Çarşamba, 24 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Sudan Savaşında Emir ve Yasaklar Koyan Amerika Göz Boyamakta ve Darfur’u Ayırma Planına Devam Etmektedir

Reuters haber ajansı; Amerika’nın, Sudan Ordu Komutanı Abdül Fettah el-Burhan’a, Perşembe günü BM Genel Kurulu’nda yapacağı konuşma öncesinde Amerika’ya giriş vizesi vermeyi reddettiğini bildirdi. Ajansa konuşan iki kaynak, vizenin verilmesinin El Burhan’ın 90 günlük bir ateşkesi kabul etmesine bağlı göründüğünü söyledi. Haberi doğrulayan Es-Sudani gazetesi ise kaynaklarına dayandırarak, El Burhan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantılarına katılmak üzere Amerika’ya giriş vizesi verilmesini üç aylık bir insani ateşkesin imzalanması şartına bağlayan Amerikan teklifini reddettiğini belirtti.

Gerçekte Amerika, şu aşamada Sudan’daki savaşı durdurmak istemediği gibi, iddia ettiği biçimde bir ateşkes de istememektedir. Aksine Darfur’u ayırma amacına ulaşana kadar savaşın devam etmesini arzulamaktadır. Bu nedenle tabloyu daha da karmaşıklaştıracak adımlar atmakta, her iki tarafın meşruiyetini de kabul etmeyeceğinden söz etmektedir. Nitekim Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tommy Pigott geçtiğimiz Salı günü yaptığı açıklamada, ne silahlı kuvvetlerin ne paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri’nin ne de liderlerinin meşru ve anayasal bir hükümeti temsil etmediğini söyledi. Amerika burada, ülkenin ordusunu, Hızlı Destek Kuvvetleri gibi ülkeyi parçalamaya çalışan bir yapı ile aynı kefeye koymaktadır. Geçtiğimiz 20 Haziran’da “insani ateşkes” olarak adlandırdığı Boulos Belgesi üzerinden sunduğu teklif ile Hızlı Destek Kuvvetleri’ni idari bir yapıya ve siyasi bir programa sahip paralel bir siyasi varlık olarak göstererek Sudan ordusuyla aynı müzakere masasına eşit bir şekilde oturtup Darfur’u ayırmayı hedeflemektedir.

Kaldı ki ateşkes, Sudan ordusunun Darfur’u yeniden ele geçirmesinin önünü tamamen kapatacak ve Hamideti’nin oradaki hâkimiyetini pekiştirecektir.

Bugün herkes, Amerika’nın yeşil ışığıyla ve bölgedeki işbirlikçilerinin yardımıyla ordunun Mavi Nil, Güney ve Batı Kordofan gibi Darfur’dan uzak bölgelerde meşgul edilerek Darfur’u kurtarmaktan nasıl alıkonulduğunu tanıklık etmektedir.

Sudan halkı öncelikle Amerika’nın Darfur’u ayırarak Sudan’ı parçalama planlarına karşı uyanık olmalı ve geçmişte Güney Sudan’ın ayrılması sürecinde yaşanan aldatma ve yanıltma tuzağına bir kez daha düşmemelidir. Ayrıca Amerika’nın, onun özel temsilcisinin ve diğer uluslararası elçilerin ülke üzerindeki nüfuzunu kesmek için çalışılmalıdır. Bu ise güç ve kudret sahiplerinin, İslam’ı hâkim kılmak üzere Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeleriyle mümkündür. Hizbin kuracağı Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet, Sudan’ın parçalanmasını engelleyecek; dahası onu diğer İslam beldeleriyle birleştirecek, sömürgeci kâfirlerin hâkimiyetine son verecek ve kapitalizmin sapkınlık ve bozgunculukla doldurduğu, zayıfları köleleştirdiği dünyaya hidayeti, nuru ve rahmeti yayacaktır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Müslüman Ordular İçindeki Kuteybe bin Müslim’in Torunları, Çin Yönetiminin Doğu Türkistan’da Uygur Müslümanlarına Yaptığı Dehşet Verici Zulme Son Vermeli!

Son günlerde Çin’in insan hakları ihlallerini kınayan haberlerin yoğunlaştığı bir dönemde Uyghur Times gazetesi şu haberi yayımladı: “Başkan Trump’ın, 24 Eylül 2026 tarihinde Şi Cinping’i Joint Base Andrews’ta şahsen karşılayacağı bildirildi… Şi Cinping, Çin hükümetinin Uygurlara yönelik sistematik baskısından sorumludur.”

Amerika’nın, Çin Devlet Başkanı’nın Amerika ziyaretinden önce onu zor durumda bırakmak amacıyla Çin’in Uygur Müslümanlarına yönelik baskılarını açıkça eleştiren açıklamalara göz yumması, hatta bunları teşvik etmesi beklenmektedir. Ne var ki Amerika’nın Müslümanlara yaptığı zulüm, Çin’in yaptığı zulümden kat be kat daha fazladır. Çin yöneticilerinin Doğu Türkistan’da İslam’a karşı yürüttüğü savaş ise mevcut Çin-Amerika çatışmasından onlarca, hatta yüzlerce yıl öncesine dayanmaktadır.

Ey Müslümanlar! Doğu Türkistan bizim toprağımız ve bizim davamızdır. Orası, Hilafet döneminde fethedilmiş ve gelişip mamur olmuş bir İslam beldesidir. Emevi Hilafetinin orduları Kuteybe bin Müslim komutasında doğuya doğru ilerlemiş, Doğu Türkistan’ın başkenti Kaşgar’a kadar ulaşmış ve hicrî 95 yılında burayı fethetmiştir. H. 232 yılında, Emevi döneminin sonları ile Abbasî döneminin başlarında, Karahanlı Hanedanı’nın kurucusu Sultan Satuk Buğra Han Müslüman olmuş; ardından evlatları ve devletin ileri gelenleri de İslam’ı kabul etmiştir. O günden itibaren İslam bölgenin her yerine yayılmış; Kur’an-ı Kerim tercüme edilmiş, tapınakların yerini camiler almış ve yalnızca Kaşgar şehrinde üç yüz cami inşa edilmiştir. Böylece Allah Subhânehu ve Teâlâ, Doğu Türkistan ve halkını İslam nimetiyle onurlandırmıştır.

Ey İslam ümmeti! Çinli yöneticilerin İslam’a olan düşmanlığı asırlardır devam etmektedir. Hilafetin hâkimiyeti zayıflamaya başladıkça onların zulmü de artmıştır. 1759 yılında Türkistan Müslümanları ile Çinli Mançu yöneticileri arasında kanlı çatışmalar meydana gelmiş ve bu çatışmalarda bir milyondan fazla Müslüman şehit olmuştur. Mançu yöneticileri daha sonra Doğu Türkistan üzerindeki kontrollerini 1862 yılına kadar sürdürmüşlerdir; Bu dönem, Doğu Türkistan halkının Mançu işgaline karşı şiddetli direnişiyle karakterize edildiği bir dönemdir. 1863 yılındaki son büyük karşılaşmada Müslümanlar, Mançu yöneticilerini ülkelerinden çıkarmayı başarmışlardır. Ancak büyük Çin orduları 1876 yılında bölgeyi yeniden işgal etmiştir. O günden beri Doğu Türkistan’a Çince “yeni sınır” anlamına gelen “Şincan” adı verilmiştir. 18 Kasım 1884 tarihinde ise bölge resmen Mançu İmparatorluğu’na ilhak edilmiştir.

Ey İslam ümmeti! Kardeşlerimiz on yıllardır Çin’deki Komünist Partisi’nin zulmüne karşı direnmektedir. Çin’de Komünist yönetimin iktidara gelmesinin ardından Doğu Türkistan halkı, kendisini Çin işgalinden kurtarmaya çalışmıştır. Bu amaçla birçok ayaklanma gerçekleştirmiş, biri 1933 diğeri 1944 yıllarında olmak üzere iki kez bağımsızlıklarını kazanmayı başarmışlardır.

Ancak Çin, 1949 yılında Doğu Türkistan’ı tekrar işgal etmiş ve dehşet verici katliamlarla komünist hegemonyasını dayatmıştır. Bölge 450 zorunlu çalışma kampına ayrılmış; nüfusun yüzde 98’ini oluşturan Müslüman işçiler ve çiftçiler bu kamplarda zorla çalıştırılmış, çok sayıda insan bu kamplarda hayatını kaybetmiştir. Çin, “İslam dini afyondur” sloganını yükselterek 28 bin camiyi ve 18 bin İslami okulu kapatmış; 730 bin dinî kitap ve İslami el yazmasını yakmıştır. Ayrıca Çin, 6 Ekim 1964 ile 29 Temmuz 1996 tarihleri arasında Doğu Türkistan çöllerindeki Lop Nur Nükleer Deneme Sahası’nda 45 nükleer deneme gerçekleştirmiştir. Bunun sonucunda nükleer radyasyon bölgenin geniş kesimlerine yayılmış ve ölümcül kanser vakaları ortaya çıkmıştır. Bütün bunlara rağmen Müslümanlar, 1949-1968 yılları arasında komünist yönetime karşı 45 ayaklanma gerçekleştirmişlerdir. Ancak komünistlere karşı direnişleri nedeniyle yaklaşık 360 bin Müslüman idam edilmiştir.

Ey Müslümanlar! Yöneticileriniz Doğu Türkistan Müslümanlarına asla yardım etmeyeceklerdir. Yardım etmelerini geçtik Amerikan ekonomik sömürgeciliğinin yanı sıra Çin’in ekonomik sömürgeciliğini de ülkelerimizde pekiştirebilmek için Şi Cinping’in ve liderlik ettiği şeytani Komünist Partisi’nin suçlarını gizlemektedirler. Pazarlarınızı ve kaynaklarınızı Çinli şirketlere açmışlar ve Çin bankalarından ağır faizli krediler almışlardır. Daha da kötüsü, bazıları güvenlik arayışıyla kendi ülkelerine sığınan Uygur Müslümanlarının Çin tarafından takip edilmesine dahi yardımcı olmaktadırlar. Oysa İslam Ümmeti, Çin sanayiinin şah damarını elinde tutmaktadır, dünyadaki en büyük petrol rezervlerini ve boğazları kontrol etmektedir, Çin petrol tankerleri bu boğazlardan geçmek zorundadır. Buna rağmen yöneticiler Çin’e yardım etmektedirler. Endonezya, Bangladeş, Pakistan, Türkiye ve Mısır’ın deniz kuvvetleri Çin’e karşı son derece etkili bir deniz ablukası oluşturabilecek kapasitededir. Bangladeş, Pakistan, Afganistan ve İran orduları ise Çin’in kara bağlantılarını kesebilecek konumdadır.

Ey Müslümanlar! Kalkanımız olan Hilafetin yeniden dönüşü, Çin’i size ve İslam’a karşı yürüttüğü savaşa son vermeye zorlayacak yegâne güçtür. İşte o zaman Çinli yöneticiler, komutan Kuteybe bin Müslim’in Batı Türkistan’da yaptıklarını hatırlayacaklardır. H. 87 yılında Kuteybe, Buhara bölgesindeki Bikend beldesinde Müslümanlara karşı düşmanlığın kışkırtılmasına son vermek için savaşmış ve öğle vakti Allah Subhânehu ve Teâlâ Müslümanlara zafer nasip etmiştir. İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye adlı eserinde şöyle rivayet etmektedir: “Esirler arasında bir de tek gözlü adam vardı; Müslümanlara saldırmaları için halkı kışkırtan kişi oydu. Zengin bir tüccardı. Kuteybe’ye: “Canımı elli Çin ipek kumaşıyla fidye vereyim; değeri bir milyon altın eder.” dedi. Komutanlar Kuteybe’ye “Onun fidyesini kabul et ve serbest bırak.” dediler. Fakat Kuteybe üç kez tekrarlayarak şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki, onu bir daha hiçbir Müslüman zayıfa musallat etmeyeceğim. Allah’a yemin ederim ki, onun tek gözünü bir daha kimseye korku vermek için bırakmayacağım. Allah’a yemin ederim ki, onu bizzat kendi kılıcımla öldüreceğim.”

Ardından Çinli yöneticiler, Kuteybe’nin Doğu Türkistan’da atalarına ne yaptığını göreceklerdir. İbn Kesir, Kuteybe’nin onların atalarını nasıl dize getirdiğini şöyle anlatır: “Kuteybe bin Müslim Maveraünnehir ve Türkistan fetihleri sırasında Çin sınırına kadar dayanmış ve “Çin topraklarına ayak basıp vergiye bağlamadan geri dönmeyeceğine” dair yemin etmiştir. Çin hükümdarı ise Kuteybe’nin yeminini bozmamış sayılmasını sağlamak için Kuteybe’nin üzerine basması için kendi ülkesinin toprağını altın tepsiler içinde göndermiştir. Kuteybe’nin haraç/vergi isteğini kabul ederek cizye (vergi) ve hediyeler yollamıştır. Böylece Kuteybe bin Müslim, gelen Çin toprağına basarak yeminini yerine getirmiş ve ordusuyla birlikte geri çekilmiştir.”

Ey ümmetin orduları! Kâfirler karşısında kedi ama kendi ümmetleri karşısında aslan kesilen bu yöneticileri alaşağı edin. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ“Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, yardım etmek üzerinize borçtur.” [Enfal 72] Mazlumlara yardım etme şerefine nail olmak için Hilafeti kurmanız ve bir halife tayin etmeniz farzdır. İşte bu nedenle Hizb-ut Tahrir, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmak için sizden nusret talep etmektedir. Ey Kuteybe bin Müslim’in torunları! Haydi bu çağrıya icabet edin!A

Devamını oku...

Pakistan Ordusu, Amerika’nın Orta Doğu’daki Varlığına Tamamen Son Vermeli ve Yemen’de Müslümanlar Arasındaki Bir Fitne Savaşının Asla Tarafı Olmamalıdır

Mekke Anlaşması’nın gerçek yüzü sadece bir ay içinde gün yüzüne çıkmıştır. Böylece bu anlaşmanın aslında Amerika’nın bölgedeki sarsılan nüfuzunu korumak ve güvenlik yükünü paylaşmak için imzalanmış olduğu anlaşılmıştır. Pakistan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı İshak Dar, bu anlaşmanın hemen ardından 7 Ağustos 2026 tarihinde yaptığı açıklamada, “Bu anlaşmanın herhangi bir devlete karşı olmadığını, tamamen savunma amaçlı olduğunu” söyleyerek bunu açıkça ortaya koymuştur. Başbakan Şahbaz Şerif de Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde; “Bu anlaşmanın özünde savunma amaçlı olduğunu, herhangi bir devlete karşı olmadığını ve herhangi bir çatışma veya bölünme yaratmayı amaçlamadığını” ifade etmiştir. Pakistan Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Korgeneral Ahmed Şerif Çaudri ise El-Arabiya kanalına verdiği röportajda; Mekke Anlaşması herhangi bir devlete karşı değildir, aksine toplu savunma ve saldırganlığı caydırma amaçlıdır” demiş ve ardından da “Bu anlaşma herhangi bir saldırganlık veya müdahale unsuru içermemektedir.” diye de eklemiştir.

Ancak Suudi Arabistan’da gerçekleştirilen bir insansız hava aracı saldırısının ardından Yemen’deki Husi milisleri suçlanmış, böylece Yemen’e yönelik bir saldırının zemini hazırlanmış ve Pakistan Silahlı Kuvvetlerinin de bu saldırıda kullanılabileceğine ilişkin işaretler ortaya çıkmıştır. 9 Eylül 2026 tarihinde Savunma Bakanı Hoca Asıf ise “Suudi Arabistan’a karşı haksız ve sebepsiz bir saldırı gerçekleşirse veya Yemen’de devam eden çatışma Suudi Arabistan’a sıçrarsa Mekke Anlaşması kesinlikle devreye girecektir.” ifadelerini kullanmıştır. 17 Eylül’de ise kullandığı dil daha da açık hâle gelmiş ve şöyle demiştir: Mekke Anlaşması bizim için geçerlidir ve sorumluluğumuzu yerine getireceğiz. “Mukaddes beldeleri korumak için resmî bir anlaşmaya dahi ihtiyaç yoktur.”

Pakistan Askeri Sözcüsü Korgeneral Ahmed Şerif Çaudri de Suudi Arab News gazetesine yaptığı açıklamada Pakistan’ın diplomatik olarak fiilen Suudi Arabistan’ın yanında yer aldığını belirtmiştir. Kelimesi kelimesine özellikle şu ifadeyi kullanmıştır: “Burada bir kelimenin altını çizmek istiyorum: Fiilî olarak. Gerektiği kadar ileri gideriz.” Böylece Amerika’nın diktesiyle yapılan ve Trump’ın hakkında “son derece memnun olduğunu” ifade ettiği bu anlaşmanın gerçek hedefleri artık açıkça görülür hâle gelmiştir.

Amerika, İran’a karşı yürüttüğü savaşta başarısız olunca, kendisi ve işbirlikçileri, aldatmaca ve hile üzerine kurulu şeytani bir anlatı aracılığıyla Müslümanları birbirine kışkırtmak ve Yemen’de bir fitne savaşını tutuşturmak için aktif bir çaba içine girişmişlerdir. Böylece Amerika uzaktan olanları seyredecek, Müslümanlar ise birbirlerinin kanını dökecek; canlarının, mallarının, namuslarının ve onurlarının dokunulmazlığını ihlal edeceklerdir. Amerika da bu yolla bölgede yeniden hâkimiyetini sürdürme fırsatı elde edebilecektir.

Ey Pakistan Silahlı Kuvvetlerinin subayları ve askerleri! Gazze’de, Keşmir’de veya Burma’da Müslümanları korumak için sizi kâfirlerle savaşmaya göndermeyi aklının ucundan bile geçirmeyen genelkurmay başkanınız, söz konusu Müslümanlar arasında bir savaş olunca, nedense birkaç gün içinde sizi ağır savaş silahlarıyla donatarak cepheye göndermeye hazır hâle gelmektedir! Hâlbuki asıl yapılması gereken; en önemlisi ve en büyüğü başta Yahudi varlığı olmak üzere Amerika’nın bu bölgedeki askerî alt yapısını bir daha geri dönemeyecek şekilde tamamen ortadan kaldırmaktır.

Ancak sizin komutanlığınız, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in emirleri doğrultusunda kâfirlerle savaşmak yerine, Washington’daki efendisini memnun etmek için Trump’ın oğullarının şirketleriyle anlaşmalar yapmakla meşguldür! Bu liderlik, Hicaz’ın mukaddes topraklarını hain Al-i Suud yöneticilerinin pisliğinden temizlemek yerine, o hain ajanların tahtlarını korumak için sizi feda etmeye kararlıdır! Bu yöneticiler, sizi İran’la birlikte Amerika ve Yahudi varlığına karşı savaşta kullanmak yerine, Müslümanlar arasındaki fitne savaşının ateşine benzin dökmekle meşguldürler!

Sizler daha önce de kabile bölgelerinde Müslümanlarla savaş bataklığına sürüklenmiştiniz. Aynı şekilde Belucistan’daki siyasi ihtilafı askerî güç kullanarak çözülmeye kalkışılmış ve bu başarısız girişimlerde kanlarınız heder edilmişti. Şimdi ise hain Âl-i Suud yönetimini korumak için kanlarınız heder edilmek istenmektedir... Bu işbirlikçi komutanlığı devirmenin ve Hizb-ut Tahrir’in temsil ettiği ihlaslı ve bilinçli liderliğe, Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurması için nusret vermenin zamanı gelmedi mi?!

Hilafet; doğuda Endonezya adalarından batıda Fas’a kadar uzanan denizlerden Amerika’nın tüm nüfuzunu söküp atacak, İslam Ümmeti’ni tek bir devlet çatısı altında birleştirecek ve Amerikan uluslararası sistemine son verecektir.

Aranızda böylesine azametli bir makama ve şerefe nail olmak isteyen biri yok mu?

وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ“Rabbinizin mağfiretine ve Allah’tan korkanlar için hazırlanmış eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun.” [Ali İmran 133]

Devamını oku...

Özbekistan’ın Stratejik Zenginlikleri Sömürgeci Devletlerin Değil, Müslüman Halkın Hizmetinde Olmalıdır!

Son yıllarda sömürgeci devletlerin ve yabancı şirketlerin Özbekistan’daki altın, uranyum, tungsten, molibden, lityum ve diğer stratejik madenlere olan ilgisi hızla artmaktadır. Bu alanda Amerika, Çin, Japonya, İngiltere, Fransa ve Kanada ile çeşitli anlaşmalar, yatırım projeleri ve işbirliği mekanizmaları oluşturulmaktadır.

Biz, bu sürecin yalnızca sıradan bir yatırım veya dış ticaret meselesi olarak değerlendirilemeyeceğini özellikle vurgulamak isteriz. Çünkü stratejik madenler, ülkenin sadece sıradan ihracat malları değildir. Bilakis bunlar Özbekistan’ın ekonomik ve teknolojik geleceğini, stratejik güvenliğini ve gelecek nesillerin servetini doğrudan ilgilendiren kaynaklardır. Buna binaen bu konudaki tutumumuzu net bir şekilde ortaya koyuyoruz:

Birincisi: Özbekistan’daki stratejik madenler, hiçbir şekilde özelleştirilemeyecek servetler olarak görülmelidir. Özbek rejimi bu kaynakları yabancı devletlerin ham madde ihtiyacını karşılayan bir araç hâline getirmemelidir.

İkincisi: Her yatırım ve anlaşma, her şeyden önce şer’î açıdan, yani helal ve haram ölçüleri bakımından; ayrıca halka sağlayacağı ekonomik ve geçimsel faydalar açısından değerlendirilmelidir. Çünkü yalnızca “yatırımın ülkeye girmiş olması”, halkın menfaatini gerçekleştireceği anlamına gelmez.

Üçüncüsü: Stratejik servetlerin ve minerallerin Özbekistan’ın kendi içinde işlenmesine öncelik verilmeli; hammadde olarak ihraç edilmek yerine, ülke içinde sanayi zincirleri kurulmalı ve katma değer ülke içinde tutulmalıdır.

Dördüncüsü: Yabancı şirketlerin veya sömürgeci devletlerin madenler ve stratejik kaynaklar üzerinde uzun vadeli ve belirleyici bir hâkimiyet kurmasına kesinlikle fırsat verilmemelidir. Özbek halkının yer altındaki kıymetli serveti olan doğal gaz konusunda Rus Gazprom ve Lukoil şirketleriyle imzalanan 45 yıllık üretim paylaşım anlaşmalarının, Kerimov döneminde yapılan siyasi hatalardan biri olduğunu ve halkın bugün hâlâ bunun acılarını yaşadığını unutmuş değiliz.

Beşincisi: Bugüne kadar stratejik madenlerle ilgili imzalanmış bütün sözleşmeler, bu sözleşmelerde yer alan kaynak miktarları, devletin ve yatırımcıların payları, gelirlerin nasıl dağıtıldığı ve ihracat yükümlülükleri halka açıklanmalıdır.

İster Rusya, Çin, Amerika veya Japonya olsun, isterse İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci Avrupa ülkeleri olsun; bunlardan hiçbiri bu doğal servetleri Özbekistan halkının yararına işlemeyecektir. İşte bu nedenle, İslami bir perspektiften hareketle, halkın genel maslahatını ilgilendiren bu anlaşmaların ve servetlerin sıradan bir ticari mal olarak görülmemesi gerektiğini defaatle vurguluyoruz. Buna göre kamu mülkiyeti kapsamına giren her türlü kaynakta Müslümanların hakkı esas ve öncelikli mesele olmalıdır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ: فِي الْكَلَأِ وَالْمَاءِ وَالنَّارِ“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Mera, su ve ateş”

Doğal servetlerin yönetiminde ölçü, dış yatırımcının menfaati değil, İslam hükümleri doğrultusunda halkın yararına harcanması olmalıdır. Bu mesele temel gündem maddesi olarak görülmelidir. Ülkenin servetlerini düşmanlarına sunmanın siyasette ya basiretsizlik ya da intihar anlamına geldiği hiç kimse için bir sır değildir.

Dolayısıyla Özbekistan’ın yer altı ve yer üstü zenginlikleri, yalnızca mevcut neslin arzusuna göre tüketilecek sıradan kaynaklar değildir. Bilakis bunlar halk ve gelecek nesillerin bir emanetidir. Bu nedenle halkın zenginlikleri, yalnızca halkın ihtiyaçları ve refahı için kullanılmalıdır. Eğer amacınız Ümmetin doğal servetlerini düşmanlarına kelepir fiyatına sunarak Batı’yı razı etmekse, Batı’ya hizmette sizleri katbekat aşan ve Ümmetin servetlerini Amerika ile İngiltere’ye hesapsızca peşkeş çeken İbn Selman hakkında Trump’ın neler söylediğini sakın unutmayın! Hakîm ve Habir olan Allah size şu hakikati hatırlatmıştır:

وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ“Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır.” [Bakara 120]

Dolayısıyla bu nimetleri doğru yerlere harcayın. Ümmetin hakkını evlatları arasında adaletle dağıtın. Düşmanı caydırmak için gerekli olan silah ve teçhizat sanayisini kurun. İşte o zaman düşmanınızın güçlenmesine imkân vermemiş, aksine halkınızın gücüne güç, malına mal katmış olursunuz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَأَعِدُّوا لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ“Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayın.” [Enfal 60]

Devamını oku...

Müslüman Orduların Genelkurmay Başkanları Neden Düşman Orduların Genelkurmay Başkanlarıyla Bir Araya Geliyor?

Axios haber sitesine göre medya organları son günlerde; Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Ürdün ve Mısır ordularının komutanları ile ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper ve Yahudi varlığının Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir arasında Almanya’da, Almanya Savunma Bakanlığı’nın haberi olmadan gizli ve kapalı bir toplantı gerçekleştirildiğini ortaya çıkardı. Yine aynı siteye göre Amiral Brad Cooper, İran’ın bölgedeki Amerikan üslerine yönelik saldırılarına rağmen Amerikan ordusunun bölgedeki kuvvetlerini çekmeyeceği konusunda toplantıya katılan ülkeleri güvence verdi. Ayrıca Amerika’nın Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğini artırmaya yönelik planı hakkında katılımcı ülkelere bilgi verdi. Yahudi varlığından bir yetkili de General Eyal Zamir’in, Yahudi varlığı ordusunun farklı cephelerde yürüttüğü operasyonlar hakkında toplantıya katılanları bilgilendirdiğini açıkladı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının yayımladığı açıklamaya göre ise komutanlar, Ortadoğu’da güvenlik alanındaki iş birliğini güçlendirme imkânlarını ele aldılar.

Ordularımızın komutanlarının gerçekleştirdiği bu vahim toplantı karşısında Hizb-ut Tahrir Merkezî Medya Ofisi şu hususları beyan eder:

Birincisi: Ümmet bu komutanlardan; yöneticilerinin ihanetlerini ve ümmetin düşmanlarıyla kurdukları tezgâhları görüşmek, onları görevden alıp Müslümanlar için tek bir halifeye biat etmek üzere toplanmalarını bekliyordu. Ne var ki onlar da ihanet ve tezgâhta yöneticilerinin izinden giderek Filistin, Lübnan ve Suriye’de Müslümanların kanı henüz ellerinden kurumamış olan Yahudilerin Genelkurmay Başkanı ile bir araya geldiler. Aynı şekilde Irak, Afganistan, Yemen ve İran’daki Müslümanların katilleri olan ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı Komutanı ile de bir araya geldiler. Vallahi bu, altından kalkılamaz büyük bir vebaldir!

İkincisi: Amerika’nın İslam beldelerindeki faaliyetlerinin amacı, bu ülkeler üzerindeki hâkimiyetini sağlamlaştırmak, stratejik bölgeler üzerindeki nüfuzunu genişletmek ve geleneksel Avrupalı rakiplerini buralardan uzaklaştırmaktır. Amerika bu planını yürütürken, tıpkı Ruveybida (aşağılık ve değersiz) yöneticilere yaptığı gibi, bu askeri komutanları da sadece kendi politikasını uygulayan birer maşa olarak kullanmaktadır.

Üçüncüsü: Amerika, Yahudi varlığını bölgedeki güvenlik sisteminin bir parçası hâline getirmeyi hedeflemektedir. Bu komutanlar, sanki bu operasyonlar kendi ülkelerinde değil de Kaf Dağı’nın ardında yapılıyormuşçasına ucube varlığın çeşitli cephelerdeki operasyonlarını anlatan Yahudi varlığının genelkurmay başkanına kulak vermişlerdir! Şayet içlerinden birinde zerre kadar hayâ olsaydı, Amerika’nın bakış açısına göre güvenlik iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan böyle bir toplantıya katılmayı asla kabul etmezdi.

Hizb ut-Tahrir Merkezi Medya Ofisi, toplantıya katılan ve İslam ülkelerindeki diğer tüm genelkurmay başkanlarını; düşmanlarıyla birlikte ümmete komplo kuran ve ihanete ortak olan ve Ruveybida yöneticilerin ihanetleri karşısında sessiz kalan herkesi, dünyada ve ahirette ihanetlerinin sonuçları konusunda uyarmaktadır. Ey genelkurmay başkanları! Durumunuzu gözden geçirin! Bir an önce ümmetin safına dönün ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya tövbe edin. O Ruveybida yöneticileri azletmek ve Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilâfetin gölgesinde Ümmeti birleştirmek için tek bir Halifeye biat etmek üzere derhal bir araya gelin.

Hizb-ut Tahrir, halkına asla yalan söylemeyen bir öncüdür, Nübüvvet metodu üzere Hilafet’i kurmak için kendisine nusret vermek üzere ümmetin ihlaslı evlatlarına ve komutanlarına elini uzatmaktadır. Zira bunda dünyanın ve ahiretin izzeti vardır, Allah’ın rızası ise hepsinden daha büyüktür.

وَلَيَنصُرَنَّ اللهُ مَنْ يَنصُرُهُ إِنَّ اللهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ“Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” [Hac 40]

Devamını oku...

Savaşın Ateşi Altında Orta Doğu Mühendisliği İran ve Çin Çatışmasında Amerika'nın Stratejik Hedefleri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Savaşın Ateşi Altında Orta Doğu Mühendisliği
İran ve Çin Çatışmasında Amerika'nın Stratejik Hedefleri

Amerika, Ortadoğu'nun yeniden şekillendirilmesini savaşın ateşi altında olgunlaştırmak amacıyla İran'la savaşı uzatıyor mu? Yoksa mevcut savaş, Amerika'nın isteği ve planlamasının aksine mi gelişti ve Amerika kendisini bu savaşın içinden çıkaracak bir yol bulamadı mı?

Daha önce krizin başlangıcında bu konudan bahsetmiştim; Amerika, Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek istiyor; bu ise çoğu Amerikan başkanının da dile getirdiği bir konu olduğu gibi aynı zamanda Henry Kissinger’ın da tavsiyesidir. Amerika'nın formülünün, bölgede rakipleri ve eski sömürgeciliğin kalıntıları varken gerçekleşmesi mümkün değildi; aksine ancak satranç tahtasındaki bu taşları yöneten elleri, yani iki temel oyuncu olan İngiltere ve Fransa’yı ortadan kaldırarak gerçekleşebilirdi. Bu yüzden Amerika, bu eski sömürge kalıntılarını ortadan kaldırmak ve kendisine sadakat borçlu olmasının yanı sıra rakipsiz veya sorunsuz kendisine tam anlamıyla boyun eğen yeni bir dünya inşa etmek için çeşitli yöntemler izlemiştir -ki Afrika ile Asya'da hâlâ aynı yöntemleri izlemektedir-.

Bu yüzden Amerika düşmanlar imal edip dostlar uydurmaktadır; böylece onun farazi ve gerçek düşmanları olsun ki bunların başında Avrupa gelmektedir; bu nedenle Avrupa'yı, pençesi "NATO" ile zincire vurmayı başarmıştır; yani Avrupa üzerindeki pençesini sıkılaştırıp nefesini kesmiş ve gücünü yeniden inşa etmesini ve elinden alınmış ihtişamını düşünmesini engellemiştir. Avrupa'daki son çalışmaları ise, büyük projesine odaklanabilmek için Avrupa'nın enerjisini kendisine bağlamak ve bu sayede Avrupa'ya yüz milyarlara mal olan dev Rus enerji kaynağını ortadan kaldırmaktır. Nitekim Amerika, Rusya’yı Avrupa bataklığına sürükledi ve onu hiçbir çıkış yolu olmayacak şekilde oraya sıkıştırdı; Avrupa’yı kendi enerjisine yönelmeye ve Rus gazından tamamen vazgeçmeye zorladı ve bunda da olağanüstü bir başarı elde etti; ayrıca Avrupa’yı Avrupa ile Rusya arasındaki acımasız çatışmanın bedelini üstlenmeye mecbur bıraktı ki bu da hem Rusya’yı hem de Avrupa’yı tüketti. Dolayısıyla Amerika, bu çatışmayı sınırsız bir şekilde açık bıraktı ki Rusya ve Avrupa da çözümün ve anahtarlarının Amerika'nın elinde olduğunu çok iyi biliyor. Böylece Amerika, Kissinger ve Brzezinski'nin tavsiyesini yerine getirerek Rusya'yı Çin'den uzaklaştırmayı ve ikisinin bir araya gelmesini engellemeyi başardığı gibi Rusya ile Avrupa arasında yıkılmayacak ve kapanmayacak bir uçurum açmayı da başardı.

Böylece yeniden şekillendirip formüle etmek için Ortadoğu bölgesine yöneldi; zira Amerika orada iki düşman olduğunu çok iyi biliyordu ki bunlardan biri, kendisi ve çıkarları için en büyük tehlike olan siyasi sistemi ile İslam’dı; zira İslam, vakıada mevcut olmasa da fakat dünyanın bir ucundan diğer ucuna iki milyar Müslümanın özlemle beklediği ve bir avuç insanın bu fikri ihya etmek, onu canlı tutmak ve bu ümmetin kalbinde onun meşalesini yakmak için gece gündüz bıkıp usanmadan çalıştığı hayati bir projedir. Bu nedenle, Amerika ve müttefiklerinin -çıkarlarının çelişmesine rağmen- öncülük ettiği bu büyük komplonun olması, bu fikirle savaşması ve bu fikrin zaman zaman Avrupa, Amerika ve Rusya’daki politikacıların, dünya liderlerinin, düşünürlerinin ve medya mensuplarının lisanı üzerinden dile getirilmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Amerika her zaman bu kartı sallamakta, bunu açıkça dile getirmekte ve bunun yankısı dünya liderlerinin borazanlığını yapanların dillerinden işitilmektedir; zira Putin gibi küresel bir liderin Hilafet projesinin tehlikesini ve ona olan düşmanlığını açıkça ifade ettiğini işittiğimizde aslında o, bu söylemle, dünyanın zihinlerinde ve sahnelerinde; kendilerine, Batı medeniyetine ve küresel düzene yönelik yaklaşan tehlikenin İslam ve onun hadaratı olduğu şeklindeki bu fikri körükleyen Amerika'nın sesinin bir yankısını tekrarlamaktadır. Batılı yazarlar İslam hakkında ister olumsuz ister olumlu yazsınlar, aslında onların kendi çevrelerinde ve politikacılarının kapıları ardında olup bitenleri yazdıklarını görmekteyiz.

Amerika, Ukrayna-Rusya savaşını ateşleyip Avrupa'yı da buna sürükledikten sonra, ekonomik açıdan kendisine rakip olan küresel fabrika Çin'e, yani açık düşmanına yöneldi. Zira ABD rakip istemiyor; Çin’in ölümcül noktası ise ekonomisinin üzerine dayandığı enerjidir; eğer enerjiye darbe vurulur ya da küresel enerji kaynaklarının boğazı sıkılırsa, Çin tüm büyüklüğüne rağmen ABD’nin rehinesi ve takipçisi olacaktır. Bunun nedeni, Çin’in siyasetçilerinin zihniyetinde, uluslararası sahnede Amerika ile rekabet etmek ve onun kurallarının şekillendirilmesine katılmak gibi bir kavramın bulunmamasıdır. Bu da Çin’i “büyüklük” kavramından yoksun bırakmaktadır. Aslında Çin, sömürgeci bir zihniyete sahip değildir; ancak ekonomik güce ve rekabet yeteneğine sahiptir. Bu da Amerika’nın bu sahada oynamasının önünü açmaktadır. Nitekim fosil enerji kaynakları Amerika, Venezuela, Rusya ve Orta Doğu’da bulunmaktadır; üstelik tedarik yolları ve koridorları da Orta Doğu olduğu gibi İslam ve projesi de oradadır; bu nedenle siyasi bir analistin zihninde, bu faktörleri bundan uzak tutması doğru değildir. Çin, sınırlarına yakın ve bitişik olan Orta Doğu'nun tehlikesinin farkındayken, Venezuela ise Amerika'nın arka bahçesi ve avlusu olarak kabul edilmektedir; bu yüzden Avrupa, Çin veya Rusya bu avluda oynayamaz; Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği ile Amerika arasındaki Rus füzeleri meselesinde gördüğümüz şey de budur. Amerika, Avrupa hayaletini Orta Doğu'dan büyük oranda uzaklaştırmayı başarmış olup artık onun hiçbir etkisi kalmamıştır; nitekim Avrupa'nın tutumlarda gördüğümüz şey de budur; zira Amerika'nın uydurduğu krizlerin altında ezilen bitkin devletler olarak görülmekte olup, Avrupa bu krizlere herhangi bir çözüm bulmaktan acizdir; bu yüzden Amerika'ya yalvarmakta ve onun peşinde solumaktadır.

Çin'in boğazını sıkmak için geriye sadece Amerika'nın Orta Doğu'yu yeniden şekillendirmesi kalmıştır.Bu nedenle, Venezuela'nın işini bitirdikten sonra Orta Doğu'ya yönelmiş ve müdahale etmesine neden olarak bir sorun oluşturacak krizler türetmiştir.Nitekim birtakım gayeler doğrultusunda İran ile nükleer anlaşmayı imzalayan Amerika olduğu gibi karşısında duran engelleri kaldırdıktan sonra vakti geldiğinde istediği bir gayeyi gerçekleştirmek için o anlaşmayı fesheden de yine Amerika'dır.Bu nedenle İran ile yapılan anlaşmanın feshedilmesi, Orta Doğu mühendisliği projesinin uygulanmasına başlanması anlamına geldiği gibi bu projenin anahtarı da İran’ın nükleer meselesidir.Bilindiği üzere İran, Amerika'nın yörüngesinde dönen bir devlettir; bu yüzden Amerika'nın bu rolü sonlandırması ve onu tam bir itaat evine sokması kaçınılmazdı; çünkü İran'ın yörüngede dönmeye devam etmesi, yörüngesinde döndüğü Amerika'nın çıkarlarını gerçekleştiriyor olsa bile kendi çıkarlarının da peşinden koşmasından dolayı Amerika’ya rakip olan ve karşı koyan diğer devletlerle daha geniş bir hareket ve ilişki kurma özgürlüğü sağlayan bir faktördür.

Bu nedenle İran’ı yörünge dairesinden çıkarıp tabiilik alanına sokmak gerekiyordu. Şimdi soru şudur: Amerika bu hedefini başarabildi mi?Çünkü onun başarısının göstergesi, savaşın durması, çatışmanın İran’ın teslim olması, tamamen boyun eğmesi ve Amerika’nın şartlarını yerine getirmesiyle sona ermesi ya da İran’la, bölgede ağırlığı olan, dünyanın en önemli damarlarından biri olan enerji, su yollarını ve uluslararası deniz geçişlerini kontrol eden bir devlet olarak bir anlaşma yapılmasıdır.İşte soru bu ve cevap da burada yatmaktadır.Lütfen bunu ve buna işaret eden göstergeleri; Yemen cephesinin Husi milisler ile Yemen hükümeti arasında bir iç çatışma olarak açılması ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ile Birleşmiş Milletler'e sunulan Amerikan-Avrupa kararı gibi devam eden olaylara bakarak araştırın.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Salim Ebu Sebeytan

 

Devamını oku...

Haber-Yorum Ahmed Şara, Birleşmiş Milletler’de: Suriye Ayağa Kalkıyor ve Yahudi Varlığı Sahadaki Emrivakilerini Değiştiriyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ahmed Şara, Birleşmiş Milletler’de: Suriye Ayağa Kalkıyor ve Yahudi Varlığı Sahadaki Emrivakilerini Değiştiriyor!

Haber:

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Suriye’nin birleştiğini ve ayağa kalkma sürecine başladığını vurgulayarak şöyle dedi: “Geçen yıl Suriye’nin geri döndüğünü söylemiştim; bugün ise Suriye’nin yeniden ayağa kalktığını söylüyorum.”Yahudi varlığının ihlallerini bir sapkınlık olarak nitelendirerek, Aralık 2024’ten bu yana yaklaşık 500 hava ve topçu saldırısı, 1200’den fazla sınır ihlali ve askeri sızma ve Suriyelilere yönelik yaklaşık 300 tutuklamanın olduğuna işaret etti.Ülkesinin 1974 tarihli anlaşmaya bağlı olduğunu açıklayarak, işgal güçlerinin 8 Aralık 2024 tarihli sınırlara çekilmesini talep etti. (El Cezire, 23 Eylül 2026)

Yorum:

Suriye ayağa kalkıyor! Umudu ateşleyen ve coşkuyu uyandıran bir söz. Peki bu nasıl bir ayağa kalkıştır ki; Suriye toprakları Yahudi güçlerinin beş yüz hava saldırısına ve bin iki yüz sınır ihlaline tanık oluyorken konuşmacının ise 1974 tarihli anlaşmayı hatırlatmaktan başka bir cevabı yok?!

Ahmed Şara, Birleşmiş Milletler kürsüsünde, Yahudi varlığının saldırılarını bir sapkınlık olarak nitelendirdi!Lügatte sapkınlık, kuralın dışına çıkma anlamına gelmektedir.Ancak Yahudilerin İslam ümmetine yönelik saldırıları bir sapkınlık ya da bir istisna değil; aksine değişmeyen sabit bir politika ve sarsılmaz bir inançtır. Eşyaları isimleri dışında adlandırmak diplomasi değildir; aksine saldırgana hizmet eden bir çarpıtmadır.

Bu nitelendirmeden daha tehlikeli olan ise önerilen çözümdür! Zira Ahmed Şara, geri çekilme talebinin referansı olarak 1974 Anlaşmasına bağlı kalacağını ilan etmiştir.İşte asıl ikilim de burada yatmaktadır; zira bu anlaşma, bölgedeki Yahudi varlığına meşruiyet kazandıran ve onun sınırlarını onaylayan anlaşmanın ta kendisidir.Öyleyse özünde haktan feragat etmek olan bir şeyle hak nasıl geri kazanılabilir ki?!Bizzat bu anlaşmanın kendisinin orada kalmasına imkan veren birinden, nasıl 1974 sınırlarına çekilmesi talep edilebilir ki?!

Aynı Birleşmiş Milletler salonunda, 1947 yılında Filistin’in bölünmesine ilişkin karar alınmış ve onun koridorlarında da, Filistin’in kurtuluşunu on yıllarca erteleyen kararlar formüle edilmiştir.Çünkü bu örgüt bir adalet mahkemesi değil, aksine sömürgeci devletlerin iradelerini hukuk diliyle ifade ettikleri bir kürsüdür! Dolayısıyla umut onun üzerine inşa edilip çözüm ona bağlandığında, savaş başlamadan önce yenilgi başlar.

Evet, Suriye, yıllarca süren öldürme ve yerinden edilmenin ardından gerçek bir ayağa kalkmayı hak ediyor.Ancak ayağa kalkma, düşmanların referansları üzerine inşa edilmez, onların minberlerinden ilan edilmez ve onların diliyle formüle edilmez. Gerçek bir ayağa kalkma, Suriye’nin tüm bağımlılıklardan kurtulup, sadece güç dilinden anlayan işgalcinin karşısında tek başına durmak yerine, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sancağı altında birleşmekle başlar.Golan, New York’taki bir konuşmayla geri dönmeyeceği gibi Aralık sınırları da, imzalandığı günden beri taraflarını zayıflatan bir antlaşma hatırlatılarak da pekiştirilmeyecektir.

وَأَعِدُّوا لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını ve sizin düşmanınızıkorkutursunuz.” [Enfal 60]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Muhammed Nasır

 

Devamını oku...

Özbekistan'daki Stratejik Madenler: Çin ile Japonya Arasındaki Rekabetin Bir Sahası mı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Özbekistan'daki Stratejik Madenler: Çin ile Japonya Arasındaki Rekabetin Bir Sahası mı?

 

Haber:

18 Eylül'de Tokyo'da Özbekistan ve Japonya dışişleri bakanları arasında ikinci bir stratejik diyalog gerçekleştirildi ve görüşmede, kritik madenler, yapay zekâ ve Kafkasya üzerinden (Hazar Denizi üzerinden) ulaşım koridoru alanlarındaki iş birliği konuları ele alındı.Ayrıca 2027-2028 yılları için iki ülkenin dışişleri bakanlıkları arasındaki iş birliği programı da imzalandı.

Bundan bir gün önce de Özbekistan Dışişleri Bakanı Bahtiyar Saidov, Japon “JOGMEC” Kurumu Başkanı ile bir araya geldi ve iki taraf, arama, madencilik ve kritik madenlerin işlenmesi konularını görüştüler.

Yorum:

Bu olaylar, sıradan ticari ve ekonomik iş birliğinden çok daha geniş kapsamlı bir süreci ortaya koymaktadır. Zira kritik mineral hammaddeler, modern elektronik, bataryalar, enerji, ileri teknoloji ve diğer stratejik sektörlerin temel hammaddeleridir.İlginç olan şu ki Çin de bu alanda Özbekistan ile iş birliğini güçlendirmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla asıl mesele, Özbekistan'ın sahip olduğu maden rezervlerinin büyüklüğünde değil; aksine onları kimin çıkardığında, kimin işlediğinde, teknolojinin kime ait olduğunda ve katma değerin nerede kaldığında yatmaktadır.

Japonya'nın Özbekistan'daki stratejik madenlere olan ilgisi, Çin'in varlığıyla bir ölçüde rekabet edebilir.Ayrıca onun Hazar Denizi üzerinden geçen ulaşım koridoruna olan ilgisi, hammaddelerin Hazar Denizi, Kafkasya ve Türkiye üzerinden dış pazarlara ihraç edilme fırsatını artırmaktadır. Bununla birlikte, şu ana kadar bunu, "Japonya'nın Özbekistan'daki kritik mineraller konusunda Çin için ciddi bir rakip hâline geldiği" şeklinde yorumlamayı gerektirecek bir kanıt bulunmamaktadır.

Özbekistan'a gelince; temel sorun tamamen farklıdır: Stratejik maden kaynakları dış güçler arasındaki rekabetin bir aracına mı dönüşecek, yoksa halkın sanayisi ve teknolojisi ile ekonomik bağımsızlığının yararına mı kullanılacak?

İslam'da, ümmete genel fayda sağlayan doğal kaynakların hiçbir şekilde dar ve özel çıkarlara dönüştürülmesi caiz değildir; aksine bunların kamu maslahatı temelinde yönetilmesi gerekir; zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثَةٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.”

Bu hadis, toplumun yaşamı için gerekli olan servetlerin kamu mülkiyeti olduğunu göstermektedir.Bu nedenle stratejik madenlerin yalnızca ham madde olarak ihraç edilmesi yeterli değildir. Zira ham madde Özbekistan’dan çıkarılırken, rafinaj, teknoloji, yüksek katma değer ve nihai ürün diğer ülkelerin elinde kalırsa, ekonomik üstünlük de yine o ülkelerde kalmaya devam edecektir.

Buna göre halkın çıkarına dayalı alternatif yol, Batılı yatırımcıların veya rejimin çıkarlarına göre değil, kaynakları ülke içinde üretmek ve işlemek, yerli sanayi ve teknolojiyi geliştirmek, kadroları ve uzmanlıkları hazırlamak ve stratejik sektörleri İslam’ın hükümlerine göre yönetmektir.

Bu nedenle meseleye, Çin mi yoksa Japonya mı gibi sınırlı bir bakış açısıyla yaklaşılmamalıdır.Aksine şu doğru soruyu sormak gerekir: Özbekistan’daki yeraltı zenginliklerinin mülkiyeti kime aittir ve bunların kimin geleceği için kullanılması gerekir?

İslami yönetim açısından devletin, ümmetin kamuya ait servetlerini gözetip koruması, bunları adaletle dağıtması ve nesillerin haklarını ve ümmetin maslahatını gözeterek yönetmesi gerekir. Zira ülkenin doğal kaynakları, Özbekistan rejiminin başındakilerin miras yoluyla sahip oldukları bir mülk değil, aksine Allah’ın yeryüzünde İslam ümmeti için yarattığı zenginliklerdir. Bu nedenle onların yerinde ve hak sahiplerinin ihtiyaçlarına göre harcanması gerekir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إِنَّ اللهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ إِنَّ اللهَ كَانَ سَمِيعاً بَصِيراً “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.” [Nisa 58]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER