Pazar, 28 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/08
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İnsanlık; Kalkınmanın ve Helakın Eşiğinde

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İnsanlık; Kalkınmanın ve Helakın Eşiğinde

İnsanlık bugün tarihi bir yol ayrımında durmaktadır; zira bir yandan maddi medeniyetin zirvesine kurulmuşken, diğer yandan da siyasi, fikri ve ahlaki çöküşün en dip noktasına batmıştır. Batılı kapitalist sistem ve onun arkasında yer alan sömürgeci güçler, gelecekteki küresel egemenlik araçlarını meşrulaştırmayı ve dünyadaki halklar üzerindeki dijital hegemonyalarını pekiştirmeyi hedefleyen yeni bir tuzak ortaya çıkarmıştır. Zira Şanghay şehrinde, -başta BM Genel Sekreteri António Guterres olmak üzere- yirmi dokuz ülkenin temsilcilerinin katılımıyla “Dünya Yapay Zeka İşbirliği Örgütü (WAICO)”nün kurulmasına ilişkin bir anlaşma imzalandı; bu uluslararası belgenin resmi sloganı “Yapay Zeka Teknolojilerinin Sorumlu ve Güvenli Geliştirilmesi” olarak duyurulsa da ancak bu adım, özünde insan bilincini bastırmayı, küresel servet dağılım sistemini merkezileştirmeyi ve yeniden canlanan İslam ümmetinin fikri uyanışı karşısında yeni bir teknolojik kalkan oluşturmayı amaçlayan siyasi manevradan başka bir şey değildir.

Uzun yıllar süren siyasi gözlemler ve fikri analizler, küfür dünyasının hiçbir zaman insanlığın çıkarını veya güvenliğini önemsemediğini kanıtlamıştır; zira ortaya attıkları her “küresel girişim”in arkasında, sömürgecilerin seçkin kesiminin dar çıkarları ve egemenliklerini pekiştirmeye yönelik dizginlenemez bir arzu yatmaktadır. Bugün yapay zeka teknolojileri artık sadece bilimsel ve teknik ilerlemenin bir ürünü değildir; aksine uluslararası sahadaki devletlerin güç dengelerini, ekonomik kapasitelerini, dahası bizzat halkların düşünce biçimlerini belirleyen stratejik bir silaha dönüşmüştür. Peki bu son derece tehlikeli gerçekliğin ortasında, azim İslam ümmeti nerede durmaktadır? Bir zamanlar ilim, bilgi ve siyasi adaletin bir kandili olan İslam ülkeleri, neden körü körüne Batı ve Doğu’daki güç merkezlerinin dikte ettiği dijital gündemin peşinde soluyorlar? Peki neden işlerimizi yöneten yöneticiler, halklarının akıbetini, İslam akidesiyle açıkça çelişen ve Şanghay ya da Washington’da şekillenen uluslararası blokların rehinesi oluyorlar? إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا۟ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَن سَبِيلِ اللهِ “Şüphe yok ki kafirler mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcarlar.” [Enfal 36]

Şanghay’da temelleri atılan bu yeni uluslararası örgüt, görünüşte hükümetler arası bağımsız bir yapı olarak pazarlansa da, ancak gerçekte büyük sömürgeci güçler arasındaki çıkarların kesişimini koordine eden ve zayıf ülkeleri dijital bağımlılığın prangalarına kelepçeleyen yeni bir kısıtlamadan ibarettir. Kapitalist çözülmenin ve saf materyalizmin kenarında dünyayı yöneten rejimlerin nazarında insan, sadece bir tüketici olmaktan ibarettir ve onun bilinci de, algoritmalar aracılığıyla yönetilen ve yönlendirilen bir veri tabanından öteye geçmemektedir.

İslam ise insana, Allah’ın yeryüzündeki Halifesi, akıl ve kalbin taşıyıcısı ve sorumluluğun en yüce şeklinin mükellefi olarak bakmaktadır. Ancak Batılı kapitalist varlığın kontrolüne boyun eğen mevcut şekliyle yapay zeka teknolojileri, “insan zihninin ilahlaştırılması”, onu yaratıcının hikmetinin önüne koyma ve insanın irade ve düşüncesini çalınmış bir varlığa dönüştürmesi tehlikesi konusunda uyarıda bulunmaya başlamıştır. Tıpkı muhlis siyasetçilerimizden birinin şu şekilde ifade ettiği gibi: “Sömürgeci güçler geçmişte ordularıyla topraklarımızı işgal etmiş olsalar da, bugün dijital teknolojiler, sosyal medya ağları ve yapay zeka algoritmaları aracılığıyla gençlerimizin kalplerini ve zihinlerini istila ediyorlar; şüphesiz bu istila, geleneksel savaşlardan çok daha zararlıdır; zira bu istilada yenilgiye uğrayan taraf, köleliğini özgürlük sanmaktadır!”

Uluslararası siyasi sahanın tanık olduğu bu büyük dönüşümlerin ortasında, İslam beldelerinin acı gerçekliği, yani siyasi parçalanmışlığı ve fikri çöküşü daha da net bir şekilde ortaya çıkmıştır. İslam ümmeti bir zamanlar insanlık medeniyetine egemen süper bir güçtü ve insanlığı cehaletin karanlığından hidayetin nuruna kavuşturmuştu. Ancak Müslümanlar saf kaynakları olan (Kitap ve sünnetten) uzaklaştıkları ve İslam'ı sadece ritüellere ve şekilci ibadetlere indirgedikleri gün, yenilgi onların iliklerine kadar işlemiş ve zayıflık içlerine sızmıştır. İslam beldelerindeki ajan rejimlerin tek meşguliyeti ise, halklarının ekonomik ve teknolojik kaynaklarını sömürgecilerin çıkarlarına hizmet etmek için kullanmaktır. Müslümanlar ülkeler muazzam doğal zenginlikler üzerinde oturmasına, dinamik genç enerjiler barındırmasına ve dünyadaki en önemli jeostratejik konumları işgal etmesine rağmen; nasıl oluyor da teknoloji dünyasında sadece aciz bir tüketiciden ibaret kalıp milletlerin kuyruğunda sürünüyor? Bilim insanlarımız, mühendislerimiz ve uzmanlarımız neden Batılı şirketler için ucuz yakıtlar olarak tüketiliyor?!

Bunun tek ve yegâne cevabı şudur: Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in temellerini attığı İslam nizamının yokluğudur. Zira devlet olmadığı zaman, bilimsel ve siyasi strateji ve bağımsız teknoloji de yoktur. Bugün Müslümanların boyunlarına musallat olan yöneticilere gelince; onlar, uluslararası kuruluşların emirlerine kayıtsız şartsız itaat etmeyi bir gurur kaynağı olarak görüyorlar; çünkü tahtları üzerindeki sahte bekaları karşılığında ümmetin geleceğini rehin veriyorlar ve ümmetin dijital kimliğini onun düşmanlarına satıyorlar.

Şöyle buyuran Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ne kadar da doğru söylemiştir: يُوشِكُ الْأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى الْأَكَلَةُ إِلَى قَصْعَتِهَا» فَقَالَ قَائِلٌ: وَمِنْ قِلَّةٍ نَحْنُ يَوْمَئِذٍ؟ قَالَ: «بَلْ أَنْتُمْ يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ وَلَكِنَّكُمْ غُثَاءٌ كَغُثَاءِ السَّيْلِ وَلَيَنْزَعَنَّ اللَّهُ مِنْ صُدُورِ عَدُوِّكُمْ الْمَهَابَةَ مِنْكُمْ وَلَيَقْذِفَنَّ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمْ الْوَهْنَ» فَقَالَ قَائِلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، وَمَا الْوَهْنُ؟ قَالَ: «حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهِيَةُ الْمَوْتِ “Aç insanların yemek kabına üşüştükleri gibi yakında diğer milletler de sizin başınıza üşüşeceklerdir." Dediler ki: Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak ey Allah’ın Resulü? Dedi ki: “Bilakis sizler o gün çok olacaksınız, fakat sizler sel üzerinde akıp giden çer çöp gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizden korkma duygusunu çekip alacak, sizin de kalbinize vehn sokacaktır.” Dediler ki; "Vehn nedir, ey Allah’ın Rasulü? Dedi ki: “Dünyayı sevmek ve ölümü kerih-kötü görmektir." [Ebu Davud, Ahmed ve bu lafzıyla İbn Ebi Şeybe rivayet etmişlerdir]

Subhânallah! Bu hadis-i şerif; çağdaş siyasi gerçekliğimizi ne kadar da doğru bir şekilde teşhis etmiş, Şanghay anlaşmalarını ne kadar da doğru bir şekilde nitelendirmiş ve Müslümanların üzerine çöken bu zilleti ne kadar da doğru bir şekilde açığa çıkarmıştır! Zira yirmi dokuz ülkenin, nüfuzlarını paylaşmak ve insanlığın geleceğinin hatlarını çizmek -özellikle de İslam ülkelerinin dijital akıbetini belirlemek- için tek bir masa etrafında toplandığı bir zamanda bizler ise, olayların kuyruğunda sürünüyor ve iradesi ve hedefi elinden alınmış bir şekilde selin sürüklediği çer çöp yığınları gibi sürüklenip gidiyoruz!

Buradan hareketle ümmetin evlatlarına ve entelektüel seçkinlerine sıcak bir çağrıda bulunuyoruz: Daha ne zamana kadar başkalarının entelektüel projelerini tutuşturan bir odun olmaya devam edeceksiniz?! Artık kalplerin, siyasi ve ekonomik bağımsızlık ile teknolojik egemenliğin, ancak İslam akidesine dayanan mütekamil bir sistemin (Hilafet) gölgesinde gerçekleşebileceğini idrak etmesinin zamanı gelmedi mi? Batı, en modern teknoloji insansız hava araçlarını ve akıllı algoritmaları kullanarak elini Filistin, Suriye, Irak ve Afganistan’daki masum Müslümanların kanına bulaştırmışken, Batı'nın yapay zekâ dünyasında propagandasını yaptığı güvenlik standartlarına nasıl güvenebiliriz? Onların insanlık ve sorumluluktan söz etmeleri, iğrenç suçlarını gizlemek için kullandıkları sahte bir maskeden ibarettir. Şanghay’da doğmakta olan bu yeni örgüt, uluslararası hukuk çatısı altında bu suçları meşrulaştırmanın bir aracı olmaktan ve Müslümanların bağımsız teknolojik girişimlerini “terör” ya da “güvenlik tehdidi” olarak damgalamanın bir aracı olmaktan öte bir şey olmayacaktır!

Bu konuyu, ideolojik fikir zaviyesinden daha derinlemesine ele almamız gerekmektedir. Çünkü İslam, sadece ruhani bir akide değildir; aksine siyasetten ekonomiye, bilimden topluma kadar hayatın tüm işlerini düzenleyen kapsamlı bir ideoloji ve mütekamil bir sistemdir. İslami mefhumlara göre, -ister basit bir kılıç olsun, ister en karmaşık yapay zeka sistemleri olsun- herhangi bir teknolojik araç tek bir amaç için kullanılmalıdır ki o da: Allah’ın kelimesini yüceltmek ve insanoğlu arasında adaleti yaymaktır. İslam Devleti’nin sancağının gölgelendirdiği asırlarda ve Müslüman alimler küresel ilimlere öncülük yaptıkları zamanlarda, insanlığı köleleştirmek ya da doğayı tahrip etmek gibi bir düşünce onların akıllarından dahi geçmemişti; zira onların kalpleri Allah’a karşı takva ile doluydu ve emanetin ağırlığını ve ahiretin hesabını derinden hissediyorlardı. Çağdaş kapitalist dünyaya gelince; bu teknolojileri geliştirmeye dayalı dev şirketlerin ve devletlerin en büyük gayesi, fahiş kârlar elde etmek ve hasımları üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmakla sınırlıdır. Nitekim onların ellerindeki yapay zeka teknolojileri, insanları toplu olarak kontrol etmenin, düşüncelerini yönlendirmenin ve en özel mahremiyetlerini ihlal etmenin aracına dönüşmüştür. Ayrıca yapay zeka algoritmaları aracılığıyla, insanlara neyin güzel neyin çirkin olduğuna dair kriterler dayatılmakta olup bu ise, ilahi vahyin belirlediği helal ve haram mefhumlarını silmeye yönelik yönelik habis bir çabadır!

Buradan hareketle ümmetin siyasi bilincini şekillendirmek için aralıksız çaba göstermek artık bizim en önemli görevlerimizden biri haline gelmiştir; bu ise şu mefhumu pekiştirmek içindir: “Küfür rejiminin sunduğu uluslararası antlaşmalara ve kuruluşlara boyun eğme ve teslimiyet gözüyle bakmamız bizim için hiçbir şekilde caiz değildir. Zira Müslümanların kurtuluşu hiçbir zaman Batı ya da Doğu bloklarının kollarına atılmakta olmamıştır; aksine onların kurtuluşları, samimi bir şekilde asıllarına yani Hanif dine ve kendi siyasi projelerine dönmelerindedir.”

Allahu Teala, Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlara hitaben şöyle buyurmuştur: كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ “Siz insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz; marufu emreder, münkeri nehyedersiniz ve Allah’a inanırsınız.” [Al-i İmran 110] Bu ayet-i kerime, sadece övgü ve sena için indirilmemiştir; aksine omuzlarımıza yüklenen sorumluluğun ağırlığına dair kesin bir delil olarak gelmiştir. Bu ümmetteki hayır, ancak küresel zulüm ve haksızlığa karşı durmak, uluslararası tuzaklara ve komplolara karşı koymak ve insanlığı küfrün karanlıklarından İslam’ın nuruna kavuşturmakta somutlaşmıştır. Eğer bizler bugün sessiz kalır ve Şanghay ve benzeri yerlerde kurulan tuzaklar karşısında çaresiz bir şekilde seyirciler olmaya razı olursak, yarın Allah’ın huzuruna hangi yüzle çıkacağız ve ne cevap vereceğiz acaba?!

İnsanlık bugün yeni bir kölelik dönemine doğru - yani “dijital kölelik” dönemine doğru ilerlemektedir; insanlığı bu köleliğin dehlizlerinden kurtaracak olan ise sadece İslam’dır. Dünya Yapay Zeka Örgütü’nün kurulması ise, süper güçlerin nüfuzlarını pekiştirmek için aralarında yaptıkları yeni bir paylaşımdan başka bir şey değildir; zira bu, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında dünyayı aralarında paylaşan Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi önceki varlıkların yeniden üretilmesini teşkil etmektedir. Zira o zamanlar, “barış ve güvenlik” gibi sahte sloganlar altında Müslümanların topraklarını parçaladılar, onların aralarına yapay sınırlar çizdiler ve boyunlarımıza kendi çıkarlarını gözeten ajanları diktiler. Bakın işte bugün de, sanal alanda yeni sınırlar çizip dijital vesayet sistemleri kuruyorlar; bu sistemler aracılığıyla da İslami kalkınma hareketlerini erken aşamada tespit etmeyi ve Müslümanların kelimesini birleştirip kendi devletlerini kurmaya çalışan her türlü siyasi hareketi engellemeyi hedefliyorlar. Bu kapıya dayanan tehlikenin ortasında, ümmetin âlimlerinin ve düşünürlerinin sorumluluklarını üstlenip ayağa kalkmaları gerekmektedir; zira İslam sadece namaz ve oruç gibi eda edilen ritüellerden ibaret değildir; aksine İslam siyasettir, mücadeledir ve ideolojisinin hayatın gerçekliğinde kapsamlı bir şekilde uygulanmasıdır!

Bugün en önemli görevlerden biri, ümmetin alimleri ve uzman seçkinlerinin küfür devletlerine bağlı kalmaktan ve onların gündemlerine hizmet etmekten vazgeçmeleri ve kitleleşip cesaretlerini toplayarak, bu azim ümmetin geleceğini inşa etmek için tüm enerjilerini seferber etmeleridir. Bunun gerçekleşmesi, birinci derecede sağlam bir siyasi irade ve sarsılmaz bir ideolojinin olmasını gerektirmektedir; çünkü İslam ümmeti, saf kaynaklarına geri dönüp akidesine dayalı devletini kurarak İslami hayatı yeniden başlatmadıkça, uluslararası arenada hiçbir ağırlığı olmayacak ve Şanghay konferansları ve benzeri platformlarda sadece bir icra aracı olarak kalmaya devam edecektir. Bundan dolayı bizler, tüm dünyadaki Müslümanlara, özellikle de güç ve kuvvet ehli ile ehlü'l-hal ve'l-akd sahiplerine, azimlerini bileyip işlerini düzeltmeleri çağrısında bulunuyoruz. Zira zaman bir kılıç gibidir ve insanlık bugün uçurumun eşiğinde diz çökmüş durumdadır; çünkü Batı’nın kapitalist materyalizmi, insanlığı yaşamın her alanında felce ve kargaşaya yol açmasının ardından, bakın şimdi de dijital hegemonyası yoluyla onu tamamen yok etmeye çalışmaktadır!

Şüphesiz Allahu Teala, vaadini mutlaka yerine getirendir:وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hayatullah Özbeki

Devamını oku...

Faslıların Göçü: Yüzüstü Bırakılmış Bir Ümmetin Tanıklığıdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Faslıların Göçü: Yüzüstü Bırakılmış Bir Ümmetin Tanıklığıdır

Haber:

İspanya'nın resmi haber ajansı “EFE” Perşembe günü, binlerce göçmenin birkaç sınır kontrol noktasını geçtikten sonra Kuzey Afrika'daki işgal altındaki Ceuta'ya yaya olarak geçtiklerini bildirdi.

Yerel Fas medya kuruluşlarına göre, şehir, bu yılın 20 Temmuz'undan bu yana Fas kıyılarından yüzerek yapılan kaçak göç girişimlerinde belirgin bir artışa ve bazı dönemlerde bu sayının günde 200 kişiyi aştığına tanık olmuştur. (Sky News Arabic, 30/7/2026)

Yorum:

Dünya, Fas'tan işgal altındaki Ceuta'ya yönelen eşi benzeri görülmemiş kitlesel göçün video ve fotoğraflarını izlemiştir; göçmenlerin çoğu, Fas'ın kuzeyindeki Fnideq (Fındık) kentinde bulunan Rifiyein plajı gibi yakın sahillerden yüzerek karşıya geçmiş, onların arasından geçmeyi başaranlar olduğu gibi kente girmeyi başaramayanlar da olmuş ve onlarca kişi ise karşıya geçmeye çalışırken hayatını kaybetmiştir.

Gençlerin ülkelerini ve ailelerini terk etmelerinin sebebi, onları terk etmek istemeleri değildir; aksine vatandaşlarına onurlu ve güvenli bir yaşam sağlamaktan aciz olan siyasi sistemdir. Bir gencin gerçekliğinden kaçmak için boğazın sularında hayatını tehlikeye atması, kalkınmanın zirveye ulaştığını ve koşulların sürekli iyileştiğini iddia edenlere verilebilecek en anlamlı cevaptır; zira eylemler söylemlerden daha doğru olup insanların davranışları, herhangi bir resmi söylemin doğruluğunun gerçek ölçütüdür.

Çelişkiyi daha acı kılan şey ise; resmi kürsülerde söylenenler ile unutulmuş mahalle ve köylerde yaşananlar arasındaki belirgin uçurumun açığa çıktığı bir sahnede, bu toplu kaçış dalgasının, başarılar ve kazanımlardan bahseden resmi söylemle aynı zamana denk gelmesidir. Zira konuşmalarda yeni bir kalkınma döngüsünden bahsedilirken, binlerce genç ayaklarıyla ve bedenleriyle içinde bulundukları durumun hakikatini ortaya koymaktadır; çünkü gençler, onurlu bir iş ve umut verici bir ufuk bulmadıkları vatanda kalmaktansa, boğulma ya da tutuklanma riskini göze almayı tercih ediyorlar. Dolayısıyla bu kitlesel göç, insanları aşağılamayı, aç bırakmayı ve onları ezmeyi alışkanlık edinmiş İslam ülkelerindeki mevcut rejimlere yönelik bir çığlıktan başka bir şey değildir.

Bu gençlerin hayatlarını tehlikeye atarak kendisine ulaşmaya çalıştıkları İspanya ise, diğer Batı ülkeleri gibi bu insan akınına, merhamet edilmesi gereken insani bir kriz olarak değil, aksine karşı koyulması gereken bir güvenlik tehdidi olarak yaklaşmaktadır. İspanyol yetkililer, güvenlik güçlerini seferber edip barınma merkezlerinde olağanüstü hal ilan etmiştir; bunu ise, bu göçmenlere onurlu bir sığınak sağlamak için değil, aksine sınırları kontrol altına almak ve ihtiyaç duymadıkları bu insan fazlalığının topraklarına sızmasını engellemek için yapmıştır. Böylece Faslı bir göçmen, ülkesindeki acımasız rejimin çekiciyle, ondan yalnızca kendi çıkarlarına hizmet etmesini kabul eden, aksi takdirde akıbeti, tutuklanma, sınır dışı edilme ya da ondan önce pek çok kişiyi yutan Cebelitarık Boğazı’nın sularında boğulmak olan Avrupa’nın örsü arasında kalmıştır.

Gençler, boğulma tehlikesinin farkında olmadıklarından dolayı değil; tüm umut kapılarının kapandığı bir gerçeklikte yavaş yavaş boğulmaktansa, suda boğulmanın daha merhametli olduğuna inandıkları için denizde yüzerek karşıya geçmeye çalışıyorlar. Şöyle buyuran Allah, ne kadar da doğru söylemiştir: ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu.” [Rum 41] İnsanları denizin tehlikelerine sürükleyen bu bozulma, onların işlerini üstlenen, yeryüzünü ifsat eden ve Allah’ın kendilerine emanet ettiği tebaayı ihmal eden yöneticilerin etkilerinden başka bir şey değildir.

Kalpleri acıyla kıvrandıran şey ise, gençlerin, yöneticilerinin zulmünden kaçmak için göç ettiklerini görmektir; oysa bu, Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan bir hicret değil, aksine ajan ve bağımlı rejimlerinin yarattığı gerçeklikten bir kaçıştır. Şayet bu göç (hicret), Allah'ın dinini aramak ve O'nun şeriatına yardım etmek için olsaydı, o zaman Allah'a yaklaştıran en büyük amellerden biri olurdu; tıpkı Subhanehu'nun şöyle buyurduğu gibi: وَمَن يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ يَجِدْ فِي الْأَرْضِ مُرَاغَماً كَثِيراً وَسَعَةً “Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok güzel yer ve bolluk (imkân) bulur.” [Nisa 100] Ancak bugün bu, tersine olan bir göçtür; yani bir darlıktan başka bir darlığa, vatan içindeki bir zilletten göçmenin dışarıdaki barınma ve sınır dışı etme merkezlerinde sürüklendiği bir başka zillete doğru yapılan bir göçtür.

Kurtuluş, merhametsiz kıyılara doğru yapılan tehlikeli yolculuklarla değil, aksine tiranların bozduklarını düzelten ve insanların hem dinlerini hem de dünyalarını ikame eden Raşid bir emire geri dönmekle olacaktır; işte o zaman ülkeden zorla göç etmenin yerini, kişinin toprağına alıştığı ve onu terk etmek zorunda kalmadığı bir yaşam alacaktır. Bunu da Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu kavli doğrulamaktadır: مَنْ أَصْبَحَ مِنْكُمْ آمِناً فِي سِرْبِهِ، مُعَافًى فِي جَسَدِهِ، عِنْدَهُ قُوتُ يَوْمِهِ، فَكَأَنَّمَا حِيزَتْ لَهُ الدُّنْيَا بِحَذَافِيرِهَا “Sizden hanginiz canı ve malı emniyet içinde, vücudu sıhhat ve afiyette, günlük azığı da yanında olduğu halde sabahlarsa, sanki bütün dünya kendisine verilmiş gibidir.”

Ümmete aşağılanmanın tüm sınıflarını tattıran zalim rejimler ortadan kalkıp işlerini Rabbinin şeriatıyla gözeten ve kendi yurtlarında olanların onurlarını ve geçimlerini koruyan bir devlet kurulmadıkça bu zulüm ortadan kalkmayacak ve bu mazlum ümmet de güvenli bir bulamayacaktır. Böylece ne bir genç yöneticinin zayi ettiği rızkının peşinde dalgalarla boğuşmak zorunda kalacak, ne de bir aile tiranların yol açtığı yıkımdan kaçarken paramparça olacaktır. Ancak o zaman ümmetin kanı, namusu ve malı korunabilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ethem Abdulkerim

Devamını oku...

ABD Kongresi İran'a Karşı Savaştan Yana, Halk İse Buna Karşıdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD Kongresi İran'a Karşı Savaştan Yana, Halk İse Buna Karşıdır

Haber:

Türkiye Anadolu Ajansı, 30/7/2026 tarihinde, ABD Kongresi'ndeki Demokrat üyelerin İran'a karşı savaşı durdurmak amacıyla yeni bir yasa tasarısını oylamaya sunduklarını, ancak Cumhuriyetçilerin bunu başarısızlığa uğrattığını bildirdi.

Yorum:

Yahudi varlığının Gazze, Lübnan ve diğer yerlerde gerçekleştirdiği katliamlar, demokrasinin kusurlarını örten büyük bir buz kütlesini eritmiştir; bugün Amerika’nın Yahudi varlığıyla girdiği savaş ise, bu buzun geriye kalan kalıntılarını da eriterek demokrasinin kofluğunu ve ayıplarını açığa çıkarmaktadır; böylece Batı’nın bir asırdan fazla bir süredir propagandasını yaptığı bu sistem ifşa olmuştur.

İlk olarak; Batı’daki kamuoyu yoklamalarının güvenilir olduğunu kabul etmek gerekir; zira çoğu zaman seçimlerden önceki anketler büyük ölçüde doğru çıkmış olup bu durum, daha sonra açıklanan seçim sonuçlarıyla da teyit edilmiştir.

İkinci olarak; Amerikalıların Trump’ı seçmelerinin temel nedenlerinden biri, savaşı körüklemeyi reddetmesiydi; bu ise seçmenlerine karşı bağlı kalması gereken seçim vaadiydi; dahası Trump, Amerika için birçok can ve mal kaybına mal olan savaşları körüklemelerinden dolayı eski ABD başkanlarına ağır suçlamalarda bulunmuştu.

Bugün ise Trump, İran’ın ABD’ye veya çıkarlarına karşı herhangi bir saldırıda bulunmadığı halde İran’a karşı savaşı körüklemek istemektedir; yani Trump’ın savaşı savunma amaçlı değildir ve haklı bir gerekçesi yoktur; buna rağmen savaşı körüklemiş olup Kongre’nin bunu durdurması gerekiyordu ve aslında birkaç hafta önce bunu durdurmuştu; ancak Trump, Kongre üyeleri üzerinde baskı kampanyaları yoluyla konuyu tekrar oylamaya sunmuş ve bunun üzerine Kongre kendi kararını iptal etmiştir. Oysa bu Kongre de halkın bir başka temsilcisi olup demokratik bir şekilde seçilmiştir.

Tüm kamuoyu yoklamaları, Amerikan halkının güçlü ve büyük oranda savaşa karşı olduğunu söylemektedir; ancak başkan bu savaşı istemiş, onu körüklemiş ve devam ettirmiştir; Kongre de onunla birlikte devam ederek, savaşı durdurmak isteyen üyelerine karşı oy kullanmıştır.

Tüm bunlar, demokrasinin bir vadide, kendilerini halkın temsilcisi ve halk tarafından seçilmiş olarak adlandırsalar bile yöneticilerin davranışlarının ise başka bir vadide olduğunu göstermektedir; başkanın seçilmeden önce savaşa karşı olduğunu ilan etmesinin ve aynı şekilde partisinin Kongre üyelerinin de seçimler sırasında bunu ilan emesinin sonrasındaki tüm kamuoyu yoklamaları, halkın bu savaşa karşı olduğunu ortaya koymuştur; üstelik bu durum sadece Demokrat Parti arasında değil, Cumhuriyetçiler arasında da geçerlidir. Bütün bunlar gösteriyor ki; halkın ve seçimlerin yönetimle hiçbir ilgisi yoktur. Aksine bunlar, yöneticinin insanları temsil ettiğini göstermek ve insanları her yöneticiyi seçme illüzyonuyla oyalamak için olan bir aldatmaca aracından ibarettir; sonrasında yönetim tamamen yöneticinin kaprislerine göre şekillenmekte olup artık ne anketlerde ortaya çıkan halkın görüşünün ne de savaş karşıtı olduğu için seçilen bir yöneticinin davranışlarının halkla bir bağı kalmaktadır.

Bunun, Batı’da Yahudi varlığının Gazze ve Lübnan’da işlediği katliamlara karşı gösterilen şiddetli muhalefetle birleşmesi, sonra Batılı hükümetlerin, Yahudi varlığının katliamlarını gerçekleştirmesi için ona silah ve mühimmat sağlamaya devam etmesi, evet tüm bunlar, aklı başında olan herkese, demokrasinin yozlaşmış bir sistem olduğunu ve etrafını saran tüm o parlak ışıkların ise hakikatinin ortaya çıkmaması için gözlere serpilen kum taneciklerinden başka bir şey olmadığını göstermektedir.

İnsanlardan küçük bir azınlığın, halkın parasının büyük bir kısmını toplayıp sadece o azınlığın yararlandığı hesaplarda biriktirmesine imkân tanırken, halkın bu paradan mahrum kalmasına neden olan Batı sistemi işte budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi

Devamını oku...

Sudan’daki Durum ve Amerika’nın Hedefleri

Sudan’daki Durum ve Amerika’nın Hedefleri

Soru: “Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milisleri arasındaki çatışmalar son dönemde ülkenin güney-orta kesimindeki Kuzey Kordofan Eyaleti’nde zirveye ulaşmıştır...” (28.07.2026 el-Arab el-Cedid) Operasyonlar üç yılı aşkın bir süredir devam ediyor; özellikle de Hızlı Destek Kuvvetleri’nin 26 Ekim 2025 tarihinde El Faşir’i ele geçirmesinin ve ordunun El Faşir’den çekilmesinin ardından bile çatışmalar hala sürüyor... Amerikalı temsilci Massad Boulos’un 20 Haziran 2026 tarihinde üç aylık bir ateşkes sağlamak üzere sunduğu Amerikan önerisi de bu çatışmaların tırmanmasını dindirememiştir... Peki Sudan’daki durum nereye doğru gidiyor? Amerika, çözüm önerisiyle neyi hedefliyor? Ve yakın zamanda bir çözümün gerçekleşmesi mümkün mü? Allah mükafatınızı artırsın.

Cevap: Yukarıdaki soruların cevabının netleştirmesi için aşağıdaki hususlara bir göz atılması gerekir:

1- Hızlı Destek Kuvvetleri, 22 Şubat 2025 tarihinde Kenya’nın başkenti Nairobi’de “Sudan Anayasal Şartı”nı imzalamışlardır... Ardından “Sudan Kurucu İttifakı” resmen kurulmuştur... Bu ittifak (koalisyon) 26 Temmuz 2025 Cumartesi günü yaptığı açıklamada, ülkedeki resmî hükümete paralel bir hükümet kurulduğunu duyurmuştur... “Koalisyon sözcüsü Alauddin Nakd, Güney Darfur eyaletinin başkenti Nyala’dan X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, ittifak liderliğinin bir toplantı gerçekleştirdiğini ve Hızlı Destek Kuvvetleri lideri Muhammed Hamdan Daklu “Hamideti” başkanlığında 15 üyeli bir Başkanlık Konseyi kurulmasına, SPLM-N (Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey) lideri Abdülaziz el-Hilu’nun başkan yardımcılığına ve Muhammed Hasan et-Teayişi’nin de başbakanlığa getirilmesine karar verildiğini duyurmuştur...” (27.07.2026 El Cezire)

2- 26 Ekim 2025 tarihinde Hızlı Destek Kuvvetleri, Mayıs 2024’ten beri kuşatma altında tuttukları, Libya, Çad ve Darfur bölgesinin batı şehirlerine sınır olması nedeniyle stratejik bir konuma sahip olan, idari ve siyasi başkent olan, dolayısıyla ele geçirilmesi sembolik önem taşıyan, diğer yandan Darfur Sultanlığı’nın (1604-1874) tarihi başkenti olması, paralel kurucu hükümetin anlatısında burayı kontrol etmeyi büyük bir sembolik değere sahip kılan Sudan’ın batısındaki Kuzey Darfur eyaletinin merkezi El Faşir şehrini ele geçirdiklerini açıkladı. “Hızlı Destek Kuvvetleri, Pazar günü yaptığı açıklamada, bir yılı aşkın süredir kuşatma altında tuttukları El Faşir şehrinin kontrolünü ele geçirdiğini bildirdi. Bu gelişme, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Darfur’un beş eyaletinde de kontrolü ele geçirdiği ve ülkenin, Sudan Ordusu’nun kontrolündeki doğu ile Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kontrolündeki batı olmak üzere fiilen ikiye bölündüğü anlamına geliyor...” (28.10.2025 El Cezire) Darfur’un beş eyaletinden biri olan El Faşir, HDK’nin bu zamana kadar kontrolü ele geçiremediği tek eyalet olmuştu.

3- Böylece Darfur’un Hızlı Destek Kuvvetleri tarafından ele geçirilmesinin ardından bir müddettir ortamı hazırlamaya çalıştığı Amerika’nın Darfur’u Sudan’dan koparma planı adeta ete kemiğe bürünmüştür. Sudan ordusu da güya sistematik yıkımı ve sivillerin öldürülmesini önlemek amacıyla şehirden çekildiğini açıklayarak buna su taşımıştır. Oysa Amerika’nın bu planını ete kemiğe büründürmek için Amerika’nın talimatı ya da telkiniyle şehri Hızlı Destek Kuvvetleri’ne teslim ettiği çok iyi biliniyor. 03 Kasım 2025 tarihinde yayınladığımız soru cevapta bunu açıkça ortaya koyduk: “Amerika’nın, her iki ajanının heyetlerini Washington’da topladığını ayrıca teyit eden bir diğer husus da şudur: “Bir diplomatik yetkili dün Perşembe günü yaptığı açıklamada, Dörtlü Grubu oluşturan ülkelerin (Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır), tarafları üç aylık bir insani ateşkese zorlamak amacıyla bugün Washington’da Sudan ordusu ve Hızlı Destek Güçleri temsilcileriyle bir araya geleceğini söyledi. Kaynak, hedefin “ateşkesi kalıcı hale getirmek ve sivillere insani yardım ulaştırılmasını sağlamak için ortak bir baskı kurmak” olduğunu belirtti.” (24.01.2025 El Arabiya) Diğer bir deyişle, Hızlı Destek Güçleri’nin El Faşir’e girişi ile Sudan Ordusu’nun şehri boşaltmasının Washington’daki toplantıyla aynı zamana denk gelmesi, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, bu stratejik şehrin Hızlı Destek Güçleri’ne devredilmesi kararının Washington’da alındığını, Sudanlı tarafların da bu ihanet kararını sahada derhal yani iki gün sonra uygulamaya koyulduğunu, üçüncü gün de sonuç alındığını gösteriyor.”

4- Hızlı Destek Kuvvetleri’nin 26 Ekim 2025 tarihinde El-Faşir’in kontrolünü ele geçirmesinin ardından, 1 Haziran 2026’da paralel hükümetin Başkanlık Konseyi’nin, geçiş döneminde ulusal güvenlik ve savunma dosyalarının yönetimini organize etmek amacıyla birleşik bir ulusal ordu, güvenlik, savunma ve istihbarat ile ilgili kararlar aldığını açıklaması (01.06.2026 Sky News Arabia) aslında Amerika’nın El Faşir’i HDK’ye teslim etmeyi çok önceden planladığını gösteriyor. Bunun için sadece uygun zaman ve ortamı beklediği anlaşılıyor. ABD’nin, Nairobi şartı, paralel kabine ilanı, bakanlık atamaları ve ulusal ordu/istihbarat kararları ile sahada adım adım planlı bir devlet inşa ederek kontrollü bir şekilde Sudan’ı bölme stratejisi izlediği görülüyor. Önce Kenya-Nairobi’de imzalanan Sudan Anayasal Şartı ile batıda kurulacak yapının anayasal altyapısını hazırlamış, sonra Hamideti başkanlığında 15 üyeli paralel hükümetin kurulması ve Et-Teayişi’nin başbakan olarak atanması, ardından bakanlıklar ile bankacılık sistemine yönelik kararnameler ile bu yapının siyasi olarak kurumsallaştığını dünyaya ilan etmiştir... Geriye sadece başkenti Nyala olan paralel hükümeti, sembolik bir öneme olan ve halen eyaletin idari ve siyasi başkentliğini yapan El Faşir’e taşımak kalmıştır.

5- Bundan sonra, ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, mevcut fiili duruma teslim olmaya çağıran yeni bir Amerikan önerisi ortaya atmıştır. Boulos, Sudan hükümetine sunduğu güncellenmiş belgesinde “İnsani yardımların ulaştırılmasını ve ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını kolaylaştırmak, sivilleri, altyapıyı, kamu tesislerini ve hizmetlerini korumak ve bunların onarımı için çalışmak amacıyla ülke genelinde 90 günlük kapsamlı ve derhal geçerli bir insani ateşkes ilan edilmesi” teklifinde bulunmuştur. Boulos belgede ayrıca “insani yardımların ulaşımını kolaylaştırmaya, sivilleri korumaya ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşü için uygun koşulları hazırlamaya katkıda bulunacak sınırlı askeri çekilme operasyonlarını desteklemek üzere Afrika Birliği ve Arap Ligi’nin katılımıyla Birleşmiş Milletler’e bağlı bir mekanizmanın kurulmasını, anlaşmanın uygulanmasını denetlemek için bir koordinasyon komitesi ile ateşkes sırasında ortaya çıkabilecek her türlü anlaşmazlığın izlenmesi ve çözülmesi için mekanizmalar oluşturulmasını” önermiştir. Boulos belgede aynı zamanda, “kalıcı bir ateşkese ulaşmak ve sivil bir otorite tarafından yönetilen bir geçiş sürecini başlatmak amacıyla müzakere yapmak için ateşkes döneminden yararlanılması” çağrısında bulunmuştur. Ayrıca belgede “Kalıcı ateşkes ve buna bağlı güvenlik düzenlemeleri konusunda müzakereler yürütülmesi, gerektiğinde askerî birliklerin geri çekilmesi ve yeniden konuşlandırılması yönünde adımlar atılması, ilk aşamada özellikle Kuzey Darfur ve Kuzey Kordofan eyaletlerine öncelik verilmesi, tüm bu adımların Birleşmiş Milletler mekanizmasıyla uyum içinde yürütülmesi, silahsızlandırma, terhis ve yeniden topluma kazandırma programlarının uygulanması, silahlı güçlerin kamplarda toplanması ve buna bağlı diğer güvenlik tedbirlerinin hayata geçirilmesi.” çağrısı yapmıştır. Son olarak belgede Boulos; “seçilmiş bağımsız bir sivil hükümete karşı sorumlu, birleşik bir ulusal ordunun korunması ve Birleşmiş Milletler mekanizmasına dayanarak uluslararası gözlemcilerin konuşlandırılması” önerisinde bulunmuştur.

6- Amerikan önerisinde yer alan ateşkes, görünürde insani yardımların ulaştırılması gerekçesine dayandırılsa da, söz konusu ateşkesin Hızlı Destek Kuvvetleri gibi ayrılıkçı ve isyancı bir yapı ile yapılması, fiilen bu yapının varlığını tanımak ve mevcut konumunu meşrulaştırmak anlamına geliyor. Aynı şekilde belgede geçen “geri çekilme ve kuvvetlerin yeniden konuşlandırılmasını da kapsayan güvenlik düzenlemeleri” ifadesi, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin varlığının korunacağını ve faaliyetlerini sürdüreceğini açıkça gösteriyor. Belgede HDK’nin dağıtılması veya tamamen tasfiye edilmesinden hiç söz edilmemekte; aksine, HDK’nin yeniden konuşlandırılması çağrısında bulunarak dolaylı biçimde varlığını sürdürmesi talep edilmektedir. Böylece belge, ülkenin ordusu ile Hızlı Destek Güçleri gibi ülkeyi parçalamaya çalışanları bir tutmaktadır. Belgede ayrıca “insani yardımların ulaşmasını kolaylaştırmak, sivilleri korumak ve yerinden edilenlerin dönüşü için uygun koşulları hazırlamak” bahanesiyle “sınırlı askeri geri çekilme operasyonları” çağrısında bulunulmuştur. Bu da söz konusu milis güçlerin varlıklarına son verilmeksizin muhafaza edileceğini doğrulamaktadır. Belgede, “ülke genelinde 90 günlük kapsamlı ve derhal bir insani ateşkes ilan etmek” ve “kalıcı bir ateşkese ulaşmak ve sivil bir otorite liderliğinde geçiş sürecini başlatmak için ateşkes döneminden yararlanmak” çağrısında bulunulması, Hızlı Destek Güçleri’nin varlığının ve hakimiyetinin meşruiyeti kabul edildiği anlamına gelir. Zira belge, Hızlı Destek Kuvvetleri’ne ayrılıkçı ve isyancı bir güç olarak atıfta bulunmak yerine Sudan’ı bölmek için kurdukları ayrılıkçı hükümeti kabul etmektedir.

Bilindiği üzere bu son Amerikan önerisi yeni bir şey değildir; eski olup, 12 Eylül 2025 tarihinde Dörtlü Grup (ABD, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri) adına sunulan ve üç aylık insani ateşkesin ardından kalıcı ateşkese geçilmesini öngören önerinin güncellenmiş bir versiyonundan ibarettir.

7- Sudan hükümeti, 20 Haziran 2026 tarihinde kamuoyuna açıklanan Amerika’nın önerisine 25 Haziran 2026 tarihinde yanıt verdi. Ancak bu yanıtın ayrıntıları daha sonra kamuoyuna yansıdı. Nitekim el-Cezire, 10 Temmuz 2026 tarihinde resmî Sudanlı kaynaklara dayanarak hükümetin Amerikan önerisine verdiği cevabın ayrıntılarını yayımladı. Bu kaynaklara göre hükümet cevabında, “Hızlı Destek Kuvvetleri’nin, Amerikan-Suudi sponsorluğunda iki tarafın Cidde Bildirgesi’ni imzaladığı tarih olan 11 Mayıs 2023 tarihinden bu yana kontrol altında tuttuğu tüm şehirlerden çekilmesi şartıyla hükümetin savaşı müzakereler yoluyla bitirme ve 90 gün sürecek bir insani ateşkesi kabul etme taahhüdünü yenilediğini” ifade etmiştir. Hükümetin yanıtında ayrıca “Sudan’ın birliğinin ve toprak bütünlüğünün korunması, Sudan Silahlı Kuvvetleri’nin tek ve birleşik millî ordu olarak muhafaza edilmesi, bütün silahlı oluşumların bu orduya entegre edilmesi,
Sudan’ın iç işlerine yönelik dış müdahalelerin sona erdirilmesi, Hızlı Destek Kuvvetleri’ne silah ve yabancı savaşçı desteğinin durdurulması” hususları da yer almıştır. Sudan hükümetinin verdiği yanıtın ikinci sayfasında ise HDK’nın şehirlerden çekilmesi ve belirli bölgelerde toplanması için üç aşamalı bir plan sunulmuştur: Birinci aşama: 30 gün içinde uygulanacak olup Mavi Nil bölgesi, Kuzey Kordofan ile Kuzey, Orta ve Batı Darfur’dan çekilmeyi içerecek. İkinci aşama: Birinci aşamanın tamamlanmasından itibaren 30 gün içinde başlayacak olup Hızlı Destek Güçleri’nin Batı Kordofan ve Güney Darfur eyaletlerindeki şehirlerden çekilmesini kapsayacak. Üçüncü aşama: İkinci aşamanın uygulanmasından itibaren 30 gün içinde başlayacak olup; Doğu ve Güney Kordofan eyaletlerinden çekilmeyi içerecek. HDK ile müttefik olan Abdülaziz el-Hilu liderliğindeki Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey’in kalesi konumundaki Kauda da toplanma merkezi olarak belirlenmiştir. Hükümetin yanıtının üçüncü sayfasında ise “Özgür ve adil seçimler yapılana kadar sürecek geçici bir sivil hükümete ulaşmak amacıyla kapsayıcı bir Sudanlılar arası diyalog yoluyla siyasi sürecin ayrıntıları” yer almıştır. Dolayısıyla Sudan hükümetinin Hızlı Destek Kuvvetleri’nden kontrol ettiği şehirlerden çekilip belirli yerlerde konuşlanmasını talep etmesi, aslında onun varlığını, feshedilmemesini ve varlığına son vermemesini tanımak anlamına gelir. Kaldı ki Hızlı Destek Kuvvetleri’nin hükümetin çekilme veya müzakere taleplerine yanıt vermesi de kolay değildir. Aksi takdirde baştan isyan etmez, korkunç fiiller işlemez, bunca suçu işlemez, bu kadar zarara ve milyonlarca insanın yerinden edilmesine neden olmazdı. Dolayısıyla HDK meselesi, askeri güç kullanılarak kökten ortadan kaldırılmasıyla ancak kesin biçimde çözüme kavuşturulabilir.

8- Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos’un 20 Haziran’da Kahire’de açıkladığı bu plan dikkatlice incelendiğinde; bu ve önceki ateşkes planlarının aslında ABD’nin Darfur’u Sudan’dan koparma planına hizmet ettiği görülür. Başka bir ifadeyle ABD’nin şimdiye kadar sunduğu planlar ya Hızlı Destek Kuvvetleri’ni müzakere masasına oturacak ve muhatap alınacak bir yönetim yapısına ve siyasi programa sahip paralel bir siyasi varlık olarak göstermeyi amaçlamakta ya da sunduğu ateşkesler ile ABD, Sudan Ordusu’nun El Faşir’i geri almasının önünü tamamen tıkamak ve Hamideti’nin El Faşir üzerindeki kontrolünü perçinlemeyi hedeflemektedir. Bu nedenle Amerika’nın ya bizzat Massad Boulos ya da Dörtlü Grup aracılığıyla sunduğu ateşkes önerilerine bu gözle bakılması elzemdir. Yani Darfur’un ayrılmasını tamamlamak için kademeli bir hazırlık yapmak ve müzakere konusunu diğer çatışma bölgeleriyle ilişkilendirmek... Nasıl ki Güney Sudan’ın ayrılması uzun yıllara yayılan aşamalı bir süreç sonunda gerçekleştirildiyse, burada da benzer bir yöntemin izlendiği görülmektedir. Yoksa Sudan’da yaşanan insani kriz ne Amerika ne de Trump’ın umurunda değildir!

9- Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Darfur üzerindeki kontrolünü pekiştirmek amacıyla saldırılar, sadece Darfur’da değil; başta başkent Hartum olmak üzere Sudan’ın doğu eyaletleri ile Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kontrolüne geçen beş Darfur eyaletini birbirinden ayıran üç Kordofan eyaletinde de tırmanışa geçmiştir. Sudan ordusuna ait savaş uçakları, HDK’yı Kuzey Kordofan’ın başkenti El-Ubeyyid’e yönelik saldırılarından geri püskürtmek amacıyla birçok şehir ve köydeki HDK birliklerine hava saldırıları düzenlemektedir. HDK’nın Kordofan eyaletlerindeki saldırılarının ve El-Ubeyyid şehrini ele geçirme girişiminin temel amacının, çatışmaları Darfur’da kontrol altında tuttuğu bölgelerden uzaklaştırmak, dikkatleri oradan başka yöne çevirmek ve insanlara Darfur meselesini zamanla unutturmak olduğu anlaşılmaktadır. Zira HDK, asli hedefi olmayan başka bir bölgede savaşmaktadır. Etiyopya sınırındaki Mavi Nil bölgesinde de benzer durum yaşanmaktadır. Zira Sudan ordusu, 10 Temmuz 2026 tarihinde X platformundaki hesabından yaptığı açıklamada, HDK ve müttefiki SPLM-N’nin saldırılarını püskürterek ülkenin güneydoğusundaki Mavi Nil eyaletinde bulunan Daim Saad ve Yara bölgelerinde kontrolü sağladığını ve stratejik Kurmuk şehrini geri aldığını duyurdu... Böylece, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin tüm Darfur üzerindeki hakimiyetini sağlamlaştırmak ve Darfur’un yeniden rejimin kontrolüne geçmesinin bir müzakere konusu olmaktan çıkarılıp, müzakerelerin yalnızca çatışmaların sürdüğü diğer bölgeler üzerine yürütülmesini sağlamak amacıyla savaşın başka bölgelerde devam edeceği anlaşılmaktadır! Bu sebeple El-Ubeyyid şehri haftalardır son derece şiddetli karşılıklı saldırılara sahne olmaktadır... Birleşmiş Milletler de geçen mayıs ayında Kordofan bölgesinde saldırıların tırmanışa geçtiği uyarısında bulunmuş ve yalnızca Ocak-Nisan 2026 döneminde en az 880 sivilin hayatını kaybettiğini açıklamıştır. UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi) Başsavcı Yardımcısı Nezat Şemim Han da 16 Temmuz 2026’da BM Güvenlik Konseyi’nde verdiği brifingde, “Sudan’ın güneyindeki Kuzey Kordofan eyaletinin başkenti El-Ubeyyid şehrinde en ağır uluslararası suçların işlenmesi an meselesi olabilir. Daha fazla vahşetin yaşanmasını önlemek üzere harekete geçmek bu Konseyin ve tüm devletlerin sorumluluğundadır.” diye uyarıda bulunmuştur.” (16.07.2026 Anadolu Ajansı) Sudan’ın birliğini korumak ve her parçasını savunmak farz olsa da, yalnızca Kordofan eyaletlerine odaklanmak, Darfur’un eyaletlerini unutmak ve orduya bu bölgeleri ayrılıkçı HDK güçlerinden kurtarma çağrısında bulunmamak; Darfur’un fiilen ayrılmasını kabullenmek, ayrılışına sessiz kalmak ve diğer eyaletlere odaklanmak anlamına gelir! Bu nedenle söz konusu bölgelerde çatışmalar giderek şiddetlenmektedir. “Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milisleri arasındaki çatışmalar son dönemde ülkenin güney-orta kesimindeki Kuzey Kordofan Eyaleti’nde zirveye ulaşmıştır...” (28.07.2026 el-Arab el-Cedid) Böylece çatışmalar, Darfur dışındaki bölgelerde devam etmekte ve bir anlaşma imzalanması söz konusu olduğunda bu kuvvetlerin Darfur dışındaki bölgelerden çekilmesi üzerine müzakereler yürütmek ve Darfur’un ayrılmış olarak kalmasını sağlamak için ordu bu bölgelerde savaşmaya devam ettirilmektedir!

Son olarak ey Sudan halkı! Allah Subhânehu ve Teâlâ ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e karşı samimi ve ihlaslı kimseler olarak size daha önce defalarca yaptığımız çağrıyı yineliyor ve Allah’tan bu çağrının can kulağıyla dinlenmesini ve hayırlı bir karşılık bulmasını diliyoruz. Allah, salih kullarının velisidir.

“Ey büyük İslâm diyarı Sudan’ın aziz halkı! O Sudan ki ilk Müslümanların Sudan’da inşa ettiği ilk mescit olan Dunkula Mescidi’nin bulunduğu Sudan’dır... O Sudan ki Halife Osman RadıyAllahu Anh döneminde gerçekleşen büyük İslâm fethinin diyarı olan Sudan’dır! Öyle ki Osman RadıyAllahu Anh, Mısır valisine İslam’ın nurunu Sudan’a sokmasını emretmesi üzerine dönemin Mısır valisi, Abdullah bin Ebi es-Sarh komutasındaki İslam ordularını göndererek Hicri 31 yılında Sudan’ın fethi gerçekleşmiştir... Böylece Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın lütfuyla İslam, kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına kadar tüm Sudan’a hızla yayılmış, Müslüman halifeler döneminde de bu devam etmiştir...

Ey 1896’dan Birinci Dünya Savaşı’nın ortalarına (1916) kadar İngilizlere karşı cihat eden mücahit Sudan halkı! Ey güçlü takva sahibi kahraman Darfur Valisi mücahit âlim “Ali bin Dinar”ın şehit olduğu toprakların halkı! O Ali bin Dinar ki; Medine ve Şam halkının mikat yeri olan “Zülhuleyfe”nin onarılmasında ve bugün bile onun adıyla anılan “Ebyar-ı Ali” (Ali kuyuları) olarak bilinen hacılara su sağlayan kuyuların inşasında büyük pay sahibidir...

Ey Sudan halkı! Size sesleniyoruz, pişman olmadan ve pişmanlığın fayda etmeyeceği gün gelmeden önce hadi durumu düzeltin... Çatışan tarafların yakasına yapışın ve onları hakka zorlayın... Raşidi Hilâfeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e yardım edin. Çünkü Hilafette İslam ve Müslümanların izzeti, küfrün ve kâfirlerin zilleti söz konusudur... Allah’ın rızası ise hepsinden daha büyüktür...

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ“Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” [Kâf 37]”

Böylece Sudan; İslam ile yeniden güçlü ve izzetli hale gelecek, üzerinde “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” Ukab sancağı dalgalanacaktır.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ“O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.15 Safer 1448
M.29 Temmuz 2026

Devamını oku...

Âlimler İslam Ümmetinin Kandilleridir!

Tataristan Müslümanları Dini İdaresi Helal Standartları Komitesi Başkanı Abbas Şalyapuşkinov, 26 Temmuz 2026 tarihinde Tatar-İnform haber ajansına verdiği röportajda helal kavramını değerlendirirken şöyle dedi: Genel olarak helal, bir yaşam biçimidir; Müslümanın hayat tarzıdır ve hayatın bütün yönlerini kapsar. 2025 yılında kurulan sektörler arası ortak çalışma grubu kapsamında, sağlık hizmetleri ve ilaçlar, eğitim ile moda gibi alanları kapsayan ‘Helal Yaşam Tarzı’ eylem planı kabul edildi. Bugün helal, adeta çağın bir trendi hâline gelmiştir. Bu sebeple bu konu üzerinde titizlikle duruyoruz. Çünkü bu, Aziz ve Celil olan Allah’ın emridir; bunlar İslam’ın ve şeriatın esaslarıdır. Biz de çalışmalarımızı bu doğrultuda yürütüyoruz.”

Rusya Federasyonu’na bağlı, Türk nüfusunun en yoğun yaşadığı ve en büyük cumhuriyetlerden biri olan Tataristan, Rusya’nın İslam karşıtı politikalarını benimsemiş; “terörle mücadele” bahanesiyle başta Hizb-ut Tahrir gençleri olmak üzere İslami daveti taşıyan birçok Müslümana işkence uygulamıştır. Bugün ise Tataristan’ın Müslüman evlatları, Rusya’nın hedefleri doğrultusunda “özel askerî operasyon” adı verilen savaşa gönderilerek kanları heder edilmektedir. Nitekim Idel.Realii internet sitesinin istatistiklerine göre, cephede hayatını kaybeden Tataristanlıların sayısı 9 bini aşmıştır. Helal Standartları Komitesi Başkanı Abbas’ın bu gerçeklerden habersiz olması düşünülemez. Ancak tüm bunlara rağmen onun fetvalarının yalnızca gıda ürünleri ve ticari işlemlerle sınırlı kaldığını görmekteyiz.

Şimdi Abbas’a sormak gerekir: Şeriatın emir ve yasakları sadece gıda ve ticaret hükümlerinden mi ibarettir? Oysa konuşmanızda “Genel olarak helal bir yaşam tarzıdır, Müslüman bir kişinin yaşam biçimidir ve tüm yönleri kapsar” diyorsunuz; Peki İslam, gıda ve ticaret hükümlerini kapsadığı hâlde yönetim sistemi ve uluslararası ilişkilerle ilgili hükümleri kapsamıyor mu? Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu buyruğunu hiç duymadınız mı?

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir” [Nisa 141] O halde Tataristan’ın kâfir Rusya’nın hâkimiyeti altında bulunması dinen caiz midir? Müslüman Tatar halkının evlatlarının, kâfirlerin hedefleri uğruna cephelere gönderilip öldürülmesi şer’an doğru mudur? İslami daveti taşıyan Müslümanların hapsedilmesi ve zulme uğratılması şeran doğru mudur, meşru görülebilir mi? Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu buyruğu hiç işitmediniz mi?

صِنْفَانِ مِنَ النَّاسِ إذَا صَلَحَا صَلَحَ النَّاسُ وَإِذَا فَسَدَا فَسَدَ النَّاسُ، العُلَمَاءُ وَالأُمَرَاء “İnsanlardan iki sınıf var ki, onlar düzelirse tüm insanlar düzelir, onlar bozulursa tüm insanlar bozulur: Âlimler ve yöneticiler.” Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in varisleri olarak siz alimler, bu meseleler hakkında İslam’ın hükmünü açıklamak ve Müslüman Tatar halkını aydınlatmakla yükümlü değil misiniz? Eğer hakikati siz âlimler dile getirmezseniz, hak ne zaman ortaya çıkacaktır? Hakikatin sesi kim olacaktır?

Son olarak, Tataristan Müslümanları Dini İdaresi Helal Standartları Komitesi Başkanı Abbas Şalyapuşkinov şahsında bütün âlimlere Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu sözünü hatırlatmak isteriz:

إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَـئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyet yolunu -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.” [Bakara 159] Bu ayet, bir kişi âlim olur da takva sahibi olmazsa ve zalimlerin yüzüne karşı hakkı haykırmazsa, onda kesinlikle hiçbir hayrın bulunmadığını açıklamaktadır. Böyle biri gerçek anlamda bir âlim değil; bilgi sahibi olsa da dilsiz şeytan olmaktan öteye geçemez.

Ey İslam ümmetinin âlimleri! Sizler, bu vasıflarla anılıp Allah’ın lanetine uğrayanlardan mı olacaksınız; yoksa ümmete hakkı gösteren, yolunu aydınlatan ve ona rehberlik eden kandiller mi olacaksınız?

Devamını oku...

Camiler Yakılıyor, Müslümanlar Katlediliyor ve Ordularımız ise Sadece Seyrediyor! Ey Müslümanlar! Bu Daha Ne Zamana Kadar Sürecek?

Yahudi varlığı başbakanı Netanyahu, Batı Şeria’daki mevcut operasyonların genişletilmesini isteyerek ordusuna tam yetki verdi. Sözde “Ulusal Güvenlik Bakanı” Itamar Ben-Gvir ise, bir yerleşimcinin öldürülmesi ve üç kişinin yaralanmasının ardından bölgedeki askerî operasyonların daha da tırmandırılması çağrısında bulundu. Ben-Gvir, saldırganların çıktığı köy ve kasabalara “Gazze Şeridi’ndeki Beyt Hanun’a uygulanan muamelenin aynısının uygulanması gerektiğini” söyledi. Yahudi ordusu pazar günü de operasyonlarını sürdürürken, Yahudi yerleşimciler de Filistin halkına yönelik saldırılarına devam etti. İki mescidi, çok sayıda evi ve aracı ateşe verdiler; duvarlara “İntikam” ve “Mescitler bizi korkutmaz” gibi intikam çağrısı yapan sloganlar yazdılar.

Yahudi varlığı liderlerinin, askerlerinden ve yerleşimcilerinden bazılarının öldürülmesi veya yaralanmasına verdikleri tepki; İslam ümmeti ve ordularını ne kadar küçümsediklerini, geçici de olsa herhangi bir tepkiden zerre kadar korkmadıklarını göstermektedir. Yerleşimci sürüleri ve askerleri her gün Filistin’de, Gazze’de ve Batı Şeria’da Müslümanları öldürmekte; halkı yurtlarından sürmekte; geriye kalan evlerini ve topraklarını da ellerinden almaya çalışmaktadır. Bununla da yetinmeyip her fırsatta Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra yurdu olan Mescid-i Aksa’yı kirletmektedirler; şimdi ise kin, nefret ve aşağılamanın bir göstergesi olarak mescitleri özellikle hedef alıp ateşe vermektedirler.

Bugün Filistin’de Yahudi varlığının Filistin halkına ve mukaddesatına karşı bir suç işlemediği tek bir gün bile kalmamıştır. Onların sergilediği bu vahşet ve barbarlık, kameralar ve televizyon ekranları aracılığıyla bütün İslam ümmetinin ve kışlalarında bekleyen orduların gözleri önüne serilmektedir.

Ey İslam Ümmeti! Ordulardaki evlatlarınız, subaylarınız ve komutanlarınız, Filistin’in, Filistin halkının ve kutsallarının başına gelenleri sanki kendilerini hiç ilgilendirmiyormuş gibi daha ne zamana kadar seyretmeye devam edecekler?!

Orduların, Allah’ın çağrısına uyarak yaya ve binekli olarak sefere çıkması, Filistin halkını kurtarmak ve mübarek toprağı Yahudilerden temizlemek için Filistin halkının yardımına koşması, Filistin halkının ordular üzerindeki bir hakkıdır. Böylece hem kendileri hem de Filistin halkı dünya ve ahirette saadete erişmiş olacaktır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ “Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” [Tevbe 38]

Devamını oku...

Kutsallardan Taviz Vermek ve Yahudilerle Barış Yapmak, “Ulusalcılığın” Zehirli Meyvelerinden Biridir

Suriye Geçiş Dönemi Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara, 26 Temmuz 2026 tarihinde El Cezire kanalında gazeteci Ali ez-Zafîrî’nin sunduğu El-Mukabele programına konuk oldu. Programda yerel, bölgesel ve uluslararası birçok konu ele alındı. Programda Eş Şara’ya Yahudi varlığının giderek artan saldırganlığı ve ihlalleri karşısında Suriye’nin bu varlık ile ilişkisinin gelecekte ne olacağı; bunun yalnızca güvenlik anlaşması çerçevesinde bir sükûnet sağlanmasıyla mı sınırlı kalacağı, yoksa tam kapsamlı diplomatik ilişkilere kadar ilerleyip ilerlemeyeceği sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Bu durum, her aşamanın performansına bağlı. Yani eğer bir güvenlik anlaşması başarılı olur, hem (İsrail) tarafı hem de Suriye tarafı ileride yapılacak anlaşmanın tüm şartlarına bağlı kalırsa, bu durum kapsamlı bir barışın konuşulacağı ikinci bir aşamaya geçilmesini sağlar. Ancak bu, Suriye’nin işgal altındaki Golan üzerindeki hakkından vazgeçmesi anlamına gelmez.”

Kendisine Filistin devletinin kurulmasına ilişkin tutumu sorulduğunda ise Eş Şara, Suriye’nin bir Filistin devleti kurulmasını desteklediğini, geçen yıl Suudi Arabistan’ın Filistin devletinin tanınması için başlattığı girişim lehine oy kullandığını ve Suriye’nin bu “Arap yolu” ve Filistin durumuna ilişkin bağlayıcı uluslararası anlaşmalardan yana olduğunu ifade etmiştir.

Biz burada röportajda yer alan her konuyu tek tek değerlendirecek değiliz. Ancak iyiliği emredip kötülükten sakındırma ve her Müslümana nasihat etme görevimiz gereği, Şam’daki geçiş hükümetinin siyasetinin üzerine inşa edildiği temel ve bunun genel olarak Şam halkı üzerindeki tehlikeleri konusunda uyarıda bulunmak durumundayız.

Siyasi faaliyetlerin ve bunlara ilişkin sorulara verilen cevapların bölgesel (ulus-devletçi) düşünce ve milliyetçilik fikri üzerine bina edilmesi, gerçekte bizi Batılı sömürgecilerin geçmişte sürüklemek istediği karanlık tünele yeniden sokmaktan başka bir şey değildir. Bu karanlık tünel, bizden İslami kimliğimizi kaybetmemizi, ümmetimizin meseleleri ve Müslüman kardeşlerimiz karşısındaki Allah’a olan sorumluluğumuzu unutmamızı, bunun yerine sadece sömürgeci kâfirlerin bize dayattığı yapay sınırlar içerisinde kalan meselelerle ilgilenmemizi istemektedir.

Yahudi varlığıyla önce güvenlik anlaşmaları, ardından kapsamlı bir barış anlaşması yapılmasından ve Filistin Devleti’nin tanınmasından söz edilmesi; Filistin Devletinin yanı sıra toprağımızı gasp eden, mukaddesatımızı kirleten, Filistin’de, Suriye’de ve başka yerlerde halkımızı katleden Yahudi varlığının meşruiyetinin fiilen kabul edilmesi, ulusalcılığın zehirli meyvelerinden yalnızca biridir. Bu tohum; kafir sömürgecilerin, Allah’ın İslam ümmetinin fertlerini birbirine bağlamak için meşru kıldığı İslam bağını yok etmek amacıyla evlatlarımızın zihnine ektiği pis bir fikirdir. Oysa İslam bağı; ümmetin fikrini, duygularını ve davalarını bir kılan, başkalarına karşı tek bir el gibi birbirini desteklemesini sağlayan yegâne bağdır.

Dolayısıyla Filistin meselesi ve Filistin’in Yahudilerin pisliğinden temizlenmesi, mübarek Mescid-i Aksa’nın kurtarılması sadece Filistinlilerin sorumluluğu değildir; ırkı ve etnik kökeni ne olursa olsun tüm Müslümanların ortak sorumluluğudur. Çünkü Filistin’i fetheden Arap Hz. Ömer el-Faruk’tu; onu Haçlılardan kurtaran Kürt Selahaddin Eyyubi idi; onu muhafaza eden ise Türk Sultan II. Abdülhamid’di.

Filistin meselesini yalnızca Filistin halkının meselesi haline getirmek, Filistin ve halkına karşı yürütülen uluslararası komplonun bir parçasıdır. Bize karşı komplo kuran devletler yıllarca bunun için çalışmış ve nihayet 1974 yılında Rabat’ta düzenlenen 7. Arap Zirvesi’nde Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) “Filistin halkının tek meşru temsilcisi” ilan ettirmeyi başarmışlardır. Bu ise davanın tasfiye edilmesinin ön hazırlığı olmuştur. Bugün de o kararın acı sonuçlarını yaşamaktayız.

Yahudi varlığına dar milliyetçi bir bakış açısıyla yaklaşmak ve akidemizin gerektirdiği ideolojik tavrı sergilememek, Allah’ın üzerimize yüklediği sorumluluğu terk etmek anlamına gelir. Aynı zamanda Şam halkının devrim sürecinde yükselttiği bütün hedeflere, ilkelere ve değişmez esaslara sırt çevirmek demektir. Böyle bir yaklaşım, hâkimiyet kurma, yayılma ve nüfuzunu genişletme emelleri peşinde koşan Yahudi varlığını asla durdurmayacaktır. Suriye’nin güneyinde Yahudi varlığının gerçekleştirdiği işgal ve yaptığı küstahlıklar kimseye bir sır değildir. Bu varlıkla savaş kaçınılmaz ve farzdır; bu bir sınır savaşı değil, bir varoluş savaşıdır. Yahudiler bu savaşa hazırlanmaktadır. Biz de gafletimizden uyanmalı ve iş işten geçmeden bu savaşa hazırlanmalıyız. Zaferimizin Allah’ın bir vaadi olduğuna ve eğer biz gerçekten O’nun kulları olursak Allah’ın vaadinden asla dönmeyeceğine inanmalıyız.

Uluslararası planların peşinden gitmekten, özellikle de Yahudi varlığının bize karşı işlediği suçlarda en büyük ortağı olan Amerika’ya güvenmekten sakınmalıyız. Amerika, Yahudilerin bizi öldürmesini, topraklarımızı işgal etmesini ve mukaddesatımızı kirletmesini desteklemektedir. Bunun en açık örneklerinden biri de Amerika’nın Golan Tepeleri’nin Yahudi işgali altında olduğunu tanıması ve Kudüs’ü Yahudi devletinin başkenti olarak kabul etmesidir.

O halde sadece Allah’ın kulları olmaya çalışalım, sadece O’na tevekkül edelim ve O’nun dışındakilerle olan tüm göbek bağlarımızı keselim. Allah’ın indirdikleriyle hükmeden, davet ve cihat sancağını taşıyan, Mescidi Aksa’yı yeniden kurtaracak olan ve İslam’ı tüm dünyaya bir hidayet, rahmet ve nur mesajı olarak taşıyacak olan Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurmaya çalışalım. Şüphesiz bu, Allah’ın izniyle mutlaka gerçekleşecektir. Allah’tan bunun yakın olmasını niyaz ediyoruz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوءُوا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً “İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]

Devamını oku...

Filistin’in Kurtarılması Sadece Filistin Halkının Değil, Tüm İslam Ümmetinin Sorumluluğudur

Suriye Devlet Başkanı’nın, Yahudi varlığıyla ilişkilerine dair yaptığı; Suriye’nin onunla çatışmadan kaçındığını, onunla karşı karşıya gelmek gibi bir niyetlerinin bulunmadığını, çeşitli ülkelerin katılımıyla Yahudi varlığıyla bir güvenlik anlaşmasına varılması için çalıştıklarını ve bu anlaşmanın başarıya ulaşmasının “kapsamlı bir barışın” önünü açabileceğini, bununla birlikte Suriye’nin işgal altındaki Golan Tepeleri üzerindeki haklarından vazgeçmeyeceğini ifade eden açıklamaları; hiç şüphesiz bütün samimi Müslümanlar ve devrimciler açısından büyük bir hayal kırıklığı oluşturmuş, üzerinde durulması gereken ciddi bir mesele hâline gelmiştir.

Yahudi varlığı, Filistin’i gasp eden bir varlıktır. Filistin; Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra ve Miraç yolculuğunun gerçekleştiği belde, fatihlerin ve kahramanların diyarı, mahşer ve neşir yurdu, Müslümanların ilk kıblesi ve Harem-i Şeriflerden üçüncüsünün bulunduğu mübarek İslam toprağıdır. Şehitlerin kanlarıyla sulanmış bu İslam toprağını, Filistinli olmayan ümmetin Faruk’u Ömer RadıyAllahu Anh ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ashabı fethetmiş; Kürt olan Selahaddin Eyyubi kurtarmış ve Osmanlı olan Sultan II. Abdülhamid muhafaza etmiştir. Dolayısıyla Filistin, Müslüman beldelerin incisidir, gözbebeğidir. Yüz binlerce Müslüman onu ve kutsiyetini savunmak için canını vermiştir. Bu sebeple Filistin, yalnızca Filistin halkına ait değildir; dünyadaki herhangi bir devletin, yönetimin veya örgütün de tek başına tasarrufunda değildir.

Yahudilerin Filistin’i işgal etmesiyle ortaya çıkan mesele, sadece Filistin halkının değil, bütün İslam ümmetinin meselesidir. Bu gerçek ümmetin vicdanında ve akidesinde kesin olarak yer etmiş olup, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu ayeti var oldukça da varlığını sürdürecektir:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescidi Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescidi Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” [İsra 1] Nitekim Şam devrimcileri de tâğût Beşşar’a karşı devrimlerinin ve onun rejiminden kurtulma mücadelelerinin en hararetli anlarında, “Milyonlarca şehit olarak Kudüs’e gidiyoruz” ve “Halk Filistin’in kurtuluşunu istiyor” gibi sloganları sıkça dile getirmişlerdir.

Batı’nın istediği siyasi kurallar çerçevesinde düşünmek, sömürgeciliğin ve işgalin devam etmesi anlamına gelir. Oysa ümmetin izzetine ve kurtuluşuna giden yol; sömürgecilerin İslam ümmetini parçalamak ve her bir ülkeyi tek başına avlamak için inşa ettiği Sykes-Picot hapishanesini sağlamlaştırmaktan değil, Yüce Allah’ın kitabına ve Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetine dayanan gerçek bir birlikten geçer. Bu nedenle Suriye halkının Yahudi varlığıyla olan sorunu yalnızca Golan’ın işgaliyle sınırlı değildir; aksine bu sorun Müslümanların topraklarının her bir karışının işgaliyle ilgilidir.

Bu sebeple Sykes-Picot kutusu içinde düşünmeye geri dönmekten, sömürgecilerin şartlarına boyun eğmekten, aşamacılık fikirleriyle nefsi kandırmaktan, statükoya teslim olmaktan ve mevcut duruma razı olmaktan şiddetle sakınılmalıdır! Eğer Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve güzide ashabı, zayıflıklarına ve ihtiyaçlarına rağmen mevcut duruma ve realiteye razı olsalardı, İslam hiçbir zaman ayakta kalamazdı ve İslam nimeti bugün bizlere kadar ulaşamazdı. Bizler şu şiarın ümmetiyiz:

وَاللهِ لَوْ وَضَعُوا الشَّمْسَ فِي يَمِينِي، وَالْقَمَرَ فِي يَسَارِي عَلَى أَنْ أَتْرُكَ هَذَا الْأَمْرَ حَتَّى يُظْهِرَهُ اللهُ، أَوْ أَهْلِكَ فِيهِ مَا تَرَكْتُهُ “Ey amca! Allah’a yemin ederim ki güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de bu davadan vazgeçmem, Ya Allah bu dini hâkim kılar ya da ben bu yolda yok olur giderim.”

Böylesine teslimiyetçi kavramlar, fedakârlıklar ve kanlarıyla bu asrın en azılı çeteleri ve tağutlarını bile deviren bir halka asla yakışmaz. Zira bu tür kavramlar ümmete şimdiye kadar zilletten, sömürgecilikten, parçalanmışlıktan ve İslam beldelerinin kaybından başka hiçbir şey kazandırmamıştır.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER