Salı, 23 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Üç Yıllık Soykırım: Peki Çözüm Nedir?

  • Kategori Amerika
  •   |  

Kanın ve gözyaşının dinmediği koca üç yıl geride kaldı. Soykırım tüm hızıyla sürüyor, Gazze, aralıksız bombardıman altında yerle bir edilmeye, çocukları katledilmeye ve boğazlanmaya devam ediyor. Hava saldırısının olmadığı, bir yakının kaybedilmediği, bir binanın çökmediği ya da koca bir kampın yok edilmediği tek bir gün bile geçmiyor. İnsanlar için ne bir ateşkes var ne de bir soluklanma ne herhangi bir müdahale eden var ne de emniyet ve huzurdan eser var.

 Kesintisiz süren koca üç yıllık soykırımın ardından hâlâ cevaplanması gereken şu soru zihinleri meşgul ediyor: Çözüm ne?

Gazze Bir Ayna

 Gazze’deki soykırım, ümmetin onurunu, izzetini ve fedakârlıklarını yansıtan, aynı zamanda kalkanımız olan Hilafet Devleti’ni kaybettiğimiz günden beri aldığımız derin yaraları gözler önüne seren bir aynadır.

Bu ayna, aynı zamanda sömürgeci güçlerin ikiyüzlülüğünü, çifte standartlarını ve İslam’a karşı besledikleri köklü düşmanlığı, uluslararası hukukun ve kurumlarının aciz, kıymetsiz ve bizzat o güçlerin ajandalarına boyun eğmiş hakiki yüzünü gözler önüne sermektedir.

Daha da acı olanı ise bu aynanın İslam beldelerindeki yöneticilerin ihanetini tescillemiş olmasıdır. Onlar Filistin’i ve halkını savunmak yerine sömürgeci efendilerinin yanında yer almışlar, Müslüman orduların ellerini kollarını bağlamışlar, sınırların açılmasını isteyen halkların karşısında durmuşlar ve sonunda soykırım ve aç bırakma politikasını sürdüren Siyonist varlığının adeta demir kubbesi olmuşlardır. Tüm bunlara ve hayal edilebilecek en zor şartlara rağmen Gazze halkı sebat etmiş ve teslim olmayı reddetmiştir. Ümmet de sessiz kalmamış, tam tersine, Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözünü ete kemiğe büründürmüşlerdir:

  مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى“Birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamette ve birbirlerine atıfet göstermekte müminlerin misali, bir beden misalidir ki, ondan bir uzuv hastalandığında, bedenin sair azasını da uykusuzluk ve ateş sarar.”[Buhari]

“Savaş” olarak adlandırılan şey, artık Gazze’deki Müslümanlara karşı, yalnızca imanlarından dolayı yürütülen bir etnik temizliğe dönüşmüştür. Bu etnik temizlik, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın haklarında tam bir sûre indirdiği Ashab-ı Uhdûd’u hatırlatmaktadır:

وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلَّا أَن يُؤْمِنُوا بِاللهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ“Onlardan ancak Aziz ve Hamid olan Allah’a iman ettikleri için intikam aldılar.”[Buruc 8]

Bu nefret, haset ve korkudan beslenmektedir. Bu nefret, hakkı bilip sonra onu kabul etmeyen, ardından onu kabul eden herkese düşmanlık besleyen bir hasettir. Bu haset sahipleri, hakkın ortaya çıkıp kendi çarpık yollarını rezil etmesinden korkmaktadırlar. Allah Subhânehu ve Teâlâ bunu şöyle açıklamıştır:

وَدَّ كَثِيرٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُم مِّن بَعْدِ إِيمَانِكُمْ كُفَّاراً حَسَداً مِّنْ عِندِ أَنفُسِهِم مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّ“Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, nefislerindeki haset yüzünden sizi imanınızdan sonra yeniden küfre döndürmek isterler.”[Bakara 109]

Mümin, her işinde her zaman Yaratıcıya boyun eğmesiyle temayüz etmiştir. Müslüman her zaman kendi hevasını bir kenara bırakır ve yalnızca Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya kulluk eder. Allah’a tevazu göstererek alnını yere koyar ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan başka herhangi bir kanun koyucu veya egemenlik sahibini tanımayı kesinlikle reddeder. Bütün yıkıma rağmen Yüce Allah’ın kudret ve rahmetinin ayetleri hala görünür olmaya devam etmektedir. Zira Gazze halkı hala dimdik ayaktadır, anneler hala çocuklarını doğurmaya, aileler de hala umuda tutunmaya devam etmektedirler. Neredeyse her şeyini kaybetmiş olan Gazzeliler, sözde de fiiliyatta da imanlarından asla vazgeçmeyeceklerini tüm dünyaya haykırmaktadırlar.

İhanet ve İki Devletli Çözüm

İki devletli çözüm planı, mübarek toprak Filistin’i özgürleştirmek yerine işgali daha da sağlamlaştıracaktır. Bu plan Siyonist varlığa meşruiyet kazandıracak ve onun varlığını güvence altına alacak, gerçek egemenliği bulunmayan aciz bir Filistin yönetimi oluşturacaktır. Gerçekte bu planın yaptığı şey, mevcut durumu yeniden paketlemekten ibarettir. Bu plan sömürgeci güçlere ve Arap rejimlerine mübarek toprakta dökülen Müslüman kanından ellerini yıkama imkânı verecektir. Planın daha tehlikeli bir hedefi daha bulunmaktadır: Ümmet içerisinde gerçekçilik ve yenilgicilik kültürünü yaymak. Her nesil kısmi uzlaşmaları ve tavizleri kabul ettikçe İslam’ın düşmanları daha fazlasını istemek konusunda cesaretlenmekte, böylece dikkatler kurtuluşun doğru yolundan uzaklaştırılmaktadır.

Bu yeni bir şey değildir. 1959 yılından bu yana Washington, Müslümanları Filistin “devleti” vaatleriyle uyuturken Siyonist varlığı korumak amacıyla Filistin meselesini kontrollü bir projeye dönüştürmek için titizlikle çalışmaktadır. Camp David’den Oslo’ya, İbrahim Anlaşmaları’ndan Biden ve Trump’ın önerilerine kadar özde hiçbir değişiklik olmamıştır, hep aynı kalmıştır: Filistinlilere egemenliği olmayan bir özerklik ve ordusu olmayan bir polis gücü sunulmak istenmektedir.

İster Cumhuriyetçiler ister Demokratlar olsun, politika aynıdır: İşgali güvence altına almak, Müslümanların öfkesini emmek ve ümmeti sonu gelmeyen müzakerelere yönlendirmek. Müslümanlar ne zaman ayağa kalkmaya başlasa yeni bir “çözüm” safsatası ortaya atılmaktadır. Oslo, yol haritaları, barış görüşmeleri, ateşkesler veya Trump’ın “Barış Konseyi” için sunduğu yirmi maddelik plan, bu çözüm safsatalarından sadece bir kaçıdır. Bunlar, ilerleme vaat edip ama aslında felçten başka bir şey getirmeyen “çözüm” planlarıdır. Bu yanılsamalar, ümmeti onların “barışını” kaçınılmaz bir kader olarak kabul edinceye kadar uyuşturmaktadır.

Ümmetin önündeki yol, açık ve berrak kalmalı; ümitsizlik ve yorgunluk saikiyle sömürgeci çözümün tuzağına düşmemelidir. Bu çözüm, geçici bir rahatlama sağlarken, Siyonist varlığın mübarek toprak üzerindeki hâkimiyetini sürdürmesine imkân vermektedir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ“Mümin bir delikten iki kez ısırılmaz”[Buhari]

Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır, Ürdün, Endonezya, Pakistan, Katar ve BAE yöneticilerinin Amerika’nın hizmetkârları olarak bu projeye katılmaları ve böylece Amerika’nın Gazze’nin geleceği üzerindeki nüfuzunu daha da pekiştirip Gazze’yi sözde “Orta Doğu Rivierası”na dönüştürme girişimine ortak olmaları şaşırtıcı değildir. Gazze’nin işgali, yabancı güçlerin, yatırımcıların, siyasi elitlerin ve savaş suçlularının yönettiği idari bir meseleye indirgenmiştir. Bu, insani maske takmış bir “vekalet hegemonyasıdır”.

Açık Bir İslami Çözüm

Gazze bize kınamaların tankları durdurmadığını, BM kararlarının bombaları durduramayacağını ve direniş iradesinin tek başına özgürlük getiremeyeceğini öğretmiştir. Ümmet, iki milyar Müslüman, devasa zenginlikler ve güçlü ordular gibi muazzam kaynaklara sahiptir. Bizi engelleyen şey imkân ve yetenek eksikliği değil, tepede bulunanların ihanetidir.

Üç yıl, Müslümanların kendileriyle değişim arasındaki duvarın, Müslüman ordularının Gazze’ye ve mübarek topraklara ilerlemesini engelleyen zalim yöneticiler olduğunu görmeleri için yeterli değil midir? Bu yöneticiler, sömürgecilerin çıkarlarını korumakta, Müslümanların servetlerini Batı’ya peşkeşe çekmektedirler! Peki ya halklarına ve onların davasına hizmet etmesi gereken ordulara ne demeli? Gazze’deki bu soykırım, Gazze’yi satan ve kendilerini zincirlere vuran bu yöneticileri ortadan kaldırmak için orduları harekete geçirmeye yetmedi mi?

Gazze yalnızca “insani” veya “siyasi” bir kriz değildir. Mübarek toprak askerî olarak işgal altındadır ve çözümü de ümmetin ordularının elindedir. Soykırımın başlangıcından beri, hatta onlarca yıldır Hizb-ut Tahrir tek gerçek çözüme çağırmaktadır: Askeri işgal, askeri müdahale gerektirir. Bu hem şer’î bir vacip hem de akli bir sonuçtur.

Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın yardımı, ancak istenen zafere ulaşmak için meşru ve doğru amelin yerine getirilmesiyle gelir. Filistin’in kurtuluşu için yapılması gereken tek doğru eylem, Müslüman ordularını harekete geçirmek, Müslümanların hain yöneticilerini ortadan kaldırmak ve İslam yönetimini kurmaktır.

 Ümmet uyanmıştır artık. O yüzden sebat etmeli, korkmamalı, taviz vermemeli ve acil sıkıntıları hafifletmek için samimi niyetlerle yapılmış olsa bile, acıyı uzatan gerçekçilik ve uzlaşma adımlarını tekrar tekrar atmamalıdır.

وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin Eğer iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.”[Ali İmran 139]

Görevimiz yalnızca Siyonist varlığın zulmüne karşı koymak değil, Filistin’in tamamen kurtuluşu için çalışmaktır. Bu ise gösterilerden veya müzakerelerden daha fazlasını; Nübüvvet metodu üzere Hilafet’in yeniden kurulmasını ve İslam ordularının harekete geçirilmesini gerektirir.

Amerika’daki Müslümanlara Çağrı

 Amerika’daki Müslümanların özel bir sorumluluğu bulunmaktadır.

Birincisi: Amerika’nın İslam beldelerindeki zulmün devam etmesindeki rolünü anlamamız gerekir. Trump da Biden da Siyonizm’e bağlılıklarını açıkça ilan etmiş, işgale silah ve para sağlamış, buna karşılık içerideki muhalefeti susturmuşlardır.

İkincisi: Siyasi çalışma yalnızca lobi faaliyetleri, seçimler, dua ve sadakayla sınırlı kalmamalıdır.

Üçüncüsü: Gerçek çözüm ne ‘iki devletli çözüm’ ne de Batı’nın dayattığı herhangi bir sözde ‘barış’ planıdır.

Görevimiz İslam’ın saf fikirlerini açıklamak, toplumlarımız içerisinde düzenli ve kolektif biçimde çalışmak ve Gazze’nin acısını İslam’daki adalet düzenini yeniden ihya etmeye yönelik daha geniş projeyle ilişkilendirmektir. Faaliyetlerimiz Müslüman ordularına Gazze’yi kurtarma, Müslümanların yöneticilerini değiştirme ve Müslüman beldelerinde Nübüvvet metodu üzere Hilafeti yeniden kurma çağrısı yapma üzerine yoğunlaşmalıdır.

Gazze’nin direnişi Batı’daki Müslümanlara bir mesajı vermektedir: Edilgen seyirciler olamayız. Sorumluluğumuz konforlu bir aktivizme çekilmek değil, doğrudan zulüm güçlerinin karşısında durmaktır. Zira savaş sadece onların savaşı değil, aynı zamanda bizim de savaşımızdır. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem bizi şu sözleriyle uyarmıştır:

مَا مِنِ امْرِئٍ يَخْذُلُ امْرَأً مُسْلِماً فِي مَوْضِعٍ تُنْتَهَكُ فِيهِ حُرْمَتُهُ وَيُنْتَقَصُ فِيهِ مِنْ عِرْضِهِ إِلَّا خَذَلَهُ اللَّهُ فِي مَوْطِنٍ يُحِبُّ فِيهِ نُصْرَتَهُ“Hürmetsizlik ve şerefine tecavüz edilen bir yerde, Müslümanı yardımsız bırakan kimseyi Allah da yardıma muhtaç olduğu bir yerde öyle bırakır.” [Ebu Davud]

 Gazze, ümmetin aynasıdır. Yıkıntıları, bizim ne kadar zayıf olduğumuzu gösterdiği gibi direnişi de aslında bizim ne kadar büyük bir potansiyele sahip olduğumuzu göstermektedir. Gazze’nin yetimleri, yöneticilerimizi gönül zindanlarına mahkûm ederken aynı zamanda vicdanlarımızı da uyandırmaktadır. Gazze’nin gösterdiği ve sergilediği sebat ve kararlılık, aç bırakma ve kuşatma altında dahi iman kıvılcımının söndürülemeyeceğini ispatlamaktadır.

Ümmetin kaderi; ihlaslı bir liderlik altında yeniden ayağa kalkmakta, İslam’ın adaletini insanlığa taşımakta ve Mescid-i Aksa’yı ilahî emanetinin bir parçası olarak özgürleştirmekte yatmaktadır. Tarih ya hak üzerindeki sebatımıza ya da uzlaşmaya teslim oluşumuza şahitlik edecektir. Gazze’nin kanı ve halkının metaneti tek bir neticeyi işaret etmektedir: Çözüm, Nübüvvet metodu üzere Hilafet’in ikamesidir ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın vaadi gerçekleşinceye kadar artık Hilafet için çalışmanın zamanı gelmiştir:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar.”[Nur 55]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.”[Enfal 24]

Devamını oku...

Ey Yemen Halkı! Kanınız Birbirinizi Öldürmek İçin Değil, Beytülmakdis’in Kapılarında Yahudilerle Savaşırken Akmalıdır Peki Aklıselim Sahipleri Nerede?!

 Sözde Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi’nin 5 Ekim 2026 Pazartesi günü, Husi grubunu ortadan kaldırmak amacıyla “Yemen Şafağı” askerî operasyonunun başlatıldığını duyurmasıyla birlikte Yemen’deki çatışmaların ve ölümlerin şiddeti daha da artmıştır. Kan sel gibi akmakta; etrafa saçılmış cesetler vadileri, sahilleri ve dağları doldurmaktadır. Buna sosyal medyada tarafların mensupları arasında yürütülen çirkin kışkırtmalar, bölgesel ve mezhebi temelde yapılan iğrenç karşılıklı suçlamalar da eşlik etmektedir. Bu katliam, uzun süredir yalnızca Yemen halkına değil, genel olarak Müslümanlara karşı suç işleyen ve Amerika’nın talimatlarıyla bu savaşın çarkını döndüren Suudi Arabistan’ın destek ve yardımıyla gerçekleşmektedir.

Bu operasyonun duyurulması, genel seferberlik ilanından ve askerî çatışmaların tırmanmasından birkaç gün sonra gerçekleşmiştir. El-Alimi’ye bağlı güçler Muha’ya ve Husi grubunun kontrolündeki diğer bölgelere doğru ilerlemeyi hedeflerken, Husi grubu ise hâlihazırda şiddetli çatışmaların yaşandığı Taiz vilayetini kontrol altına almayı, ardından el-Alimi Konseyinin kontrolündeki diğer bölgelere ilerlemeyi amaçlamaktadır. Özellikle batı sahili ve Marib cephelerinde hangi tarafın ilerlediğine ilişkin birbiriyle çelişen haberler gelirken, Husiler Necd ve Hicaz şehirlerindeki havalimanlarına balistik füze saldırıları düzenlemektedir. Buna karşılık Riyad da başkent Sana’nın yanı sıra Taiz, Saada, Marib, Beyda ve Yemen’in batı sahilindeki Hudeyde vilayetlerine hava saldırıları düzenlemeye devam etmektedir.

Amerika ise aynı gün, yani Pazartesi günü operasyonla ilgili iki açıklama yapmıştır. Bunlardan ilki ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ya aittir. Rubio yaşananları, toprakların geri alınmasına yönelik bir “karşı saldırı” olarak nitelendirmiş ve “Washington bunun gerçekleşmesini bekliyordu.” demiştir. İkinci açıklama ise Trump’tan gelmiştir. Trump, Nebraska eyaletindeki bir seçim mitingine katılmak üzere Beyaz Saray’dan ayrılırken gazetecilere yaptığı açıklamada “Yemen Şafağı” operasyonuyla ilgili olarak “Operasyonun son derece iyi ilerleyeceğini.” söylemiştir. Bütün bunlar, Yemen’de 12 yıldır süren çatışmaların tamamının, nesli ve ekini yok etmek ve Yemen’i tamamen kendisine tabi kılmak için Amerika’nın gözetimi altında gerçekleştiğini göstermektedir.

 Avrupalılar da gelişmelerin dışında değildir. Yemen Şafağı Operasyonu’nun başlamasıyla eş zamanlı olarak İngiltere ve Fransa, Husi saldırılarına karşı koyabilmesi için Riyad’a gelişmiş askerî kaynaklar ve hava savunma sistemleri sağlama taahhüdünde bulunmuşlardır. Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas ise Kızıldeniz’deki AB Aspides Operasyonu’na katılan savaş gemilerinin sayısının artırılması çağrısında bulunmuştur. Avrupa Birliği, Husilerin Yemen içindeki ve dışındaki saldırılarını kınayarak bunları bölgesel istikrarı ve barış çabalarını baltalayan “tehlikeli bir tırmanış” olarak nitelendirmiş ve saldırıların derhâl durdurulmasını talep etmiştir.

Hizb-ut Tahrir / Yemen Vilayeti olarak biz, Yemen halkımıza şunları söylüyoruz:

1- Çatışan her iki taraf da yani hükümet de Husiler de İslam ile hükmetmemekte; bilakis kapitalist sistemle hükmetmekte ve Birleşmiş Milletler ile onun özel temsilcisinin yönlendirmelerine boyun eğmektedirler. Oysa Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً“Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasûl’e götürün; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”[Nisa 59] Dolayısıyla gerek bu tarafların gerekse arkalarında bulunan Suudi Arabistan, BAE ve İran gibi bölgesel devletlerin tamamının reddedilmesi gerekir.

2- Devam eden bu çatışmanın amacı, sizi kontrol altına almak ve Rabbinizin şeriatına aykırı olan bir sistemin çatısı altında tutmaktır. Böylece tağutun hükümlerine boyun eğmeniz, üzerinize vergilerin ve çeşitli mali yükümlülüklerin yüklenmesi ve sıkıntılı, dar bir hayat içerisinde yaşamaya devam etmeniz amaçlanmaktadır. Gerçeklik de bunu açıkça göstermektedir. Her iki tarafın kontrolündeki bölgelerde halkın kötü şartlar altında yaşadığı ayan beyan ortadadır. Her iki taraf da özellikle Babülmendep Boğazı’nda, genel olarak ise Yemen’de Batılı sömürgeci devletlerin hâkimiyet kurmasına hizmet etmek ve bunu kolaylaştırmak konusunda birbiriyle yarışmaktadırlar. Yaptıkları açıklamalar bunun en iyi kanıtıdır. Nitekim sözde meşru hükümetin Başbakanı Şayi ez-Zindani, 6 Ekim 2026 tarihinde bölgenin güvenliğinin korunmasından ve Kızıldeniz ile Babülmendep’te uluslararası deniz ulaşımının güvence altına alınmasından söz etmiştir. Diğer tarafta ise Husi grubunun resmî sözcüsü Muhammed Abdüsselam da Maskat’taki Amerikan Büyükelçiliğini ziyareti sırasında Amerika’ya, Amerikan gemilerinin seyrüsefer güvenliği konusunda güvence vermiştir!

3- Bütün savaşçılar derhâl kendi bölgelerine dönmeli ve cephelerde yüzlerce askerin, şehir ve köylerde ise yaşlıların, kadınların ve çocukların hayatına mal olan bu kan gölüne ve vahşi çatışmaya son vermelidirler. Dolayısıyla işbirlikçi liderliklerin savaş çağrılarına kulak vermeyin. Zira sizler tek bir akidenin mensuplarısınız. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُتَعَمِّداً فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِداً فِيهَا وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظِيماً“Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içerisinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap eder ve lanet eder. Onun için büyük bir azap da hazırlamıştır.”[Nisa 93] Bu kanları birbirinizle savaşırken değil, Mescid-i Aksa’nın kapılarında Yahudilerle savaşırken akıtın; çünkü bu kanın akması gereken yer orasıdır.

4- İçinden geçtiğiniz bu fitne, eğer aklınızı başınıza alıp doğru yolu izleyenlerin yoluna dönmezseniz sizi ezip geçecektir. Akide kardeşlerinize karşı nasıl silah doğrultabiliyorsunuz? Kendi bölgelerinizden kalkıp kardeşlerinizle savaşmak için nasıl onların bölgelerine gidebiliyorsunuz?! Bir taraf Suudi Arabistan’ın, Amerika’nın ve Yahudi varlığının araçlarını ortadan kaldırma bahanesiyle savaşırken, diğer taraf ise İran’ın ve Amerika’nın araçlarını ortadan kaldırmak iddiasıyla savaşmaktadır. Savaşın en önemli tarafı Amerika iken tek bir askeri bile ölmemekte; sizin aranızdaki savaşı gülerek ve sevinerek yönetmektedir... Hiç öğüt alacak kimse yok mu?

5- Yemen’in yönetimi için birbiriyle çatışan her iki taraf da bu ülkeyi yönetmeye layık ve ehil değildir. Tepeden tırnağa kadar kana bulanmışlardır ve onu basite almışlardır. Oysa Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَزَوَالُ الدُّنْيَا أَهْوَنُ عَلَى اللَّهِ مِنْ قَتْلِ مُؤْمِنٍ بِغَيْرِ حَقٍّ“Şüphesiz dünyanın yok olması Allah katında Müslüman bir kişinin öldürülmesinden daha ehvendir.” Onlar, altmış yıldır ülkeyi bölünmüşlük içinde yönetenlerin birer kopyasıdır; Zira Yemen halkını kalkındıracak şer’î bir projeye sahip değillerdir.

Halbuki insanları yönetmek isteyen kimselerin izlemesi gereken yol bellidir, bir sır değildir. Allah’ın Kitabı’nda yazılıdır ve asla silinmeyecektir; Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetinde zikredilmiştir ve asla unutulmayacaktır. İzlenmesi gereken yol; Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmek, beşerî sistemleri reddetmek ve sömürgeci kâfirlerin elini kesmektir. Bu yol izlendiğinde Yemen, Arap Yarımadası birliğinin nüvesi haline gelecek, diğer İslam beldeleri ona katılacak, İslam, tüm dünyaya bir nur ve hidayet risaleti olarak taşınacak, insanlar İslam’ın gölgesinde huzur bulacaklardır. Yemen halkı da Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın vadettiği ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurarak hem bu dünya da hem de ahirette kurtuluşa ereceklerdir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ“Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”

İşte Hizb-ut Tahrir olarak bizim, iman ehlinden olan Yemen halkına sunmakla yükümlü olduğumuz köklü çözüm budur. Bizim söylediğimiz bu köklü çözüm bir hayal ürünü değildir; aksine bir realitedir, zira biz bu çözümü gerçekleştirecek tüm hazırlık ve kadroya sahibiz.

هَذَا بَلَاغٌ لِّلنَّاسِ وَلِيُنذَرُوا بِهِ وَلِيَعْلَمُوا أَنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَلِيَذَّكَّرَ أُولُو الْأَلْبَابِ“İşte bu, kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak bir tek İlah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara bir bildiridir.”[İbrahim 52]

Devamını oku...

Yahudi Varlığı ve Yerleşimci Sürüsünün Suç ve Zorbalığı Batı Şeria ve Kudüs’te Eğitimi de Hedef Alıyor, Peki Ümmet Bu Sefalete Son Vermek İçin Ne Zaman Harekete Geçecek?!

 Birleşmiş Milletler, 2026 yılının ilk yarısında Batı Şeria’da eğitimle bağlantılı 224 olay kaydetmiştir. Bu olaylardan 152 okul, 20 binden fazla kız ve erkek öğrenci ile eğitim alanında çalışan 859 kişi etkilenmiştir. Söz konusu olaylar arasında, 47 yerleşimci şiddet olayının yanı sıra okullara erişim kısıtlamalarıyla ilgili 122 vaka yer almıştır.

 Batı Şeria ve Kudüs’teki eğitim sektörü; tesisleri, öğretmenleri, öğrencileri ve müfredatı da Yahudi varlığı ve yerleşimci sürüsünün zorbalığından nasibini almıştır. Oradaki okullar artık, sözde insan hakları ve çocuk hakları sözleşmelerinde belirtildiği gibi güvenli ve dokunulmaz mekânlar olmaktan çıkmıştır. İhlaller ve saldırılar okul duvarlarının ve tesislerinin içine kadar ulaşmış; öğrenciler ile öğretmenler de doğrudan hedef hâline gelmiştir. Örneğin Ramallah’ın doğusundaki el-Muğayyir köyünde işgal güçleri, öğrencilerin bulunduğu sırada el-Muğayyir Erkek Okuluna göz yaşartıcı gaz ve ses bombaları atmış, bunun sonucunda bazı öğrenciler gazdan etkilenmiştir. Nablus’un güneyindeki Huvvara’da ise Huvvara Erkek Lisesinin binası saldırılara maruz kalmıştır. Bir köy, şehir veya mülteci kampına yapılan her baskında, okul öğrencileri ister okula giderken ister okuldan dönerken olsun kötü muameleye maruz kalmaktadır. Belki de bu sıkıntıyı en iyi özetleyen görüntülerden biri, Salfit’e bağlı ez-Zaviye beldesinde okuldan dönerken ansızın karşısına çıkan bir askerî araçtan saklanmak için elektrik direğinin arkasına gizlenen, henüz on üç yaşına bile gelmemiş bir çocuğun sosyal medyada yayılan fotoğrafıdır. Ancak o elektrik direği bile kendisini işgal askerlerinin suçlarından koruyamamış, askerler onu bulup dövmüşlerdir. Yerleşimci saldırılarının yaşandığı bölgelerde öğrenciler, okulları ve öğretmenleri de bu saldırılardan payını almaktadır. Okullar hedef alınmakta, içindeki eşyalar tahrip edilmekte ve duvarlarına ırkçı sloganlar yazılmaktadır. Saldırılar okullara giden yollara kadar uzanmaktadır. Nitekim Huvvara’da Huvvara Erkek Lisesi öğrencileri okula giderken saldırıya uğramışlardır.

Yahudi varlığının Ocak 2025’te Batı Şeria’nın kuzeyinde başlattığı geniş çaplı operasyonlardan bu yana yaklaşık 100 okulda eğitim süreci kesintiye uğramıştır. Cenin, Tulkarem ve Nur Şems kamplarında UNRWA’ya bağlı 10 okul kapatılmış ve bundan 4 binden fazla çocuk etkilenmiştir. Bunun yanında Batı Şeria ve Kudüs’te onlarca okul, özellikle de “C Bölgesi” olarak sınıflandırılan alanlarda, yıkım veya faaliyet durdurma emirleriyle karşı karşıya kalmış durumdadır.

Buna ek olarak, öğrenci ve öğretmenler okullarına ve üniversitelerine giderken büyük tehlikelerle yüz yüze gelmektedirler. Kurulan kontrol noktaları ve yol kapatmalar onları daha uzun güzergâhları kullanmaya mecbur etmekte, bu da ulaşım süresini uzatmakta ve yolda karşılaştıkları tehlikeleri artırmaktadır. Örneğin Masafer Yatta’daki Ümmü’l-Hayr köyünde normal yolun kapatılmasının ardından 51 kız ve erkek öğrenci birkaç gün boyunca okullarına ulaşamamıştır. Örneğin, Mesafir Yatta’daki Ümmü’l-Hayr köyünde, normal yolun kapatılması nedeniyle 51 öğrenci günlerce okullarına gidememiştir. Diğer öğrenciler ise okula ulaşmaya çalışırken göz yaşartıcı gaza maruz kalmış, daha tehlikeli alternatif yolları kullanmak zorunda kalacakları endişesi oluşmuştur. Kuzey Ağvar bölgesinde geçen Eylül ayında Teyasir ve Ayn Şibli kontrol noktalarının kapatılması, 104 kadın ve erkek öğretmenin okullarına ulaşmasını engellemiştir. Bu durum, yaklaşık 1100 kız ve erkek öğrencinin bulunduğu altı devlet okulu ile bir anaokulundaki eğitimin düzenini etkilemiştir. Kudüs’te ise öğrencilerin es-Sevvahira eş-Şarkiyye’deki okullarına ulaşmak için eş-Şeyyah kontrol noktasından geçmelerine izin verilmemiştir.

Bu trajik şartlar altında öğretmenler, maaş krizine ve Filistin Yönetimi’nin baskılarına ek olarak son derece zor koşullar içerisinde görevlerini yerine getirmektedirler. Eğitim ve Yükseköğretim Bakanlığının verilerine göre 7 Ekim 2023’ten bu yana 800’den fazla kadın ve erkek öğretmen hayatını kaybetmiş, 3300’den fazlası yaralanmış, işgal güçleri ise 170’ten fazla öğretmeni gözaltına almıştır.

İşgal yönetimi ayrıca yeni eğitim yılının başlangıcında Kudüs’te eğitimin düzenli biçimde sürdürülmesini doğrudan etkileyen bir dizi tedbir ve kısıtlamaya başvurmuştur. Bunlar arasında, giriş izinlerinin yenilenmemesi nedeniyle Batı Şeria’dan gelen bazı öğretmenlerin okullarına ulaşmalarının engellenmesi, müfredata müdahale edilmesi ve bu müdahalenin ders kitaplarının içeriğine kadar uzanması, ayrıca Yahudi varlığının müfredatının dayatılmaya çalışılması yer almaktadır. Buna ek olarak Yahudi varlığı, Avrupa Birliği ve Amerikalı yetkililer sürekli biçimde Batı Şeria, Kudüs ve Gazze’deki eğitim müfredatının değiştirilmesinden söz etmekte ve bunu finansman ve yardım alınmasının şartlarından biri hâline getirmeye çalışmaktadır. Amaç, gaspçı varlıkla normalleşmeyi benimseyen, içlerinden cihat ruhu sökülüp alınmış ve Batılı fikir ve mefhumları benimseyen nesiller oluşturmaktır. Müfredatlarda art arda yapılan değişikliklerde bunun etkileri artık açıkça görülmektedir.

Bu trajik gerçeklik ve çirkin suçlar karşısında, çocuk haklarına, özellikle de çocukların eğitim hakkına ve onlar için güvenli bir ortam sağlanmasına ilişkin bütün yalan sloganlar çökmüş, bu sloganları savunanların maskeleri birer birer düşmüştür. Bunun karşısında İslam ümmeti, Filistin halkına yardım etme, üzerlerindeki zulmü kaldırma ve onların ve ümmetin düşmanı olan, Peygamberleri SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mekânını ve ilk kıblelerini gasp edenlerden hesap sorma sorumluluk ve göreviyle karşı karşıya kalmaktadır. Peki, Müslüman ordularının tehlil ve tekbirlerle Mübarek Toprağa doğru sel gibi aktığını ne zaman göreceğiz?!

Devamını oku...

Hizb ut-Tahrir Türkiye, İstanbul’da “Soykırım, Tuzaklar ve İhanetin Pençesindeki Gazze” başlıklı konferans düzenledi

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilayeti,
İstanbul’da “Soykırım, Tuzaklar ve İhanetin Pençesindeki Gazze” Başlıklı Konferans Düzenledi
 

Hizb ut-Tahrir Türkiye Vilayeti, Aksa Tufanı Harekatı’nın 3. yıl dönümü münasebetiyle düzenlediği “Soykırım, Tuzak ve İhanet Sarmalında Gazze” başlıklı konferansını İstanbul’da gerçekleştirdi.

Esenyurt Nene Hatun Kültür Merkezi'nde yoğun katılım ve yüksek atmosferde icra edilen programda, Gazze’nin gündemden düşürülmemesi adına önemli tespit ve çözüm önerilerine yer verilerek başta alimler ve mütefekkirler olmak üzere Müslümanların sorumlulukları hatırlatıldı.

İbrahim Kahya’nın moderatörlüğünü üstlendiği program, Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başlayıp Gazze’de yaşanan mezalimi özetleyen sinevizyon gösterimi ile devam etti. Ardından açılış konuşmasını yapmak üzere Köklü Değişim İstanbul Temsilcisi Muhammed Emin Yıldırım söz aldı.

Yıldırım, Gazze ve Filistin konusunun insani, vicdani bir mesele olmaktan ziyade İslami bir mesele olduğuna vurgu yaparak yaşananlara bu nazarla bakmanın hayati önemde olduğunu hatırlattı ve şu ifadeleri kullandı:

“Gazze ve Filistin; birtakım saptırıcıların dillendirdiği gibi ne üç dinin ortak kutsalıdır ne de gasıp Yahudilerle Müslümanların sözde 'iki devletli çözüm' temelinde bir arada yaşayacağı bir yerdir. Aksine, içerisinde ilk kıblemiz Mescid-i Aksa’nın bulunduğu mübarek İsra ve Miraç toprağıdır. Filistin'i savunmak, işgalden kurtarmak ve bir daha kimsenin göz dikemeyeceği, el uzatamayacağı şekilde koruma altına almak İslam ümmeti olarak bizim üzerimize farzdır.”

Muhammed Emin Yıldırım’ın konuşmasından sonra Filistin Dayanışma Derneği (FİDDER) Başkanı Muhammed Mişeniş kürsüye geldi. Mişeniş, Gazze’yi gündemde tutmanın önemine dikkat çektikten sonra şöyle konuştu:

“Asrın Firavunu, şerrin başı Trump'ın sözde barış planından Gazze için medet umuluyor. Gazze'ye sözde ateşkesten sonra istenilen düzeyde hiçbir yardım malzemesi sokulamadı. Bugün Gazze'nin en çok ihtiyaç duyduğu şey, sırtlarını yaslayacakları bir duvardır. Gazze'de herkes çadırlarda yaşıyor. Ama şunu gururla söyleyebilirim ki Gazze'deki mücahit kardeşlerimiz teslim olmadılar ve asla olmayacaklar. Dışarıdan yapılan baskıya ve içeriden gelen ihanetlere rağmen direniş devam edecek; çünkü bu, onların kalplerinde olan bir imandır.”

Mişeniş’in akabinde gazeteci-yazar Ahmet Varol konuşmasını yaptı. Varol, Selahaddin Eyyubi’nin Kudus’ü nasıl esaretten kurtardığını ve Kudüs’ün nasıl tekrar esarete düştüğünü mukayese ettikten sonra nihai çözümün altını çizerek şu sözleri sarf etti:

“Bugün karşı karşıya kaldığımız tablo bizi asla ümitsizliğe sevk etmemeli. Ümmet olarak Allah'ın nizamına dönmek ve Hilafet'i kurmak için azimle çalışmalıyız. Hilafet kurulduğunda Allah'ın izniyle Amerika ve Yahudi varlığı Müslümanların önünde diz çökecektir.”

Daha sonra aktivist-yazar Erdal Elibüyük mikrofonu aldı. Elibüyük, Gazze’deki ablukayı kırmak için yola çıkan konvoyların İslam beldelerinin yönetimleri tarafından nasıl engellendiğini çarpıcı örneklerle anlattı:

“Gazze'deki acı ve zulüm tablosu 57 İslam beldesi yönetiminin eseridir. 'Gazze: Soykırım, Tuzak ve İhanet Sarmalında' başlığına bir de teslimiyeti eklemek gerekir. Zira bu yöneticiler Gazze'ye yardım gitmesi konusunda Yahudiler gibi tavır takınıyorlar; adeta İsrail'e teslim olmuş durumdalar. Her yerde bir ihanete tanık oluyoruz. Bu ihanetler, en az Yahudi varlığı kadar kardeşlerimizin canını yakıyor.”

Konferansın kapanış konuşmasını ise ilahiyatçı-yazar Dr. Abdurrahim Şen yaptı. Şen, dünyayı sarsan Aksa Tufanı'nı gerçekleştiren ve böylece Müslümanlara Filistin davasını yeniden hatırlatan mücahitleri minnetle andı. Baştan sona sarsıcı örneklerle doldurduğu konuşmasında önemli siyasi tespitlere yer veren Şen, şunları kaydetti:

“Aksa Tufanı, normalleşmenin mimarı olan kâfir Trump'ı çok kızdırdı. O yüzden tasmasını elinde tuttuğu Yahudi varlığına soykırım emri verdi. Sözde ateşkes ise sadece Gazze'nin sesini kesmek için yapıldı. Gazze'ye bir yudum su sokmak için harekete geçmeyen Müslümanların iki yüzlü yöneticileri, Trump'ın emriyle Hürmüz Boğazı'ndan petrol geçmesi için hep birlikte seferber oldular. Aynı yöneticiler, Filistin'de bir manda yönetimi kurulması için kardeşlerimizin elindeki silahı almayı kendilerine görev bildiler. İşte ihanet sarmalı budur.”

Kur’an ayetleri üzerinden Gazze sürecinin özet bir değerlendirmesini yapan ve İslam beldeleri yönetimlerinin ihanetlerini ortaya koyan Şen, alimlere hak sözü söyleme görevlerini hatırlattı. Konuşmasının sonunda, Müslümanlarla Yahudiler savaşmadan kıyametin kopmayacağını bildiren hadis-i şerifi zikreden Şen; ümmetin ordularının Hilafet çatısı altında Yahudi varlığını hezimete uğratarak mübarek Aksa topraklarından kökünü kazıyacağını, dolayısıyla kurtuluş ve zafer adına umutvar olunması gerektiğini ifade etti.

Abdurrahim Şen’in sunumunu tamamlamasının ardından program sona erdi.

H. 21 Rebiu’s Sânî 1448 - M. 03 Ekim 2026

turkiye vilayeti

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Savaş, İslam Ümmeti İle Kâfirler Arasında Olması Gerekir; İslam Ümmetinin Kendi Arasında Değil

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Savaş, İslam Ümmeti İle Kâfirler Arasında Olması Gerekir; İslam Ümmetinin Kendi Arasında Değil

Müslüman ülkeler arasında yıkıcı bir savaşa sürükleyen tırmanan gerilimlerin gölgesinde, İran Haber Ajansı (IRNA) 17 Eylül 2026 tarihinde, "Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin, son bölgesel gelişmeleri ve ortak ilgili konularını ele almak üzere Türk mevkidaşı Hakan Fidan ve Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı Mareşal Asım Münir ile ayrı ayrı telefon görüşmeleri gerçekleştirdiğini" bildirdi.

En güçlü üç Müslüman ülkesi arasındaki telefon görüşmeleri, Pakistan Dışişleri Bakanlığının 16 Eylül'de şu ifadelerin yer aldığı bir açıklama yayımlamasının ardından gerçekleşti: “Pakistan, Husi milisleri tarafından gerçekleştirilen ve Mekke-i Mükerreme'yi hedef alan aşağılık insansız hava aracı (İHA) saldırısı girişimini en güçlü ifadelerle kınamıştır.” Yemen'deki İran’ın vekilleri olan Husiler ise Mekke vilayeti içindeki askeri tesisleri hedef aldıklarını iddia ediyorlar. Diplomatik gerilimlerin yanı sıra her ülke sosyal medya üzerinden yürütülen bir savaş aracılığıyla Müslümanların desteğini kazanmaya çalışmaktadır; bu savaş, Kâbe-i Muazzama'nın, Mekke'deki Kraliyet Saat Kulesi'nin ve Mekke vilayetine bağlı Taif'te bulunan Kral Fahd Hava Üssü'nün dokunulmazlığı gibi konuları ele almaktadır.

Böylece mevcut gerilimler, yıllarca olmasa bile aylarca sürebilecek ve bir Müslüman ülkesiyle başka bir Müslüman ülkesinin savaşacağı yıkıcı bir bölgesel savaşa doğru ilerlemektedir. Ancak mevcut milliyetçi düşünce şeklinin gölgesinde, bu gerilimlere kalıcı bir çözüm bulmak mümkün görünmüyor. Zira her ülke bölgeye dar bir açıdan, yani kendi ulusal çıkarları açısından bakmakta; ulusal sınırları içinde “vatanı” savunma perspektifinden hareket etmekte ve ulusal sınırlarının ötesine ise, ister vekiller kullansın ister başka yöntemler kullansın, ulus devletinin stratejik derinliğinden hareket ederek bakmaktadır.

Milliyetçiliğin, geçen yüzyılın da kanıtladığı gibi Müslümanlar arasında barışı getirmesi mümkün değildir. Zira milliyetçilik, Müslümanlar arasında sürekli savaşlara yol açmıştır; bunun birçok örneğinden bazıları Birinci Körfez Savaşı, İkinci Körfez Savaşı ve Suudi-Yemen çatışmasıdır... Dolayısıyla her ülke, onlarca yıl boyunca bu temeli üzerinden hareket ettikten sonra, bu yıkıcı milliyetçi düşünceye sarılmış ve artık onu değişmez bir gerçek olarak görmeye başlamıştır!

Ey Müslümanlar: Milliyetçiliğin gölgesinde bugün devletlerimiz, kabile asabiyetinin altındaki Yesrib kabileleri Evs ve Hazrec gibi sürekli çatışmalar içinde yaşamaktadır. Dolayısıyla tıpkı Evs ve Hazrec kabilelerini bir araya getirdiği gibi bizi de kâfirlere karşı tek bir el olarak bir araya getirecek olan sadece İslam'dır. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: هَذَا كِتَابٌ مِنْ مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ صلى الله عليه و سلم بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُؤْمِنِينَ مِنْ قُرَيْشٍ وَيَثْرِبَ وَمَنْ تَبِعَهُمْ فَلَحِقَ بِهِمْ وَجَاهَدَ مَعَهُمْ أَنَّهُمْ أُمَّةٌ وَاحِدَةٌ دُونَ النَّاسِ “Bu yazı Peygamber Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem tarafından Kureyşli ve Medineli müminler, Müslümanlar, bunlara tabi olanlara sonradan iltihak edenler ve onlarla beraber cihat edenler içindir. İşte bunlar, diğer insanlar dışında tek bir ümmettir.” [Beyhaki Süneni Kübra’da rivayet etmiştir.]

Evs ve Hazrec, kabile asabiyetini bırakarak tüm Müslümanları İslam ile yöneten tek bir otoritenin hâkimiyetini kabul ettiler; böylece Yesrib Medine-i Münevvere'ye dönüştü. O zaman Müslümanlar tek bir güç olarak gerçek düşmanlarla; yani Yahudiler, Arap müşrikleri, Persler ve Bizans Hristiyanlarıyla savaştılar.

Ey Müslümanlar: Bizler, alev alev yanan bir ateş çukurunun eşiğindeyiz ve İslam dini etrafında birleşmedikçe bizim için kurtuluş yoktur. Yıkıcı bir savaş tehdidinin gölgesinde bizler, milliyetçiliğin ve Müslümanlar arasındaki sınırlar, ayrı ordular ve çok sayıda hazine de dahil olmak üzere onun getirdiği her şeyin ortadan kaldırılmasını talep etmeliyiz. Ayrıca tüm mevcut İslam beldelerini tek bir devlet altında birleştirecek Raşidi Hilafeti kurmak için harekete geçmeliyiz.

Filistin'i işgal eden Yahudilere, Hindu devletinin müşriklerine ve bize onlarca yıl boyunca işkence eden Amerikalı Haçlılara karşı Müslümanları seferber edecek olan bizzat Hilafettir. Nitekim Allah Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنْتُمْ أَعْدَاءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِهِ إِخْوَاناً وَكُنْتُمْ عَلَى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَأَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “Hep birlikte Allah'ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” [Al-i İmran 103]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Amerika’nın, Müslümanların Ordularını Uzun Süreli Fitne Savaşlarında Yıpratmaya Yönelik Planını Boşa Çıkarın

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika’nın, Müslümanların Ordularını Uzun Süreli Fitne Savaşlarında Yıpratmaya Yönelik Planını Boşa Çıkarın

Haber:

5 Ekim 2026'da Dawn gazetesi, Dışişleri Bakanlığının Riyad'da gerçekleştirilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması acil toplantısının ardından pazartesi günü yaptığı açıklamaya göre "Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye'nin, Krallık'a hızlı bir şekilde kuvvet ve askeri teçhizatın konuşlandırılması üzerinde mutabakata vardığını" bildirdi.

Yorum:

Amerika'nın İslam beldelerine yönelik stratejik vizyonu, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek adına onların ordularından ve kaynaklarından yararlanmaktan ibarettir.

Nitekim Amerikan ordusu İran'a yönelik bir kara harekâtı düzenlemekte başarısız olduktan sonra Washington, Müslümanların başındaki ajanı ve tabisi olan yöneticilerinden daha fazlasını yapmalarını talep etmektedir.

Müslümanların başındaki yöneticiler ordular ve İslam ümmeti üzerindeki kontrollerini sürdürdükleri sürece, İslam beldeleri Müslümanlar arasında bitmek bilmeyen fitne savaşlarının ateşinde yanmaya devam edecektir. Amerika’nın planı; Müslümanların ordularını uzun süreli ve düşük yoğunluklu yıpratma çatışmalarıyla zayıflatmak, böylece herhangi bir Müslüman ülkesinin kendisinden bağımsız olma çabasına girmesini engellemektir. Böylece Washington; hem kendi hegemonyasını, hem Batı'da hamiliğini yaptığı Yahudi varlığını, hem de Doğu'da hamiliğini yaptığı Hindu devletini güvence altına almayı ummaktadır.

Ey Müslümanlar topluluğu ve onların âlimleri: Trump’ın ajanlarının ve tabiilerinin topraklarınız, mallarınız ve hayatlarınız üzerindeki tahakkümünü kırın. Gerek Trump'ın ittifakları ve blokları, gerekse tarihsel kökleri Haçlıların Hilafet'in davet ve cihad yoluyla kesintisiz genişlemesine karşı direnmesine dayanan uluslararası hukuk olsun, tağutun her türlü şekillerini reddetmeyi talep edin.

Ey Müslüman orduları: İslam, Medine'deki Evs ve Hazreç kabilelerini Rumlar ve Farslar karşısında kendilerini zayıf düşüren bitmek bilmeyen iç çatışmalardan kurtarmış; onları Fars ve Rum topraklarını fetheden tek bir silahlı güç halinde birleştirmiştir. O halde hainleri yakalayın ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için nusretinizi verin.

Hizb-ut Tahrir size çağrıda bulunuyor, öyleyse icabet edin!

İbn İshak’tan rivayet edildiğine göre, Ebu Bekir Radıyallahu Anh hutbesinde şöyle demiştir: “Müslümanlar için iki emirin olması caiz değildir; çünkü ne olursa olsun işleri ve hükümleri farklı olur, cemaatleri dağılır ve kendi aralarında anlaşmazlığa düşerler; böylece sünnet terk edilmiş, bidat ortaya çıkmış ve fitne büyümüş olur ki hiç kimsenin buna hakkı yoktur.” Aynı şekilde Halife Ömer Radıyallahu Anh, üç kıtadaki Müslümanların Halifesi olmuş, bu ise sadece mektupların ve karada ve denizde seyahat eden deve sürülerinin olduğu bir dönemde gerçekleşmişti; o halde bilgi çağı ve hava yolculuğunun olduğu günümüzde bunun gerçekleşmesi nasıl mümkün olmasın ki?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Moskova Formatı, ABD'nin Politikalarıyla Uyumlu Olarak Şekillendirilmiş Olup Taliban'ı ve Siyasal İslam'ı Kontrol Altına Alma Yönünde İlerlemektedir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Moskova Formatı, ABD'nin Politikalarıyla Uyumlu Olarak Şekillendirilmiş Olup
Taliban'ı ve Siyasal İslam'ı Kontrol Altına Alma Yönünde İlerlemektedir

Haber:

Moskova formatının sekizinci toplantısı, 5 Ekim 2026 tarihinde Moskova’da gerçekleştirildi. Afganistan, Rusya, Çin, İran, Hindistan, Pakistan ve Orta Asya ülkelerinin temsilcileri, Afganistan’daki siyasi ve ekonomik durumu, terörle ve uyuşturucuyla mücadeleyi ve bölgesel işbirliğini ele aldılar. Ayrıca Afganistan ile Pakistan arasındaki gerilimler ön plana çıkarken, Emirhan Muttaki anlaşmazlıkların diyalog yoluyla çözülmesi gerektiğine vurgu yaptı. Sergey Lavrov da yabancı askeri altyapının Afganistan'a ve komşu ülkelere geri getirilmesine karşı çıktı.

Yorum:

Moskova formatı, 2017 yılında, ABD de dahil olmak üzere büyük güçlerin genel stratejilerini değiştirdikleri koşullar altında şekillenmişti. Artık esas olarak İslam beldeleri ve “terör”le mücadeleye odaklanmak yerine, Hint ve Pasifik bölgeleri ile Çin’i kontrol altına almak en büyük öncelik haline gelmiştir. Diğer taraftan ABD, İslam beldelerinde bir başarısızlıkla karşı karşıya kalmış ve buralardan onurlu bir şekilde çekilmeyi arzulamaktadır. Bu nedenle, Taliban hareketiyle siyasi bir diyalog kurulması gerektiği sonucuna varmıştır. Nitekim Nisan 2017'deki toplantı, Taliban hareketini Afgan hükümetiyle doğrudan müzakerelere girmeye çağırmıştı. Dolayısıyla Moskova’nın ilk hedefi, o dönemde Washington’un hedefi olan Taliban’ı müzakere sürecine dahil etmekle örtüşürken aynı zamanda Rusya diplomatik girişimini ve bağımsız rolünü pekiştirmeye çalışmaktadır.

Bu örtüşme, Kasım 2018'deki ikinci toplantıda daha da belirgin bir hale gelmişti. Zira ABD, Moskova Büyükelçiliği'nden üst düzey bir temsilciyi gözlemci sıfatıyla göndermiş ve ABD Dışişleri Bakanlığı, barış sürecini kolaylaştırmak amacıyla ilgili taraflarla iş birliği yapmaya hazır olduğunu açıklamıştı. Bu nedenle Moskova formatını, en başından itibaren bütünüyle ABD karşıtı bir proje olarak değerlendirmek zordur. Aynı zamanda Rusya'nın; kendi nüfuz alanı etrafındaki ABD askeri varlığını azaltmak, istikrarsızlığın Orta Asya'ya sıçramasını önlemek, İslami grupları kontrol altına almak ve bölgesel güvenlik düzenlemelerindeki konumunu korumak gibi kendi çıkarları da söz konusudur.

Taliban'ın kontrolü ele geçirmesinden sonra formatın işlevi değişmiştir; zira artık hedef Taliban'ı müzakere masasına oturmaya zorlamak değildi, çünkü Kabil'de iktidarı kontrol eden zaten Taliban'ın kendisiydi. İşte o zamandan bu yana tartışmanın ekseni; yeni hükümetle ilişkiler kurma, sınır güvenliği, “İslami aşırıcılığın” kontrol altına alınması, uyuşturucuyla mücadele ve ekonomik ilişkilere kaymıştır. ABD bu aşamada formatın toplantılarına katılmamıştır; ancak mevcut kanıtlar Washington'ın bu çerçeveyi doğası gereği kendisine düşman bir yapı olarak gördüğüne işaret etmemektedir.

Son yıllarda Rusya ve Çin, Batılı askeri üslerin ve altyapının Afganistan'a geri dönmesine açıkça karşı çıkmıştır. Bununla birlikte bu, Moskova formatını ABD karşıtı bir bloğa dönüştürmemektedir. Nitekim onun üyelerinin yapısı heterojendir ve bazı yöneticileri ABD politikalarına tabidir; zira Hindistan, Pakistan ve Orta Asya ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin ile farklı düzeylerde ilişkilere sahiptir. Dolayısıyla böyle bir grup içinde ABD politikasına karşı tam bir birlik sağlamak zordur.

Bu toplantıların ana eksenlerinden biri de "terörle" mücadeleydi. Nitekim resmî söylemdeki hedef; Afgan topraklarının başka ülkelere karşı kullanılmasını engellemek ve Müslümanların İslam temelinde yeniden iktidara gelip Hilafetlerini kurmalarını önlemek için siyasal İslam'ı dizginlemek olmuştur. Bu nedenle "terörle mücadele" mefhumu, sadece DEAŞ ile mücadele etmenin ötesine geçerek; ulus devlet sistemine ve mevcut bölgesel dengeye meydan okuyan, statükoyu İslam lehine değiştirmeyi hedefleyen siyasal İslam'ı ve İslami hareketleri kontrol altına almanın bir aracına dönüşmüştür.

Bu açıdan bakıldığında, Taliban’ın bölgesel mekanizmalara dahil edilmesi iki amaca hizmet etmektedir; zira bir yandan bölgesel güçler, ekonomik teşvikler, siyasi katılım ve güvenlik baskısı yoluyla Taliban’ı mevcut düzene entegre etmeye çalışırken; öte yandan ise Taliban’dan, bölgedeki İslamcı grupların ve siyasal İslam’ın faaliyetlerini engellemesini istemektedir; nitekim son toplantıda yaşanan Afganistan-Pakistan gerginliği bu çatışmanın belirgin bir örneğidir.

Taliban açısından Moskova formatı; siyasi izolasyonunu kırmak, ticareti genişletmek, yatırımları çekmek ve bölgesel etkileşimlerdeki konumunu sağlamlaştırmak için bir fırsat olarak görünmektedir. Ancak bu faydaların kendisi bir bedel gerektirmektedir; zira Taliban bu çerçevelere ne kadar çok entegre olursa, mevcut sistemin fikrî, güvenlik ve siyasi kurallarını kabul etmesi yönündeki baskı da bir o kadar artacaktır.

Afganistan sorunu, bölgesel güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda tasarladığı formatlara daha fazla katılım sağlanarak çözülmeyecektir. Nitekim bu çerçeveler, Müslümanları ve ülkelerini yalnızca ulus devlet mantığına ve büyük güçlerin güvenlik tanımına entegre etmekle sınırlı kalırsa, onları bağımsız herhangi bir İslami siyasi misyondan uzaklaştırabilir. Bu temelde arzu edilen alternatif, Moskova formatına veya benzeri çerçevelere bel bağlamak değil, aksine meşruiyetini, güvenliğini ve dış politikasını İslam ideoloji ve risaleti temelinde belirleyen bir nizam olan Raşidi Hilafeti kurmaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yusuf Arslan - Afganistan

Devamını oku...

Gaddar ve Hain Rejimlerden Hiç Hayır Umulur mu?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Gaddar ve Hain Rejimlerden Hiç Hayır Umulur mu?!

Haber:

Fas-BAE Ortak Askerî Komitenin üçüncü toplantısı 5 ve 6 Ekim 2026 tarihlerinde gerçekleştirildi ve Kraliyet Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ile BAE Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı toplantının kapanış oturumuna ortak başkanlık ettiler.Her iki yetkili de, özellikle kapasiteleri geliştirme, savunma sanayii ve eğitim alanlarının yanı sıra deneyim ve bilgi paylaşımı konusunda olmak üzere iki ülke arasındaki askeri işbirliğinin ulaştığı seviyeyi övdüler.Ayrıca bu iş birliğini pekiştirmeye ve geliştirmeye devam etme iradelerini de yeniden teyit ettiler. (SNRT News)

Yorum:

Allah ve Rasulü'nün düşmanlarını peş peşe destekleyen sistemlerin, Amerika ve Yahudi varlığıyla aynı safta yer almaları, varlıkla olan normalleşmeyle övünüp bunu diplomatik iş birliği düzeyinin yükseltilmesi olarak adlandırmaları, Amerika ve Yahudi varlığının liderleriyle karşılıklı ziyaretlerde bulunup kucaklaşmaları hiç şaşırtıcı olmadığı gibi böyle sistemlerin ümmete karşı açık ve aleni bir ittifak kurmaları ve İslami hadarat projesini bir hasım ve İbrahim Anlaşmalarını ise siyasi faaliyet ve bölgesel ittifak çerçevesi haline getirmeleri de şaşırtıcı değildir.

Ancak Mekke Anlaşması’nın ardından izlenen bu yolda tehlikeli olan, küfür şemsiyesi altındaki siyasi ittifakların, İslam ümmetine karşı yürütülen Siyonist-Haçlı savaşında vekil rolünü üstlenen askeri ittifaklara ve silahlı bölgesel bloklara dönüşmesidir; bu da komşu ülkeleri ve ordularını tüketerek onları bir silahlanma yarışına sürüklemekte ve sömürgeci kâfirlerin boyunduruğuna girmesine imkan vermektedir; aynı zamanda bu ittifaklar güçlerini Amerika’nın desteğinden ve Yahudi projesine hizmet etmekten alırken, bölgedeki diğer ajanları cezbeden ve onları açıkça normalleşme sürecine katılmaya sürükleyen askeri ve teknolojik bir üstünlük modeli oluşturmaktadır.

Öte yandan bir tarafta Amerika'nın piyonları (Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan), diğer tarafta ise Britanya'nın piyonları (Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas) arasındaki bu askerî ittifaklar, Amerika'nın askerî kapasitesini tüketen stratejik yıpranma döngüsünden çıkmak için bir zaman aralığı aradığı bir dönemde ortaya çıkmış olup, Amerika İran ve onun uzantılarıyla olan savaşı sonuçlandırmaya çalışırken, Avrupa da Rusya'nın hibrit savaşının seyrine son vermeye çalışmakta ve her ikisi de Çin'in askerî, teknolojik ve ekonomik açıdan ilerlemesinin gölgesinde yerinde sayıp durmaktadır.

Bu hain girişimlerin en büyük hedefi ise, mezhepsel ve taifeci savaşların yanı sıra bu vahşi kapitalist devletlerin tiranlarının istismar ettiği diğer tüm yıpratma savaşlarının yakıtı olarak kullanılmak istenen ümmetin evlatlarıdır; nitekim Yemen, Sudan ve Afrika Boynuzu ile Afrika Sahel’deki bazı ülkelerde yaşananlar bunun en iyi kanıtı olup bu parçalanmış ülkeler arasındaki ortak noktası ise, aynı aktörlerin, yani neredeyse aynı bölgesel vekillerin eliyle çekişmeye maruz kalmaları ve mafsallarının parçalanmasıdır.

Dolayısıyla bu şüpheli askerî ittifaklar, ihaneti, hainliği ve düşmanlarının safında mevzilenmeyi meslek edinmiş rejimlerin taşıdığı ümmetin sırtına saplanmış zehirli bir hançerden başka bir şey değildir ve yöneticileri yüzlerini Beyaz Saray'a çevirip Yahudi varlığına bağlılıklarıyla övündükleri sürece, aklı başında hiç kimse bunların İslam ve Müslümanlar için bir hayır getirmesini beklemez.Bu nedenle asıl olan ümmetin halklarının, bu hainlerden uzaklaşması, masayı onların başlarına devirmesi ve onları Allah’ın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetiyle yönetecek adil bir Halifeye biat etmesi, bütün zalimlerden ve hainlerden intikam alacak orduları seferber etmesi, bu suçlu uluslararası düzeni devirmesi ve dünyayı göğün ve yerin sakinlerinin razı olacağı Rabbani bir düzen doğrultusunda yeniden düzenlemesidir.

Son olarak sömürgeci kâfir Batı'nın peşinden giden, Müslümanları sırtlarından hançerleyen ve onlara siyasi veya askerî olarak ihanet eden, savaş zamanında düşmanlarla iş birliği yaparak büyük ihanet işleyen veya Filistin'i savunma iddiasıyla onların kanlarının ticaretini yapan herkes, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözünü hatırlamalıdır: لِكُلِّ غَادِرٍ لِوَاءٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُعْرَفُ بِهِ “Her hain/vefasız insan için kıyamet günü kendisiyle tanınacağı bir sancak dikilir.” Allahu Teala’nın şu kavlini hatırlamalıdır: فَأَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَاءً وَأَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْأَرْضِ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ “Köpük atılıp gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle misaller getirir.”  [Ra’d 17]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER