Pazar, 28 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/08
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Din Adına Birbirlerine Üstünlük Taslıyorlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Din Adına Birbirlerine Üstünlük Taslıyorlar

Oysa Din, Onların Hükümetlerinden Beridir!

Haber:

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi X’teki sayfasında yaptığı bir gönderide şöyle dedi: “İran, İslam’ı bağrına basan köklü ve zengin bir medeniyete sahip bir millettir. İslam’ın sonraki yüzyıllarında, İslam medeniyetinin oluşumu ve yükselişinde temel sütunlardan biri haline gelmiş; fıkıh ve hadis bilimlerinden felsefe, tıp, matematik ve edebiyata kadar pek çok alanda önemli roller üstlenmiştir. İslam’da üstünlük ölçütü ne Arapça konuşmak ne de vahyin indiği topraklara coğrafi yakınlıktır. Nitekim Yüce Allah, Hucurat Suresi 13. ayette şöyle buyurmaktadır: إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ “Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır.” Bu nedenle, hiçbir yönetici, yalnızca Arapça konuşuyor olmasını Hz. Muhammed’in temsilciliği iddiasına dayanak yapamaz veya bu iddiayı İslam’ın açık öğretilerinin takip edilmesinin yerine koyamaz.” (El Arabiya)

Yorum:

Bu açıklamalar, Bahreyn Kralı Hamad bin İsa Al Halife'nin 3/7/2026 tarihli şu açıklamasına bir yanıt olarak gelmiştir: “Kral: İran'ın bizi kendisiyle birleştirmesi gereken dinî bağı görmezden gelmesinden ve Muhammed'in getirdiği mesajın, yüzyıllar süren karanlığın ardından Fars medeniyetine manevi, insani ve düşünsel bir derinlik kazandırarak Fars ulusuna üstünlük sağlamasını unutmasından üzüntü duyuyoruz.” (Bahreyn Vatan Gazetesi)

Her ikisinin de açıklamalarına bakarsak, dini bir baskı kartı olarak kullandıklarını ya da din adına birbirlerine üstünlük tasladıklarını görürüz; oysa din onlardan beridir.

Bahreyn Kralı İslam’dan ve İslam’ın Persler üzerindeki üstünlüğünden bahsederken, İslam’ın daha önce kendisine sağladığı üstünlüğü unuttuğu gibi İslam’ın önce kendi ülkesinde var olduğunu, daha sonra Pers ülkesine ulaştığını da unutmaktadır; bu yüzden İslam’ı, kendi ülkenizde diğerlerinden daha fazla uygulamaya hırs göstermelisiniz.

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün verdiği cevap ise, görünüşte İslam’ı desteklediğini, onu uyguladığını ve takvaları sayesinde diğerlerinden daha çok Allah’a yakın olduklarını ifade ediyor; peki her ikiniz de hangi İslam’dan bahsediyorsunuz Allah aşkına?!

Din, birbirinize üstünlük taslayacağınız sloganlardan ibaret değildir; İslam, ekonomik ve içtimai olarak kendisinden mütekamil bir hayat sisteminin fışkırdığı akli bir akide olup birey, devlet ve toplumla olan ilişkileri de düzenlemektedir. Ayrıca fiilen ve hükmen muharib olan devletlerle olan ilişkiler hakkındaki hükümleri ve barış içinde olan devletlerle olan ilişkiler hakkındaki hükümleri de kapsamaktadır ve İslam’da hakkında şerî bir hüküm bulunmayan hiçbir şey kalmayacak şekilde başka hükümler de vardır. Her iki ülke de bir hayat sistemi olarak bu din ile hükmetmemektedir; o halde İsmail Baki hangi takvadan bahsediyor?! Devlette sizin konumunuzda ve statünüzde olan bir adam takvadan söz ettiğinde, devletinin İslam’ı bir hayat sistemi olarak uygulama boyutunu ve onu içte ve dışta uyguladığı kanunları kastetmesi gerekir; şüphesiz takva derken kendi bireysel eylemlerini kastetmesi doğru olmaz.

Doğru olan şu ki; İslam beldelerindeki mevcut tüm rejimler İslam’ı uygulamamaktadır; hükümlerinde, Allah’ın dininden son derece uzak olan insan yapımı hükümler dışında hiçbir şey görülmemektedir. Nitekim bu kanunlar, sizi mevkilerinize getirenler tarafından çıkarılmış ve sizin üzerinize dayatılmıştır; yani kâfirlerin çıkarlarını koruyan ve İslam için tek bir kelime dahi bırakmayan kanunlardır; zaten sizin varlığınızın hedefi de budur.

Arapçaya gelince; o hafife alınamaz ve faziletini küçümsemek de doğru olmaz; zira ister Kur'an ehli olsunlar isterse tüm yöneticiler gibi istisnasız dinlerini başkalarının dünyası için satanlardan olsunlar Arapça konuşanlardan bağımsız olarak Arapça'nın Kur'an'ın dili olması bile yeterlidir; bu yüzden Arapça'nın enerjisi ile İslam'ın enerjisinin arasını yeniden mezcetmek ve Müslümanların ülkelerini tek bir devlet, yani Hilafet Devleti altında birleştirmek gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Suzan el-Mücerrat – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...

Ümmetin Düşmanlarına Gelişmiş Silahlar Sağlarken Trump, İşgale Direnen Müslümanların Silahsızlandırılmasında Israr Ediyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ümmetin Düşmanlarına Gelişmiş Silahlar Sağlarken
Trump, İşgale Direnen Müslümanların Silahsızlandırılmasında Israr Ediyor

Haber:

Başbakan Muhammed Şahbaz Şerif Cuma günü yaptığı açıklamada, Pakistan’ın Gazze Barış Planı kapsamında silahsızlanma sürecinin hayata geçirilmesi yönünde Barış Kurulu çerçevesinde gerçekleşen gelişmeleri memnuniyetle karşıladığını söyledi. X platformunda paylaştığı bir gönderide şöyle yazdı: “Amerika Birleşik Devletleri, Mısır, Katar ve Türkiye de dahil olmak üzere arabulucu ülkeler, bu ilerlemenin sağlanmasındaki çabaları nedeniyle özel bir takdir hak etmektedir. Başkan Trump’ın cesur liderliği altında kaydedilen bu ilerleme, Barış Kurulu için büyük bir başarıdır.” (ABB Pakistan, 31 Temmuz 2026)

Yorum:

Trump’ın Gazze planı, işgale direnen Müslümanları silahsızlandırırken, Yahudilere her türlü gelişmiş silahı tedarik etmektedir. Trump’ın Filistin planı, Filistin’in teslim olması ve gazaba uğramışlar tarafından kalıcı olarak işgal edilmesi demektir. Trump’ın “Barış Kurulu” planı, Yahudi varlığıyla ilişkileri normalleştirmek amacıyla bölgesel ittifaklardan oluşan bir ağdır ki böylece İslam ülkeleri Yahudilere kucak açabilsin. Amerika’nın ajanları olan Pakistan yöneticilerine gelince; Allah Celle Celaluhu ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emirlerini tamamen göz ardı ederek, Amerika’nın emirlerinden ötesini göremiyorlar.

Ey Pakistan’daki Müslümanlar: Gazze’ye yardım etmesi için Müslüman ordularının seferber olmasını talep ettik. Nitekim talebimiz, coşku, umut ve canlılık getirdi ve ümmetin düşmanlarını dehşete düşürdü. Bu yüzden bu talebi ihmal etmememiz ve ondan geri adım atmamamız; aksine bunun üzerinde sebat etmemiz ve onu güçlendirmemiz gerekir. Zira bizim talebimiz, şerî bir hüküm olmasından dolayı mübarek bir taleptir.

Allah Celle Celaluhu'nun şeriatı, Mescid-i Aksa'dan vazgeçilmesine izin vermez; zira o, kalplerimizdeki imanla bağlantılıdır. Zira Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ “Bir gece, (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.” [İsra 1]

Allah Celle Celaluhu'nun şeriatı, topraklarımızı işgal edenlerle ittifak kurmaya izin vermez; çünkü Allah bize onlarla savaşmamızı emretmiş ve onlarla savaşmayı bize haram kılmamıştır. Zira Allah şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” [Mümtehine 9]

O halde mübarek talebimiz üzerinde sebat edelim, onu güçlendirelim ve Müslüman orduların içindeki tüm akrabalarımız, dostlarımız ve kardeşlerimizle iletişim kuralım. Onlardan Mescid-i Aksa'ya yardım etmek için seferber olmalarını ve yollarındaki her türlü engeli ortadan kaldırmalarını talep edelim. Zira Müslüman ordularından herhangi biri, korkak Yahudilere karşı seferber olursa, Allah Celle Celaluhu'nun izniyle kurtuluş, birkaç saatlik bir mesele olacaktır.

Ey Pakistan alimleri: Müslümanların bu mübarek talebinde onların yanında durun ve onlara yardım edin. “Reddü’l-Muhtâr ale’d-Dürri’l-Muhtâr” kitabının sahibi büyük Hanefi imam İbn Âbidîn el-Şamî Haşiyetinde (3/238) şöyle demiştir: “Şayet düşman İslam’ın geçitlerinden birine saldırırsa, ona yakın olanların üzerine farz-ı ayn olur. Onların (yakın olanların) arkasındaki düşmana uzak olanlara gelince; onlara ihtiyaç duyulmaması halinde farz-ı kifaye olur; eğer onlara ihtiyaç duyulursa, düşmana yakın olanlar düşmana karşı koyamazlarsa veya düşmana karşı kaymaktan aciz olmadıkları halde tembellik edip cihad etmezlerse, o zaman onlara yakın olanların üzerine namaz ve oruç gibi terk edemeyecekleri farz-ı ayn olur; sonra onlara yakın olanlara, sonra da aşama aşama doğu ve batıdaki tüm İslam halklarına farz olur.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Sudan Vilayeti: Temmuz 2026 Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

  • Kategori Sudan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti:
Temmuz 2026 Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Temmuz 2026 boyunca ümmeti, İslam'ın yüce nizamı olan Nübüvvet metodu üzere Raşidî Hilafet'in yeniden kurulması için kendisiyle birlikte çalışmaya davet eden yoğun halk faaliyetleri gerçekleştirdi. Bu kapsamda öne çıkan faaliyetler şunlardır:

1. Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyet Faaliyetleri

Doğu Sudan'daki El-Emrâr Kabilesinin İleri Gelenleri Hizb-ut Tahrir'i Ziyaret Etti

Hizb-ut Tahrir, 1 Temmuz 2026 tarihinde Port Sudan'daki bürosunda El-Emrâr kabilesinin ileri gelenlerinden oluşan bir heyeti ağırladı.

Heyeti, Merkez İletişim Komitesi Başkanı Üstad Nasır Rıza, Resmî Sözcü Üstad İbrahim Osman Ebû Halil ile birlikte kabul etti.

Görüşmede Nasır Rıza, Sudan'da yaşanan gelişmelere ilişkin Hizb-ut Tahrir'in bakış açısını anlatarak, mevcut krizlerin çözümünün ancak İslam'dan kaynaklanması gerektiğini ifade etti.

Daha sonra Müslümanların kaderini ilgilendiren meseleler hakkında kapsamlı bir fikir alışverişi yapıldı.

Toplantının sonunda taraflar, ümmetin meseleleri hakkında iletişim ve istişareyi sürdürme konusunda mutabık kaldılar.

Sudan Barolar Birliği Başkanı ve Yönetimiyle Görüşme

9 Temmuz 2026 Perşembe günü Nasır Rıza başkanlığındaki Hizb-ut Tahrir heyeti, Port Sudan'da Sudan Barolar Birliği merkezini ziyaret etti.

Heyet, Baro Başkanı ve yönetim kurulu üyeleriyle görüştü.

Görüşmede Hizb-ut Tahrir'in tanıtımı yapılarak ümmetle birlikte gerçekleştirmeyi hedeflediği gayenin, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidî Hilafet'in kurulması olduğu anlatıldı.

Allah'ın hükümleriyle hükmetmenin ve İslam esasına dayalı bir yönetim kurmanın bütün Müslümanlar üzerine farz olduğu, şer'î delillerle ortaya konuldu.

Baro heyetindeki üyeler de görüşlerini dile getirdi.

Toplantının sonunda Baro Başkanı, ziyaretten dolayı heyete teşekkür ederek Hizb-ut Tahrir'in ümmet meselelerine gösterdiği ilgiyi takdir etti.

Ayrıca Hilafet konusunda Hizb-ut Tahrir ile herhangi bir görüş ayrılıklarının bulunmadığını, Hilafet'in her Müslümanın hedefi olduğunu ifade etti ve karşılıklı iletişimin devam ettirilmesi kararlaştırıldı.

2. Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsünün Faaliyetleri

Pauls Belgesi ve Amerika'nın Sudan'daki Şüpheli Rolü

Hizb-ut Tahrir Medya Bürosu, 18 Temmuz 2026 tarihinde Port Sudan'da bir basın toplantısı düzenledi.

Toplantıda konuşan Resmî Sözcü Üstad İbrahim Osman Ebû Halil, Amerika'nın sunduğu girişimlerin tehlikelerine değinerek son dönemde gündeme gelen Mesad Pauls Belgesi hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Amerika'nın sahip olduğu askerî, siyasî ve ekonomik güç sayesinde dünya üzerinde hegemonya kurduğunu; krizler çıkardığını, çatışmalar oluşturduğunu, ardından da bu krizleri yöneterek çözüm üretme görüntüsü verdiğini söyledi.

Bunun Sudan'da da uygulandığını belirten Ebû Halil, Amerika'nın Sudan'ı küçük ve güçsüz devletçiklere bölmeyi hedeflediğini ifade etti.

Sudan yöneticilerinin ise Amerika'nın bu komplocu politikalarına boyun eğdiğini söyledi.

Basın Açıklamaları

Resmî Sözcü, Sudan'da yaşanan gelişmeler hakkında Hizb-ut Tahrir'in İslami bakış açısını ortaya koyan çok sayıda basın açıklaması yayımladı.

Bunlardan bazıları şöyledir:

Güney Sudan'ın Abyei Hamlesi ve Sudan Hükümetinin Zayıf Tavrı

Güney Sudan yönetimi, Abyei bölgesini Aralık 2026 seçim bölgeleri arasına dahil ederek fiilen ilhak etme yönünde adım attı.

Bunun üzerine yayımlanan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

"Güney Sudan hükümetinin bu girişimi kırmızı çizgilerin açıkça ihlalidir; hatta savaş ilanı niteliğindedir."

Açıklamada en azından Güney Sudan ile yapılan tüm anlaşmaların, özellikle de Nivâşa Anlaşması'nın iptal edilmesi gerektiği vurgulandı ve Güney Sudan'ın Sudan'ın ayrılmaz bir parçası olduğu ifade edildi.

Ayrıca şu ayet hatırlatıldı:

"Eğer bir topluluğun hainlik yapmasından endişe edersen, sen de onlarla yaptığın anlaşmayı açıkça boz. Şüphesiz Allah hainleri sevmez." (Enfâl, 58)

Hedasi (Rönesans) Barajı ve Sudan'a Etkileri

Etiyopya'nın Hedasi (Rönesans) Barajı nedeniyle Nil Nehri'nin su seviyesinin düşmesi ve birçok su istasyonunun hizmet dışı kalması üzerine yayımlanan açıklamada şu başlık kullanıldı:

"Hizb-ut Tahrir’in Dokuz Yıl Önce Uyardığı Tehlike Gerçek Oldu. Rönesans Barajı Nil Nehri’nin Çekilmesine ve Su İstasyonlarının Hizmet Dışı Kalmasına Sebep Oluyor"

Açıklamada, Hizb-ut Tahrir'in yıllar önce Etiyopya Barajı'nın Sudan ve Mısır'ın su güvenliğini tehdit edeceğini defalarca dile getirdiği hatırlatıldı.

Ayrıca Mısır ve Sudan yönetimlerinin 23 Mart 2015 tarihinde Hartum'da imzaladıkları İlkeler Bildirgesi ile ümmetin haklarını feda ettikleri ifade edildi.

Partinin yıllarca düzenlediği konferans ve panellerde uzmanların bu tehlikeyi ayrıntılarıyla anlattıkları ancak yöneticilerin buna kulak asmadıkları vurgulandı.

Bir Hizb-ut Tahrir Gencinin Sosyal Medya Paylaşımı Nedeniyle Tutuklanması

Şevak kentindeki davet taşıyıcılarından Nasruddin, sosyal medya hesabında güvenliğin sağlanmasını, halkın canının korunmasını ve gençlerin uyuşturucudan korunmasını isteyen bir paylaşım yaptı.

Bunun ardından güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındı ve hakkında 69. madde (Kamu huzurunu bozma) kapsamında dava açıldı.

Resmî Sözcü yayımladığı açıklamada Nasruddin'in yaptığı çağrının iyiliği emredip kötülüğü yasaklama kapsamında olduğunu, buna karşılık askerî istihbaratın tavrının münafıkların davranışını andırdığını belirtti.

Hükümet ve güvenlik kurumları Allah'ın yolundan alıkoyanların akıbeti konusunda uyarıldı; Nasruddin'in derhal serbest bırakılması ve kendisinden özür dilenmesi istendi.

Daha sonra suçlama 25. madde (kişilere hakaret) olarak değiştirilince yeni bir açıklama yayımlandı.

Bu açıklamada rejimin güvenlik kurumlarının iftira üretmeye ve samimi Müslümanları hedef almaya devam ettiği ifade edildi.

Ayrıca şu vurgu yapıldı:

"Tutuklamalar ve hapishaneler, Hizb-ut Tahrir gençlerinin hakka bağlılığını ve kararlılığını artırmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır."

Bunların yanı sıra Sudan'daki sıcak siyasi gelişmelere ilişkin çok sayıda basın açıklaması, haber ve makale yayımlandı.

3. Hizb-ut Tahrir Forumları

Sivil Devlet ile Hilafet Arasında Günümüz Sorunlarının Çözümü

Temmuz ayı boyunca Sudan Vilayeti Medya Bürosu çeşitli şehirlerde düzenli forumlarını gerçekleştirdi.

Port Sudan'daki Ümmet Meseleleri Forumu'nda "Günümüz Sorunları: Sivil Devlet Çözümleri mi, Hilafet mi?" başlığı ele alındı.

İlk sunumda Nasır Rıza, sivil devlet kavramını tanıtarak bunun siyasi ve ekonomik sorunları çözmede başarısız olduğunu anlattı.

İkinci sunumda Medya Bürosu üyesi İbrahim Müşerref, Hilafet Devleti'nin farziyetini anlatarak insanların karşı karşıya bulunduğu sorunların ancak Allah'ın hükümleriyle çözülebileceğini ifade etti.

Gedaref'te Tarım Sorunları

18 Temmuz 2026 tarihinde Gedaref'te düzenlenen forumun konusu:

"Gedaref'te Tarım: Başarısız Gerçeklik ile İslam'ın Çözümleri Arasında" oldu.

Üstad Avad Muhacir, bölgede her yıl tekrar eden tarım sorunlarının devletin tarımı ihmal ettiğini ve özellikle yağmur sezonunda çiftçilere gerekli desteğin verilmediğini gösterdiğini ifade etti.

Ardından Üstad Nasruddin el-Hac, İslam'ın tarım politikalarını anlatarak İslam Devleti'nin çiftçilere faizsiz finansman sağlayacağını, ödeme güçlüğü çekenleri destekleyeceğini ve böylece gıda güvenliği ile toprağın en verimli şekilde kullanılmasının sağlanacağını söyledi.

Bu konuda Raşid Halifelerin uygulamalarını örnek gösterdi.

4. Siyasi Konuşmalar

Güvenlik Sorununun İslami Çözümü

Port Sudan Büyük Çarşı'da gerçekleştirilen haftalık siyasi konuşmada Hüseyin el-Hâdî, güvenliksizliğin temel sebebinin İslam hükümlerinin hayattan uzaklaştırılması olduğunu belirtti.

İslam'ın uygulanması halinde toplumun güven ve huzur içinde yaşayacağını ifade ederek halkı Raşidî Hilafet için çalışmaya davet etti.

Uyuşturucu Sorunu: Sebepleri ve Çözümleri

Üstad Adil İbrahim, uyuşturucunun haram olduğunu ve özellikle ümmetin geleceğini temsil eden gençler üzerinde yıkıcı etkiler bıraktığını anlattı.

Uyuşturucunun yaygınlaşmasının Batılı sömürgeci güçlerin yürüttüğü dördüncü nesil savaşların bir parçası olduğunu söyledi.

Büyük miktardaki uyuşturucunun ancak etkili çevrelerin desteğiyle ülkeye sokulabileceğini belirterek, küçük satıcılara yönelik operasyonların yeterli olmadığını, asıl çözümün caydırıcı İslami cezaların uygulanması olduğunu ifade etti.

"Allah Katında En Değerliniz Takvaca En Üstün Olanınızdır"

Adil İbrahim, kabilelerin üstünlük vesilesi değil, tanışma ve dayanışma amacıyla var olduğunu anlattı.

Kabilecilik üzerinden kutuplaşmanın ve silahlanmanın düşmanlık ve savaşlara yol açtığını belirtti.

Sömürgeci güçlerin Müslümanları kabilecilikle böldüğünü, buna karşılık kendi saflarını birleştirdiğini ifade etti.

Konuşmasını, kabilelerin İslam'a destek vermesi ve Ensar'ın yaptığı gibi Allah'ın dinini hâkim kılacak Raşidî Hilafet'in kurulması için çalışmaları çağrısıyla tamamladı.

İslam'da Mal Edinmenin Meşru Sebepleri

27 Temmuz 2026 tarihinde gerçekleştirilen konuşmada Adil İbrahim, İslam'da bireysel mülkiyet konusunu ele aldı.

İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için meşru kazanç yollarının İslam tarafından kolaylaştırıldığını, buna karşılık beşerî kanunların insanların helal kazanç elde etmelerini engellediğini ifade etti.

5. Siyasi Salon

Sudan Savaşında Amerika'nın Gerçek Rolü

Ayın siyasi salon programında İbrahim Müşerref, "Sudan Savaşında Amerika'nın Gerçek Rolü" başlıklı bir sunum gerçekleştirdi.

Konuşmasında, Amerika'nın Sudan savaşında yalnızca arabulucu olduğu yönündeki yaygın kanaatin yanlış olduğunu belirtti.

Amerika'nın bu savaşı Avrupa nüfuzunu kırmak amacıyla başlattığını; Avrupa'nın Sudan'daki etkisinin siviller ve Darfur'daki silahlı hareketler üzerinden sürdüğünü ifade etti.

Ayrıca Amerika'nın Darfur'u Sudan'dan koparmayı hedeflediğini, bu nedenle savaşı kendi çıkarları doğrultusunda yönettiğini söyledi.

Bu planların ancak Nübüvvet metodu üzere kurulacak Raşidî Hilafet tarafından durdurulabileceğini ifade etti.

Bunların yanı sıra Sudan'ın çeşitli şehirlerinde onlarca hutbe, konferans ve seminer düzenlenerek ümmet, Allah'ın izniyle yakında yeniden kurulacağına inanılan Nübüvvet metodu üzere Raşidî Hilafet için çalışmaya davet edildi.

"Şüphesiz Kur'an, (hak ile bâtılı) ayıran bir sözdür. O, asla bir şaka değildir." (Târık, 13-14)

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî Medya Ofisi Temsilcisi

Cuma, 31 Temmuz 2026 / 17 Safer 1448

sudan vilayeti

sudan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

Bilgiden Duyguya… Gerçek İman Yolculuğu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bilgiden Duyguya… Gerçek İman Yolculuğu

Gerçeği bilen herkes onu yaşamış sayılmaz; nassları ezberleyen herkes de imanın tatlılığını tatmış sayılmaz. Zihinde yer eden bilgi ile kalpte yer eden bilgi arasında, zeka ya da ezberin aşamayacağı, ancak samimiyet, tedebbür ve eylemin aşabileceği bir mesafe vardır.

Birçok insan, yaratıcının Allah olduğunu, rızık verenin O olduğunu ve O'nun her şeye kadir olduğunu biliyor; ancak bu anlamlar zihinlerde hapsolmuş bir halde kalmakta ve bilgi sınırlarını aşmamaktadır.

Nitekim hayat çalkantılı bir hale geldiğinde, sıkıntılar şiddetlendiğinde ya da yol karardığında, bu bilgiler sarsılmaktadır; çünkü bu bilgiler, henüz kalpte atan bir yakine (sarsılmaz bir imana) dönüşmemiştir.

İman basamaklarında yükselen bir mümin ise; bu hakikatleri sadece hafızasında taşımakla kalmaz; aksine onları vicdanında da taşır. Nitekim ona; إِنَّ اللهَ مَعَ الصَّابِرِينَ “Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” [Enfal 46] denildiğinde, diliyle konuşmadan önce, kendisini Allah Subhanehu'nun korumasında hisseder. Allahu Teala’nın; أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ “Allah kuluna kâfi değil midir?” [Zümer 36] kavlini işittiğinde, nefsi sükûnet bulur, kalbi huzurla dolar ve yolun ürpertisi ondan uzaklaşır; çünkü işittiği ayet, onun için sadece tekrarladığı kelimeler değil, aksine yaşamış olduğu bir hayat haline gelmiştir.

Duygunun imanı hissetmesi aniden ortaya çıkmaz; aksine tıpkı güzel bir ağacın büyüdüğü gibi büyür. Nitekim doğru bilginin tohumuyla başlar, sonra tedebbür tohumu sular ve itaat de onu besler; ta ki kökleri kalbin derinliklerine uzanana kadar; böylece ne fitne rüzgârları onu söküp atabilir, ne de şehvet fırtınaları onu savurabilir.

Bu nedenle Kur'an-ı Kerim, bilgiler kitabı değildir; aksine insanı terbiye ve inşa eden bir kitaptır. Ayetler Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e peyderpey nazil oluyordu ki böylece her bir ayetle etkileşime giren ve onu bir ahlaka, bir duruşa, bir fedakârlığa ve bir sabra dönüştüren bir nesil inşa edebilsin. Sahabeler (Allah onlardan razı olsun), sadece ilim bakımından gelişmekle kalmadılar; imanları, manevi duyarlılıkları ve Yüce Allah’a olan yakınlıkları da giderek arttı; ta ki Kur’an, damarlarda kanın dolaştığı gibi hayatlarında akmaya başlayana kadar.

Bundan dolayı Peygamberimizin sireti, olayların bir kaydı olmaktan önce, duygular için bir okul olmuştur.

Dolayısıyla hicret; sadece bir mekândan başka bir mekâna geçiş değildir, aksine korkuya meydan okuyan bir yakindir (sarsılmaz bir imandır). Ayrıca Bedir Savaşı sadece askeri bir savaş değildir, aksine sayı ve teçhizatın azlığına rağmen Allah Azze ve Celle'nin galip kılacağına dair vaadine olan bir güvendir. Aynı şekilde Hendek Savaşı da yere bir çukur kazmak değildir; aksine bakışları sarsan ve yürekleri gırtlağa getiren kalpteki bir kararlılıktır.

Bir Müslüman, Allah’ın güzel isimlerini bildiği zaman imanının hakikatine ulaşamaz; aksine bunların hayatında etkilerini gördüğü zaman imanın hakikatine ulaşır; böylece şiddet anında kalbi Rahman’a bağlanır, kaza da Hakim olan Allah'a sığınır, bir kusur işlediğinde Kerîm olan Allah'a sığınır ve bir belaya düştüğünde ise O'nun adaletiyle huzur bulur.

İşte o zaman akide, ezberlenmiş lafızlardan atan bir hayata ve dağınık bilgilerden de fikri yönlendiren, davranışları belirleyen ve adımları sabit kılan kalıcı bir duyguya dönüşür.

İşte ümmetin ihtiyaç duyduğu terbiye budur: Yani ezber kültüründen duygu ve tat alma kültürüne, bilgilerin çokluğundan akidenin derinliğine ve dini bilmekten onu hayatta yaşamaya geçmektir.

Ümmet, İslam hakkında konuşanların çokluğu ile kalkınmaz; aksine onu kalkındıran, kalpleri İslam’la dolmuş erkekler ve kadınlardır; böylece İslam, düşüncelerini yönlendiren bir duygu, hayatı kendisiyle tarttıkları bir ölçü ve insanlar arasında yürüdükleri bir nur haline gelir.

Bu zamanda bu duygu dolu imana ne kadar da ihtiyacımız var; yani şartların değişmesiyle değişmeyen, ayartmalar karşısında zayıflamayan, sıkıntılar karşısında kırılmayan bir imana ne kadar da ihtiyacımız var; çünkü bu, hafızanın bilgilere bağlanması değil, aksine kalbin Rabbine olan bağıyla Allah'a bağlanmasıdır. Mümin bu mertebeye ulaştığında, Kur’an onun kalbinin baharı, ibadet onun huzur kaynağı ve İslam da hayatının bir parçası değil, tüm hayatı haline gelir.

Hak olan istihlafın/egemenliğin yolculuğu işte burada başlıyor; zira Allahu Teala, dinini sadece dilleriyle koruyan bir ümmeti egemen kılmaz; aksine imanı kalplerinde yeşeren, onunla birlikte hareket eden, onun için fedakârlıkta bulunan ve onun için sabreden bir ümmeti egemen kılar; böylece İslam, onun hayat bulduğu ruhu ve onu insanlara taşımaya devam ettiği risaleti haline gelir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Ceuta’daki Olaylar: Halklar ile Yöneticileri Arasındaki Derin Uçurumu Yansıtan Bir Aynadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ceuta’daki Olaylar: Halklar ile Yöneticileri Arasındaki Derin Uçurumu Yansıtan Bir Aynadır

Haber:

İspanya, Kuzey Afrika'daki toprağı Ceuta'ya (Sebte) göçmenlerin geçişlerinin gece boyunca durduğunu açıkladı; zira Cumartesi günü, en az 67 kişinin hayatını kaybettiği kitlesel bir akının ardından polis, Fas sınırına 500 metre uzunluğunda bir yüzer bariyer kurmaya başladı. İspanyol yetkililer, Perşembe gününden bu yana yaklaşık 50 bin kişinin, Avrupa Birliği'nin Afrika ile olan kara sınırlarından birinde yaşanan eşi benzeri görülmemiş bir dalga ile karadan ve denizden Ceuta'ya geçtiklerini tahmin ediyor. (Nessma TV)

Yorum:

Ceuta, Kuzey Afrika'da bulunan bir şehirdir. Fas, bağımsızlığını kazandığından beri bu şehri ve Melilla'yı geri almak ve bu bölgeler üzerinde egemenlik kurmak istemiş ancak İspanya bunu reddetmiş ve her ikisini de kendi topraklarının bir parçası olarak kabul etmiştir.

Bu şehir, son günlerde dikkatleri üzerine çeken ve soru işaretleri uyandıran toplu bir göç kapsamında Faslıların kitlesel akınına sahne olmuştur.

Yüzbinlerce Faslı, “Taht” Günü’nde, (Taht Sahibi’nin) gölgesinde yitirdikleri daha iyi bir yaşamı güvence altına almak için bir sığınak olarak gördükleri Ceuta’ya doğru denize yönelmişlerdir.

Halkların, kendilerine bir hayat ve onurlu bir yaşam sağlamak yerine vatandaşlarını ölüme sürükleyen yöneticilere dayalı rejimlerin gölgesinde yaşamaları ne kadar da üzücü!

İnsanların, en temel yaşam unsurlarının bile bulunmadığı kendi ülkelerinde kalmak yerine, denizde hayatlarını tehlikeye atmayı tercih etmeleri ne kadar da üzücü!

Müslümanların, başlarındaki yöneticilerinin gölgesinde bu kadar bölünmüş durumda olmaları ne kadar da üzücü; zira halklar, şaşkınlığa, kaybolmuşluğa ve açlığa sürüklendiği bir vadide, yöneticileri ise taht hırsı ile düşmanlara sadakate ve vahşiliğe sürüklendiği başka bir vadidedir.

Müslüman halklar ile yöneticileri arasındaki bu derin uçurum, ancak her iki taraf birbiriyle uyum sağladığında ve Allah'ın kullarına Kendisine itaat edip O'nun şeriatıyla hükmettiklerinde vaat ettiği onurlu bir yaşamı güvence altına alacak hususlar üzerinde birleştiklerinde kapanacaktır.

Fas’ta, diğer Müslüman ülkelerde ve hatta Müslüman olmayan ülkelerde yaşananlar, insanlara felaketler tattıran, onları ve hayatlarını tehlikeye sürükleyen küresel bir sistemin başarısızlığını yansıtmaktadır; o halde insanlık ne zaman bu sistemin yozlaşmışlığını fark edip, Rabbinin sistemini talep ederek hayatta mutlu olacak?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zinet es-Sâmit

Devamını oku...

Füzenin Namlusundan Müzakereler Masasına... Farklı Araçlarla Tek Bir Amerikan Politikası

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Füzenin Namlusundan Müzakereler Masasına... Farklı Araçlarla Tek Bir Amerikan Politikası

Haber:

Trump, cumartesi geç saatlerde yaptığı açıklamada; İran'ın nükleer hırslarını durduracak ve Hürmüz Boğazı'nı yeniden trafiğe açacak hızlı bir anlaşmaya varıldığı sürece ABD'nin İran'a yönelik yeni bir saldırıyı erteleyeceğini söyledi. Truth Social platformunda yaptığı paylaşımda, İran ve Orta Doğu’daki diğer ülkelerin, “hayati öneme sahip boğazın derhal, tam ve eksiksiz olarak yeniden açılmasına” ve “İran’ın nükleer tehdidinin sona erdirilmesine” yol açacak bir anlaşmanın tamamlanması için süre talep ettiklerini yazdı. (Reuters)

Yorum:

ABD yönetiminin askeri tırmanış tehdidinden müzakere söylemine geçmesi, Amerika’nın hedefinde bir değişiklik olduğu anlamına gelmemekte; aksine aynı amacı gerçekleştirmek için farklı araçların kullanılmasına dayanan politikanın doğasını yansıtmaktadır. Çünkü büyük devletler çatışmalara, bizzat savaş ya da barış hedefiyle girmezler; aksine kendileri için siyasi kazançlar gerçekleştirmesi durumunda savaşa başvururlar; bu kazançları pekiştirmede daha güçlü bir hale geldiklerinde ise müzakereye geçerler.

ABD, bölgede tam bir askeri zafer elde etmenin kolay bir iş olmadığının ve özellikle bölgesel ve uluslararası güçlerin iç içe geçmiş olması nedeniyle geniş çaplı bir çatışmanın, kontrol edilemeyecek sonuçlara yol açabileceğinin farkındadır. Bu nedenle müzakere, askeri baskının kullanılmasının ardından, onun alternatifi değil, aksine siyasi gerçekliği yeniden düzenlemenin bir aracı haline gelmektedir.

Bu gelişmeler, Orta Doğu’nun hâlâ uluslararası çatışmanın temel sahnesini oluşturduğunu ortaya koymaktadır; zira bu çatışma tek bir meseleye odaklanmamakta, bölgenin konumu, zenginlikleri ve stratejik geçitleriyle ve büyük güçlerin bölgedeki nüfuzlarını korumaya yönelik çabalarıyla bağlantılıdır. Bu nedenle ABD, İran’ı ayrı bir mesele olarak değil, küresel konumuyla ve diğer uluslararası rakiplerle karşı karşıya kaldığında önceliklerini belirlemeyle ilgili daha geniş hesaplamaların bir parçası olarak görmektedir.

Öte yandan gerginlik ve sükûnet arasında gidip gelmenin tekrarlanması, mevcut uluslararası düzenin krizini ortaya koymaktadır; zira büyük güçler, krizlerin köklerini çözmeye çalışmaktan ziyade, krizleri yönetmek için rekabet etmektedirler; çünkü krizlerin devam etmesi, onlara nüfuzlarını ve müdahalelerini sürdürmek için bir gerekçe sağlamaktadır.

Müslüman ülkeler, konumları ve zenginlikleri nedeniyle bu çatışmaların kalbinde yer almaya devam etmekte ancak parçalanmışlık gerçekliği bu ülkeleri, siyasi kararlarına sahip olan ve imkânlarını ümmetin çıkarı için kullanan bağımsız bir güç olmak yerine, uluslararası güçlerin çıkarları doğrultusunda hareket ettikleri bir arena haline getirmiştir.

Dünya, mevcut uluslararası sistemin istikrarı sağlama gücünün gerilediği ve büyük devletler arasındaki çıkar çatışmasından farklı bir vizyon taşıyan ve İslam ümmetine rolünü ve konumunu geri kazandıracak bir proje olan siyasi bir projenin gerekliliğinin arttığı bir geçiş dönemine tanık olmaktadır.

Bu gerçekliğin devam etmesinden en büyük zararı gören ise İslam ümmetidir; zira onun ülkeleri, konumu, servetleri ve insan kapasiteleri gibi dünyada etkili bir aktör olabilecek güç unsurlarına sahiptir; ancak siyasi birliğin yokluğu ve Batı’ya bağlı rejimlerin varlığı onları, olayları yöneten bağımsız bir güç olmak yerine büyük devletlerin çatıştığı bir arena haline getirmiştir.

Bu gerçeklikten kurtuluş, ittifakları değiştirmekle ya da uluslararası güçlerin ürettiği çözümleri beklemekle olmaz; aksine ümmetin siyasi kararını geri kazanmakla ve Müslüman ülkeleri birleştirecek, İslam risaletini dünyaya taşıyacak, böylece insanlığı çıkarlar çatışmasından İslam'ın adaletine ve merhametine kavuşturacak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmakla olur.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dareyn Eş-Şanti

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER