Salı, 23 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hindistan’ın Gidişatını Düzeltmek, Demokratik Tağutlara Katılmakla Değil İslam’a Davet Etmekle Olur!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Hindistan’ın Gidişatını Düzeltmek, Demokratik Tağutlara Katılmakla Değil İslam’a Davet Etmekle Olur!

Haber:

1 Ekim 2026'da El Cezire kanalı, Hindistan Ojaen’deki 600 yıllık Camii'nin minaresinin, Hindu ayinleri için bir yol genişletme projesiyle bağlantılı yıkım çalışmaları sırasında çöktüğünü; bunun da olayı izleyen Müslümanların öfkesine yol açtığının bildirdi.

Yorum:

Müslümanların büyük Hindu ritüellerine yönelik hazırlıklarla bağlantılı yol genişletme planlarını protesto etmek amacıyla üç gece boyunca oturma eylemi yapmasının ardından, Hindistan makamları caminin etrafını buldozerlerle çevirdi. Bunun üzerine polis, protesto eden Müslümanlara karşı göz yaşartıcı gaz ve cop kullandı ve çok sayıda kişiyi gözaltına aldı.Müslümanlar caminin bazı bölümlerini kendi elleriyle sökmeye zorlanırken, yetkililer minarenin yıkılmasına yol açtılar ve ardından suçu iş makinelerindeki bir arızaya attılar.

Üstelik, Ojaen’deki Şahi Camii'nin kısmen yıkılması, Hindistan'ın camilerinin yanı sıra Hindistan tarihinin altın çağına, yani İslami yönetim dönemine ait diğer simgelerin de yıkılması yoluyla Hindistan'ı yeniden şekillendirmeye yönelik sistematik bir kampanyanın parçasıdır.

Ey Hindistan Müslümanları ve âlimleri:Demokratik tağutlara katılmak dinimizi de sembollerini de korumayacaktır.Zira demokrasi, batıl akideyi benimseyen Hindu çoğunluğa diğer tüm yaşam biçimleri üzerinde egemenlik tanıyan çoğunluğun yönetimine yol açmaktadır. Ancak Hindu akidesi, İslam yönetimi onları kurtarmadan önce binlerce yıl boyunca insanlara zulmetmiştir. Dolayısıyla bölge bilim, araştırma, tarım, sanayi ve ticaret için küresel bir merkez haline gelene kadar Hindistan halkı, İslam’ın altında yüzyıllar boyunca refah içinde yaşamıştır. Böylece Müslüman yöneticiler, kurnaz İngiliz işgalci, "böl ve yönet" politikasına dayanan sömürgeci bir siyaset çerçevesinde Müslümanlar ile Hindular arasında mezhep çatışmasını körükleyene kadar gözetimleri altındaki gayrimüslimlerin sadakatini kazanmışlar, onların büyük bir kısmının İslam'a girmesinin önünü açmışlar ve Hindular da İslami yönetimi yeniden tesis etmeye yönelik çabalarda Müslümanları desteklemişlerdi.Bugün ise Modi rejimi, Hindutva'ya dayalı çoğunlukçu yönetim anlayışını, gözetimdeki vahim başarısızlıklarını gizlemek için kullanmaktadır; zira bu başarısızlıklar, Hindistan halkını korkunç bir şekilde yoksullaştırmış ve ülkeyi, ABD’nin çıkarlarına hizmet etmek amacıyla Çin ile çatışma sürecine sokmuştur.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَمَن يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” [Bakara 256] Buna göre Müslümanların, demokratik tağutlara katılma günahından yüz çevirmeleri ve Hindistan'ın gidişatını düzeltmek için İslam'a daveti taşımayı temsil eden şer'î farzı yerine getirmeleri gerekir. Bu nedenle Müslümanların, ikna edici akidesinden yönetim ve ekonomiyle ilgili şer’î hükümlere kadar İslam dini hakkında kendilerini kültürlendirmeleri gerekir… Ayrıca uygun olduğunda gayrimüslimleri de kapsayacak şekilde Hindistan halkının toplu olarak kültürlendirilmelerine katılmaları ve böylece Allah Teala’nın izniyle yakında kurulacak Raşidi Hilafet eliyle Hindistan’ı İslam’a geri döndürmek için kamuoyu oluşturmaları gerekir.  

O halde Hindistan’daki Müslümanlar, Hizb-ut Tahrir gençleriyle, yani İslam’a davet eden ve tağutu reddeden davet taşıyıcılarıyla omuz omuza versinler.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Siyasi ve Ekonomik Bir Güç Olarak Medya Platforma Sahip Olan, Kararın Bir Kısmına Da Sahip Olur

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Siyasi ve Ekonomik Bir Güç Olarak Medya
Platforma Sahip Olan, Kararın Bir Kısmına Da Sahip Olur

Günümüz dünyasında medya artık sadece haberleri aktaran veya olay ile kamuoyu arasında aracılık eden bir unsur değildir. Nitekim medya, bunun da çok ötesine geçerek başlı başına bir güç hâline gelmiştir; yani kamuoyunu oluşturmaya, siyasi tartışmaları yönlendirmeye, ekonomiyi etkilemeye, toplumun değerlerini yeniden şekillendirmeye, hatta insanın kendisi, toplumu ve içinde yaşadığı dünya hakkındaki algısını belirlemeye katkıda bulunmaya muktedir bir güç haline gelmiştir.

Bu nedenle çağdaş dünyamızda mücadele artık yalnızca silaha kimin sahip olduğu, paraya kimin sahip olduğu veya toprağı kimin kontrol ettiği etrafında dönmemekte, aksine daha derin şu soru etrafında da dönmektedir: İnsanların inandığı anlatıyı üretme gücüne kim sahiptir? Dolayısıyla platforma sahip olan kişi mutlaka gerçeğe sahip değildir; ancak platform, insanlara hangi bilgilerin ulaşacağını, onlara nasıl ulaşacağını, neyin öne plana çıkarılacağını ve neyin bir kenara itileceğini belirleme konusunda büyük bir güce sahiptir. İşte medyanın gerçek gücü burada başlamaktadır.

Siyasi, ekonomik veya askeri bir olay meydana geldiğinde, olayın kendisi bir şeydir; bu olayın sunulma biçimi ise başka bir şeydir. Olay tek olabilir ancak bu olayla ilgili anlatılar çok sayıda olabilir. Bir medya kuruluşu olup bitenleri zafer olarak görebilirken, bir diğeri ise bunu bir yenilgi olarak görebilir. Bir medya kuruluşu bir kişiyi reformcu olarak nitelendirirken, başka bir kişiyi bozguncu olarak nitelendirebilir. Siyasi bir tarafı halkın temsilcisi olarak sunarken, başka bir tarafı ise krizin nedeni olarak sunulabilir.

Peki hakikat nerede yatmaktadır? Hakikat kesinlikle gizli kalmaz; ancak sunuluş biçiminin içine hapsedilebilir. İşte burada; insanların olay sayesinde gördükleri çerçevenin kurgulanması gibi medyanın en tehlikeli işlevlerinden biri ortaya çıkmaktadır. Nitekim bir milyon kişi ölebilir; fakat ardından bütün hikaye tek bir doktorun görüntüsüne indirgenmektedir; böylece sorular ve şaşkınlık bu doktora yönelmektedir: Neden yaptı? Nasıl yaptı? Sorumlu kim? Bu arada en büyük şu sorular sahneden kaybolup gitmektedir: Bu milyonlara ne oldu? Onların ölümüne yol açan sebepler nelerdi? Tüm trajedinin sorumluluğunu kim üstlenecek?

Nitekim medya, insanlara her zaman ne düşüneceklerini söylemez, ancak büyük ölçüde ne hakkında düşüneceklerini ve düşündükleri şeye hangi açıdan bakacaklarını belirleyebilir.

"Anlatıyı yazan kişi" sadece edebî bir ifadeye değil, "bilginin yarısına sahiptir." Çünkü anlatıya sahip olan kişi şahsiyetleri seçebilir, başlangıcı ve sonu belirleyebilir, kimin konuşacağını ve kimin susacağını, kimin görüntüde yer alacağını ve kimin gizli kalacağını belirleyebilir. Ayrıca hikâyeyi belirli bir andan itibaren anlatabilir ve öncesinde olanları görmezden gelebilir, belirli bir sonuca odaklanabilir ve o sonuca yol açan nedenleri göz ardı edebilir. Tek bir sahneyi, o sahne kamuoyunun zihninde hikâyenin tamamı hâline gelene kadar tekrarlayabilir.

Bu nedenle anlatı üzerindeki çatışma, sadece kelimelere yönelik bir çatışma değildir; aksine anlama yönelik bir çatışmadır. Dolayısıyla anlamını olay üzerine dayatmayı başaran kişi, insanların olaya yönelik tutumlarını etkilemeyi başarır.

İnsanlar medyayı, yürütme, yasama ve yargı erklerinin yanı sıra "dördüncü kuvvet" olarak adlandırmayı alışkanlık edinmişlerdir; ancak medyanın günümüzdeki etkisi, çoğu zaman bu geleneksel sınıflandırmanın ötesine geçmiştir. Zira medya hükümet üzerinde baskı kurabilir, yetkiliyi zor durumda bırakabilir, bir meseleyi gündemin ön sıralarına taşıyabilir, toplumu bu konu hakkında tartışmaya sevk edebilir ve siyasi kararı etkileyebilecek bir popülerlik durumu oluşturabilir. Buna karşılık tamamen bunun tam tersini de yapabilir; yani önemli bir mesele hakkında sessiz kalabilir, onu küçümseyebilir, bunu ikincil ayrıntılar içinde boğabilir ve böylece kamuoyunun, ilk mesele etrafında gerçek bir bilinç durumu oluşmadan başka bir meseleye yönelmesini sağlayabilir. Küresel ve bölge kanallarının çoğu bunu farklı derece ve biçimlerde uygulamaktadır.

İşte burada, medyadaki sessizliğin bazen başlı başına siyasi bir tutum olabileceğini anlıyoruz.

Medyayı analiz ettiğimizde, genellikle şunu sorarız: Ne söyledi? Haber bültenlerinin manşetinde bu konu mu yer aldı? Peki neden başka bir konu gizli kaldı? Neden bu uzmana on kez yer verildi? Neden başka bir uzman çağrılmadı? Neden belirli bir konuya saatlerce tartışma ayrıldı? Milyonlarca insanın hayatını ilgilendiren bir konuya neden sadece birkaç dakika ayrıldı?

İlgi alanının belirlenmesi, bilinç oluşturmanın bir parçasıdır. İnsan aynı anda her şeyle ilgilenemez ve bu nedenle milyonların dikkatini çekme gücüne sahip olan kişi, toplumun önceliklerinin belirlenmesine ortak olabilir.

Çağdaş medyadaki temel meta kâğıt, ekran ya da mikrofon değildir... Bunlar, dikkattir. İnsanın zamanı ekonomik bir kaynak haline gelmiştir. Dolayısıyla milyonlarca insanın dikkatini çekebilen bir platform, bu dikkati reklamlara, kârlara, verilere, nüfuza ve etkiye dönüştürebilir… Bu nedenle medya rekabeti, çoğu zaman en iyi içeriği sunmak için değil, aksine insanı mümkün olduğunca uzun süre ekranın karşısında tutabilecek içeriği sunmak için yapılmaktadır.  

İşte sorun burada ortaya çıkmaktadır; çünkü dikkat çeken şey her zaman bilinç oluşturan şey değildir. Şok edici haber dikkat çeker, skandal dikkat çeker, anlaşmazlık dikkat çeker, öfke dikkat çeker, kavga dikkat çeker, hızlı bilgi dikkat çeker... Ama kitabın, derinlemesine analizin, bilimsel araştırmanın, dengeli tartışmanın ve sorunların köklerini anlamanın zamana, sabra ve odaklanmaya ihtiyacı vardır. Böylece en dikkat çekici olan şey, en faydalı olandan daha kârlı bir hale gelebilir.

Bayağılık bir endüstriye dönüştüğünde! Buradaki bayağılık artık yalnızca geçici bir toplumsal olgu olmaktan çıkıp, başlı başına bütünleşik bir endüstriye dönüşebilir.Tartışmalı bir kişilik izleyici çeker, izleyiciler reklamları çeker, reklamlar daha fazla içeriğin finansmanını sağlar, içerik daha ünlü bir kişilik yaratır, şöhret ise daha fazla izleyici çeker ve böylece döngü devam eder.Bu nedenle tartışma çıkarma yeteneğine sahip olan bir kişi, dikkat çekme piyasasında derin bilgiye sahip olan ancak bunu ilgi çekici bir maddeye nasıl dönüştürüleceğini bilmeyen bir insandan daha değerli bir hale gelebilir.İşte buradaki çelişki şudur: Cehalet pazarlanabilir hale gelebilirken, bilgi ise kamuoyuna ulaşmak için iyi bir araç bulamazsa rekabet etmekten aciz bir hale gelir.Bu sadece medyanın sorunu değil; aksine tüm toplumun sorunudur.

Bayağılık nasıl bilincin zayıflamasına dönüşür? Sorun, insanın eğlence içerikleri izlemesinde değildir; zira insanın da rahatlamaya ve eğlenmeye ihtiyacı vardır.Sorun, bayağılık baskın bir içerik hâline geldiğinde ve ciddi içerik de bir istisna haline geldiğine başlar. Dolayısıyla her gün uzun saatler boyunca hızlı ve parçalı içerikler tüketen bir insan, hayatının farklı yönlerine uzun süre odaklanma yeteneğini giderek kaybedebilir ve asıl büyük felaket de işte budur.Böylece kitap ağır, analiz sıkıcı, karmaşık tartışma rahatsız edici, okunup anlaşılması gereken bir konu ise otuz saniyelik bir videodan daha az çekici görünür.Burada medya bilgiyi engellemiş olmaz; aksine daha ince bir şey yapmış olur: yani insanı, bilginin gerektirdiği çabayı göstermeye isteksiz bir hâle getirir.

Medya ekonomik bir güçtür:Medyanın etkisi siyaset ve toplumla sınırlı değildir; zira ekonomi de medyadaki imajdan etkilenir.Dolayısıyla yatırım güven gerektirir, piyasalar beklentilerden etkilenir, şirketler imajlarından etkilenir ve ülkeler yatırımcılar, turistler ve uluslararası kurumlar nezdindeki imajlarından etkilenir. Bundan dolayı medyanın imajı gerçek bir ekonomik değere sahip olabilir. Dolayısıyla bir medya kampanyası bir ülkeye veya şirkete duyulan güveni oluşturmaya yardımcı olabilir ve olumsuz bir kampanya ise bir ülkenin veya kuruluşun imajına zarar verebilir.Böylece bilgiler ekonomik güce, görüntü ekonomik bir varlığa, anlatı ise ekonomik kararları etkileyebilecek bir araca dönüşür.

Medyanın bedelini kim ödüyor? Büyük bir medya kuruluşu kurmak para gerektirir. Kanalların stüdyolara, personele, teknolojilere ve yayına ihtiyacı vardır; gazetelerin finansmana ihtiyacı vardır; dijital platformların devasa bir teknik altyapıya ihtiyacı vardır ve reklamlar da içerik finansmanının temel kaynaklarından biri haline gelmiştir. Bundan dolayı medya ile sermaye arasında karmaşık bir ilişki ortaya çıkmaktadır. Bu ilişkinin varlığı, kesinlikle her medya kuruluşunun sahibine veya reklam verenine tabi olduğu anlamına gelmez; ancak paranın medya üzerindeki etkisini göz ardı etmek sahneyi fazlasıyla basitleştirmek olacaktır. Dolayısıyla kurumun maliyetini karşılayan kişi, farklı derecelerde ve çeşitli biçimlerde, kesinlikle onun çevresini etkileme gücüne sahip olur. Bazen nüfuz sahibi bir kişinin gazeteciye: "Bunu yaz", demesine gerek kalmaz; aksine kurum içinde çalışanların aşmamaları gerektiğini bildikleri yazılı olmayan sınırların olması yeterlidir. İşte bu tür bir etki, doğrudan sansürden daha karmaşık olabilir.

Bilgilerin çokluğu... Bilincin artması anlamına mı gelir? İnsanın bugün önünde milyonlarca saatlik içerik olabilir, ancak bilgi ile propagandanın, analiz ile yanıltmanın, haber ile görüşün arasını nasıl ayırt edeceğini kesinlikle bilmiyor. Dahası bizzat bilgilerin çokluğu, insanı boğmanın bir aracına dönüşebilir. İşte burada, medya bir gösteri endüstrisine dönüştüğünde onun doğurduğu en tehlikeli sonuçlardan biri ortaya çıkmaktadır. Böylece kişi, kamusal işlere katılmak yerine, onları izleyen bir seyirci hâline gelmektedir. Dolayısıyla kurumlar yerine insanları tartışmaktadır. Kararlar yerine açıklamalarla meşgul olmaktadır. Sonunda siyaset, katılım ve sorumluluk alanı olmak yerine izlenecek bir tiyatroya dönüşmektedir.

Kendi anlatısına sahip olmayan bir ümmet: İşte burada büyük meseleye ulaşıyoruz; zira eğer anlatı bilincin bir parçasını şekillendiriyorsa, o zaman anlatı üretim araçlarına sahip olmak stratejik bir mesele olacaktır. Kitaplarını, araştırmalarını, filmlerini, belgesellerini, programlarını, analizlerini ve bilgi içeriklerini üretmeyen bir ümmet, dünyayı kendisi için yorumlamaları konusunda başkalarına bağımlı kalmaya devam edecektir.

Sorun, başkalarının ürettiklerini okumakta olmayabilir; zira milletlerin deneyimlerinden yararlanmak doğal ve gerekli olan bir şeydir. Sorun, başkalarının anlatısının kendini ve dünyayı anlamanın tek kaynağı hâline gelmesidir. Dolayısıyla bir millet kendisini tanıtma görevini başkalarına bırakırsa, o zaman yeni nesillerin tarihine başkalarının gözüyle, bugününe başkalarının yorumlarıyla ve geleceğine de başkalarının çizdiği seçenekler üzerinden bakmaya başladığı bir gün gelebilir.

Medyayı geri kazanmak, bilinç üretme gücünü geri kazanmak anlamına gelmektedir: Medyanın gerçek rolünü geri kazanmak, onu bir propaganda platformuna dönüştürmek anlamına gelmediği gibi tek bir söylemi tekrarlayan tek bir ses haline gelmesi anlamına da gelmez; aksine insanın aklına saygı duyan bir medya inşa etmek anlamına gelir; yani elinden geldiğince gerçeği sunan, haber ile görüşün arasını ayıran, karmaşıklığı itiraf eden, tartışmaya imkân tanıyan, manipülasyonları ortaya çıkaran ve önemli meselelere hak ettikleri araştırma ve analiz imkânını sağlayan bir medyayı inşa etmek anlamına gelir. İnsanı yalnızca bir izleyici olarak görmeyen; aksine onun ekranın karşısından, dünyaya dair daha fazla anlayış kazanmış ve kafası daha fazla karışmış olarak değil de daha bilinçli bir şekilde kalkmasını amaçlayan bir medya anlamına gelir.

Anlatıya sahip olmak... ve insanı yeniden kazanmak: Sonuçta, medyayı ümmetin geleceği için verdiği mücadeleden ayırmamız mümkün değildir. Sonuç olarak bir millet aklını başkalarına bıraktığı sürece gücünü yeniden kazanamaz ve başkalarının ürettiği fikirleri ve anlatıları tüketmekle yetindiği sürece de rolünü yeniden üstlenemez.

Artık gerçek mücadelemizin yalnızca ekonomiye sahip olmak, kurumları inşa etmek ve teknolojiyi geliştirmek olmadığını, aksine tüm bunların temeli olan ve tüm bunlara öncülük eden insana sahip olmak olduğunu anlamanın zamanı gelmiştir. İdeoloji ortadan kalktığında, bir fikirden başka bir fikre, bir modelden diğer bir modele, bir taklitten diğer bir taklide geçer bir hâle geldiğimiz gibi her gün başkalarında bir cevap arar, hatta kendimize yönelik bakış biçimimizi bile onlardan ödünç alır bir hale geliriz.

Bizim görüşümüze göre Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'ni kurmak için çalışmak; onurumuzu, izzetimizi, anlayışımızı ve gücümüzü bize yeniden kazandıracak, dünyaya liderlik edecek nesiller inşa etmemizi sağlayacak ve içine sürüklendiğimiz, nesillerimizi bizden çalan bu bayağılıktan çıkmamızı sağlayacak bir yoldur.

Allah'ım bunu bize bir an önce bahşet, Allah'ım bunu bize bir an önce bahşet.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

1919 Yılında Hilafeti Desteklemek İçin Leknev'de Düzenlenen Konferans

  • Kategori Makaleler
  •   |  

1919 Yılında Hilafeti Desteklemek İçin Leknev'de Düzenlenen Konferans

Sömürgeci İngilizlerin işgali altında olmalarına rağmen, Hint Alt Kıtası'ndaki Müslümanlar, Hilafetin yıkılmasının ufukta belirdiği bir zamanda onu desteklemek için ellerinden gelen tüm çabayı sarf ettiler. Zira 21 Eylül 1919'da, Hindistan'daki Müslümanlar, Hilafeti desteklemek ve onun bölünmesini reddetmek amacıyla Leknev'de bir konferans düzenlediler. Konferansta şu açıklama yapıldı: “Türkiye’nin planlanan bölünmesi, Türk İmparatorluğu’nu oluşturan parçalardan bir dizi küçük devletin kurulması ve gayrimüslim güçlerin bu devletler üzerinde manda yönetimi haline getirilmesi, Hilafete yönelik tahammül edilemez bir müdahaledir ve İslam dünyasında kalıcı bir öfkenin tohumlarını ekecektir.”

17 Ekim 1919'da, Hilafetin korunması çağrısında bulunmak için “Hilafet Günü” ilan edildi. Urduca dilinde Hilaf “Khilaft” şeklinde adlandırılır. Nitekim Müslümanlar arasında “Hilafet Komiteleri” kurulmuş, Hilafet konferansları düzenlenmiş, Hilafeti kurtarmak için para toplanmış ve üzerine Kur'an-ı Kerim'den çevrilmiş ayetler işlenerek “Hilafet Rupisi” basılmış ve ayrıca “Hilafet” adında bir dergi de yayınlanmıştı.

Ardından Türk milliyetçisi Mustafa Kemal 3 Mart 1924’te son darbeyi vurarak Hilafeti yıkmaya yöneldiğinde, Hint Alt Kıtası'ndaki Müslümanlar öfkelenmiştir. 9 Mart 1924'te Müslümanlar, Hilafeti korumak amacıyla etkinlikler düzenlemek üzere bir araya gelmişler ve Hilafeti kaldırılmasının “habis emellere kapı açacağı” konusunda uyaran bir telgraf göndermişlerdir. Ayrıca azledilen Halife II. Abdülmecid’in Cuma namazında adının anılmasını talep eden bir genelge yayınlanmıştır.

Ey Hint Alt Kıtası'ndaki Müslümanlar ve ey Pakistan, Bangladeş ve Hindistan’daki Müslümanlar:

Hilafetin yıkılması, hikmetli atalarımızın hakkında bizi uyardığı kötü niyetli emellere gerçekten de kapı açmıştır. Zira tüm ümmet için tek ve güçlü bir Hilafet Devleti yerine, beldelerimiz onlarca küçük devlete bölünmüş olup, bunlardan bazılarının nüfusu bir şehrin nüfusundan bile daha azdır! Kâfir Batı'nın, mandalar aracılığıyla ülkemizi doğrudan yönetmesinin ardından, bizi uzaktan yönetebilmek için başımıza kendi çıkarlarına hizmet eden yöneticiler atamıştır.

Batı’nın ajanları, Batılı ülkelere bağlı şirketlere muazzam ekonomik kaynaklarımıza ve pazarlarımıza rahat erişim imkânı sağlarken, gençlerimiz ise işsizlikle ya da geçimini sağlamak için uzak yerlere doğru tehlikeli yolculuklarla karşı karşıya kalmaktadır. Nitekim Batı'nın ajanları, sömürgecilerle askeri ittifaklar kurmuş; böylece ordularımız, terörle mücadele sloganı altında onların hedeflerini güvence altına almışlardır. Ayrıca yöneticiler ordularımızı kısıtlayarak, Filistin’i, Mescid-i Aksa'yı ve aynı şekilde işgal altındaki Keşmir’i kurtarmak için harekete geçmelerini engellemektedirler. Yine yöneticiler, Kur’an-ı Kerim ve Nebevî sünnetten istinbat edilen şer’î hükümleri uygulamıyorlar; aksine İslam’la hükmetmeye çağrıda bulunanlara zulmettikleri, onları takip edip tutukladıkları, kaçırdıkları, işkence ettikleri ve öldürdükleri bir zamanda laiklik, liberalizm, demokrasi ve milliyetçilik de dâhil olmak üzere küfür kanunlarıyla hükmediyorlar.

Tüm bu felaketler dünyadaki sonuçlardandır. Ahiretteki sonuçlara gelince; tüm Müslümanlar için tek bir Halife ikame etmek, ümmet üzerine şer'î bir farzdır. Ebu Hureyra Radıyallahu Anh’dan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet edilmiştir: كَانَتْ بَنُو إسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الأنْبِيَاءُ، كُلَّما هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وإنَّه لا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ فَتَكْثُرُ، قالوا: فَما تَأْمُرُنَا؟ قالَ: فُوا ببَيْعَةِ الأوَّلِ، فَالأوَّلِ، وَأَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ، فإنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ “İsrailoğulları, Nebiler tarafından siyaset ediliyordu (yönetiliyordu). Bir Nebi vefat edince, bir diğer Nebi ona halef oluyordu. Artık benden sonra Nebi yoktur. Halifeler olacak da çoğalacaklardır. Dediler ki: Öyleyse bize ne emredersiniz? Dedi ki: Önceki ilk biatınıza sadakat gösterin ve onlara haklarını verin. Muhakkak ki Allah, yönettikleri hakkında (ne yaptıklarını) onlara soracaktır.” [Buhari ve Müslim rivayet etti] "Fethu'l-Bârî Şerhu Sahîhi'l-Buhârî" kitabında İbn Hacer el-Askalânî şöyle demiştir: “Bir Halifenin ardından başka bir Halifeye biat edilirse cümlesinin anlamı şudur; ilk biat doğru olup ona sadakat gösterilmesi gerekir; ikinci biat ise batıldır.” Nevevî'nin Şerh-i Müslim adlı eserinin İmâret Kitabı'nda İmam Nevevî şöyle demiştir: “Bir Halifenin ardından başka bir Halifeye biat edilirse şeklindeki bu hadisin anlamı şudur; ilk biat doğru olup ona sadakat gösterilmesi gerekir; ikinci biat ise batıldır ve ona sadakat göstermek haram olduğu gibi onun biat talep etmesi de haramdır; ister ikincisine, birincisinin akdinden haberdar olarak veya habersiz olarak biat akdi yapsınlar; ister iki ayrı beldede ister aynı beldede bulunsunlar, isterse ikisinden biri ayrılmış olan İmamın beldesinde, diğeri de başka bir yerde olsun fark etmez.”

Peki bunun, bizim için ahiretteki sonuçları ne olacak? Bizim için İslam ile hükmeden tek bir Halife olması yerine, bizi küfür kanunlarıyla yöneten onlarca yönetici olmuştur; o halde Hizb-ut Tahrir gençleriyle birlikte Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti yeniden kurmak için çalışarak dünya ve ahirette başarı talep edelim.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Kırgızistan, Dini Konuları Ele Alan Blog Yazarlarına Kısıtlamalar Getiriyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kırgızistan, Dini Konuları Ele Alan Blog Yazarlarına Kısıtlamalar Getiriyor

Haber:

Kırgızistan'da dinle ilgili tüm konuları ele alan, video çeken ve podcast programları düzenleyen blog yazarlarının özel izin alması gerekecek. Bunu, Ulusal Din İşleri ve Etnik İlişkiler Ajansı'nın baş uzmanı Nurgazi Kırgızbayev açıkladı. Onun ifadesine göre, yeni yasada "dinî vaiz" terimi ortaya çıktı ve blog yazarlarının bu şarta bağlı kalmaları gerekiyor.

Kırgızbayev şöyle dedi: “Dinle ilgili bir faaliyet yürütmek isteyen kişi, Kırgızistan Müslümanları Dini İdaresi'ne başvurmalı, dini eğitimini kanıtlamalı ve blogunu hangi alanda yöneteceğini bildirmeli, ardından Ulusal Ajans'tan bir yıllık sertifika almalıdır. Eğer bir yıl geçtikten sonra faaliyetlerinin yanlış bir yönde ilerlediği veya yanlış bir ideolojiyi yaydığı ya da yasaya aykırı faaliyetlerde bulunduğu ortaya çıkarsa, sertifikası kısıtlanacak ve ertesi yıl kendisine verilmeyecektir. Bu, genel olarak internette podcast programları sunanlar ve dini alandaki faaliyetler hakkında konuşmak veya vaaz vermek isteyenler için de geçerlidir.”

Yorum:

Kırgızistan'da 21 Ocak 2025 tarihinde, ülkede çok sayıda kişinin karşı çıkmasına rağmen "Din Özgürlüğü ve Dini Örgütler" başlıklı yeni bir yasa kabul edilmiştir. Din İşleri Komisyonu, bu yasa çerçevesinde yeni kısıtlamalar getirmeye çalışmaktadır. Kanunda öngörülen "vaiz" terimi, din alanında çalışanların çevrimiçi ortamda ve farklı bölgelerde verdikleri dersleri izlemek ve kısıtlamak amacıyla ona dahil edilmiştir. Örneğin cami imamları, kayıtlı oldukları bölgenin dışında konferanslar veremez veya dinî faaliyetlerde bulunamazlar. Aynı şekilde, gazetecilerin veya din eğitimi almış Müslümanların, dini blogları bağımsız olarak yönetebilmeleri için Dini İşleri Komisyonu’na her yıl kayıtlarını yenilemeleri şart koşulmaktadır. Eğer onlardan biri programlarından birinde, otoritenin çıkarlarıyla çelişen veya yasaya aykırı olan farz bir şer’i hükümden söz ederse, Din İşleri Komisyonu onun faaliyetini derhal durdurma hakkına sahip olur. Kayıtlı olmayanlar ise vaaz verme hakkından mahrum bırakılırlar!

Aslında davet de iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak her Müslümanın üzerine farz olan amellerden olup, bunları terk eden kişi, namazı terk eden kimsenin günah işlediği gibi günahkâr olur. Buna ek olarak, şeriata göre iyi bildiğin bir meselede âlim sayılırsın ve bunu bilmeyenlere ulaştırıp öğretmek senin için bir farz olur; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: فَرُبَّ مُبَلَّغٍ أَوْعَى مِنْ سَامِعٍ “[Bir söz] kendisine iletilen nice kimse vardır ki [onu ilk] duyandan daha iyi anlar.” Yani (bir söz) kendilerine aktarılanlardan bazıları, sözü duyup sonra onlara aktaranlardan daha iyi anlayabilir ve kavrayabilir demektir.

O halde otorite, söz konusu yasa tasarısı aracılığıyla Müslümanların hareketlerini denetlemeyi ve toplumun derinliklerine nüfuz eden İslam davetini engellemeyi amaçlamaktadır. Dini alanda alınan kararlara gelince; bunlar, üzerimizde hâkimiyet kuran sömürgeci devletlerin ve onların elinde araçlara dönüşmüş uluslararası ve bölgesel örgütlerin baskısı altında alınmaktadır. Dolayısıyla iktidarda olanlar sömürgeci kâfirlerin baskısına boyun eğip bunu yaparlarsa, o zaman fısk işlemiş olurlar. Eğer bu zorlamaya karşı koyup bu tür günahları işlemekten kaçınırlarsa, büyük bir ecir ve sevaba nail olurlar. Müminlere, özellikle de alimlere gelince; bu münkeri işleyenleri yaptıklarından vazgeçirmeleri farzdır.

Nitekim Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Müslümanlara sorumluluklarını hatırlatarak şöyle buyurmuştur: وَاللَّهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ، وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ، وَلَتَأْخُذُنَّ عَلَى يَدِ الظَّالِمِ، وَلَتَأْطِرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ أَطْراً، وَلَتَقْصُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ قَصْراً، أَوْ لَيَضْرِبَنَّ اللَّهُ بِقُلُوبِ بَعْضِكُمْ عَلَى بَعْضٍ، ثُمَّ لَيَلْعَنَنَّكُمْ كَمَا لَعَنَهُمْ “Vallahi; ya marufu emredip münkerden nehyeder ve zalimin elinden tutup onu hakka döndürürsünüz ve onu hak üzere tutarsınız ya da sizin de kalplerinizi birbirine çarptırır. Sonra da onları lanetlediği gibi sizleri de lanetler.”

Aslında İslam; bireysel ibadetlerimizden başlayarak devlet yönetimi ve siyaset yapma, ekonomiyi nasıl geliştireceğimiz, bütçeyi nasıl dağıtacağımız, cezaları nasıl belirleyeceğimiz, sağlık hizmetlerini nasıl düzenleyeceğimiz, eğitimi doğru şekilde nasıl sunacağımız ve erkek ile kadın arasındaki ilişkiden kaynaklanan tüm toplumsal meselelere varıncaya kadar her şeyi düzenleyen eksiksiz bir dindir. Dolayısıyla İslam'ı devlet işlerinden uzaklaştırmak, Müslümanların bugün yaşadığı zillet ve aşağılanmaya yol açar. İslam’ın devlet düzeyinde uygulanması ise, Raşid Halifeler döneminden Osmanlı Hilafetinin yıkılışına kadar devam eden adil bir düzeni ve güzel bir hayatı garanti eder.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا “Hayır, Rabbine andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiği hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Akil Bek İshakov

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER