Pazartesi, 22 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/02
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” [Maide 51]

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاءَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِين
“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” [Maide 51]

Haber:

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Rusya ve ABD arasında yapılan anlaşma kapsamında Rus dizeli sevkiyatının başladığını ve düzenli bir şekilde devam edeceğini belirtti. (Sputnik, 23/10/2026)

Yorum:

Amerikan Başkanı Trump 9/10/2026 günü "Rus mevkidaşı Putin ile Moskova'nın dizeli derhal küresel piyasalara sunmasına izin veren bir anlaşmaya vardığını ve "anlaşmanın dizel fiyatlarını rekor oranlarda ve hızla düşüreceğini" açıkladı. Ve şöyle dedi: “Putin, Rusya'nın Amerikan ve küresel pazara derhal 300 bin tonun üzerinde, kasım ayı boyunca ilave 500 bin ton, hemen ardından 1 milyon ton ve aylık 3 milyon tona ulaşan dizel yakıt tedarik etmeyi kabul etti.” 17/10/2026 tarihinde, "Ulusal çıkarları gerekçe göstererek Rusya'ya uygulanan yaptırımların askıya alınmasını öngören" bir kararname imzaladı. ABD Hazine Bakanlığı da, Nisan 2027'ye kadar geçerli olan genel bir lisans kapsamında Rus dizel ihracatına yönelik yaptırımların askıya alındığını duyurdu. Ayrıca Trump şöyle dedi: “Amerikan halkı için doğru kararı verdim. Önce Amerika.”

Sömürgeci kafirler; kendi çıkarlarını ve projelerini gerçekleştirmek, saplanmış oldukları bataklıktan çıkmak, küresel egemenliklerini sürdürmek ve en önemlisi de İslam ülkelerinin yoksulluk ve geri kalmışlık içerisinde kalmalarını sağlamak için, düşmanlık içinde olsalar dahi birbirlerinin yardımına koşmaktadırlar. Zira Trump'ın, kongre tarafından kabul edilen ve Rusya ile İran'a yaptırımlar uygulayan 2026 tarihli Lindsey Graham yasasını 19 Eylülde imzalamasının üzerinden bir ay bile geçmediği halde Rusya ile böyle bir anlaşmaya varması bunun en açık bir kanıtıdır.

İslam’dan ve hükümlerinden yüz çeviren, İslam ümmetine zerre kadar değer vermeyen, izzeti İslam akidesinde değil de kafirlerin yanında arayan Müslüman ülkelerinin başındaki ajan yöneticiler ise; sömürgeci kafirlerin kuyruklarında koşmaktadırlar. Zira başta izzetli Gazze olmak üzere tüm İslam ülkelerindeki Müslüman halklar katledilirken, yoksulluk içinde inlerken ve kendilerini bu karanlıktan kurtaracak birini beklerken İslam beldelerindeki bu hain yöneticiler; Mekke üçlü ortak savunma antlaşması ve Bedir Mutabakat Zaptı gibi kafirlerin projelerine hizmet eden anlaşmalarla meşgul olmaktadırlar. Nitekim Müslüman halkların bu şekilde mazlum ve mağdur durumda kalmalarının nedenini Allahu Teala şu kavlinde açıklamıştır: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاءَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِين “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” [Maide 51]

Sonuç olarak bu vahim durumdan kurtulmanın tek yolu; tüm Müslümanları bir araya getirecek, sömürgeci kafirlerin ve onları dost edinen ajan yöneticilerin tahtlarını yerle bir etmek için Müslüman orduları harekete geçirecek ve İslam ümmetini eski izzetine yeniden kavuşturacak olan Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Afganistan ve Pakistan’ın, Kendilerini Hedef Alan Amerika'nın Planına Karşı Güçlerini Birleştirmeleri Gerekir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Afganistan ve Pakistan’ın, Kendilerini Hedef Alan Amerika'nın Planına Karşı Güçlerini Birleştirmeleri Gerekir

Haber:

17 Ekim 2026 Afganistan International, "Paktia'daki yerel kaynakların, Pakistan'ın Kurram bölgesinin karşısındaki Afganistan-Pakistan sınırı boyunca Taliban savaşçıları ile Pakistan güçleri arasında şiddetli çatışmaların patlak verdiğini" ifade etti.

Yorum:

İç anlatılar, güvenlik bilgilendirmeleri ve gerekçeler ne olursa olsun; Pakistan Silahlı Kuvvetleri ile Afgan savaşçılar arasındaki bu çatışmalar, Amerika'nın her iki ülke üzerindeki hegemonya planlarına hizmet etmektedir. Obama yönetimi döneminde "Af-Pak" adı altında tek bir bölge olarak ele alınan ve Trump döneminde de fiilen bu şekilde ele alınmaya devam Pakistan ve Afganistan bölgesinde Amerika'nın üç temel siyasi hedefi vardır.

Birincisi: Bagram Hava Üssü'nün kontrolü: Bagram Hava Üssü, Çin ve Pakistan'ın nükleer tesislerine ve kapasitelerine saldırılar düzenlemeye imkan tanıyan menzil içinde yer almaktadır. Nitekim 18 Eylül 2025 tarihinde Trump şöyle demişti: “O üssü geri istiyoruz. Bildiğiniz gibi üssü istememizin nedenlerinden biri, buranın, Çin'in nükleer silahlarını ürettiği yerden bir saat uzaklıkta olmasıdır.” Ardından 20 Eylül 2025 tarihinde, Truth Social platformunda şunları yazdı: “Eğer Afganistan Bagram Hava Üssü'nü onu inşa edenlere, yani Amerika Birleşik Devletleri'ne geri vermezse kötü şeyler olacak.”

Pakistan nükleer silahları konusuna gelince; Trump yönetimi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i sevenlerin elinde nükleer silah bulunmasına tahammül edemeyeceğini açıkladı. Zira 2 Mart 2026’da, ABD Savaş Bakanı şunları söyledi: “İran gibi, İslam peygamberliğinin yanılsamalarına inanan rejimler nükleer silahlara sahip olamaz.” Ardından, 18 Mart 2026 tarihinde Ulusal İstihbarat Direktörü Ofisi, “ABD İstihbarat Topluluğu’nun 2026 Yıllık Tehdit Değerlendirmesi”ni yayınladı; raporun 25. sayfasında şu uyarıda bulunuldu: “Pakistan, ordusuna Güney Asya sınırlarının ötesindeki hedefleri vurabilecek füze sistemleri geliştirme imkânı tanıyan ve giderek karmaşıklaşan bir füze teknolojisi geliştirmeyi sürdürmektedir; eğer bu eğilimler devam ederse, Pakistan, ABD’yi tehdit eden kıtalararası balistik füzeler geliştirebilecektir.”

İkincisi: Afganistan ve Pakistan içindeki nadir toprak elementlerinin kontrolü: Afganistan’la ilgili olarak New York Times gazetesi 13 Haziran 2010 tarihinde şunları bildirdi: “ABD, Afganistan'da değeri yaklaşık 1 trilyon Dolar olarak tahmin edilen işlenmemiş mineral yatakları keşfetti. Örneğin Pentagon'a ait dahili bir müzekkere, Afganistan'ın pil endüstrisinde temel bir ham madde olan lityum alanında Suudi Arabistan’a dönüşebileceğine işaret etmiştir.”

11 Haziran 2026 tarihinde, Taliban hükümetinin Maden Bakan Yardımcısı Abdurrahman Qanit, Kâbil'de Afgan-Amerikan Ticaret Odası Başkanı ve CEO'su Jeffrey Grieco ile bir araya geldi. Taliban Maden Bakanlığı, iki tarafın Amerikan yatırımlarını Afgan madencilik sektörüne çekme konusunu ele aldığını açıkladı. 30 Ağustos 2026 tarihinde ise Financial Times gazetesi, Taliban Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki'nin, Afganistan'ın madencilik dâhil çeşitli sektörlerdeki Amerikan yatırımlarını memnuniyetle karşılayacağını söylediğini aktardı.

Pakistan'daki nadir toprak elementlerine gelince; ülke, maden yatakları barındıran geniş alanlara sahiptir ve jeolojik olarak dünyanın en önemli bakır ve altın bölgelerinden biri olan Tetis (Tethyan) Maden Kuşağı'nın geniş sınırları dahilinde yer almaktadır. Ülke bilinen 92 mineral türüne sahip olup bunlardan 52'si ticari olarak işletilmektedir. Pakistan Maliyet ve Yönetim Muhasebecileri Enstitüsüne göre, ülkenin mineral rezervlerinin değeri yaklaşık 8 trilyon Dolar olarak tahmin edilmektedir.

Ancak Pakistan'ın yöneticileri bunların mülkiyet haklarını Amerikan şirketlerine teslim etmektedirler. Zira 8 Eylül 2025 tarihinde, Pakistan Sınır İşleri Örgütü (FWO) ile Missouri merkezli Amerikan şirketi US Strategic Metals, nadir toprak elementlerine odaklanan iki mutabakat zaptı imzaladı. Ardından Trump 26 Eylül 2025 tarihinde "en sevdiği mareşal" ile görüşmüş; o da kendisine nadir toprak elementlerinin olduğu bir kutu takdim etmiştir.

Üçüncüsü: Müslümanların silahlı kuvvetlerinin, Amerika ve onun koruyup kolladığı müttefiki Hindistan karşısında askeri kapasitesini zayıflatmak. Nitekim Afgan savaşçılar, Ağustos 2021'de Amerikan güçlerini ülkeden kovmuştu. Ayrıca Pakistan Silahlı Kuvvetleri, Mayıs 2025'te Hindistan'ı diz çökmeye zorlamış; bu da Amerika'yı ateşkes sağlamak için hummalı bir hareketliliğe sevk etmişti. Dolayısıyla Amerika’nın, Amerikan haçlılarına, Yahudi varlığına ve Hindu devletine karşı Müslümanların güçlü olmalarını kabul etmesi kesinlikle mümkün değildir.

Bu nedenle Amerika, Afganistan ve Pakistan’ın uzun süreli düşük yoğunluklu bir çatışmaya dahil olmasına bel bağlamıştır; zira bu çatışma, her iki tarafı zayıflatacak olmasının yanı sıra kafirlerle savaşmak ve işgal altındaki Müslümanların ülkelerini özgürleştirmek için kullanılabilecek kaynakları tüketecektir.

Ey genel olarak Pakistan ve Afganistan Müslümanları ve ey özel olarak da onların âlimleri ve silahlı kuvvetleri: Allah Subhanehu ve Teala’nın yardımıyla, Sovyet Rusya'nın hegemonyasını birlikte sona erdirdiniz ve aynı şekilde Amerika'nın hegemonyasını da birlikte sona erdirebilirsiniz. Trump sizi kötü şeylerle tehdit ettiğinde, onun ordusunun bu tehdidi güçle destekleyemeyeceğini biliyorsunuz; bunun açık kanıtı da İran'daki başarısızlığıdır. Bunun yerine Trump, Amerika'nın hepiniz üzerinde hegemonya kurabilmesi için birbirinizle savaşmanızı istemektedir.

O halde dilleriniz; milliyetçilik ve kabile taassubuna dayanan kokuşmuş karşılıklı nefret söylemi yerine, İslam'daki o güzel kardeşlik sözlerini konuşsun. Evs ve Hazrec, Allah Subhanehu ve Teala’nın ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in rızasını kazanmak için kan davasından ve intikam hırsından vazgeçmemişler miydi? Nitekim Ensar; Bedir'de savaşan kâfirleri hezimete uğratmak için bir araya geldikleri gibi bugün sizlerin de savaşan kâfirleri hezimete uğratmak için bir araya gelmeniz gerekmektedir.

Askeri işbirliği, istihbarat paylaşımı, diplomatik misyonlar, doğrudan yabancı yatırım ve ticari ilişkiler de dahil olmak üzere ABD ve Hindu devletiyle tüm ittifak şekillerini kesin. Zira Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعاً “Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139]

Nitekim Allah Subhanehu ve Teala, şu kavliyle bizleri uyarmıştır: مَّا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِكِينَ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْكُم مِّنْ خَيْرٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَاللَّهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “(Ey iman edenler!) Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” [Bakara 105] Allah Subhanehu ve Teala sizlere, bol miktarda maden servetleri bahşetmiştir; o halde bunların mülkiyet haklarını kâfirlere teslim ederek kendinizi bunlardan mahrum etmeyin. Dolayısıyla şer’î hükme göre; maden zenginlikleri kamu mülkiyeti olup bunların fayda ve gelirleri tüm Müslümanlara aittir. Zira Tirmizi, Ebyad b. Hammâl’’dan şunu rivayet etmiştir: أَنَّهُ وَفَدَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَاسْتَقْطَعَهُ الْمِلْحَ فَقَطَعَ لَهُ، فَلَمَّا أَنْ وَلَّى قَالَ رَجُلٌ مِنْ الْمَجْلِسِ: أَتَدْرِي مَا قَطَعْتَ لَهُ؟ إِنَّمَا قَطَعْتَ لَهُ الْمَاءَ الْعِدَّ. قَالَ: فَانْتَزَعَهُ مِنْهُ “O, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i ziyaret ederek yerini belirttiği bir tuz madeninin kendisine ikta edilmesini istedi. Allah’ın Resulü de bu tuz madenini ona ikta etti. Tam oradan ayrılacağı sırada meclisteki bir adam dedi ki: "Ona ne ikta ettiğinizi biliyor musunuz? Ona kesilmez bir suyu ikta ettiniz. Bunun üzerine Ebyad: Bundan vazgeçtiğini söyledi.”

Şer’î vaciplerinden biri de; Müslümanların İmamının, ümmetin maden servetlerini denetlemesi, bunları geliştirmek için uzmanlardan yardım alması ve bunların faydalarının ve gelirlerinin ümmetin işlerinin gözetilmesinde kullanılmasını güvence altına almasıdır.

O halde silahlı kuvvetlerinizi ve savaşçılarınızı Raşidi Hilafeti kurmak için nusret vermeye teşvik edin. Hizb-ut Tahrir, hepinizin arasında bir hayır olduğunu biliyor. Zira artık Raşid bir Halifenin liderliği altında zaferi ya da şehadeti elde etmek için canlarımızı ve mallarımızı feda etmenin zamanı gelmiştir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Ürdün, Filistin İçin Alternatif Bir Vatan mıdır?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ürdün, Filistin İçin Alternatif Bir Vatan mıdır?

Haber:

Associated Press ajansı, 23 Ekim 2026 tarihinde, El Halil kenti dışındaki “Yehuda” kavşağı yakınında yaklaşık yirmi dakika süren bir çatışmada Yahudi varlığının iki askerinin ve kentten iki Filistinli silahlı kişinin öldüğünü aktardı. Saatler içinde Başbakan Binyamin Netanyahu'nun ofisi, El Halil'in kuşatılması ve Batı Şeria'nın tamamen kapatılması için hazırlık yapılması talimatını verdi; bu, bir ay içindeki dördüncü kapatma olup; yollar, yerleşimciler de dahil olmak üzere Yahudi sürücülerin kullanımına açık tutuldu. Ben Gvir de Filistinlilerin seyahat özgürlüğünün kısıtlanacağını teyit etmekte gecikmedi.

Yorum:

Ayrım (Utanç) Duvarı ve Yahudi Yerleşim Birimleriyle Mücadele Heyeti; ay başından bu yana zeytin toplayan çiftçilere yönelik 409 saldırı ve ihlal belgelemiştir. Haaretz gazetesi ise 2 Ekim tarihinde, sağcı Argaman Enstitüsü'ne bağlı Churchill Programı tarafından hazırlanan “İsrail'in Güvenliği İçin Yeni Bir Vizyon” başlıklı bir belgeyi ifşa etmiştir; söz konusu belge; Batı Şeria'nın ilhak edilmesine, Filistin yönetiminin feshedilmesine ve Ürdün'e göçün teşvik edilmesine çağrıda bulunmaktadır; bu da Ürdün Nehrinin Doğu Şeridinde Filistinliler için alternatif vatan fikrinin hayata geçirilmesine kapı aralamaktadır. Ayrıca gaspçı varlık, Şubat 2026’da Batı Şeria bölgesindeki arazi kayıtlarını açmaya karar vermiştir ki böylece zahiri olarak yasal, batıni olarak ise zorla topraklara el koyma imkanı bulabilsin.

Filistin'de yaşananlar, Yahudilerin Filistin halkını Doğu Ürdün'e göç ettirerek orayı Filistin'e alternatif bir vatan haline getirme niyetlerini teyit etmektedir. Zira Ocak ve Şubat 2025'teki “Demir Duvar” operasyonu, Cenin, Nur Şems ve Tulkarim mülteci kamplarını tamamen boşaltmıştır. Nitekim Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi, bu kamplardan 33 binden fazla mültecinin zorla yerinden edildiğini; Ekim 2025 itibarıyla Cenin Kampı'ndaki binaların %52'sinin, Nur Şems'teki binaların %48'inin ve Tulkarim Kampı'ndaki binaların %36'sının yıkıldığını veya hasar gördüğünü bildirmiştir. Ayrıca Ocak 2023 ayından bu yana 130’u aşkın Filistinli topluluk tamamen yerinden edilmiş, 6.400 aşkın kişi yerlerinden sökülüp atılmış ve yerleşimcilerin saldırıları bu yıl günde yaklaşık yedi saldırıya ulaşmıştır. Yerleşimciler, 248 yeni yerleşim birimi kurmuş olup, bu da 1 milyon dönümden fazla bir alana ve Batı Şeria’nın yüzölçümünün %18'ine tekabül etmektedir.

Bu eylemler, yerleşimcilerin münferit olarak yaptığı işler değildir. Zira yerleşimcilerin hükümeti, yerleşim birimleri için yaklaşık 20 milyon Doları onaylamış; yerleşim bütçesini %122 oranında artırmış ve 2026 yılının Şubat ayında Yahudi varlığının Bakanlar Kurulu arazilerin Arap olmayanlara satışını yasaklayan 1953 tarihli Ürdün yasasını iptal etmeye ve kayıt dışı arazileri gaspçı varlığın arazileri olarak yeniden sınıflandırmaya karar vermiştir.

Kaçınılmaz sonuç, Batı Şeria halkının topraklarından sürülmesi, buranın yaşanamaz bir yere dönüştürülmesi, Filistin davasının çarpıtılması ve buranın geçici olarak kurulmuş ve (Geçici Doğu Ürdün Emirliği) olarak adlandırılmış ülkede alternatif bir vatana dönüştürülmesidir. Görünen o ki İngilizlerin emirliği kurarken kullandıkları geçiş süreci, Yahudiler tarafından uygulamaya konmuştur; hem de Trump'ın lisanı üzerinden varlığın devletinin küçük olduğunu ve genişletilmesi gerektiğini ilan eden Amerika'nın desteğiyle.

Nitekim Kral II. Abdullah, Ürdün'ün alternatif bir vatana dönüştürülmesi meselesini 22 Eylül'deki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 81. Oturumuna taşımış ve dünyanın Gazze ile meşgul olduğu sırada, Doğu Şeridi'nde krallığını hedef alarak “Batı Şeria’da son derece tehlikeli ve çok daha saldırgan bir durumunun olduğunu” ifade etmiştir. Ayrıca yerleşim yerlerini genişletmek amacıyla Filistinlilerin evlerinin yıkılmasını zorla yerinden edilme olarak ve arazi tescil yasasını da “fiili toprak ilhakı” olarak nitelendirmiştir. Bu ise bütün bir halkı topraklarını terk etmeye zorlamaya yol açmakta olup, konuşmasını şu soruyla bitirmiştir: “Şimdi harekete geçecek miyiz?” Sonra 1948 yılında Yahudi varlığını ortaya çıkaran Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna yönelmiştir!

Kral'ın gözyaşları, krallığının başına gelebilecekler karşısındaki hoşnutsuzluğu ve boyun eğmiş Birleşmiş Milletler'e yalvarması ise; “Beyaz öküz yenildiği gün ben de yenildim” deyimine benzemektedir; tek fark, kırmızı öküzün beyaz kardeşinin başına gelenin kendi başına da geleceğini fark etmiş olmasıdır. Kral ise hâlâ kardeşini yiyenin onu koruyacağını ummaktadır! Nitekim o, Yahudi varlığını ortaya çıkaran ve onun beyaz öküzü yemesini onaylayan platforma yönelmiştir; hatta bunun öncesinde de, Yahudilere Filistin'i gasp etmesi imkanı vermek için İngiltere’ye gereken her şeyi tevdi eden Milletler Cemiyeti'ne yönelmişti. Yoksa Kral, tahtını korumak ve Yahudileri dizginlemek için İngiltere, Amerika ve Fransa'nın öne çıkmasını mı beklemektedir? Oysa onun önünde, Gazze üzerindeki acımasız savaşında gaspçı düşmanın karşısında durmak için altın bir fırsat vardı; zira o gün Gazze halkı Yahudi varlığını ortadan kaldırmak ve Filistin’i işgalin pisliğinden temizlemek için çetin bir savaşın yakıtı olmaya hazırdılar.

İster Ürdün, ister Filistin, isterse başka yerlerdeki Müslümanlar olsun, sömürgecinin ve ajanlarının kendilerine dayattığı kısıtlamalardan kurtulmak ve aslanlar gibi harekete geçip Yahudilere şeytanın vesveselerini unutturmak ve onların tuzaklarını kendi aleyhlerine çevirmek için büyük bir özlemle yanıp tutuşmaktadırlar.

Ey kral! Müslümanlara karşı komplo kuran BM kürsüsünde üzgün ve çaresiz bir halde durmaman daha doğru olurdu. İngilizlerin, büyük deden Hüseyin bin Ali'yi Kıbrıs'a sürgün edip verdikleri tüm sözleri terk ettiklerinde, neler yaptığını görmedin mi? Deden Abdullah’a karşı komplo kurup Mescid-i Aksa'nın avlusunda öldürdüklerinde, ona neler yaptıklarını görmedin mi? Deden Talal'ı Türkiye'ye sürgün edip Allah onu vefat ettirinceye kadar Ürdün'e dönmesini yasakladıklarında neler yaptıklarını görmedin mi? Sonra kendisi için çizdikleri yolda adım adım ilerlemeye zorladıkları babana neler yaptıklarını görmedin mi? Senin ve diğer yöneticilerin, Allah'ı anma sebebiyle kalplerinin ürpermesinin zamanı daha gelmedi mi? Tıpkı Allahu Teala’nın şöyle buyurduğu gibi: أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَن تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِن قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ “İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu da yoldan çıkmış kimselerdir.” [Hadid 16] Veya Subhanehu’nun şöyle buyurduğu gibi: أَوَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ فِي مَسَاكِنِهِمْ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ أَفَلَا يَسْمَعُونَ “Bugün yurtlarında dolaşıp durdukları kendilerinden önce yaşamış nice nesilleri helâk etmiş olmamız, o inkârcıların doğru yola gelmeleri için yeterli değil mi? Elbette bunda nice deliller ve ibretler vardır. Hâlâ gerçeğe kulak vermeyecekler mi?” [Secde 26]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Ceylani

Devamını oku...

Müslümanlar İçin Farz Olan Hilafeti Kurmak mı Yoksa Beklenen Mehdi’yi Beklemek mi?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Müslümanlar İçin Farz Olan Hilafeti Kurmak mı Yoksa Beklenen Mehdi’yi Beklemek mi?

İslam'ı ve dini ikame etmek ve onu hayatta ve ilişkilerde somutlaştırmak için çalışmanın farzı, tüm Müslümanların omuzlarındadır; zira Resul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in izlediği yol ve sireti bize bunu öğretmiştir. Nitekim Allah O’nu, bu dini diğer dinlere üstün kılmak için göndermiş; bunun üzerine Sahabe kitlesini kurmuş ve onları İslami şahsiyetler haline gelmeleri için hazırlamış ve böylece onlar, yeryüzünde yürüyen bir İslam hâline gelmişlerdir. Bu kitleyi Harem'de iki saf hâlinde ortaya çıkardıktan sonra, değişimi sağlamak, Mekke toplumunun bâtıl ve köhnemiş inanç ve düşünceleriyle mücadele etmek, hayatın Allah'a kulluğa ve tatbik edilecek nizamının gölgesinde O'nun yüceltilmesine dayalı İslami bir kamuoyu oluşturmak için bu kitleyle çalışmış, ayrıca güç sahibi kuvvetli kabilelerden nusret talep etmek için çalışmış, nihayet Evs ve Hazrec'den oluşan Medine halkından nusret gelmiş, bunun üzerine hicret ve devletin kurulması gerçekleşmiştir. Nitekim bu devlet, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefatından sonra Ebu Bekir Sıddık’a, ardından Ömer’e, sonra Osman’a ve son olarak Ali bin Ebi Talib’e (Allah hepsinden razı olsun) biat edilmesiyle devam etmiştir..

Tarih boyunca Müslümanlar; Emevi, Abbasi ve Osmanlı dönemlerinde Hilafet ölüm, azil veya başka nedenlerden dolayı boşaldığında bir Halifeye biat etmişlerdir; ta ki sömürgeci gelip Hilafeti yıkarak İslam’ın hükmünü yeryüzünden uzaklaştırana ve İslam ümmeti bir kaybolmuşluk dönemine girinceye kadar. Nitekim Hilafeti yeniden kurmak için Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metodunu örnek alıp takip ederek Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna göre çalışmak amacıyla Hizb-ut Tahrir kurulmuş ve o, bu farzı gerçekleştirmek ve ikame etmek için gece gündüz ümmet içinde ve ümmetle birlikte çalışmaktadır.

Bu çalışma, sömürgeci ve karanlık güçleri rahatsız etmiş, böylece Hilafet yapısını kurmak için çalışmaktan caydırmak amacıyla beklenen Mehdi fikrini istismar ederek Hilafeti ve ümmeti ikame etmek için çalışanlara tuzak kurmaya başlamışlardır. Nitekim bunu söyleyenlerden iki grup öne çıkmaktadır:

1- Gaybi Kaderiyye grubu.

2- Paralı ajanlar grubu.

Birinci gruba gelince: onlar şöyle diyorlar; değişim zamanı değildir; zira değişim, ortaya çıkışı gaybi olan beklenen Mehdi’nin eliyle olacaktır. Bu yüzden onun ortaya çıkmasını bekleyin ve kılınızı dahi kıpırdatmayın; çünkü şu anda çalışmanın bir faydası yoktur!

İkinci gruba gelince; onları çalışmaktan alıkoyan şey korkaklık ve rejimlerin kırıntılarına olan hırslarıdır. Bu yüzden sadece yerlerinde oturmakla yetinmediler, aksine gaybdan bahseden hadislerle insanları çalışmaktan vazgeçirmeye başladılar!

Şu Mehdi hadisine dayandılar: يَكُونُ اخْتِلَافٌ عِنْدَ مَوْتِ خَلِيفَةٍ فَيَخْرُجُ رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ هَارِباً إِلَى مَكَّةَ فَيَأْتِيهِ نَاسٌ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ فَيُخْرِجُونَهُ وَهُوَ كَارِهٌ فَيُبَايِعُونَهُ بَيْنَ الرُّكْنِ وَالْمَقَامِ “Bir Halife öldüğünde kargaşa çıkacak. Medinelilerden birisi, Medine'den çıkıp, Mekke'ye kaçacak. (Ama) Mekkelilerden bazı insanlar, onu (bulunduğu yerden) çıkarıp, istemediği halde (Kabe'de) Rükün ile Makam-ı İbrahim arasında ona biat edecekler.” Bu hadisi dikkatle inceleyen kişi, Halifenin ölümünden sonra insanların ihtilafa düştüğünü; yani Hilafetin zaten mevcut olduğunu, sonra insanların onun kelimesi üzerinde birleştiğini ve Hilafetin onun tarafından kurulmadığını görür.

Şüphesiz Allah bize farzları farz ve haramları da haram kılmış, şeriatı tamamlamış ve kıyamet kopana kadar ona bağlı kalmamızı zorunlu kılmıştır; bu yüzden bir Müslümanın, şer'î bir mazeret dışında farzı terk etmesi veya haram bir fiil işlemesi için hiçbir mazeret yoktur; Mehdi’yi beklemek ve o gelene kadar şeriatın uygulanmasını askıya almak ya da Mehdi gelene kadar bu farz için çalışmamak sözü, batıl bir sözdür.

Şeriatın belirttiği çocukluk (buluğa ermemiş) ve delilik gibi durumlar -ki Mehdi’nin yokluğu bu durumlar arasında sayılmamıştır- dışında teklif mükelleflerin üzerinden düşmemiştir.

Allah, şeriatın uygulanmasını Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in varlığına bağlı kılmamıştır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا مُحَمَّدٌ إِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَن يَنقَلِبْ عَلَى عَقِبَيْهِ فَلَن يَضُرَّ اللَّهَ شَيْئاً وَسَيَجْزِي اللَّهُ الشَّاكِرِينَ “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de pek çok peygamber gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse, ökçeleriniz üzerine eski dininize geri mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerine geri dönerse Allah’a hiçbir zarar veremez. Ama Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” [Al-i İmran 144] Şer‘î teklifleri (yükümlülükler) yerine getirmek Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in varlığına bağlı değilse ve onun varlığıyla uygulanıp yokluğuyla ortadan kalkmıyorsa, o halde nasıl Mehdinin varlığına bağlanabilir ki?!

Ehl-i Sünnet arasında Mehdi'nin ortaya çıkmasını bekleme fikri ve Şiiler arasında sirdaba girenin dönüşünü bekleme fikri, tehlikeli bir fikirdir; zira bu fikir, Ehl-i Sünnet beldelerindeki bazı Müslümanların Mehdi'yi beklemesine, Şiilerin ise sirdaba gireni beklemesine yol açmış, böylece Allah'ın şeriatını askıya almışlar, küfür rejimleri ve ajanlar ile kâfirlerin kendi üzerlerinde tahakküm kurmasına karşı sessiz kalmışlardır!

Yahudilerin gaiplerini beklerken çalışmaları tuhaf değil mi? Hristiyanların gaiplerini beklerken çalışmaları tuhaf değil mi? O halde Şiilerin gaiplerini beklerlerken İmamları için çalışmamaları ve Sünnilerin de gaiplerini beklerlerken Halifeleri için çalışmamaları da tuhaf değil mi?!

O halde ey Müslümanlar: Allah Subhanehu’nun vaadi ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi olan İkinci Hilafeti kurmak için çalışın: ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ، ثُمَّ سَكَتَ “Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır. Sonra sükût etti.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hüseyin (Ebu Muhammed Fatih) - Sudan

Devamını oku...

Devletten Kredi Almanın Hükmü

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Devletten Kredi Almanın Hükmü
Hicham Habbesi’ye

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu.

Azim olan Allah’tan; İslam ümmetine yardım ve iktidarı kolaylaştırmasını ve bunu bir an önce nasip etmesini ve Celil Şeyhimiz sizin için de sağlık, afiyet ve esenliği daim kılmasını dilerim ve ba’d;

Soru: Tunus hükümeti halkın kırılgan gruplar olarak adlandırdığı kesimlere faizsiz kredi imkânı sağlayarak kredilere erişimi kolaylaştırmaya yönelik bir program açıkladı; peki Müslümanların bu tür kredilere başvurması caiz midir; yoksa faiz oranı %0 olsa dahi bankalarla işlem yapmak aslen caiz değil midir?

Allah sizi mübarek kılsın, ilminizi artırsın ve sizin elinizle nusret nasip etsin.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Birincisi: İhtiyaç sahibinin faizsiz borç alması caizdir ve bu durumda, Allah'ın izniyle borç veren için sevap vardır. Buna dair deliller şunlardır:

1- Borç verenin sevabına gelince; Müslim, Ebu Hureyra Radıyallahu Anh’dan şöyle dediğini tahric etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُؤْمِنٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا نَفَّسَ اللَّهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ يَسَّرَ عَلَى مُعْسِرٍ، يَسَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِما سَتَرَهُ اللهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ “Kim bir müminin dünyevi kederlerinden birini giderirse, Allah da onun kıyamet günü kederlerinden birini giderir. Kim bir Müslümanın sırrını örterse, Allah da onun dünya ve ahirette sırlarını örter.”

Aynı şekilde İbn Mace Süneni’nde, İbn Mesud’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: مَا مِنْ مُسْلِمٍ يُقْرِضُ مُسْلِماً قَرْضاً مَرَّتَيْنِ إِلَّا كَانَ كَصَدَقَتِهَا مَرَّةً “Kim bir Müslümana iki defa borç verirse, o malı bir defa sadaka vermiş gibi (sevap) alır.”

2- İhtiyaç sahibinin borç almasının caiz olmasına gelince:

A- Müslim, Ebu Rafi Radıyallahu Anh’dan şunu tahric emiştir: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى ٱللَّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اسْتَسْلَفَ مِنْ رَجُلٍ بَكْراً فَقَدِمَتْ عَلَيْهِ إِبِلٌ مِنْ إِبِلِ الصَّدَقَةِ فَأَمَرَ أَبَا رَافِعٍ أَنْ يَقْضِيَ الرَّجُلَ بَكْرَهُ فَرَجَعَ إِلَيْهِ أَبُو رَافِعٍ فَقَالَ: لَمْ أَجِدْ فِيهَا إِلَّا خِيَاراً رَبَاعِياً. فَقَالَ: أَعْطِهِ إِيَّاهُ، إِنَّ خِيَارَ النَّاسِ أَحْسَنُهُمْ قَضَاءً “Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir adamdan borç olarak bir genç deve almıştı. Ona zekat develerinden develer geldiğinde, Ebu Rafi’ye, adama olan borcunu ödemesini emretti. Ebu Rafi ona dönerek şöyle dedi: İçlerinde 6-7 yaşlarında seçkin bir deveden başkasını bulamadım. Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Onu ona ver; çünkü insanların hayırlısı, borcunu en güzel şekilde ödeyenlerdir.”

B- Nesai, İsmail ibn İbrahim ibn Abdullah ibn Ebu Rebia’dan, o da babasından, o da dedesinden şöyle dediğini tahric etmiştir: اسْتَقْرَضَ مِنِّي النَّبِيُّ صَلَّى ٱللَّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَرْبَعِينَ أَلْفاً فَجَاءَهُ مَالٌ فَدَفَعَهُ إِلَيَّ وَقَالَ: بَارَكَ اللَّهُ لَكَ فِي أَهْلِكَ وَمَالِكَ، إِنَّمَا جَزَاءُ السَّلَفِ الْحَمْدُ وَالْأَدَاءُ “Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem benden kırk bin (dirhem) borç aldı. Kendisine mal gelince borcunu bana ödedi ve şöyle buyurdu: Allah sana ehlini ve malını bereketli kılsın. Borç verene en iyi karşılık, teşekkür etmek ve onu ödemektir.”

3- Eğer borçlanma ihtiyaç içinse, şer’an caizdir; şüphesiz Allah Subhanehu onun işini kolaylaştırarak borcunu ödemesine yardımcı olacaktır:

A- Buhari, Ebu Gays’dan, o da Ebu Hureyra Radıyallahu Anh’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu tahric etmiştir: مَنْ أَخَذَ أَمْوَالَ النَّاسِ يُرِيدُ أَدَاءَهَا أَدَّى اللَّهُ عَنْهُ، وَمَنْ أَخَذَ يُرِيدُ إِتْلَافَهَا أَتْلَفَهُ اللَّهُ “Her kim insanların malını ödeme niyetiyle alırsa Allah onun (borcunu) ödettirir. Her kim de telef etmek (ödememek) niyetiyle alırsa Allah onu telef ettirir.”

B- Ahmed Müsned’inde, bir adamdan, o da Meymuna binti Haris’ten, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu işittim dediğini rivayet etmiştir: مَنِ اسْتَدَانَ دَيْناً يَعْلَمُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ مِنْهُ أَنَّهُ يُرِيدُ أَدَاءَهُ أَدَّاهُ اللَّهُ عَنْهُ “Kim Allah Azze ve Celle’nin ödeme niyetinde olduğunu bildiği bir borç alırsa, Allah onun (borcunu) ödettirir.” Yani Allah ona borcunu ödemesinde yardım eder demektir.

İkincisi: Faize gelince; faiz, kesin olarak haramdır:

A- Allahu Teala şöyle buyurmuştur: الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لَا يَقُومُونَ إِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا إِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبَا وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا “Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların "alış-veriş tıpkı faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır.” [Bakara 275]

B- Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ* فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَإِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَالِكُمْ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk edin. Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasulü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tövbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” [Bakara 278-279]

Üçüncüsü: Kredi almak ve onu geri ödemek:

A- Eğer kredi, Maliye Bakanlığı veya ona bağlı daireler gibi hükümetten olur, siz de kredi talebinde bulunur ve talebiniz onaylanır; siz de aldığınız krediyi, herhangi bir artış (faiz) olmaksızın olduğu gibi belirli bir süre içinde devlet dairelerine geri öderseniz, evet durum böyleyse caizdir.

B- Eğer kredi devlet bankasından olur ve siz de onu, herhangi bir artış (faiz) olmaksızın devlet bankasına geri öderseniz, caizdir.

C- Eğer devlet krediyi size, özel bir banka, yani anonim şirket olmayan bir banka aracılığıyla verir ve siz de onu, herhangi bir artış (faiz) olmaksızın bu banka aracılığıyla geri öderseniz, caizdir.

D- Ama eğer devlet krediyi size (anonim şirket) olan bir banka aracılığıyla verir ve sizde krediyi bu bankaya geri öderseniz, caiz değildir; çünkü anonim şirketin sözleşmesi batıldır; dolayısıyla onunla işlem yapmak doğru değildir.

Son olarak Allah Subhanehu’dan sizi, helal ve güzel bir şekilde rızıklandırmasını diliyorum. إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ “Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır.” [Zariyat 58]

Kardeşiniz
Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 13 Cumâde'l Âhir 1448
M. 24/10/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:
www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122157078561129051

Devamını oku...

Suçlu Yahudi Varlığı; El Halil Halkına Karşı Güç Kullanıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Suçlu Yahudi Varlığı; El Halil Halkına Karşı Güç Kullanıyor!

Haber:

El-Halil kentindeki Farş el-Hava kontrol noktasında gerçekleşen ve El-Cabe ailesinden iki kişinin şehit olduğu (Allah her ikisini de İlliyyûn'da, “cennetin en yüksek mertebesinde” kabul etsin) operasyonun ardından; bölgenin çevresindeki olaylarda yıkım, tahribat ve baskın sahneleri ön plana çıktı ve şehrin ve vilayetin diğer bölgelerine kadar yayıldı. Çok sayıda bölge halkı yanlarına alabildikleri basit eşyalarıyla ya da varlığın askerlerinin taşımalarına izin verdiği kadarıyla evlerini terk etmeye zorlandı. Diğerleri de, varlıktan depolarının veya fabrikalarının tahliye edilmesi yönünde tebligatlar (ihbarnameler) aldıktan sonra mallarını ve mülklerini aceleyle taşımaya başladılar.

Yorum:

Bu sahneler; Cenin, Tulkarim ve bunların kamplarının tanık olduğu geniş çaplı baskınları, evlerin yıkılmasını ve halkın zorla tehcir edilmesini zihinlerde yeniden canlandırmaktadır. Ayrıca bu sahneler, sanki yeni bir Nekse veya yeni bir Nekbe yaşıyoruz gibi Gazze Şeridi'nde katliam, yıkım ve yerinden edilme görüntülerinin ortaya çıktığı o devam eden trajediyi de zihinlerde canlandırmaktadır.

El Halil kentinde yaşananları mübarek topraklarda olup bitenlerden bağımsız okumak mümkün değildir; bunlar yerleri farklı olan sahneler ancak; varlık suçlarıyla, otorite ise varlıkla yaptığı koordinasyonu ve varlığa ve onun hedeflerine hizmet edenler dışında mali, ekonomik, eğitim, sağlık, hatta güvenlik gibi tüm sektörlerde gösterdiği ihmaliyle olmak üzere varlık ve otoritenin uygulamada ortaklık ettiği tek bir hedefte bileşmektedir. Bunun en açık kanıtı ise, varlığın ordusunun, ofislerinden ve güvenlik merkezlerinden birkaç metre uzaklıkta, yani El Halil, Ramallah ve Nablus gibi (Filistin’in egemenliği altındaki) bölgelerinde ve (A) olarak sınıflandırılan bölgelerde bulunmasıdır. Mübarek toprakların halkına baskı kurmayı, topraklarına el koymayı ve onları oradan ayrılmaya zorlamayı hedefleyen bir planı ortaya çıkaran bir sahne.

Belki de işgal, önlemlerinin, eylemlerinin ve toplu cezalandırmasının, mübarek toprakların halkının kendisine zarar veren her türlü eylemi kınamaya sevk edeceğini sanıyor ama 7 Ekim 2023’te yaşananları ve bunun ardından sonuncusu El-Halil operasyonu olmak üzere Batı Şeria’daki operasyonları ve bunların bir gün bile yerleşimler yoluyla toprağı kemirmekten, sürgünle boşaltmaktan ve sahiplerinin topraklarındaki zeytin ağaçlarını sökerek onları öldürmekten vazgeçmemiş olan varlığı karşı gösterilen doğal bir tepki olduğunu ya unutmakta ya da gözden kaçırmaktadır. Yine onun sorununun, burada ya da oradaki bir avuç mücahit olmadığını; aksine onun, otoritenin, yöneticilerin ve onların kuyruklarının zamanının ve hesabının, Allah’ın Resulü’nün hadisinin kendisinde kök saldığı ümmetle olacağını ya unutmakta ya da gözden kaçırmaktadır: مَنْ مَاتَ وَلَمْ يَغْزُ وَلَمْ يُحَدِّثْ نَفْسَهُ بِالْغَزْوِ، مَاتَ عَلَى شُعْبَةٍ مِنْ نِفَاقٍ “Bir kimse (Allah yolunda) savaşmadan ve onu gönlünden geçirmeden ölürse, münafıklıktan bir şube üzere ölmüş olur”.

Varlığın da, otoritenin de ve aynı şekilde ümmeti ve ordularını zincirleyen, onların kardeşlerine yardım etmelerini ve Nebileri Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İsra’sını özgürleştirmelerini engelleyen yöneticilerin de anlayacağı şey işte budur.

Evet, bunu, Allah'ın günlerinden birinde idrak edecekler; yani Allah'ın yardımına izin verdiği, rahmetlerinin salih kullarının üzerine indiği, onlara kendilerini seven ve kendilerinin de onu sevdiği ve aralarında haydi kurtuluşa, haydi cihada ve haydi hayırlı amele diye haykıracak bir adamın liderlik edeceği bir günde idrak edecekler; işte o gün, zalimlerin tahtları yıkılacak, sınırlar ortadan kalkacak ve mübarek toprak Filistin özgürleşecektir.

وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sabir Hüseyin

Devamını oku...

İran'a Yönelik Savaşın Devam Etmesi Amerika’nın Çıkarınadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran'a Yönelik Savaşın Devam Etmesi Amerika’nın Çıkarınadır

Haber:

Trump; Amerika’nın İran'a karşı askeri operasyonunun adına atıfta bulunarak Amerika "küçük bir Destansı Öfke Operasyonu daha" gerçekleştirebilir dedi. Açıklama olası bir tırmanış tehdidi olup saldırının başladığına dair bir ilan değildir; nitekim Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly tarafından 22 Ekim Perşembe günü yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi: “ABD, ara seçimlerden önce hiçbir zaman İran'a saldırmayacaktır.” Ayrıca ablukanın yürürlükte kalmaya devam edeceği eklemesinde bulundu. (ABC)

Yorum:

Gözlemciler, Trump'ın söylediklerinin ve ilan edilen hususların sahada yapılacağı ve bunlara bağlı kalınacağı hususlar anlamına gelmediğine alışkındır; zira narsist bir kişiliğe sahip Trump başta olmak üzere Amerika, gerçeklikte zamanı ve yeri geldiğinde çıkarlarına hizmet edecek şekilde hareket eden pragmatist bir hükümettir ve resmi ya da medyatik olarak ilan edilen hedefler listesine bağlı kalmak zorunda değildir. ABD’nin yapmış olduğu son hamlelere ve İran’a saldırılar düzenlemeye hazır olduğu yönündeki açıklamasına gelince; bu hazırlıklar aşağıdaki hususları içermektedir:

· Bölgeye Uçak gemisi Theodore Roosevelt'in yanı sıra deniz piyadelerinden takviyelerin de gönderilmesiyle ABD deniz gücünün güçlendirilmesi.

· Gemilerin savaşa hazırlanması ve mühimmat, uzun menzilli füzeler ve sığınak delici bombalarla yeniden donatılması.

· ABD ve Yahudi varlığının; Irak üzerinde saldırı operasyonlarını simüle eden uçuşlar da dahil olmak üzere hava tatbikatlarını yoğunlaştırması.

· ABD Savaş Bakanı'nın Yahudi varlığına ziyareti ve saldırı planlarının görüşülmesi yoluyla askerî ve istihbarat koordinasyon düzeyinin yükseltilmesi.

· Yahudi varlığının hedef listesinin güncellenmesi ve nükleer tesisleri, füze kapasitelerini ve petrokimya sahalarını da kapsayabilecek birkaç günlük harekât için seçeneklerin hazırlanması.

· Bölge ülkelerindeki bazı birliklerin nakledilmesini ve diplomatik varlığın azaltılmasını da kapsayacak şekilde, Amerikan kuvvetlerini ve diplomatlarını korumak için ihtiyati tedbirlerin alınması.

Zamanlamaya gelince; raporlar, saldırının 3 Kasım'daki Kongre seçimlerinden sonra gerçekleşme olasılığına işaret etmekte ancak saldırıya dair nihai bir kararın alındığına veya kesin bir tarihin belirlendiğine ilişkin herhangi bir açıklama bulunmamaktadır.

Amerika, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'dan oluşan Mekke ittifakını devreye sokmasının yanı sıra Mısır Firavununun Suudi Arabistan'a destek vermek üzere Mısır güçlerini göndermeye hazır olması da dahil olmak üzere İran ve bölgedeki kollarıyla yüzleşmek için ona ağır zarar verebilmesini sağlayacak güçleri seferber etme gücüne sahip olmasına ve tüm bu büyük yığınaklara rağmen, Amerika bunları kullanmamıştır.

Savaşın devam etmesinden ve dünyaya, özellikle Avrupa ve Çin’e petrol tedarikinin kesilmesinden tek faydalanan Amerika ve onun şirketleridir; zira Avrupa petrol tedarikindeki kıtlık nedeniyle karanlık ve ekonomik durgunluk içinde boğulmaktadır. Nitekim bu durum oralardaki kamuoyunu etkilemiş ve karşı karşıya kaldıkları baskının şiddetiyle patlamıştır; zira Fransa’nın başkenti de dahil olmak üzere Avrupa başkentlerinde bu günlerde devam eden protestolar buna dair bir örnektir. Böylece Avrupa'nın durumu, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki durumuna benzemekte ve kendisinin açlığına neden olanlardan gelecek yeni bir Marshall Planı'nı beklemektedir. Çin’e gelince; onun durumu, Avrupa’nın durumundan daha az kötü değildir; ancak tek fark, Çin halkının yoksulluk ve açlığa zaten alışkın olması ve gerek onlarca yıldır veya bir asırdan fazladır da denilebilir aşina oldukları nedenden dolayı gerekse de insanları köleleştiren ve protesto ettiklerinde onları en ağır şekilde bastıran Çin hükümetinin politikası nedeniyle protesto etmek için sokaklara çıkamamasıdır. Bu nedenle uzaktan gözlemleyen bir kişiye Çin'de büyük sorunların olduğunu görülmeyebilir oysa gerçeklik bundan farklıdır; zira piyasadan çekilen ve faaliyet dışı kalan şirket ve fabrikaların sayısı, üretimin çeşitli sektörlerinde binlerle ifade edilmektedir. Ayrıca işçiler işten çıkarılmakta olup, ekonomi ve istihdamda durgunluk hali oluşmuş durumdadır.

Amerika'nın Körfez'deki savaşı kesin bir sonuca bağlamaya kararlı olmadığı görülmektedir. Bu ise, bunu yapacak güce sahip olmamasından değildir; zira her ne kadar ümmete karşı tek başına herhangi bir zafer kazanmaktan aciz olsa da, istediği takdirde bunu yapabilecek ajan birikimine ve ümmetin ordularına sahiptir. Ancak Amerika, Rusya’yı Ukrayna’da meşgul edip tükettikten ve küresel enerji sözleşmelerini ele geçirdikten sonra Avrupa ve Çin’deki rakiplerine en ağır zararı vermek için küresel enerji krizinin devam etmesini istemektedir. Böylece uluslararası konumda tartışmasız tek güç haline gelecektir. İslam ümmeti kendini toparlayıp Pakistan Türkiye Mısır ve Suudi Arabistan’daki Müslüman yöneticilerden oluşan o ajanları devirmedikçe, Amerika’nın gerçek gücünü ve onun kâğıttan bir kaplan olduğunu ortaya çıkaracak Raşid bir Halifeyi başa getirmedikçe, evet bunlar gerçekleşmedikçe; Amerika dünyada ve ümmet içinde tek başına hâkimiyet kurma yönünde ilerleyecektir. Kişi, kurdun çoban olması durumunda onun neler yapacağını bir hayal etsin bakalım!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Peşaver’de Bir Okulun Çökmesi, Pakistan Rejiminin Ne Kadar Çürümüş ve Aciz Olduğunu Bir Kez Daha Gözler Önüne Seriyor

17 Ekim’de Pakistan’ın Peşaver kentinde bulunan El-Hayr Eğitim Merkezi’nin çatısı çöktü. 1122 Acil Kurtarma Servisi sözcüsü yaptığı açıklamada; “1122 kurtarma ekipleri olay yerine ulaştıklarında, bir çatının başka bir çatının üzerine çöktüğünü, bunun sonucunda alt katta bulunan sınıfın da yıkıldığını ve çocukların enkaz altında mahsur kaldığını gördüler.” dedi. Dawn gazetesine göre, resmî yaralı ve ölü listesindeki 61 kişinin hastaneye kaldırıldığı belirtiliyor. Olayda en az 30 çocuk ve bir öğretmen hayatını kaybetti!

Bu trajedi uluslararası alanda büyük yankı uyandırırken Pakistan’daki güvenlik standartları ve inşaat malzemelerinin kalitesi hakkında ciddi sorular gündeme geldi. Haberlerde, Pakistan’da bina ve çatı çökmelerinin yaygın olduğu belirtiliyor. Nitekim bu yılın temmuz ayında, Umerkot yakınlarında bir devlet ilkokulunun dış duvarının bir bölümünün çökmesi sonucu enkaz altında kalan üç kız çocuğu hayatını kaybetti. Haziran ayında ise Lahor’un Kahna bölgesindeki özel bir eğitim merkezinin çatısının çökmesi sonucunda 14 çocuk yaşamını yitirdi. Bunlar, yalnızca bu yıl içerisinde meydana gelen olaylardan sadece ikisi!

Pakistan yöneticileri, halklarının güvenliğini gözetme konusundaki ihmallerinden kaynaklanan her ölüm ve yaralanmadan dolayı Allah’ın kendilerini hesaba çekeceğinin farkında değiller mi? Hayatını kaybeden çocukların ailelerine maddi tazminat ödenmesi, bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Özellikle de sıkı güvenlik standartlarına uyulmuş olsaydı bu faciaların önlenmesi pekâlâ mümkünken! Elimizde Pakistan Cumhurbaşkanı ve Başbakanı tarafından yapılan “üzüntü ve taziye” açıklamalarından başka bir şey yok. Öte yandan, yeni atanan Hayber Pahtunhva valisi, okula Uygunluk Belgesini (NOC) kimi verdiğinin belirlenmesi amacıyla soruşturma başlatılması çağrısında bulundu Pakistanlı yetkililer ayrıca ülke genelindeki bölgesel okulların denetlenmesi talimatını verdi. Peki, böylesi bir adımın atılması için neden 30’dan fazla canın yitip gitmesi beklendi? Hükümet, yolsuzluğun devlet kurumlarında kol gezdiğini, bir kanser gibi her tarafını sardığını çok iyi bildiği halde neden daha sıkı bir denetim olmadan kolayca uygunluk belgesi verebiliyor? Son muson yağmurlarının ardından, soruşturma çağrısında bulunmak için neden bir okulun çatısının çökmesi ve 30 çocuğun hayatını kaybetmesi beklendi?! Bütün bunlar, laik rejimin halkının refahına karşı ne denli duyarsız, kayıtsız, acımasız ve gaddar olduğunu gözler önüne seriyor.

İslami nizam altında, Nübüvvet metodu üzere Hilafet Devleti, Halife ve onun idari kadroları, insanların yönetimini üstlenme sorumluluğunun ne demek olduğunun bütünüyle bilincinde olacaklardır. Zira Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الْإِمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “İman çobandır ve güttüklerinden sorumludur.”

Bu hesap verebilirlik düzeyini ve bilincini, “Fırat kenarında sahipsiz bir koyun ölse, kıyamet günü Allah’ın onun hesabını benden soracağından korkarım.” diyen Ömer b. el-Hattab RadıyAllahu Anh döneminde açıkça görmekteyiz. Yönetilenlere karşı duyulan bu ağır sorumluluğun bilinci, tarih boyunca İslami yönetim altında görev yapan diğer yöneticilerin uygulamalarında da kendisini göstermiştir. Örneğin Osmanlı Hilafeti döneminde, binaların güvenlik standartlarına uygunluğunu düzenli olarak denetlemek üzere görevliler tayin edilirdi. Bu görevliler inşaatları denetler, yapı kurallarını uygular ve gerektiğinde binaların onarılmasını veya yıkılmasını emrederlerdi. Ayrıca halk, inşaatla ilgili herhangi bir endişe veya anlaşmazlık yaşandığında kadıya ve tayin edilmiş yetkililere dilekçe de sunabiliyordu.

Yöneticilerin, bu trajediden sorumlu olanlardan hesap sormak için adımlar attıklarına dair yaptıkları içi boş açıklamalar kesinlikle yeterli değil! İslam Ümmeti, kendi can güvenliğini ve emniyetini önemseyen yöneticileri hak etmektedir! İslam’ın emri budur ve bizler bundan daha azına asla razı olmamalıyız! Yalnızca Hilafet nizamı, Allah karşısındaki sorumluluklarının ve yönetimleri altındaki insanlara yönelik ağır İslami yükümlülüklerinin bilincinde olan takva sahibi yöneticileri bizlere sağlayabilir. Bunun yanı sıra, insanların emniyet ve güvenliğini teminat altına almak amacıyla yöneticileri etkin bir şekilde hesaba çekecek kurum ve mekanizmaları da tesis edebilir. Sorun, yalnızca Pakistan’daki pek çok okul binasının çürümüş ve yıkılmaya yüz tutmuş olması değildir. Asıl sorun, bu binaların üzerinde yükseldiği mevcut yönetim sisteminin kendisidir. Bu nizamın yerine İslam nizamı ikame edilmediği sürece, bu tür facialar insanlara zarar vermeye devam edecektir.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER