya eden kimse, onu ektiği sürece o arazinin sahibi olur. Hilafet ayrıca bağışlar ve hibeler yoluyla da arazinin ihya edilmesine yardımcı olacaktır.

Beşincisi: Ticarette maddi kıymet kârdır: Sanayi ve ticarette İslam; şirketler kurulmasını mubah kılmıştır ki böylece Müslümanlar, bu çalışma kapsamında kârda somutlaşan maddi bir kıymet gerçekleştirebilsinler. Şirket türleri şunları kapsamaktadır: İnan şirketi, ebdan şirketi, mudaraba şirketi ve müfâvada şirketi. Mudârabe şirketi konusunda, Abdürrezzak "el-Câmi" adlı eserinde İmam Ali Radıyallahu Anh’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: الْوَضِيعَةُ عَلَى الْمَالِ، وَالرِّبْحُ عَلَى مَا اصْطَلَحُوا عَلَيْهِ “Zarar malların (miktarına), kâr da üzerinde anlaştıkları şartlara göredir.” Dolayısıyla şirkete ortak olan Müslüman, kâr elde etmeyi ve üzerinde anlaşmaya varıldığı üzere kendi payını düşeni almayı arzular; aynı şekilde bu da maddi bir kıymettir.

Altıncısı: Rızık, Allah Subhanehu ve Teala'dandır; onu talep etmek için çalışmak ise şer'î bir vaciptir: Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ “Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır.” [Al-i İmran 37] Yani rızık, Allah Subhanehu ve Teala'dandır demektir. İşte bu, rızık peşinde koşarken harama düşmememizi garanti eden huzur verici bir hakikattir. Aynı zamanda bizler, ekonomik ilişkilere girdiğimizde, ihmalkâr olmayıp maddi kıymeti elde etmeye özen göstermeliyiz. Yani boş işler yapmamalıyız ve rızık Allah Subhanehu ve Teala'dandır bahanesiyle tembel ve ağırdan alan kimseler de olmamalıyız. Evet, rızık sadece Allah Subhanehu ve Teala’dandır, ancak kazanç talep etmek için çalışmak da Allah Subhanehu ve Teala’nın bir emri olup bunun ihmal edilmesi caiz değildir.

Dolayısıyla hepimiz, kazanç talep etmeye dair emri, bizzat rızkın hakikatini anlama ışığında kavramalıyız. Zira Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِن رِّزْقِهِ “Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. Şu halde yerin omuzlarında (üzerinde) dolaşın ve Allah’ın rızkından yiyin.” [Mülk 15] Ve Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللهِ “Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin.” [Cuma 10]

Yedincisi: Müslümanlar üretken oldukları gibi onların toplumları da üretkendir : Allah Subhanehu ve Teala’nın razı olduğu şeylere bağlı kalarak maddi kıymet elde etmek, Müslümanın şahsiyetini üretken bir şahsiyet hâline getirir. Çünkü o, Allah Subhanehu ve Teala’nın rızasını kazanmak için ailesinin temel ve lüks ihtiyaçlarını karşılamak üzere çaba gösterir. Ayrıca o; umursamaz bir şekilde krediler alan, düşünmeden ve tedebbür etmeden sadaka isteyen tembel ve ağırdan alan bir kişi değildir. Maddi kıymete gösterilen bu ilgi; İslami toplumu zengin, refah ve güçlü bir toplum haline getirir; böylece fakirlerin, muhtaçların ve borçluların ihtiyaçları kolaylıkla karşılanır. Nitekim Hilafet döneminde İslam beldeleri, ulaştıkları büyük maddi ilerleme sebebiyle bir hayranlık konumundaydılar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Eğer Kral, Yahudi Varlığına Karşı Uyarılarında Ciddiyse, O Zaman Fiili Adım Atarak Ona Karşı Savaş İlan Etmelidir

Kral II. Abdullah’ın 22 Eylül 2026 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada şu hususlar yer almıştır:

- İsrail hükümetinin Batı Şeria’daki politikası zorla yerinden etmedir ve bir savaş suçudur.

- Gazze’de yaşananlar Filistin varlığını ortadan kaldırma ve yeni bir gerçeklik dayatma girişimidir.

- İsrail hükümetinin yayılmacı emelleri artık bölgesel bir tehdit oluşturmaktadır.

- Şu anda Batı Şeria’nın dört bir yanında yaşananlar tek bir politikanın parçasıdır Bu politikanın açık bir adı vardır: zorla yerinden etme. Bu da bir savaş suçudur.

- Ürdün açısından mesele gün gibi açıktır: Kuzey sınırlarımıza veya su güvenliğimize yönelik her türlü tehdit, ulusal güvenliğimize yönelik bir tehdittir.

Yahudi varlığıyla yaşanan çatışmanın gerçekliğini, onun Gazze ve Batı Şeria’yı işgal ettiği günden bu yana işlediği suçları, yayılma girişimlerini, Suriye’ye, Lübnan’a ve diğer ülkelere yönelik saldırılarını anlatan bu ifadeler, sırf kralın ağzından çıktığı için Ürdün halkı ve bütün Müslümanlar açısından meseleyi açıklığa kavuşturmuş değildir. Kralın bu sözleri, halkın içindeki büyük öfkeyi dindirmek, Müslümanların duygularına hitap etmek ve artık bıkkınlık uyandıran diplomasiye karşı yükselen hoşnutsuzluğu bastırmak için yapılan bir manevradan başka bir şey değildir. Zira Kral, küçük büyük uluslararası platformlarında ağlayıp sızlamaktan, kınama ve telin bildirileri yayımlamaktan öteye geçememektedir.

Konuşmada dile getirilen bu itiraflar, aslında bizzat Kral’ın izlediği siyasetin ne kadar çelişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Mademki Ürdün diplomasisi yıllardır dünyayı ve uluslararası nizamı kulaklarını sağır etmişse ve şimdiye kadar izlenen diplomasi Kral’ın kendi deyimiyle hiçbir sonuç vermemişse; on yıllardır uluslararası hukuk görmezden geliniyorsa; Yahudi varlığı söz konusu olduğunda alınan tüm kararlar “kağıt üzerinde bir mürekkep” olarak kalmaktan öteye geçmiyorsa; o halde rejimin hala ısrarla bu kısır yolda yürümesinin anlamı ve mantığı nedir?

Yahudi varlığının genişlemeci emelleri ve saldırıları, kuruluşundan beri hiç durmamıştır, Filistin, Lübnan ve Suriye halkını öldürüp yerlerinden etmesi yeni değildir. Bunlar, onunla imzalanan zillet anlaşmalarından önce de vardı, sonra da devam etmiştir. Bugün hala Yahudi varlığı ile normalleşen Arap devletleri arasındaki güvenlik ve askeri koordinasyon tüm hızıyla sürmektedir. Bütün bunların, sömürgeci kâfir Amerika ve Avrupa’nın planlarına boyun eğmekten, onlara tabi olmaktan ve bu buluntu varlığı desteklemeye devam etmekten başka ne anlamı olabilir ki?! Ürdün rejimi, Oslo’dan bu yana haritadan silinen ve hiçbir hükmü kalmayan “İki Devletli Çözüm” masalına daha ne kadar bel bağlayacak? Oysa “İki Devletli Çözüm”, Yahudi varlığını tanımak ve Filistin halkının haklarını gasp etmek anlamına gelen haince bir projedir.

Kral konuşmasında, Yahudi hükümetinin Batı Şeria’da izlediği politikanın zorla yerinden etme anlamına geldiğini ve bir savaş suçu olduğunu söylüyor; Gazze’de yaşananların Filistin varlığını yok etme ve yeni bir gerçeklik dayatma girişimi olduğunu belirtiyor. Ardından Ürdün açısından meselenin gün gibi açık olduğunu belirterek “Gerek kuzey sınırlarımıza gerekse su güvenliğimize yönelik her türlü tehdit ulusal güvenliğimize yönelik bir tehdittir. Ürdün gözlerini başka tarafa çevirmeyecektir. Güvenliğimizi, suyumuzu ve halkımızın çıkarlarını korumaya devam edeceğiz.” diyor. Kral’a şunu sormak gerekir: Madem durum gün gibi ortadadır, o halde bu durum karşısında derhal savaş hali ilan edilmesi gerekmez mi? Tüm askeri, güvenlik ve ekonomik ilişkilerin kesilmesi, zillet ve utanç anlaşmalarının yırtılıp atılması ve Yahudi varlığını ortadan kaldırmak için tüm askeri imkanların seferber edilmesi gerekmez mi? Sahi, Riyad’daki zirvede; “Söz değil, ciddi tutumlar istiyoruz.” diyen de bizzat kendisi değil miydi?!

Şeyh Dağı’ndan (Hermon) Arap yöneticilere seslenen, varlığının Suriye, Lübnan ve Kuzey Ürdün de dahil olmak üzere bütün bölgeyi kontrol ettiğini söyleyen Netanyahu’nun küstahlığı zirveye ulaşmıştır. Gazze ve Batı Şeria’daki saldırganlığı da en ileri seviyeye varmıştır. Yerleşimcilerin saldırıları tavan yapmıştır. Yeni yerleşimler kurulmakta, bölge halkı üzerindeki baskı daha da artırılarak göçe zorlanmaktadır. Dolayısıyla bu varlığa karşı ne diyalog işe yarar ne uluslararası kurumların tedbirleri ne onun Müslüman Arap çevresine entegre edilmesi ne de normalleşme ihanetleri. Bilakis ona karşı yegâne pratik ve şer’i çözüm, onu kökünden söküp atmak ve ümmeti onun kötülüklerinden kurtarmaktır. Çevresindeki İslam ülkeleri, topluca, hatta tek tek dahi hareket ettiklerinde Allah’ın izniyle çok kısa bir sürede onu yeryüzünden silebilecek güçtedirler.

وَقَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın; fakat haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.” [Bakara 190]

Devamını oku...

Sudan Savaşında Emir ve Yasaklar Koyan Amerika Göz Boyamakta ve Darfur’u Ayırma Planına Devam Etmektedir

Reuters haber ajansı; Amerika’nın, Sudan Ordu Komutanı Abdül Fettah el-Burhan’a, Perşembe günü BM Genel Kurulu’nda yapacağı konuşma öncesinde Amerika’ya giriş vizesi vermeyi reddettiğini bildirdi. Ajansa konuşan iki kaynak, vizenin verilmesinin El Burhan’ın 90 günlük bir ateşkesi kabul etmesine bağlı göründüğünü söyledi. Haberi doğrulayan Es-Sudani gazetesi ise kaynaklarına dayandırarak, El Burhan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantılarına katılmak üzere Amerika’ya giriş vizesi verilmesini üç aylık bir insani ateşkesin imzalanması şartına bağlayan Amerikan teklifini reddettiğini belirtti.

Gerçekte Amerika, şu aşamada Sudan’daki savaşı durdurmak istemediği gibi, iddia ettiği biçimde bir ateşkes de istememektedir. Aksine Darfur’u ayırma amacına ulaşana kadar savaşın devam etmesini arzulamaktadır. Bu nedenle tabloyu daha da karmaşıklaştıracak adımlar atmakta, her iki tarafın meşruiyetini de kabul etmeyeceğinden söz etmektedir. Nitekim Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tommy Pigott geçtiğimiz Salı günü yaptığı açıklamada, ne silahlı kuvvetlerin ne paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri’nin ne de liderlerinin meşru ve anayasal bir hükümeti temsil etmediğini söyledi. Amerika burada, ülkenin ordusunu, Hızlı Destek Kuvvetleri gibi ülkeyi parçalamaya çalışan bir yapı ile aynı kefeye koymaktadır. Geçtiğimiz 20 Haziran’da “insani ateşkes” olarak adlandırdığı Boulos Belgesi üzerinden sunduğu teklif ile Hızlı Destek Kuvvetleri’ni idari bir yapıya ve siyasi bir programa sahip paralel bir siyasi varlık olarak göstererek Sudan ordusuyla aynı müzakere masasına eşit bir şekilde oturtup Darfur’u ayırmayı hedeflemektedir.

Kaldı ki ateşkes, Sudan ordusunun Darfur’u yeniden ele geçirmesinin önünü tamamen kapatacak ve Hamideti’nin oradaki hâkimiyetini pekiştirecektir.

Bugün herkes, Amerika’nın yeşil ışığıyla ve bölgedeki işbirlikçilerinin yardımıyla ordunun Mavi Nil, Güney ve Batı Kordofan gibi Darfur’dan uzak bölgelerde meşgul edilerek Darfur’u kurtarmaktan nasıl alıkonulduğunu tanıklık etmektedir.

Sudan halkı öncelikle Amerika’nın Darfur’u ayırarak Sudan’ı parçalama planlarına karşı uyanık olmalı ve geçmişte Güney Sudan’ın ayrılması sürecinde yaşanan aldatma ve yanıltma tuzağına bir kez daha düşmemelidir. Ayrıca Amerika’nın, onun özel temsilcisinin ve diğer uluslararası elçilerin ülke üzerindeki nüfuzunu kesmek için çalışılmalıdır. Bu ise güç ve kudret sahiplerinin, İslam’ı hâkim kılmak üzere Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeleriyle mümkündür. Hizbin kuracağı Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet, Sudan’ın parçalanmasını engelleyecek; dahası onu diğer İslam beldeleriyle birleştirecek, sömürgeci kâfirlerin hâkimiyetine son verecek ve kapitalizmin sapkınlık ve bozgunculukla doldurduğu, zayıfları köleleştirdiği dünyaya hidayeti, nuru ve rahmeti yayacaktır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER