Salı, 23 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Müslümanların Yöneticileri Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Kürsüsünde Nutuk Yarışında, Ama Lügatlerinde İcraat Diye Bir Kavram Yok!

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, salı günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, “Uluslararası toplumun İsrail üzerindeki baskıyı artırması gerektiğini” söyledi ve daha fazla ülkenin Filistin Devleti’ni tanıması çağrısında bulundu. Ürdün Kralı Abdullah ise; Orta Doğu’daki krizlerin ve bitmek bilmeyen çatışmaların görmezden gelinmesinin bedelini tüm dünyanın ödediğini belirterek, “İsrail söz konusu olduğunda kararların defalarca kâğıt üzerinde kaldığını söyledi ve bu durumun hiçbir caydırıcılıkla karşılaşmayan bir devlet düzeni doğurduğunu ifade etti. Katar Emiri Temim bin Hamed Âl Sânî ise Filistin meselesi uluslararası sistemde bir “kör nokta” olarak kaldığı sürece adil bir uluslararası düzenden söz edilemeyeceğini kaydetti. Gazze’de yaşananların “kelimenin tam anlamıyla bir soykırım” olduğunu belirterek, gelecek nesillerin bu insani felaketin boyutu ile onu durdurmaya yönelik uluslararası müdahalenin düzeyi arasındaki uçuruma şaşıracağını vurguladı.

Müslümanların diğer yöneticileri de bunlardan pek farksızdır. Bazı ifadelerde ve laf cambazlıklarında farklılaşsalar da öz itibarıyla hepsi aynıdır. Hepsi hâlâ barış projelerinden dem vurmaktadırlar ve çatışmayı, Filistin’in dörtte üçünden fazlasında işgalin meşruiyetini tanıyan, Filistinlilere ise cüce bir devletçik öngören “İki Devletli Çözüm” vizyonuna göre çözmenin peşindeler. Bu ihanet projesinin Filistin ve Orta Doğu’daki çatışmayı bitirecek sihirli bir formül olduğunu sanıyorlar. Ama İslam ümmetinin azmini ve sabitelerini, akidesinden ve dininin hükümlerinden aldığını ya unutmuşlar ya da unutmuş gibi davranıyorlar. İslam akidesi ve hükümleri, ümmete İsra ve Miraç topraklarından tek bir karışını dahi herhangi bir sömürgeciye peşkeş çekmeyi haram kılmaktadır.

Yahudi varlığının Filistin’deki halkımıza karşı işlediği cürümlerin bir soykırım ve iğrenç bir suç olduğu konusunda hepsi hemfikir, ama Yahudi varlığına saldırganlığını durdurması için “baskı yapma” çağrısından başka bir çözüm de sunmuyorlar. Yoksa Yahudi varlığının kendi kendine, hatır gönül için duracağını mı sanıyorlar? Yahut uluslararası düzenin Müslümanları ve Filistin’i çok önemsediğini mi düşünüyorlar? Halbuki Ürdün Kralı açık açık “İsrail söz konusu olduğunda kararların defalarca kâğıt üzerinde kaldığını söyledi ve bu durumun hiçbir caydırıcılıkla karşılaşmayan bir devlet düzeni doğurduğunu ifade etti.

Hepsi de Birleşmiş Milletler’in büyük ve sömürgeci devletlerin bir aparatından başka bir şey olmadığını; kararlarının ancak sömürgeciliğin amaçlarına ve planlarına hizmet ettiği sürece bir değer taşıdığını çok iyi biliyorlar. Birleşmiş Milletler Kurulu’nda yapacakları konuşmaların ve söyleyecekleri sözlerin BM’nin duvarlarını aşmayacağını bildikleri hâlde Birleşmiş Milletler’e gitmekten de kendilerini alamıyorlar.

Filistin’e yardım etmenin yolu bilinmez değildir. Herkes, bunun tek yolunun Müslüman ordularının harekete geçerek Filistin’i tamamen özgürleştirmek olduğunu bilir. İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَتُقَاتِلُنَّ الْيَهُودَ فَلَتَقْتُلُنَّهُمْ حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ: يَا مُسْلِمُ، هَذَا يَهُودِيٌّ فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ“Sizler Yahudilerle muhakkak savaşacaksınız! Harp o kadar şiddetli olacaktır ki, hatta taş: Ey Müslüman! Şu arkamdaki bir Yahudi’dir! Gel de onu öldür!’ diyecektir. Ama bu yöneticiler faydalı ve gerçek eylemler yerine hala sömürgecilerin çözümlerini ve projelerini gevelemeye devam etmektedirler. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ “De ki: “Çalışın, yapın. Yaptıklarınızı Allah da, Rasûlü de, müminler de göreceklerdir. Sonra gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah’ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.” [Tevbe 105]

Yöneticilerin Yahudi varlığının suçlarını ve Birleşmiş Milletler’in ihmalkârlığını kavramaları, onları ümmetin çıkarlarını savunan birer kahramanlar hâline getirmez. Aksine bu, sömürgeci kâfirle işbirliği yaptıklarının ve onunla birlikte komplo kurduklarının bir kanıtıdır. Gerçeğin farkındalar ama Filistin ve halkına yardım etmek için kıllarını bile kıpırdatmıyorlar.

Ümmetin orduları içindeki samimi kimselerden ümit kesilmiş değildir, hala beklentiler mevcuttur. Ajan ve komplocu yöneticileri devre dışı bırakarak Ümmetin ve meselelerinin yardımına koşmak, Filistin’i ve işgal altındaki diğer İslam beldelerini kurtarmak için hemen harekete geçmelidirler. O hâlde acele edin ey Müslüman orduları, acele edin!

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Kevâhile El-Valiye Kabilesi Emiri ile Görüştü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkez Temas Komitesi Başkanı Nasır Rıza başkanlığında; Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Meclis Üyeleri Muhyiddin Buhari ve Dr. Ahmed Abdul Fadıl ile parti üyeleri Halid el-Cudayye ve Abdul Vahap Muhammed’den oluşan bir heyet, H. 13 Rebiyülahir 1448 M. 25 Eylül 2026 Cuma günü Umdurman’ın Saliha şehrindeki evinde Kevâhile el-Vâliye Kabilesi Emiri Avad el-Ceyyid Muhammed Abdullah el-Nuayme ile bir araya geldi.

Görüşmenin başında Üstat Nasır Rıza, heyeti ve Hizb-ut Tahrir’i tanıttı. Ardından bu ziyaretin, Hizb-ut Tahrir’in kabile liderleri, emirler ve kabile yöneticileriyle yürüttüğü temaslar çerçevesinde gerçekleştirildiğini belirtti. Bu temaslarla, son günlerde kabileleri savaşa sürüklemek, silahlandırmak ve seferber etmek yönündeki çağrıların gerçeğinin ortaya konulmasının amaçlandığını ifade etti. Rıza, bu tehlikeli planın peşinden sürüklenmenin vahameti konusunda uyarılarda bulundu. Bu plandan çıkış yolunun, kâfirin adımlarından önce davranarak; Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilâfet’i ikame etmek, İslam’ı hayatın her alanında hakem kılmak ve tıpkı Evs ile Hazrec’in yaptığı gibi kabilelerin İslam’a ve Müslümanlara nusret vermelerini sağlamak üzere çalışmak olduğunu vurguladı.

Ardından Emir söz alarak; kabile içinde taassup veya ırkçılık saikiyle hareket etmediklerini ama devletin görevini yerine getirmemesinden ve insanları koruyamamasından dolayı kabileleri kendi güvenliklerini sağlamak zorunda bıraktığını ifade etti. Ayrıca nefret söyleminin reddedilmesinden, İslam’dan, ümmetin birliğinden ve İslam’ın hâkim kılınmasından yana olduklarını; kâfire bel bağlamadıklarını, zira sorunların kaynağının bizzat kâfir olduğunu söyledi.

Görüşmenin sonunda iletişimin sürdürülmesi gerektiği kararlaştırıldı. Emir de heyete bu mübarek ziyaretlerinden dolayı teşekkür etti.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 29/09/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 29/09/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

- Eğitim Sistemindeki Sorunlar
- Fon Krizi
- BM'nin Köhne Yapısı

H. 17 Rebiu’s Sânî 1448 - M. 29 Eylül 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Odun ve Kıvılcım

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Odun ve Kıvılcım

Henry Kissinger şöyle diyor: Odunlar sessiz çoğunluktur, kıvılcımlar ise İslami projeyi taşıyanlardır ve Batı, kıvılcımların odunlarla buluşmasını engellemelidir. Batı'nın, Müslümanların kendilerinin bile farkında olmadığı şeyleri nasıl fark ettiğine ışık tutmak istiyorum; nitekim Batı, toplumu bir kitle olarak inceliyor; Batı'nın istihbarat teşkilatları, araştırma merkezleri, üniversiteleri, dışişleri bakanlıkları, kamuoyu araştırma şirketleri ve medyası var ve her şeyin kendi liderliği altında kalması için bunlardan her birinin farklı yönlerini ve farklı hedeflerini inceliyor.

“Odun”, günlük gerçekliğini yaşayan ve siyasi ve fikri olarak hareketsiz olan çoğunluktur. “Kıvılcım” ise; bir proje taşıyan ve durağanlığı harekete dönüştürebilecek bir bilince sahip olan kesimdir.

İşte çelişki de buradadır: Zira bir Müslüman bir kriz içinde yaşadığını bilebilir ancak neyin bu durgunluk haline son verebileceğini her zaman fark edemiyor; işte onun düşmanı da tam olarak bu noktayı incelemektedir.

Batı'nın asıl korkusu Müslümanların çokluğundan değildir, zira çoğunluk zaten mevcuttur; sadece Müslümanların kalplerinde İslam'ın var olmasından da değildir, zira bu da yüzyıllardır vardır; aksine asıl korku; imanın bireysel bir duygudan kolektif bir bilince, kolektif bir bilinçten bir projeye ve bu projeden de ümmeti harekete geçirebilecek toplumsal bir güce dönüşmesidir. İşte onlar gücün nerede yattığını biliyorlar, biz ise bazen nerede yattığını bile bilmiyoruz!

En ilgi çekici olanı ise odunun, projeden etkilenebilir bir hale gelmesi için baştan itibaren projenin tüm ayrıntılarına ikna olmuş olmasına gerek olmamasıdır; aksine İslami bir kimliğine, zulüm hissine, değişime yönelik psikolojik bir hazırlığa ve üzerinde baskı kuran bir gerçekliğe sahip olması yeterlidir; ardından kıvılcım gelir ve bu duygulara bir açıklama, bir yön ve bir gaye kazandırır. İşte burada fikrin neden silahtan daha tehlikeli olduğunu anlıyoruz; çünkü bir fikir uygun bir toplumsal ortam bulduğunda, bütün bir ümmetin düşünme biçimini değiştirebilir.

Şaşırtıcı olan ise, düşmanlarımızın ümmetimizin doğasını bizden daha iyi anlıyor olmalarıdır; zira onlar, sorunun Müslümanların az olmasından ya da İslam’ın hayatlarından tamamen yokluğundan kaynaklanmadığını, aksine bu ümmetin muazzam bir insan kitlesine sahip olduğunu, fakat bu kitlenin enerjisini bir araya getirip yönlendirecek bir proje olmadan yaşadığını biliyorlar.

Ama onların korkuları, kıvılcım odunla buluşursa ne olacağında somutlaşıyor. İşte o zaman mesele, artık fikri taşıyan bir birey ya da değişimden söz eden bir grup olmaktan çıkar. Burada fikir toplumsal bir harekete, sessizlik de bir eyleme dönüşür ve güç dengeleri değişir. Belki de bu yüzden ümmetin düşmanları, ümmet ile proje sahipleri arasındaki yolu kesmeye her şeyden daha çok hırs gösteriyorlar; çünkü onlar o buluşma anından korkuyorlar, biz ise o anın gücünü henüz kavramış değiliz!

Şunu belirtmek gerekir ki Batı, bu korkuyu tarihi ve Kerim Rasulümüz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in metodunu incelemesi nedeniyle edinmiştir; zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mekke’de, bazı fertleri iman eden, etkilenen ve hayata bakışları değişen bir toplumla karşı karşıyaydı; ancak İslam o aşamada henüz egemen siyasi ve toplumsal bir güç hâline gelmemişti.

Peki Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ne yaptı? Tüm ümmetin değişmesini beklemedi ve insanlar henüz hazır değil ve gerçeklik bizden daha güçlüdür demedi; aksine İslami fikri net bir şekilde taşıdı, onu taşıyacak bir cemaat kurdu ve bu fikirle insanların mefhumlarını ve ölçülerini değiştirdi; ardından davet, güç ve kuvvet ehliyle buluşana kadar nusret talep etme aşamasına geçti; böylece devlet kuruldu.

İşte burada, bugün Batı'nın anladığı gibi anlamamız gereken bir tablo ortaya çıkıyor ki bu da; projenin sahipleri ve fikrin taşıyıcıları kıvılcım ve ümmet de odunlardır. Ancak kıvılcım tek başına yeterli olmadığı gibi odun da tek başına tutuşmaz; bilakis fikrin ümmete ulaşması ve dağınık bilgilerden bilince, bilinçten iradeye, iradeden eyleme dönüşmesi gerekir.

İşte Batı’nın buluşma anından korkmasına neden olan şey tam olarak da budur; çünkü Batı’yı endişelendiren şey şudur; ya ümmet çektiği acıların kaderi olmadığını ve İslam’ın ondan sadece mevcut gerçekliğiyle yaşamasını talep etmediğini, aksine yaşam, yönetim ve topluma dair bir tasavvura sahip olduğunu anlarsa?Ya Müslüman, “bu gerçeklikte nasıl yaşamalıyım?” sorusundan, “gerçekliği inandıklarımla nasıl uyumlu hale getirebilirim?” sorusuna geçerse?

Batı, ümmetin kendisini değişime muktedir bir güç olarak tasavvur etme yetisini kaybetmesi için çalışıyor ve ümmeti, bölünmüşlüğün doğal olduğuna, İslam'ın sadece bireysel bir ibadet olduğuna, Allah'ın şeriatını ikame etmenin gerçekliği olmayan bir hayal olduğuna, ümmetin bunu istemediğine, hatta bir Müslümanın, kendi etrafına örülen duvarın bekçisi olduğuna ikna etmeye çalışıyor.

Ancak Nebevi tarih başka bir şey söylüyor ve şöyle diyor: Bir ümmet zayıflığın zirvesinde olabilir; sonra fikirleri, mefhumları ve iradesi değiştiğinde yükselişe geçmeye başlayabilir. Bu nedenle, güç nerede diye sormamalıyız? Aksine gücü bir araya getirebilecek fikir nerede diye sormalıyız? Ayrıca uyuyor dememeliyiz; aksine ümmeti uyandıracak şey nedir sorusunu sormalıyız? Zira kıvılcım çok küçük olabilir; ancak uygun oduna ulaştığında yakabileceği ateşin boyutunu hayal etmek bile imkansızdır; işte Batı'nın anladığı, bizim ise yeterince kavrayamadığımız şey tam olarak da budur.

İncelenmeye değer olan şudur: Akide, bireysel bir imandan kolektif bir bilince dönüştüğünde ne olur? Bilinç bir projeye dönüştüğünde ne olur? Ve proje, onu kucaklamaya hazır bir ümmet bulduğunda ne olur?

Burada mesele tamamen farklı hale gelmektedir; zira insanlar, nasıl değiştireceklerini bilmeden yıllarca zulmü hissederek yaşayabilirler.İşte burada fikir, insanların arasında uykuda olanı uyandırmak için gelmiştir. İşte kıvılcımın anlamı budur; zira kıvılcım odunu var etmez ve kendisinden önce tüm odunların yanıyor olmasını da gerektirmez; aksine tutuşmaya hazır olan duruma ulaşması yeterlidir.

Batı'nın, bizim tağuti yöneticilerimizle birlikte fikir sahiplerinin ümmete ulaşmasını neden engellemeye çalıştığını işte buradan anlıyoruz; çünkü İslami fikri projelerin sahiplerinin ameli, sırf konuşmaktan çok daha tehlikelidir; zira onlar, tıpkı kendilerinden önceki Peygamberlerin (Aleyhisselam) yaptığı gibi, ümmetin kendisi, sorunları ve izlemesi gereken yol hakkındaki bilincini yeniden şekillendirmeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle başta ey büyük büyük Şeytan Amerika olmak üzere Batı, halkları parçalamak, onları meşgul etmek, onları yoksulluk ve çatışmaların içine sürüklemek ve onlara bir bilinç ve birleştirici bir yön kazandırabilecek her türlü projeyi kuşatmak suretiyle bu buluşmayı engellemek için uzun süredir çaba sarf etmektedir.

Ancak ironik olan şu ki; Batı, kıvılcımı söndürmeye çalışırken aslında onun etrafına odunları yığan kişi bizzat kendisi olabilir. وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en iyisidir.” [Enfal 30] Dolayısıyla Batı'nın savaşları, zulmü, Yahudi varlığına verdiği destek, onun işlediği suçlara göz yumması, halkların servetlerini yağmalaması ve onları yoksulluk ile baskı altında tutmasıyla bizzat kendi eliyle baskıyı oluşturmaktadır; öyle ki halkları gerçekliklerini değiştirmeleri gerektiğini anlayacakları noktaya kadar sıkıştırmakta ve ikincil reformlara dair umudu da öldürmektedir; dolayısıyla alevin odunla buluşmasını engelleme çabasında, odunu bizzat kendisi ateşe itebilir.

Bugün yaptığı şey Batı'nın istediğini gerçekleştirmeyebilir; aksine onun en çok korktuğu şartları hazırlayabilir; zira kıvılcımın odunla buluşması, uzun yıllar boyunca gerçekleşmesinden korktuğu şeyi alevlendirebilir; özellikle de ümmet bugün, tüm seküler ve milliyetçi projelerin başarısızlığını ve gerçek kurtuluşunun, hayatın tüm alanlarında Allah'ın şeriatını uygulayarak ümmete şanını ve izzetini yeniden kazandıracak Nübüvvet Minhacı üzere İslami projesinde olduğunu idrak etmeye başlamışken; işte bu da yüz yılı aşkın süredir kaybetmiş olduğu adaleti gerçekleştirecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Pakistan ve Afganistan İlişkileri: Aralarındaki Çizilmiş Sınırlardan Daha Derindir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Pakistanve Afganistan İlişkileri: Aralarındaki Çizilmiş Sınırlardan Daha Derindir

 

Haber:

Afganistan’daki Taliban hükümetinin bir sözcüsü, Pakistan’ın Afganistan’a düzenlediği hava saldırıları sonucunda en az dört kişinin öldüğünü açıkladı ve uygun bir şekilde karşılık verileceğini taahhüt etti.

Pakistan ise Perşembe günü, Afganistan'da bazıları sınır ötesi saldırılarda kullanılan insansız hava araçlarının depolanması ve fırlatılması için kullanılan on noktaya hava saldırıları düzenlediğini açıkladı. (El Cezire Net)

Yorum:

Pakistan bu ay Afganistan'a iki hava saldırısı düzenledi; Pakistan 21 Eylül'deki saldırıda 28 teröristi öldürdüğünü iddia ederken, Afgan makamlarına göre 24 Eylül'deki saldırıda dört sivil öldürülmüştür.Pakistan, Taliban hükümetinin topraklarını, kendisine karşı terörist operasyonlarda kullanmasını önlemenin gerekliliğini vurgulamış ve güçlerine yönelik saldırılara karışan militanların Afganistan'a sığındıklarına işaret etmiştir.

Ancak Afganistan ile Pakistan arasındaki ilişki, sadece komşu iki ülke olmalarının ötesine geçmektedir. Zira Kabil, Hint Alt Kıtası'na girmeden önce, Hindistan’daki Moğol yönetiminin kurucusu Bâbür’un bulunduğu Moğol imparatorluğunun başkentiydi.Çatışma ve siyasi rekabet dönemlerine rağmen, Afganistan ve Hindistan’daki Müslümanlar, Osmanlı Hilafetine olan bağlılıkları sayesinde birbirleriyle sıkı bir bağ kurmuşlardır.

Osmanlı Hilafetinin zayıflamasıyla birlikte, hem Afganistan’daki hem de Hindistan’daki Müslümanlar ortak bir kayıp ve endişe duygusu hissettiler.1920 yılında Hindistan’da Hilafet Hareketi başladı; bu sırada bazı din alimleri Hint Alt Kıtası'nı “dâru'l harb” ilan ettiler.Bunun sonucunda, yaklaşık 40 bin Hintli Müslüman Afganistan’a göç etmiş; burada hem Afgan halkı hem de o dönemin hükümdarı Emir Gazi Emanullah Han tarafından sıcak bir şekilde karşılanmışlardı.

Afgan Müslümanlar, İngiltere’nin Afganistan’a hakimiyet dayatmaya yönelik girişimlerine direnmekle yetinmemiş, aksine aynı zamanda Hindistan’daki Müslümanlara da destek vermişlerdi.Bu toplumların dayatılan sınırlar boyunca bölünmesi, tarihsel birliklerinin zayıflamasına yol açmıştır.O zamandan beri bu bölünme, dış güçlerin iki halk arasındaki gerilimlerden yararlanmasına olanak tanımış ve bu da ortaya çıkan istikrarsızlıktan faydalanarak, süregelen düşmanlık da dahil olmak üzere birçok çatışmanın patlak vermesini teşvik etmiştir.

Pakistan ve Afganistan halkları şu anda büyük zorluklarla karşı karşıyadır. Zira Pakistan'da, yöneticilerinin yolsuzluklarından ve servetleri yağmalamalarından dolayı halk daha da yoksulluğa sürüklemiş bu da halkta hoşnutsuzluğu artırmıştır. Afganistan'da ise çocuklar, bizzat bu yöneticilerin dayattığı kısıtlamalar ve yaptırımlar sonucunda yetersiz beslenmeden mustariptir.

Pakistan'ın dayattığı ticari kısıtlamaların ardından Afganistan İran'a yönelmiş; ihracatlar Karaçi yerine, giderek daha fazla İran limanları üzerinden sevk edilmeye başlanmıştır. Ancak Hürmüz Boğazı'ndaki gergin durum, yüzlerce geminin karaya oturmasına neden olmuş; bu da tedarik zincirinin aksamasına yol açmıştır.Aynı zamanda, Pakistan'da hâlâ binlerce konteyner mahsur kalmış durumdadır.Her iki taraftaki sıradan insanlar bu durumun sonuçlarının acısını çekip düşman da bu önlemlerden yararlanırken; Pakistan ve Afganistan ise birbirlerini tehdit etmeye ve birbirlerine saldırmaya devam etmektedirler.

Amerika, Pakistan ile Afganistan arasındaki mevcut gerginliklerden büyük ölçüde yararlanmaktadır.Çünkü bu çatışma, arabuluculuk ya da baskı yoluyla Amerika'nın Güney Asya’daki stratejik ve diplomatik nüfuzunu korumasına olanak tanımaktadır.Ayrıca bölge, Çin’e, özellikle de Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’na ve Rusya sınırlarına da yakındır.Süregelen istikrarsızlık, Amerika'ya stratejik öneme sahip bu bölgeyi izlemek ve bölgeyle etkileşimde bulunmak için daha büyük bir fırsat sunarken, devam eden gerilimler de terörle mücadele adı altında istihbarat ve güvenlik tedbirlerini meşrulaştırmak için de kullanılabilmektedir. Bölgesel gerilimler, savunma pazarına ve stratejik müttefiklere olan bağımlılığı artırmakta; bu da dolaylı olarak ABD’nin savunma ve ekonomik çıkarlarını güçlendirmektedir.Hindistan da ana yararlanıcılardan biri olarak kabul edilmektedir; zira Pakistan'ın Afganistan'la olan batı sınırı boyunca yaşanan istikrarsızlık, Pakistan'ı dikkatini batı sınırına yoğunlaştırmaya zorlayarak Hindistan üzerindeki baskıyı hafifletmektedir. Aynı zamanda iç çatışmalar, ekonomik zorluklar ve iç güvenlik zorlukları Pakistan üzerinde daha fazla baskı oluşturmakta ve bu da stratejik açıdan Hindistan’ın yararına olmaktadır.

Afganistan ile Pakistan arasındaki ilişki, tıpkı diğer herhangi bir Müslüman ülkesiyle olduğu gibi bir misak ilişkisi olmalıdır.Ancak bu ülkenin yöneticileri, para ve menfaat hırsı yüzünden bu bağa giderek daha fazla ihanet etmektedirler.Kâfirlerin hedefi günümüze kadar hâlâ İslam ümmeti arasındaki kardeşlik bağını zayıflatmaktır; ancak Hilafet Devleti'nin sağladığı güvenliğin gölgesinde bu bağı koruyabilir ve kâfirleri hezimete uğratabiliriz.

Nitekim Abdullah İbn Ömer Radıyallahu Anh’dan, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ، لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ، وَمَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ، وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرُبَاتِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِماً سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir Müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n  kusurunu) örter.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahlak Cihan

Devamını oku...

Birleşmiş Milletler Kürsüsü ve Uluslararası Adalet Maskelerinin Düşmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Birleşmiş Milletler Kürsüsü ve Uluslararası Adalet Maskelerinin Düşmesi

Haber:

Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler’deki konuşması.

Yorum:

Uluslararası adalet önünde savaş suçlusu olarak suçlanan ve arama kararı olan bir kişi Birleşmiş Milletler kürsüsüne çıktığında, bu örgütün çağrıda bulunduğu adalet sloganları çöktüğü gibi; Gazze halkına yönelik katliamları sürerken, yaklaşık 100 bin şehidin kanını döküp milyonlarca insanı yerinden etmişken, Lübnan ve Suriye'yi bombalayıp onlara saldırmışken, Batı Şeria'daki halkımıza yönelik baskı ve günlük terörü devam ederken Netanyahu’yu karşılayıp ona konuşma imkânı verildiğinde ise uluslararası sistemin tamamı da çökmüş demektir.

Netanyahu kürsüye çıktığı anda diplomatik heyetlerin salonu terk etmesi, zayıf ve İslami olmayan devletler için kabul edilebilir bir siyasi tavır olsa da ancak bu, ordularının sayısı milyonları bulan silahlı ve eğitimli güçlü İslam ülkeleri için bir suçtur; ancak onlar Allah’a isyan etmeyi ve sömürgeci kâfir Batı’yı dost edinmeyi tercih ettiler, böylece de cihattan kaçındılar ve ülkeleri sattılar.Koltuklarında oturmaya devam edip Müslümanların kanını döken suçlu Netanyahu’yu alkışlayanlara gelince; onlar ondan, o da onlardan olup İslam ümmetinden değillerdir.Müslüman sokağın nabzı ile rejimlerin tercihleri ve bağlılıkları, hatta düşmanlara olan ajanlıkları arasındaki uçurum açıkça ortaya çıkmıştır.

Suçlulara sunulan bu kürsü, onlara meşruiyet kazandırmaz; aksine uluslararası sistemin sahteliğini ve hem siyasi hem de ahlaki çöküşünü ortaya çıkarır.Tarih kaydetmekte olup dökülen kanlar zamanaşımıyla düşmez ve bizler haklarımızı, yaldızlı sloganlar atan düşman bir uluslararası örgüt aracılığıyla geri almayız; zira iş ciddiye bindiğinde yani mesele Müslümanların haklarıyla ilgili olduğunda bütün bu sloganları düşüreceğiz ve Müslümanlar, Resul Sallallahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem'in eğer Hilfü'l-Fudûl'da (Erdemliler İttifakı) bulunsaydı ikame edilmesini temenni ettiği değerlerini kendileri ikame edeceklerdir.

Bizler haklarımızı; sarsılmaz imanla bilenen bir kararlılık, kulların Rabbinin şeriatını tatbik etmesi, İslami hayatı yeniden başlatmak, hakkı hakim kılmak ve düşmanları hezimete uğratmak için davet ve cihat yoluyla harekete geçerek Allah'ın Rasulü'nün metoduna bağlı kalmak sayesinde geri alacağız.

​Biz, Allah’ın kendisi için yardım yazdığı ve iktidar vaat ettiği bir ümmetiz; düşmanların zulmü ve onların kibir ve tiranlıkta zirvesine ulaşmaları, Allah’ın izniyle büyük kurtuluş ve açık zaferden önce gelen müjdelerden başka bir şey değildir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Şeyh Muhammed İbrahim - Lübnan

Devamını oku...

Sömürgeciliğin Oluşturduğu Devletlerin Egemenliği Olmaz! İslam’a Dayanan Bir Devletin Ancak Egemenliği Olur

Sudan hükümeti, Çarşamba günü Amerika’nın kendi meşruiyetini sorgulamasını reddetti. Bu gelişme, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Korgeneral Abdul Fettah el-Burhan’a Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmalarına katılmak üzere Amerika’ya giriş vizesi verilmesinin “insani ateşkesi” kabul etmesine bağlanmasının ardından yaşandı. Sudan Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, Sudan’ın ulusal egemenliğine bağlı olduğu vurgulandı ve Washington’a Sudan hükümetiyle olumlu bir şekilde ilişki kurma çağrısında bulunuldu.

Burada güçlü biçimde sorulması gereken soru şudur: Sudan gerçekten bağımsız ve egemen bir devlet midir?! Bu soruyu cevaplamadan önce bağımsız devletin tanımını yapmak gerekir. Bağımsız devlet, egemenlik sahibi olan devlettir.

Bugün dünyadaki devletler egemenlik bakımından üç kategoriye ayrılmaktadır:

1- Bağımsız devletler: Bunlar, iç ve dış politikalarında kendi çıkarları doğrultusunda diledikleri gibi hareket eden devletlerdir. Fransa, İngiltere, Çin, Rusya ve benzeri devletler buna örnektir.

2- Büyük devletlerin uydusu olan devletler: Bunlar, dış politikalarında başka devletlerle bağımlılık ilişkisi içerisinde değil, çıkar ilişkisi çerçevesinde bağlantılı olan devletlerdir. Japonya’nın Amerika ile, Avustralya’nın ise hem Amerika hem de İngiltere ile ilişkisi buna örnektir.

3- Tabi devletler: Bunlar, dış politikalarında ve bazı iç meselelerinde başka bir devlete bağlı ve onun tarafından sınırlandırılmış olan devletlerdir. İslam beldelerinde bugün mevcut devletlerin büyük çoğunluğu bu kategoriye girmektedir. Sudan da bunlardan biridir.

Egemenlik kelimesi, Batı menşeli bir siyasi terimdir ve iradeyi fiilen kullanan, iradesine göre harekete eden anlamında kullanılmaktadır. Sudan, tabi bir devlettir, kendi işlerini dilediği gibi yürüten bir devlet değildir, talimatla hareket eden bir devlettir. Başta Amerika olmak üzere Batılı sömürgeci devletlerin ülkenin iç işlerine açıkça müdahale etmeleri, bunun en açık göstergesidir. Amerika, Güney Sudan meselesine müdahale etmiş ve nihayetinde onun Sudan’dan ayrılmasını sağlamıştır. Nitekim Beşir hükümeti de bunu açıkça itiraf etmiştir. Bugün Amerika, Sudan’daki savaşa da güçlü biçimde müdahale etmekte ve Darfur’u Sudan’dan koparmak için çalışmaktadır. Bu nedenle Amerika’nın Afrika ve Ortadoğu İşleri Özel Temsilcisi Massad Boulos’un Sudan hükümetinin yetkilileriyle sık sık görüştüğünü, açık bir şekilde müdahalelerde bulunduğunu ve neyin yapılıp neyin yapılmaması gerektiğini belirlediğini görüyoruz. Nitekim Boulos, Çarşamba günü El Cezire’ye yaptığı açıklamada şöyle demiştir: “Ordu Komutanı El Burhan ile birçok kez görüştüm. Ancak bu, onun hükümetini tanıdığımız anlamına gelmez!” Boulos ayrıca Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları çerçevesinde New York’ta Sudan Dışişleri Bakanı ile de görüşmüş; iddiasına göre Sudan’daki gelişmeleri, çatışmayı sona erdirme ve güvenlik ile istikrarı yeniden tesis etme çabalarını ele almıştır. Aynı şekilde 21 Haziran’da Korgeneral el-Kebbaşî ile de bir araya gelmiş ve bu görüşmede Sudan hükümetine insani ateşkes konusunda sunduğu belgeyi ele almıştır.

Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği’nin sözde Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi’nin müdahalesi de söz konusudur. Annette Weber, 10 Eylül 2026 Perşembe günü Korgeneral El Burhan ile görüşmüştür. Sudan Tribune’e göre Weber, bu görüşmede krizin askerî güçle çözülemeyeceğini özellikle vurgulamıştır. Basına yaptığı açıklamada ise El Burhan ile siyasi süreci ve ülkede düzenli siyasi değişimin nasıl yeniden sağlanabileceğini ele aldığını belirtmiştir.

Aynı şekilde İngiltere’nin özel temsilcisi Richard Crowder da 12 Eylül 2026 tarihinde Burhan ile görüşmüş; savaşın durdurulması, sivillerin korunması ve insani acıların, Sudanlıların öncülük edeceği kapsamlı bir siyasi süreç yoluyla sona erdirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Şimdi soruyoruz: Egemen devletlerden herhangi biri, Sudan’ın veya Sudanlı herhangi bir yetkilinin kendi iç işlerine bu şekilde müdahale etmesine hiç izin verir mi?! Cevap kesinlikle hayırdır. O hâlde gerçekten bağımsız ve egemen bir devletsek, neden bu devletlerin bizim iç işlerimize müdahale etmesine izin veriyoruz?!

İslam’da egemenlik şeriata aittir. Yapılması gerekeni de terk edilmesi gerekeni de belirleyen yalnızca şeriattır. İslam, kâfirlerin Müslümanlar üzerinde egemenlik kurmasına izin vermememizi emreder. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir” [Nisa 141] Bu bağımlılıktan ancak sömürgecilikten kurtularak ve İslam Devleti Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurarak kurtulabiliriz. Ancak o zaman Rabbimizi razı edebilir ve Hilafetin gölgesinde Allah’ın kulları olarak özgür bir şekilde yaşayabiliriz.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Biz, Doğru Yola Sahip Bir Ümmetiz; İhtiyacımız Olan İse Onu Yeniden Kazanmaktır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Biz, Doğru Yola Sahip Bir Ümmetiz; İhtiyacımız Olan İse Onu Yeniden Kazanmaktır

Biz kaybolmuş bir ümmet olmadığımız gibi kimliğini arayan ya da değerlerini ve ilkelerini sorgulayan bir ümmet de değiliz. Zira bizim, iman ettiğimiz bir akidemiz, kendisine müracaat ettiğimiz bir şeriatımız ve hayatımızın temelini ve insana, topluma ve devlete bakış açımızı şekillendiren ahlak ve değerlerimiz vardır. Yine bizim gurur duyduğumuz fikri mirasımız vardır. Dolayısıyla Allah’ın helal kıldığı şey helal, Allah’ın haram kıldığı şey de haramdır; bu ise, şartlar veya çıkarların değişmesiyle değiştirilebilecek bir mesele değildir.

Bizim sıkıntısını çektiğimiz sorun, pusulanın olmaması veya yolun kaybedilmesi değil, aksine ondan uzaklaşılmış olmasıdır. Aynı şekilde biz, ilkelerimizin artık bu çağa uygun olmadığına ve dünyanın bir parçası olabilmek için fikirlerimizi, sistemlerimizi ve ölçülerimizi başkalarından ödünç almamız gerektiğine ikna edilmek amacıyla aldatıldık.

Yine bizler, ekonomi konusunda da kaybolmuş değiliz; zira bizler, para, doğru muamele, faizin, zulmün ve sömürünün haram kılınması ve insanların hakları ile mallarının korunması konusunda net bir tasavvura sahibiz. Ayrıca biz, ekonomide krizi olan bir ümmet de değiliz; çünkü biz, paraya, çalışmaya ve servete dair ahlaki bir anlayışa ve mülkiyete ve faizin, aldatmanın, karaborsacılığın (ihtikar) haram olduğuna dair net bir mefhuma sahibiz.

Bizim nezdimizde ekonomi sadece rakamlardan, göstergelerden ve hisselerden ibaret değildir; bizim mefhumumuzda ekonomi, insanların ihtiyaçlarını gidermeyi hedefleyen ve insan, para, iktidar ve kaynaklar arasındaki ilişkiyi belirleyen maldı. Dolayısıyla adalet ortadan kalktığında, ekonomik büyüme insanlar arasındaki uçurumu azaltmak yerine onu daha da artırabilir. Bu yüzden bizim için adalet siyasi bir lüks olmadığı gibi insan onuru bir slogan ve para da bir ganimet değildir.

Ayrıca bizler, yönetim mefhumu kaybolmuş kimseler de değiliz; zira bizim mefhumumuza göre yönetim, insanlar üzerinde bir tahakküm değildir, aksine onlara karşı bir sorumluluktur; iktidar ise mutlak bir ayrıcalık değil, bir emanettir. Aynı şekilde bizim, antlaşmalarda ve devletlerarası ilişkilerde, antlaşmaya vefalı olmanın, haklara saygı göstermenin ve zulmü ve saldırganlığı reddetmenin anlamını belirleyen değerlerimiz ve ilkelerimiz vardır.

Nitekim aldatma, bazılarımızın başkalarında var olanı ilerlemenin tek modeli, biz de var olanı ise geri kalmışlığın bir aracı olarak görmesini sağlamada başarılı olmuştur; öyle ki bazılarımız kimliğinden utanmaya, değerlerini savunmakta tereddüt etmeye ve ne yazık ki ilerlemenin ancak sabitelerden taviz verilerek gerçekleşebileceğini sanmaya başladı.

Dünyaya açılmak, değerlerimiz ve ilkelerimizle çelişmediği sürece bir hata değildir. Bilakis hata, ayırt etme yeteneğimizi kaybetmemiz, iyiyi de kötüyü de almamız ve değerlerimize aykırı olanı sırf daha güçlü ve daha nüfuzlu bir çevreden geldiği için kabul etmemizdir.

Bizim kendimize olan güveni, yani sahip oldukları şeyleri bilen bilinçli bir güveni keşfetmeye ihtiyacımız vardır. Dolayısıyla ilkelerimize geri dönmemiz gerekiyor ki böylece onları sloganlardan kurumlara, politikalara ve uygulamalara dönüştürebilelim.

Nitekim ekonomide, siyasette, eğitimde, yargıda, yönetimde ve toplumsal ilişkilerde tezahür etmeyen bir ideoloji, gerçekliği olmayan güzel sözlerden ibaret kalır.

Ümmetin; kendisinde var olanı bilmeye, kendini tanımaya, kendi çıkarlarını savunmaya, evlatlarının haklarını korumaya ve adalete bağlı kalmaya ihtiyacı vardır. Bu yüzden bizim, değerlerimizi canlı bir gerçekliğe dönüştürmemizi engelleyen donukluğu kırmaya ihtiyacımız vardır.

Eğer bilincimizi yeniden kazanır ve sabitelerimize bağlı kalırsak, kaybolmuş bir ümmet olmayacağız; aksine yolunda güvenle ilerleyen, dünyayla bilinç, eşitlik ve saygı temelinde etkileşim kuran bir ümmet olacağız.

Bizler kaybolmuş kimseler değiliz; aksine ümmetin artık aldatılma döngüsünden çıkmasının, karar verme yetisini geri kazanmasının ve nereye varmak istediğini bilerek kendi yolunda ilerlemesinin zamanı gelmiştir.

Sonuç olarak izzetini ve konumunu geri kazanmak isteyen bir ümmetin, kaybetmiş olduğu şeyi bilmesi yeterli değildir; aksine onun, kurtuluşunun projesini kimin taşıdığını, kalkınmaya doğru ilerlemek için dürüstlüğe, cesarete ve yeterliliğe kimin sahip olduğunu da bilmesi gerekir.

Dolayısıyla bugün ümmetin görevi, ümmetin kalkınmasını ve onun izzet ve onurunu geri kazanmasını bir araç değil de hedef haline getiren kendi cildinden olan sadık ve muhlis evlatlarının etrafında kenetlenmektir.

Bakın işte kurtuluş gemisindeki yani Hizb-ut Tahrir içindeki kardeşleriniz, kendilerini bu azim göreve adamış olup sizleri, İslami hayatı yeniden başlatmak için kendisiyle birlikte çalışmaya davet ettiği gibi yine sizleri, ona güvenmeye ve sizi kölelik ve zilletin pençesinden kurtaracak projesinde onu desteklemeye de davet etmektedir. Ayrıca sizleri, hak üzere olduğu sürece onun yanında durmaya da davet etmektedir.

Ümmetin artık şüphe, acziyet ve tereddüt halini aşmasının, kendilerini bu azim çalışmaya adayan dürüst adamların peşinden gitmesinin zamanı gelmiştir; onlar ki, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren, konuştuklarında doğruyu söyleyen, söz verdiklerinde yerine getiren ve sorumluluk üstlendiklerinde ümmetin çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde tutan adamlardır.

Şüphesiz ki kurtuluş gemisi, sadece bireyi taşımaz; aksine onun sayesinde hak üzere bir araya gelen bir ümmet kurtulur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER