Kapı Açılmıyorsa Ne Yapacaksın?
- Kategori Seçkiler
- |
Haber-Yorum
ABD, Ürdün'deki Askerî Varlığını Takviye Ediyor ve Irak'tan Çekileceğini Duyuruyor
Haber:
Amerika Birleşik Devletleri, Irak’taki doğrudan askeri varlığının sayfasını kapattığını, güçlerinin bir bölümünü Ürdün’de yeniden konuşlandırdığını ve misyonlarını korumak ve gerektiğinde IŞİD’le mücadele etmek için sınırlı kapasiteyi muhafaza ettiğini duyurdu. Bu ise, Irak’ın güvenlik sahnesini yeniden düzenleme çabalarının ortasında gerçekleşti. (Arab 48, 30/9/2026).
Yorum:
Amerika zaman zaman Irak’tan askerlerini çektiğini duyuruyor, ancak bir süre sonra güçlerinin hâlâ Irak’ta olduğu ortaya çıkıyor; nitekim İran'a karşı yürüttüğü savaş sırasında Irak'ta "helikopter" tipi uçaklarla birçok saldırı düzenlemiştir; bu da Irak'ta hava üslerinin bulunduğuna işaret etmektedir. Irak'taki politikacılar, ABD'nin artık Irak'ı işgal etmediğiyle övünmekte ve ABD ise yeniden Irak'tan güçlerini çektiğini açıklamaktadır!
Irak hükümeti, Iraklı silahlı gruplara 30 Eylül'e, yani Amerika'nın Irak'taki güçlerini çektiğini ilan ettiği güne kadar bir süre tanımıştı ve gruplardan ve partilerden silahlarını teslim etmelerini ve silahlı kollarını feshetmelerini talep etmişti; bu da Amerika'nın İran'ın Irak'taki rolünü tasfiye etme ve orada kalan nüfuzunu ortadan kaldırma politikası çerçevesinde gerçekleşmiştir; bu eşzamanlılık şu hedefe işaret ediyor; sanki hükümet Iraklılara Amerika'nın artık Irak'ı işgal etmediğini ve silahlarınızı bırakmanız gerektiğini söylemek istiyor.
Ancak Amerika aynı zamanda, Erbil Havalimanı'ndan ekipman ve Patriot platformunu taşıdıktan sonra büyükelçiliğini koruma bahanesiyle Bağdat'taki güçlerini tuttuğunu açıklamıştır; yani Irak hükümetinin yıllardır yaptığı yalan açıklamalara rağmen Amerika'nın Irak'ı işgali hâlâ devam etmektedir.
Daha da kötüsü Amerika'nın açıkladığı şey, güçlerini Ürdün'e taşıması ve oradaki varlığını güçlendirmesidir; yani Amerika güçlerini bir İslam beldesinden başka bir İslam beldesine taşımakta, yani bölgedeki güçlerinin kalması ve onları geri çekmeme konusuna sıkı bir şekilde sarılmaktadır ki böylece istediği zaman ve herhangi bir bahaneyle onları Irak'a geri gönderebilsin; hatta bugün Ürdün'deki güçlerinin, Irak'ta terörle mücadele olarak adlandırdığı saldırıları gerçekleştirebileceğini ilan etmiştir.
Böylece Irak hükümeti, Iraklı grupların sarıldığı bir bahaneyi, yani Amerikan işgalinin varlığını ortadan kaldırmak yoluyla Amerika'nın grupların silahsızlandırılması ve İran'ın Irak'taki nüfuzunun çıkarılması yönündeki isteğini yerine getirmektedir; daha da kötüsü Ürdün rejimi, Amerika'nın Ürdün'ün imkânlarıyla oynamasına ve bunları kendi tasarrufu altına koymasına izin vermekten hiç çekinmiyor; Amerika da bazı güçlerini Florida'dan Teksas'a nakleder gibi Irak'tan Ürdün'e naklediyor; sonra da Ürdün rejimi egemenlikten bahsediyor!
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi
Haber-Yorum
Yahudi Liderler Gece Gündüz Mescid-i Aksa'ya Baskın Düzenliyorlar!
Haber:
26/09/2026 Cumartesi günü başlayan Yahudi Çardaklar Bayramı vesilesiyle işgal güçleri, Kudüs şehri ve Batı Şeria'da sıkı güvenlik önlemleri almıştır; zira yerleşimcilerin hareketlerini güvence altına almak amacıyla Eski Şehir çevresindeki yolları kapattılar ve çok sayıda yerleşimci sürüsü Mescid-i Aksa'nın mübarek avlularına baskın düzenleyerek burada dualar ve Talmudik ritüeller gerçekleştirdiler, dans ve şarkı halkaları oluşturdular; baskın düzenleyenlerin başında olan Savaş Bakanı Katz ve sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir bulunuyordu; Ben-Gvir, mescidin avlularından şöyle diyerek bağırdı: “Bugün Mescid-i Aksa'da egemen olan biziz ve hapishanelerde de egemen olan biziz, Hamas mensuplarının hayatını cehenneme çevirdik.” İşgal makamları ayrıca El Halil kentindeki halkın İbrahimi Camii'nde ezan okumasını ve namaz kılmasını engelledi.
Yorum:
Yahudilerin Filistin halkına ve komşu Müslüman ülkelere karşı işledikleri suçlar, zorbalıkları ve zulümleri günden güne artmakta olup, onların azgınlıkları ve suçları, taşın ve ağacın dile gelip şöyle diyeceği gün gelene kadar durmayacaktır: Ey Müslüman, ey Allah’ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür; işte o gün herkes onlardan uzaklaşacak ve hiçbir yardımcı ve destekçi bulamayacaklardır; o gün kesinlikle gelecektir; zira bu, hevâsından konuşmayan, aksine ancak vahiyle konuşan, sadıkul masduk Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in vaadidir.إِنَّ اللهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً “Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” [Talak 3]
Ben Gvir, tüm küstahlığı ve kibriyle Mescid-i Aksa'nın avlularında durup şu sözleriyle bütün Müslümanlara meydan okumuştur: “Bugün Mescid-i Aksa'da egemen olan biziz.” Peki onun sözleri Kudüs Komitesi Başkanı Fas Kralı'na ulaştı mı acaba? Peki onun sözleri, Haşimi vesayetinin sahibi Ürdün Kralı'na ve 5/8/2026 tarihinde Temsilciler Meclisi'nde ayağa kalkıp yalan söyleyerek şöyle diyen: “Haşimi vesayeti olmasaydı İsrail Kudüs'teki kutsalların üzerinde tam egemenliğini dayatırdı” Dışişleri Bakanı Ayman Safadi'ye ulaştı mı acaba? Bakın işte Ben-Gvir, avurtlarını şişirerek Kudüs'te egemenliğin Yahudilere ait olduğunu söylüyor; peki Safadi ve Kralı bu açıklamalara bir yanıt verecek mi? Onlarca yıldır Müslümanların bağrına çöreklenen o Ruveybidalardan herhangi biri ona cevap verip şöyle demeye cesaret edebilir mi: Ey kâfir kadının oğlu, Mescid-i Aksa, Kudüs ve tüm Filistin sadece ama sadece Müslümanlarındır ve cevap, duyacakların değil, göreceklerin olacaktır?
Müslümanların başındaki yöneticilerin zayıflığı, boyun eğmeleri ve Müslümanların sessizliği, bu buluntu varlıkları azgınlıklarında ve Müslümanları küçümsemede ısrar etmeye teşvik etmektedir; ancak bu durum uzun sürmeyecek ey Ben-Gvir; zira ümmet uykusundan uyanacak, bu aşağılık yöneticileri darağacına asacak, Hilafetini kurup Halifesine biat edecek ve mübarek Filistin toprakları, özellikle de El-Aksa’yı kurtarmak için can atan orduları harekete geçecektir; işte o zaman zaman ey Ben-Gvir, egemenliğin kime ait olacağını anlayacaksın.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Ebu Hişam
BRICS: Amerikan Sistemine Bir Alternatif mi Yoksa Yeni Bir Kutuplaşma mı?
Uzun yıllar boyunca şekillenen uluslararası düzene isabet eden bu çatlak artık kimse için bir sır değildir. Geçmişte dünya ülkeleri, görünüşte “dayanışma ve birlik” için ABD’nin “terörizm” yani İslam adı altında uydurduğu hayali bir dış düşmana karşı savaşıyordu. Bugün ise bu maske düştü ve bu ülkeler arasındaki çatışmalar ve husumetler artık hiç kimseye gizli değildir. Alemlerin Rabbi şöyle buyurmuştur: تَحْسَبُهُمْ جَمِيعاً وَقُلُوبُهُمْ شَتَّى ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَعْقِلُونَ “Sen onları derli toplu sanırsın, halbuki kalpleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur.” [Haşr 14]
18. BRICS Zirvesi, 12-13 Eylül 2026 tarihlerinde Hindistan’ın Yeni Delhi kentinde düzenlendi. Bir kişi bunların arkasında, Amerika'nın öncülük ettiği dünya düzenini ve onun siyasi ve ekonomik kurallarını yeniden gözden geçirme çabasının olduğunu açıkça görebilir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillenen uluslararası düzende Amerika, ekonomik, mali, teknolojik ve askeri alanlarda muazzam bir üstünlük elde etmiş; bu ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından nüfuzunun daha da artmasıyla teyit edilmiştir. Doların uluslararası finans dünyasındaki hegemonyası, Batılı finans kurumları, yaptırımlar, ticaret mekanizmaları, siyasi ittifaklar ve askeri kapasiteler; evet tüm bunlar, ABD’nin uluslararası politikanın temel kurallarını dikte etmesine imkan sağlamıştır. BRICS, bu hegemonyaya karşı şiddetli bir reddetmenin ve ona bir alternatif bulma arzusunun bir ifadesi olarak ortaya çıkmıştır.
Ulusal para birimleriyle yapılan ödemelerin genişletilmesine, Dolara olan bağımlılığın azaltılmasına, alternatif finansal mekanizmaların geliştirilmesine, Yeni Kalkınma Bankası aracılığıyla finansmanın sağlanmasına, uluslararası kurumların reforme edilmesine ve dünyada çok kutupluluğun pekiştirilmesine çağrıda bulunan altı girişimin hepsi, tek bir soru etrafında kesişmektedir: Dünya düzeninin kurallarını kim belirliyor? O halde mesele sadece ticaret ya da para değildir; aksine dünyadaki siyasi ve ekonomik hegemonyanın dizginlerini kimin elinde tutacağına dair bir çatışmadır.
Ancak burada dakik ve önemli bir farkın idrakinde olmak gerekir; sadece Amerika’nın üstünlüğüne karşı çıkmak, BRICS grubunu adil bir alternatif sistem haline getirmez; zira bu grup, Amerikan modeline alternatif olan İslami bir siyasi ve ekonomik sistem sunmamakta, aksine ulus devlet, ulusal çıkarlar ve mevcut uluslararası ekonomik ilişkiler çerçevesinde hareket etmektedir. Bu nedenle çok kutuplu dünya ile bağımsız dünya mefhumlarının arasını karıştırmamalıyız; zira Washington’un nüfuzunun azalması ve buna karşılık Pekin, Moskova ya da diğer güç merkezlerinin nüfuzunun büyümesi, otomatik olarak halkların özgürlüğü veya kurtuluşları anlamına gelmez. Bir kefili bırakıp başka bir kefile dayanmak bağımsızlık değil, bir bağımlılık merkezinden diğerine geçmektir.
Görünen o ki bugün BRICS, ABD liderliğindeki düzene alternatif ve ciddi bir güç merkezi oluşturmak için büyük çaba sarf etmektedir. Ancak bu ülkelerin hepsinin, mevcut kapitalist ekonomik sisteme göre siyaset yürütmeye mahkûm olduğunu unutmamalıyız. Sonra bunlardan hangisi yönetimi üstlenirse üstlensin, halkları kapitalizmin zulmünden ve yıkıcı etkilerinden kurtaramayacaktır! İnsanlık kapitalizmin zulmünden bıkmış olup, artık dünya düzeninde bir değişim olmasının zamanı gelmiştir. Bu değişim, yaşamın her alanındaki mevcut sistemlerden tamamen farklı bir sistemi ve insanın sorunlarını doğru ve kapsamlı bir şekilde tedavi eden bir sistemi gerektirmektedir; zira dünya son yüzyıllarda sahtelik, iftira ve zulmün içinde boğulmaktadır. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَوۡلَا دَفۡعُ ٱللَّهِ ٱلنَّاسَ بَعۡضَهُم بِبَعۡضٖ لَّفَسَدَتِ ٱلۡأَرۡضُ وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ ذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلۡعَٰلَمِينَ “Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.” [Bakara 251]
Binaenaleyh insanlığın, üzerinde var olan zulüm ve yozlaşmanın devam ettiği bir güç merkezini başka biriyle değiştirmeye ihtiyacı yoktur; aksine hayatın tüm işlerinde adaleti tesis eden ve aşağıdaki temellere dayanan yeni bir sisteme ihtiyacı vardır:
● Birincisi: Hayata bakış açısının temeli olan akide meselesini çözmek; bugün olduğu gibi dinin hayattan ayrılması akidesine dayandırılmamalı; aksine insan, hayat ve kainatın yaratıcısı âlemlerin Rabbi Allah’ın varlığına olan imana dayandırılmalıdır.
● İkincisi: Sistem, kanunları çıkarırken insanın hevasını temel almamalı; aksine tüm varlığın yaratıcısı ve insanlığın hayatını düzenleyen Allah’ın hükümlerini temel almalıdır. İşte o zaman devletin kanunlarına dayalı olarak sunulan çözümler, insanın aklını ikna eder ve kalbini mutmain kılar.
● Üçüncüsü: Toplumsal sistem, bugün olduğu gibi aileyi parçalamak ve “bireysel özgürlük” adı verilen ölümcül fikri yaymak için çalışmamalı, aksine insanın hayatını huzurla dolduran ve ruhsal ve duygusal istikrarını güvence altına alan çözümler sunmalıdır.
● Dördüncüsü: İslam esasına göre uygulanan ekonomik sistem, insanı sırf günlük geçimini sağlamak için sabahtan akşama kadar çalışıp didinmeye zorlamaz; aksine devletin, insanın temel ihtiyaçlarını güvence altına alan bir sistem belirler ve ekonomiyi altın ve gümüş sistemine bağlayarak bunun güzel bir şekilde uygulanmasını denetler. Bu sistemde, petrol, doğalgaz ve altın gibi kamu malı olan doğal kaynaklar, tebaa arasında İslam’ın hükümlerine göre adil bir şekilde dağıtılmaktadır. Böylece devlet, toplumun ekonomik istikrarını güvence altına alacak ve onu kapitalizmin enflasyon belasından tamamen kurtaracaktır.
● Beşincisi: Dış politika, halkları ve ülkeleri işgal etme hırsları üzerine değil, aksine onları zulümden kurtarmak, insanları kulların köleliğinden kulların Rabbine ibadet etmeye kavuşturmak, bunun için uygun koşulları sağlamak ve İslam risaletini dünyanın doğusuna ve batısına tebliğ etmek üzerine inşa edilmelidir.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan
Haber-Yorum
Ben Gvir, Hapishanedeki Bir Mahkûmu Öldürmekle Tehdit Ediyor ve Gözdağı Veriyor
Haber:
Ben Gvir, mahkum Hasan Selame’ye tehditler savuruyor ve mahkumlara işkence ve idamla gözdağı veriyor.
Yorum:
Ben Gvir'in, 42 müebbet ve 20 yıl hapis cezasına çarptırılmış bir mahkûmu ölümle tehdit ettiği bir video görüntüsü ortaya çıktı; bu da, videoya yorum yapan kitleler arasında alay konusu oldu; zira yorumlarda, Ben Gvir’in silahsız bir mahkumla konuşmasına rağmen, kendisinde halsizlik ve fiziksel zayıflık belirtileri görüldüğü ortaya çıktı; ancak onun, silahlı gardiyanların ortasında ve hatta gardiyanın arkasından konuşmaya cesaret edebildiğini belirttiler. Bu da işgalci ve liderlerinin, en güçlü oldukları dönemde bile ne kadar büyük bir korku içinde olduklarını yansıtıyor.
Nitekim Gazze, İran’dan başlayıp Türkiye’ye, Körfez’deki küçük devletçiklere, Fas’a, Mısır’a ve Ürdün’e varıncaya kadar tüm korkak yöneticilerin ayıbını ortaya çıkardığı gibi onların Filistin’e destek iddialarını ifşa etmiştir; zira bu yöneticiler, izliyorlar ama harekete geçmiyorlar, konuşuyorlar ama yapmıyorlar; aksine onların, bizlere göz uçlarıyla ürkek ürkek baktıklarını ve Birleşmiş Milletler’de kırıntı kabilinden merhamet dilendiklerini görürsünüz.
Büyük bir kibirle gücüyle böbürlenen Ben-Gvir'in görüntüsü, aslında korkak ve dehşete kapılmış bir düşmanın görüntüsünden başka bir şey değildir.
Bütün dünya onun işlediği suçlar karşısında susarken, Müslümanların başındaki yöneticiler, hem onun hem de buluntu varlığını kendisinin şımarık çocuğu haline getiren Amerika'nın emirlerini yerine getirirlerken; Ben Gvir neden bu kadar çok korkuyor?
O, uyuyan fakat ölmeyen bir ümmetten korkuyor; cihad meydanlarında aslanlar gibi şahlanıp ona hoşlanmadığı şeyleri göstermesinin vakti gelmiş olan ordulardan korkuyor; yakında yok olacaklarını söyleyen kehanetlerden korkuyor ve her türlü işkence ve aşağılama yöntemine rağmen, sadece bedenine eziyet etmeyi başarabildiği, ruhunun ise azim ve sebatını daha da artırdığı bir adamdan korkuyor. Rabbine iman eden gençlerden korkuyor... bu da gençlerin hidayetini daha da artırıyor… Öyleyse siz ey Müslümanlar, onları bu korkak suçlunun insafına nasıl bırakabilirsiniz?!
Ey Müslüman orduları, mahkumların idam edilmesini mi bekliyorsunuz?Harekete geçip Allah’a sadık ve cesur bir adama tabi olmayacak mısınız ki böylece Allah sizi, hoşnut olduğu bir şekilde onun eliyle kullansın ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İsra’sını özgürleştirebilesiniz?
لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ “ İşte çalışanlar, asıl bunun için çalışmalıdırlar.” [Saffat 61]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şam Abdullah
Haber-Yorum
Fransa'daki Laikler, Dini Sembollerin Yasaklanması Gerektiğini Söylerken Hristiyanlığı Değil İslam'ı Kastediyorlar!
Haber:
Papa XIV. Leo, geçtiğimiz cumartesi günü, yaklaşık 800 bin kişinin katıldığı büyük bir ayine başkanlık etmeden önce Champs-Élysées Caddesi'ni büyük kalabalıkların tezahüratları eşliğinde geçti. Arabası papa Mobile’nin üzerinden, gülümseyerek çocukları kutsadı ve büyük bir kısmı onu görmek için saatler öncesinden gelen ibadet eden kalabalığı selamladı; kendisi ise, üzerinde birkaç metre yüksekliğinde bir haçın bulunduğu beyaz bir sunak kurulmuş olan Konkord Meydanı’na doğru ilerledi!
Yorum:
Papa XIV. Leo'nun ziyaretinin ardından milyonlarca Katoliğin sokakta dua ettiğini ve insanların din adamlarının önünde diz çökerek günahlarını itiraf edip af dilediğini gösteren fotoğraf ve videoların yayılmasının ardından laikliğin savunucularından tek bir ses bile işitmedik!
Kamusal alanda başörtüsünün yasaklanması ve laikliğin özüyle çelişen dini sembollerin reddedilmesi gerektiği iddialarıyla başımızın etini yiyen laikliğin savunucuları, sokaklarda düzenlenen ayinden en ufak bir rahatsızlık duymadılar; bunun da sorunu sadece İslami sembollerle olan iğrenç ve seçici bir laiklik yüzünden olduğu ortaya çıkmaktadır.
Paris’te çok sayıda Müslüman namaz kılsaydı, kıyamet kopar, ortalık ayağa kalkar ve laikliği savunmak için havlayan sesler yükselir ve bu durum geri kalmışlık, gericilik ve kamusal alanın işgali olarak nitelendirilirdi; ancak insanların papazların ve keşişlerin önünde diz çöküp kendilerinin bağışlanması için onların aracılığını istediklerini gördüklerinde ise bu durum, asla ama asla şok edici veya geri kalmışlık sayılmaz! Bu kalabalıkların herkesin gözü önünde ibadet etmesine gelince; elbette bunda hiçbir sorun yoktur!
Onların sorunu, kamusal hayatta Hristiyan, Hindu, Yahudi veya diğer dini sembollerin ortaya çıkmasında değil; aksine onların asıl sorunu İslam’da yatmaktadır; bu nedenle küçük kızların başörtüsü yasaklanıyor, bol giysiler ve benzeri şeylerle mücadele ediliyor ve Marine Le Pen’in iddialarını işitiyoruz; buna karşılık ise eşcinsellik fikirleri zorla dayatılıyor ve haç kolyeleri, kipa ve benzeri şeylere izin veriliyor; nitekim son zamanlarda düzenlenen ayinde yaşananlar, iki yüzünü gizleyen laikliğin maskesini düşürmüştür.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Minnetullah Tahir
ABD Tahvil Getirileri Yükselince
Borç, Doların Gücünü Tehdit Etmeye mi Başladı?
Altın, dolar ve hazine tahvilleri… Küresel finans sisteminin geleceği üzerine yaşanan çatışmayı ortaya koyan üçlü.
Altın artık küresel piyasalarda sadece değerli bir maden olarak hareket etmediği gibi, ABD Hazine tahvilleri de sadece hükümet bütçe açığını finanse etmek için bir araç değildir. Altın, Dolar ve tahvil getirilerindeki hareketlerin ardında, küresel finans sisteminin geleceğiyle ilgili daha derin bir çatışma yatmaktadır; bu da ABD’nin borcunun büyümesiyle birlikte giderek daha acil hale gelen şu soruyu gündeme getirmektedir: ABD, artan borçlarını, bu borcun maliyeti Doların gücüne yönelik bir tehdide dönüşmeden ne zamana kadar finanse edebilir?
Bu, ABD’nin bir iç muhasebe meselesi değildir; zira ABD Hazine tahvilleri küresel finans sistemindeki en önemli varlıklardan birini temsil etmekte olup Dolar, uluslararası rezervler ve ödemeler için ana para birimidir; altın ise, herhangi bir hükümet veya merkez bankası için bir yükümlülük temsil etmeyen bir varlık olarak kademeli olarak yeniden sahnenin önüne çıkmaktadır. Bu nedenle, Dolar ile tahvil getirileri ve altın arasındaki ilişkiyi izlemek, küresel finans sisteminde yaşanan dönüşümleri anlamanın en iyi yollarından biri olabilir.
Tahviller… Artık küresel varlık haline gelen bir borçtur
Amerika bütçe açığından muzdarip olduğunda, bunun bir kısmınıHazine tahvilleri ihraç ederek borçlanma yoluyla finanse etmektedir. Dolayısıyla tahvili satın alan yatırımcı, getiri karşılığında parasını hükümete borç vermekte, ardından vade sonunda nominal değerini geri almaktadır. On yıllar geçtikçe, bu tahviller hükümeti finanse etmenin bir aracından çok daha fazlası hâline gelmiştir; zira bankaların, sigorta şirketlerinin, emeklilik fonlarının, yatırımcıların, finansal kuruluşların ve yabancı merkez bankalarının elinde tuttuğu temel bir finansal varlık haline gelmiştir. Amerikan sisteminin gücü tam da burada yattığı gibi ancak potansiyel zayıf noktalarından biri de yine burada yatmaktadır; zira hükümetin borçlanma ihtiyacı arttıkça, yatırımcıları daha fazla borç senedi almaya ikna etme ihtiyacı da artmaktadır. Eğer bu yatırımcılar daha yüksek getiri talep etmeye başlarsa, borçlanma maliyeti de yükselmektedir.
Tahvil getirilerinin yükselmesi ne anlama geliyor?
Basit ama son derece önemli bir kaide vardır: Tahvil getirilerinin yükselmesi genellikle fiyatlarının düşmesi anlamına gelmektedir; çünkü yatırımcı daha yüksek getirili yeni bir tahvil satın alabiliyorsa, daha az getirili eski tahvillerin cazibesi azalmaktadır. Ancak siyasi açıdan en önemlisi, uzun vadeli getirilerin yükselmesi piyasaların hükümete gönderdiği bir mesaj niteliğinde olabilir: Size borç vermek karşılığında daha yüksek getiri istiyoruz. Bunun nedeni, enflasyonun yükselmesi, yüksek faiz oranlarının devam edeceği beklentileri, borç ihracındaki artış, tahvillere olan talebin gerilemesi veya risk priminin yükselmesi olabilir. İşte bu yüzden soru sadece tahvil getirileri ne kadar sorusu değil; aynı zamanda neden yükseliyor sorusudur.
Fed faizleri artırabilir ama her şeyi kontrol edemez; nitekim Federal Rezerv faizleri yükselttiğinde para çok daha maliyetli hale gelir ve bu da kredileri, ipotekli konut kredilerini (mortgage), şirketleri ve piyasaları etkilediği gibi tahvilleri de etkiler. Ancak uzun vadeli Hazine tahvillerinin getirisini yalnızca Federal Rezerv belirlemez; zira piyasa geleceğe bakar; eğer yatırımcılar enflasyonun yüksek kalmaya devam edeceğini, kamu borcunun artmaya devam edeceğini veya hükümetin büyük miktarda tahvil ihraç etmeye ihtiyacı olacağını düşünürlerse, daha yüksek getiri talebinde bulunabilirler. Burada, Federal Rezerv'in faizi artırma yönünde doğrudan bir kararı olmasa bile uzun vadeli tahvil getirileri yükselebilir. İşte dikkatle izlenmesi gereken yön budur; faiz hükümetin kendisi için bir sorun hâline geldiğinde, enflasyonla mücadele etmek için faizi yükseltmek gerekli olabilir, ancak bu, borçlanmaya dayanan hükümet için bir maliyet taşımaktadır. Borcun bir kısmı daha yüksek faiz oranlarıyla yeniden finanse edildikçe, faiz ödemeleri de artmaktadır.
Nitekim ABD Hazine Bakanlığı, borç servisi maliyetinin borcun boyutuna ve mevcut ve yeni menkul kıymetlerdeki faiz oranlarına bağlı olduğunu ve yüksek faiz oranları ile enflasyonun, faiz giderlerinde fiilen artışa yol açtığını açıklamaktadır. İşte burada, faiz oranının yükselmesi, borçlanma maliyetinin yükselmesi, faiz ödemelerinin artması, bütçe üzerindeki baskının artması, borçlanma ihtiyacının ve daha fazla tahvil ihraç etme gereğinin artması, ardından piyasanın talep ettiği getirilerin yükselme ihtimali ve borç maliyetinin yeniden artması gibi tehlikeli bir döngü ortaya çıkmaktadır.
Peki bu döngü devam edecek olursa; faiz oranları ve getiriler yüksek kalmaya devam ettiği takdirde, Amerikan ekonomisi bu borcun servis maliyetini taşıyabilir mi?
Borç miktarı sorunun sadece yarısıdır; çünkü Amerikan borcu sabit bir rakam değil, aksine her gün değişmektedir. Nitekim Hazine Bakanlığı, "ulusal borcun", gelirleri aşan harcamaları finanse etmek için yapılan devlet borçlanmalarının birikimi olduğunu ve sürekli açıkların borç birikimine yol açtığını açıklamıştır. Ancak sadece toplam borç rakamına odaklanmak yanıltıcı olabilir, zira asıl risk, borcun büyüklüğü, faiz oranı ve borcun büyüme hızı gibi üç unsurun bir araya gelmesiyle ortaya çıkar.
Bir devlet, finansman maliyeti düşükse devasa bir borcu kaldırabilir, borç istikrarlıysa faizlerdeki artışı da kaldırabilir; ancak devasa borç ile sürekli açık ve yüksek getirilerin bir araya gelmesi, kamu maliyesi üzerinde giderek artan bir baskı oluşturur.
Amerika’nın borcuna sahip olan kimdir? Soru önemlidir; çünkü bazıları ABD’nin borcuyla, sanki Çin gibi tek bir ülkenin tahviller aracılığıyla ABD’nin kaderini elinde tutuyormuş gibi muamele etmektedir; ancak gerçekte durum çok daha karmaşıktır; zira ortada Amerikalı yatırımcılar, bankalar, emeklilik fonları, sigorta şirketleri, yatırım fonları ve Federal Rezerv’in yanı sıra yabancı hükümetler, merkez bankaları ve yatırımcılar da vardır.
Son ABD verileri, yabancı mülkiyetteki çeşitliliğin boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Zira Haziran 2026 itibarıyla Japonya, yaklaşık 1,117 trilyon Dolar ile ABD Hazine tahvillerinin açıklanan en büyük yabancı hissedarı olup; onu yaklaşık 940 milyar Dolar ile Birleşik Krallık ve yaklaşık 633 milyar Dolar ile de Çin takip etmektedir.
Böylece Amerika'nın borç piyasası, devletten kopuk harici bir piyasa değildir; aksine hükümeti, bankaları, Federal Rezerv'i, yerli ve yabancı yatırımcıları kapsayan devasa bir ağdır.
Ülkeler neden hazine tahvilleri satın alıyorlar? Çünkü küresel finans sistemi büyük ölçüde Dolar üzerine kurulu olup Dolar rezervlerine sahip ülkeler, bu rezervleri değerlendirmek için nispeten likit ve güvenli varlıklara ihtiyaç duymaktadırlar; ABD Hazine tahvilleri ise on yıllardır en önemli seçeneklerden biri olmuştur.
İşte burada; Dolar-küresel rezervler-Hazine tahvilleri-ABD hükümetinin finansmanı gibi son derece güçlü bir ilişki ortaya çıkmaktadır.
Bu döngü, Amerika’nın, aynı büyüklükte bir borca sahip başka bir ülkenin karşı karşıya kalabileceğinden daha düşük bir maliyetle borçlanmasına yardımcı olmuştur. Ancak aynı zamanda, küresel yatırımcıların Hazine tahvillerine yönelik davranışlarındaki herhangi bir köklü değişiklik, finansal piyasaların ötesine geçen etkileri olabileceği anlamına gelmektedir.
Altın sahneye arka kapıdan giriyor
Amerikan tahvili ABD hükümeti üzerinde bir borcu temsil ederken, altın ise hiç kimsenin üzerinde bir borcu temsil etmez.Tahvil getiri sağlarken, altın faiz getirmez. Bu nedenle, tahvillerin reel getirileri yükseldiğinde, altın tutmanın maliyeti alternatif fırsat bakımından daha yüksek bir hale gelmektedir; bu da getiriler ve Dolar birlikte yükseldiğinde altının genellikle neden baskıya maruz kaldığını açıklamaktadır. Bu da son günlerde piyasalarda açıkça görülmektedir; zira 7 Eylül 2026’da, faiz artışı beklentilerini artıran güçlü ABD istihdam verilerinin ardından altın fiyatları gerilerken, tahvil getirileri ise yükselmiştir. Reuters’ın aktardığı piyasa verilerine göre, Eylül toplantısında faiz artışı olasılığı yaklaşık %58’e ulaşmıştı. Bundan birkaç gün önce de, tahvil getirileri ve Dolar değer kaybettiğinde ise altın yükselmişti; bu da varlıklar arasındaki geleneksel ilişkiyi yansıtmaktadır.
Ancak reel getiriler nominal getirilerden daha önemlidir; zira eğer tahvil yatırımcıya %5 getiri sağlıyor, ancak enflasyon %6 seviyesindeyse, reel getiri yaklaşık olarak negatif olur. Ancak getiri %5 ve enflasyon da %2 ise, reel getiri daha cazip bir hale gelmektedir.
Bu nedenle yatırımcıyı ilgilendiren soru; sadece tahvilin ne kadar ödediği değildir? Aynı zamanda: enflasyondan sonra bu getirinin ne kadarının kalacağıdır? Reel getiriler düştüğünde, altın nispeten çok daha cazip bir hale gelmektedir. Reel getiriler yükseldiğinde ise altın, tahvillerden daha güçlü bir rekabetle karşı karşıya kalmaktadır.
En büyük tehlike, iflas değil, güven kaybıdır; nitekim Amerika, yabancı para birimiyle borcunu ödemekten aciz olan bir ülkeye benzeyen geleneksel bir riskle karşı karşıya değildir; çünkü Dolar kendi para birimidir ve tahvilleri de Dolar cinsindendir; ancak bu, borcun maliyetsiz olduğu anlamına gelmez; çünkü hükümet borçlanmaya devam edebilir, fakat soru şudur: Hangi fiyata? Sorun da işte burada yatmaktadır. Eğer yatırımcılar sürekli olarak daha yüksek getiri talep etmeye başlarsa, Amerika mutlaka geleneksel anlamıyla bir “iflas” ile karşı karşıya kalmayabilir, ancak devletin finansman maliyetinde sürekli bir artış, bütçe üzerindeki baskı, faiz ödemelerinde şişkinlik ve para ve maliye politikası üzerinde baskılar gibi daha karmaşık bir durumla karşı karşıya kalabilir.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim