Pazartesi, 22 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/02
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Zillet Zincirleri İle Kurtuluş Ufku Arasında Irak

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Zillet Zincirleri İle Kurtuluş Ufku Arasında Irak

Irak hükümeti; yolsuzluğunun giderek arttığı ve Irak’ın sahip olduğu servetler ile halkının çoğunluğunun yaşadığı darlık ve muhtaçlık arasındaki uçurumun genişlediği bir sahnede, ülkeyi bir krizden diğerine sürüklüyor.

Bir ülkenin zengin kaynaklara sahip olmasına rağmen, halkının hizmetlerin yokluğundan, sağlık ve eğitim sektörlerindeki gerilemeden ve insanların hayatı ile onurlarını etkileyen sorunların devam etmesinden musdarip olmasından daha acı verici bir şey yoktur.

Irak kaynakları bakımından fakir bir ülke değildir; aksine onun krizleri, bu kaynakların nasıl yönetildiğinde ve israf, hırsızlık, yolsuzluk ve kötü yönetimden nasıl korunduğunda yatmaktadır. Nitekim Allah Teala’nın Irak toraklarına bahşettiği servet bir emanet olup kamu malı ise kimsenin bir ganimeti değildir; aksine ümmetin hakkı ve onun işlerini üstlenenlerin boyunlarındaki bir sorumluluktur.

Bu nedenle krizlerden çıkış, sadece kişileri değiştirmekle ya da kriz meydana geldikten sonra onu yönetmekle olmaz; aksine iktidara, onun anlamını, kamu malının dokunulmazlığını ve ülke halkına onurlu bir yaşam hakkını yeniden kazandıran köklü bir reformla olur.

Allah'ın Kitabı'na ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetine geri dönüş camilerde yükselen sıradan bir slogan değildir; aksine adalet terazisini kuran, zulmü haram kılan, malları koruyan, sorumluyu muhasebe eden, yönetimi bir şeref değil de bir görev ve emanet sayan değerler sistemine geri dönüşün olması gerekir. Yani devletin gerçek gücünün adalet, emanet ve hakların korunması üzerine kurulu olduğunu vurgulamaktadır.

Irak'ın, insanı ve onun onurunu devletin merkezine koyan, parayı denetim ve hesap verebilirlik altına alan, dürüstlük ve şeffaflığı sorumluluğu üstlenmenin bir ölçüsü hâline getiren ve devletin özel çıkarları gerçekleştirmek için bir araca dönüştürülmesini engelleyen bir reform yaklaşımına ihtiyacı vardır.

Ey Müslümanlar: Sizler, büyük bir tarihi, zenginlik ve imkânlar bakımından dünyanın en zengini olan ve hâlâ da olmaya devam eden toprakları miras aldınız. O halde yoksulluğu bir kader, yolsuzluğu olağan bir durum ve değişim ile reform konusundaki acziyeti de zor bir mesele haline getirmeyin.

Halkların onuru sloganlarla korunmaz; öyleyse umutsuzluk zincirlerini kırın ve atalarınızın kararlılık ve inşa ruhunu yeniden canlandırın. Kararlı eylem ve iradeyle şerefin zirvelerine doğru yürüyün ve adalet, emanet, merhamet ve hakların korunmasına dair İslam’ın değerlerine geri dönüşü, sadece siyasi bir slogan değil, bir ıslah ve değişim projesi haline getirin.

Irak’ın daha fazla krizlere ihtiyacı yoktur; aksine onun, kararlarında ve kurumlarında bağımsız olan adil bir devlete; yani kamu malının ve iktidarın bir emanet olduğunu, insanlara hizmet etmenin ve onların işlerini yürütmenin de bir emanet olduğunu idrak eden bir hükümete ihtiyacı vardır.

Ey Müslümanlar: Aşağılanma ve teslimiyet zincirlerinden kurtulmamızın ve değişim gücümüze olan güvenimizi yeniden kazanmamızın artık zamanı gelmiştir. Zira milletler zilleti ve aşağılanmaya razı olarak ve Batı'nın insanların boyunlarına diktiği bekçilerin koyduğu kısıtlamalara göre servetlerinin çalınıp savrulmasını izleyerek ayağa kalkamazlar. O halde ayağa kalkın, onurunuza sımsıkı sarılın ve ümmetin çıkarını kendi çıkarlarının üstünde tutan, insanlara hizmet etmeyi ve onların işlerini gözetmeyi kendi kazançlarının üstünde gören dürüst kişilerin peşinden yürüyün; zira ümmet için gerçek bir kurtuluş isteyenler, kişisel şöhret ya da geçici iktidar peşinde olmayan kişilerdir.

Kurtuluş gemisinde olan kardeşleriniz sizleri, kaybolan izzetinizi ve onurunuzu geri kazanmak için kendileriyle birlikte çalışmaya, paralarınızı çalan ve ülkenizi parçalayan kapitalizmin kokuşmuşluğundan kurtulmaya ve dünyada ve ahirette kurtuluşunuzu, onurunuzu ve izzetinizi barındıran onurlu özgür bir hayatı yeniden başlatmak için ciddiyetle çalışmaya davet ediyorlar.

Kurtuluş yolu, halklar, onurlarının herhangi bir kişi tarafından bahşedilen bir şey olmadığını ve haklarının ancak bilinç, talep ve muhasebeyle korunabileceğini fark ettikleri anda başlar.

Ümmetin kalkınmasını, izleyenler değil, değişimin mümkün olduğuna ve ne kadar uzun sürerse sürsün zulmün ebedi bir kader olmadığına inanan adamlar inşa ederler.

O halde kendinizi korku zincirlerinden kurtarın, bu ümmetin tarihini inşa eden izzet ruhunu yeniden kazanın ve Allah'ın Kitabı'nı adalete, merhamete ve emanete ulaştıran bir rehber ve sadıkların siretini de dürüstlük ve kararlılıkta bir örneklik haline getirin.

O halde enkaza teslim olmayın, krizleri kaderiniz haline getirmeyin ve umutsuzluğun içinizdeki yarının hayalini öldürmesine izin vermeyin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Cezalar ve İşkence... Umursamazlık ve Sansür!

Esirler Medya Ofisi, Ekim 2026’da Yahudi varlığının hapishanelerindeki Filistinli kadın esirlerin, sözde “örgülü saç” gerekçesiyle ciddi saldırı ve ihlallere maruz kaldığını açıkladı. Bu saldırılar arasında bazı kadınların başörtülerinin kaldırılarak saçlarının kontrol edilmesi, 17 kadın esirin tecrit edilmesi ve örgülerini çözmeye zorlanması, yoğun biçimde göz yaşartıcı gaz ve ses bombaları kullanılması sonucu bazı kadın esirler boğulma tehlikesi yaşaması ve bazılarının bir saat boyunca yüzüstü yatmaya zorlanması yer aldı. Ayrıca 15 esirin bulunduğu bir koğuşa biber gazı sıkılması sonucu yaşlı esirlerin fenalaştığı, hamile bir esirin ise revire kaldırıldığı bildirildi. Kadın esirlere yönelik bu sistematik işkence, Filistin Esirler Kulübünün yayımladığı bir raporla aynı döneme denk geldi. Rapor; işgalci yetkililerin zindanlarında 88 kadının esir tutulduğunu, bunlardan 21’inin hiçbir suçlama veya yargılama olmaksızın “idari tutuklu” olarak barındırıldığını ve 7 Ekim 2023’ten bu yana gözaltı koşullarının giderek kötüleştiğini ortaya koydu.

Damon Hapishanesi’nde belgelenen ihlaller, kadın esirlerin yalnızca özgürlüklerinden mahrum bırakılmadığını; aynı zamanda sağlıklarının, onurlarının ve insani ilişkilerinin de hedef alındığını göstermektedir. Kadınlar tecrit, kötü muamele, tıbbi ihmal, ziyaret kısıtlamaları ve temel hakların sınırlandırılmasıyla karşı karşıya bırakılmaktadır. Hapishane yönetiminin temizlik malzemelerini kasıtlı olarak toplaması, yedek kıyafet verilmesini engellemesi ve kadınları en temel hijyen şartlarının dahi bulunmadığı bir ortamda bırakması sonucunda tutuklular arasında uyuz hastalığı (scabies) yayılmıştır. Baskınların, tecridin ve mahrumiyetin tekrar tekrar uygulanması; buna Yahudi varlığının sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Ben Gvir’in talimatları doğrultusunda yürütülen baskıcı uygulamaların eşlik etmesi, kadın esirleri boyun eğdirmeyi ve direnme güçlerini kırmayı hedefleyen bir politikanın varlığını ortaya koymaktadır.

Kadın esirlerin karşı karşıya kaldığı bu acı ve nefret uyandıran tabloya karşı verilen tepkiler ise, burada yapılan birtakım çağrılar ve orada dile getirilen sözlü protestoların ötesine geçmemektedir. Kadın esirlere yönelik saldırıların derhâl durdurulması, mahremiyetlerinin ve onurlarının korunması, yaralı, hamile ve hasta kadınlara tıbbi bakım sağlanması ve ilgili uluslararası kuruluşların tutukluluk koşullarını incelemesine izin verilmesi yönünde çağrılar yapılmakla yetinilmektedir. Filistin Yönetimi ise tüm bunlara karşı kör ve sağır kesilmektedir! Çünkü kendi içindeki güç mücadeleleriyle, yasama seçimleriyle, insanların geçim kaynaklarını ve servetlerini yağmalamakla, iyiliği emredip kötülükten sakındıranların peşine düşmekle ve uluslararası platformlarda yardıma, desteğe ve himayeye dilenen utanç verici taviz politikasını sürdürmekle meşguldür!

Ey dünyanın her yerindeki Müslümanlar! İffetli ve pak hanım kardeşleriniz, başörtülerinin zorla açılmasına kadar varan zulüm ve onur kırıcı muamelelere maruz kalırken sizler hâlâ sessiz mi kalacaksınız?! Kadınların onur ve namuslarına yönelik en küçük saldırıyı dahi kabul etmeyen Kureyş’in kâfirlerinde bile bulunan hamiyet, mertlik ve namus hassasiyeti nerede?! Allah’ın en aşağılık mahlukatının kadınlarımıza işkence ettiğini gördüğünüz halde neden onların yardımına koşmuyorsunuz? Neden onların acılarını ve uğradıkları cürümleri görmezden geliyorsunuz? İslam’a ve İslamî kıyafete karşı savaşın bu denli kızıştığı bu gönlerde siz neredesiniz?! Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu ayetinden haberdar değil misiniz?

وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَـذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيّاً وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيراً “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” [Nisa 75]

Haydi Yahudi hapishaneleri ve zindanlarındaki kadınlarınızın ve namusunuzun yardımına koşun. Umulur ki Allah bundan sonra başka bir durum meydana getirir.

Devamını oku...

Basın Toplantısına Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, medya mensuplarını, siyasetçileri ve ülkenin kaderiyle ilgilenen tüm kardeşlerimizi, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü’nün düzenleyeceği basın toplantısına davet etmekten mutluluk duyarız. Basın toplantımızın başlığı:

“Amerika Gerçekten Sudan’daki Savaşı Durdurmak ve Barışı Sağlamak mı İstiyor?!”

Tarih: 13 Cumâde’l Ûlâ 1448 / 24 Ekim 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Katılımınız veya canlı yayın üzerinden takip etmeniz basın toplantısına zenginlik sağlayacaktır.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Dolar Kurunu Yükselttikten Sonra IMF’den Borç Almak Irak Hükümetinin Gerçek Yüzünü Ortaya Koyuyor

İslam sisteminin hayattan uzaklaştırılmasından ve kapitalist sistemin egemen olmasından bu yana dünya ahlaki bir kaosla, siyasi ve ekonomik sorunlarla boğuşmaktadır. Dini hayattan ayıran ve yegâne ölçüsü menfaat olan bir sistemden başka ne beklenebilir ki? Bu nedenle Irak gibi zengin kaynaklara sahip bir ülkenin ekonomik krizler, yaygın yoksulluk ve yüksek işsizlikle boğuştuğunu görmeye şaşırmamak gerek. Bütün bunların üstüne Irak’ın servetlerini yağmalayanlar, ekonomik krize ve mali açığa bir çözüm bulmak üzere oturup tartışmaktadırlar. Bu tartışmaların sonucunda Başbakan; mevcut seçeneklerin ya dış borçlanma ya da döviz kurunu yükseltmek olduğunu ifade etmiş, ardından en az zararlı olanın kur artışı olduğunu iddia ederek resmi dolar kurunu 1520 Irak Dinarı’na çıkarmıştır. Alınan bu karar da malların ve gıda maddelerinin fiyatlarının fırlamasına, Irak halkının zaten dayanılmaz olan acılarının katmerlenmesine ve insanların malları ile emeklerinin çalınması için yeni kapıların açılmasına yol açmıştır.

Ancak yalanın ortaya çıkması sadece birkaç gün sürmüştür. IMF Başkanı Kristalina Georgieva’nın açıklamasıyla, Irak hükümetinin yeni bir finansman programı için fona başvurduğu ortaya çıkmıştır. Bloomberg’in aktardığına göre Georgieva: “Irak’a mali destek sağlayacağız.” demiş ve ekonomik politikalar konusunda da destek verileceğini belirtmiştir. Burada bu meselenin tehlikesinin yalnızca faizle sınırlı kalmayacağına dikkat çekmek gerekir. Bu ucube Fon’un kararları ülkenin siyasetine ve ekonomisine açıkça müdahale etmeye kadar uzanmaktadır.

Akademisyen ve ekonomist İmad Abdul Latif, “Uluslararası Para Fonu (IMF), hiçbir sınırlama, şart, kural ve dayatma olmadan herhangi bir ülkeye bir sent dahi borç vermez.” demiştir. Abdüllatif’in detaylandırdığı üzere borçlanacak devlet; kamu harcamalarının kısılması, devlet desteklerinin (sübvansiyonların) kaldırılması, ekonomide kamu sektörünün rolünün küçültülmesi, özel sektöre sınırsız destek verilmesi, devlet memuru sayısının ve maaş yükünün bütçe üzerindeki ağırlığının azaltılması, sosyal koruma ağlarından yararlanacaklar için katı şartlar getirilmesi, emeklilik ve sigorta sistemlerinde (halkın aleyhine) “reform” yapılması ve yerel paranın döviz karşısındaki değerinin daha da düşürülmesi gibi ana başlıkları içeren bir “Niyet Mektubu” yazmak zorundadır. Bu son madde ise doların Irak dinarı karşısındaki değerinin mevcut seviyeden daha da yükselmesine yol açabilir.

Ey Müslümanlar! Nasıl ki sineğin pisliğinden bal elde edilemezse, işgalci kâfire bağlı işbirlikçi hükümetlerden ve yozlaşmış bir sistemden de ülkenin sorunlarına ve krizlerine gerçek çözümler beklenemez. Zira bizzat onlar hastalığın kaynağı ve belanın sebebidir!

Ey Müslümanlar! Eğer bütün sorunlarımıza etkili bir çözüm ve gerçek bir şifa istiyorsak, bu ancak insanın Yaratıcısının indirdiği ve kıyamete kadar semavi şeriatların sonuncusu olarak seçtiği İslam nizamının uygulanmasıyla gerçekleşebilir. Bu yüzden Hizb-ut Tahrir sizi, dünya ve ahiret saadetine nail olmak ve âlemlerin Rabbinin rızasına erişmek için Allah’ın şeriatını hâkim kılmak üzere ciddi ve samimi bir şekilde çalışmaya çağırmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Avrupa ve Batı, Mefkûrelerinin Kokuşmuşluğu ve Hükümetlerinin Çöküşü Nedeniyle Gerçek Bir Kriz Yaşıyor

2 Ekim 2020 tarihinde Fransa Cumhurbaşkanı Macron, “İslam bugün dünyanın her yerinde kriz yaşayan bir dindir” açıklamasında bulunmuştu. Bugün ise, üç haftayı aşkın bir süredir Avrupa’da devasa bir protesto dalgası yaşanıyor. Fransa’da başlayan bu dalga kısa sürede Belçika, İtalya, Portekiz, İspanya, Yunanistan, Avusturya ve hatta Arnavutluk’a kadar yayılmış durumda. Geçim sıkıntısı ve sektörel krizler birleşerek Avrupa’daki öfke patlamasını tetiklemiştir. Fransa’da eğitim krizi ve öğretmen yetersizliği öğrenci protestolarının fitilini ateşlerken, İspanya ve Portekiz’de konut ve kira fiyatlarındaki çılgın artışlar halk hareketlerinin yakıtı olmuştur. Gösterilerin yayılmasıyla birlikte talepler; İtalya ve Belçika’da enflasyona, hayat pahalılığına ve kemer sıkma politikalarına karşı genel bir başkaldırıya dönüşmüş, Arnavutluk’taki siyasi yolsuzluk karşıtı protestolarla da iç içe geçmiştir. Bütün bu krizler, hükümet politikaları ile halkın alım gücü arasındaki uçurumun giderek büyüdüğünü göstermektedir.

Bu, Avrupa’da patlak veren ilk büyük halk protestosu değildir. Son on yıl boyunca art arda geniş çaplı toplumsal huzursuzluk ve protesto dalgaları yaşanmıştır. 2019-2024 yılları arasında Almanya, Hollanda, Fransa, Polonya ve İtalya’da çiftçiler; çevre yasalarını ve üretim maliyetlerini protesto etmek amacıyla traktörleriyle ana ulaşım arterlerini kapatmış, bu da ciddi trafik felçlerine yol açmıştır. Bu ekonomik ve insani çatlak, Fransa’da 2023 yılında emeklilik yaşının yükseltilmesine ilişkin yasa değişikliğine karşı işçi sendikalarının milyonluk gösterileriyle, 2022’de ise Belçika ve İtalya’da enflasyon ve enerji faturalarındaki rekor artışları kınayan öfkeli kitlelerin sokağa dökülmesiyle daha da derinleşmiştir. Bu geçim krizleri, 2020’de Belarus’ta, 2023 ve 2024’te Sırbistan ve Gürcistan’da yaşanan siyasi sarsıntılar ve yolsuzluk karşıtı protestolarla eş zamanlı gerçekleşmiştir. Bunun yanında 2020-2021 yılları arasında İngiltere, Avusturya, Almanya, Belçika ve Hollanda’da koronavirüs salgını nedeniyle getirilen kısıtlamalara karşı şiddetli protestolar meydana gelmiştir.

Böylece Avrupa’nın geneli, halkların beklentileri ile hükümetlerin aldığı kararlar arasındaki uçurumun giderek büyüdüğünü gösteren kesintisiz toplumsal hareketlerin yaşandığı açık bir sahaya dönüşmüştür. Batı ise bu protestoların arkasındaki gerçek sebeplere yönelip sorunun kökenlerini araştırarak çözüm üretmek yerine, yine suçu başkalarına atmayı tercih etmiştir. Nitekim ABD Başkanı Trump, 18 Ekim 2026 Pazar günü Fransa’da yaşanan huzursuzlukların sebebinin göç olduğunu ileri sürmüş ve Paris yönetimini “sınırları kapatmaya” çağırmıştır. Truth Social platformundaki paylaşımında “Fransa yanıyor! Tamamen farklı bir dünyadan gelen, kalplerinde nefret taşıyan insanların göçü, bir zamanlar büyük olan bu ülkeyi paramparça etmiştir.” diyerek yine Müslümanları hedef göstermiştir. Trump daha önce de Fransa’da geçen Eylül ayından bu yana devam eden kitlesel öğrenci protestolarından göçü ve İslam’ı sorumlu tutmuştu. Böylece gerçeklere gözlerini kapatıp, sorumluluk almaktan ve hakikatle yüzleşmekten kaçmak için suçu başkalarının üzerine atmaktadırlar.

Oysa onlar gerçek bir kriz yaşamaktadırlar. Kapitalist ideolojiye dayalı siyaset ve hükümetleri yıpranmıştır. Kapitalist ideolojinin insanların işlerini gözetmekte ve durumlarını düzeltmekte yetersiz kaldığı ayan beyan ortadadır. Her kriz ve dönüm noktasında sorunun asıl kaynağına ve başarısızlığın sebebine yönelmek yerine birtakım önleyici tedbirler ve geçici yamalar ortaya koymaktadırlar. Halkları ise kapitalizmin ve onun çözümlerinin ateşiyle kavrulmuştur, artık bıçak kemiğe dayanmış ya da dayanmak üzeredir. Bu, kapitalist ideolojinin doğal ve kaçınılmaz bir sonucudur. Bu ideolojinin —tarihsel açıdan görece kısa sayılabilecek— bu kadar süre devam edebilmesi, ancak İslam ideolojisiyle temsil edilen alternatifin ortadan kaldırılması sayesinde mümkün olmuştur. Hilafet Devleti’nin yıkılmasıyla İslam siyasi hayattan uzaklaştırılmış ve böylece insanlık İslam’ın hayrından ve rahmetinden mahrum bırakılmıştır. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın onlar hakkındaki şu kavli ne kadar da doğrudur:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُواْ نِعْمَةَ اللّهِ كُفْراً وَأَحَلُّواْ قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ “Allah’ın nimetini nankörlükle değiştirenleri ve kavimlerini helak yurduna sürükleyenleri görmedin mi?” [İbrahim 28]

Kapitalist ideoloji artık sendelemektedir; kusurları açığa çıkmış ve çürümüşlüğü ve kokuşmuşluğu artık gün yüzüne vurmuştur. Buna rağmen Batı’daki yöneticiler, bu sistemin devamından çıkar sağladıkları için ona hâlâ sımsıkı sarılmaktadırlar. Çünkü bu sistem, çoğunluğun sırtından geçinip sefa sürsünler diye kapitalistlerin ve nüfuz sahiplerinin boyunun ölçüsüne göre tasarlanmıştır. Bu nedenle, ya halklar onları devirip yakalarına yapışmadıkça ya da kendisine ve yozlaşmış devletlerine öldürücü darbeyi indirerek insanlığı kapitalizmin azabından ve darlığından İslam’ın rahmetine ve adaletine çıkaracak olan İkinci Raşidi Hilafet Devleti kurulmadıkça kapitalist ideolojinin çöküşüne asla izin vermeyeceklerdir. Hilafet, Allah’ın izniyle yakında kurulacaktır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّـلْعَالَمِينَ “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” [Enbiya 107]

Devamını oku...

Amerikan Hegemonyasının Altın Çağının Sonu: Doha Forumu Açıklamaları Üzerine Bir Okuma

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Amerikan Hegemonyasının Altın Çağının Sonu: Doha Forumu Açıklamaları Üzerine Bir Okuma

Haber:

Tom Barrack'ın Doha'daki Ulusal Güvenlik Forumu'nun oturum aralarında yaptığı açıklamalar:

  • Amerika artık dünyadaki hiçbir bölgenin güvenlik garantörü değildir.
  • Washington'ın bugünkü rolü, karşılıklı beklentileri belirlemeye ve her tarafın sorumluluktan kendi payına düşeni üstlenmeye odaklanmaktadır.
  • Artık hiçbir şey için kapsamlı garantiler söz konusu değildir; aksine karşılıklı saygı ve net mutabakatlar vardır.
  • Amerika ayrılmıyor, aksine “gözetiyor.”
  • Amerika kontrol etmeye çalışmıyor; çünkü kontrol etme yaklaşımı işe yaramadı.
  • “İsrail'in” Suriye'deki askeri faaliyetlerinin tehlikesi; bunu durdurmak için Amerikan müdahalesini gerektirebilir. (Russia Today)

Yorum:

Katar'ın başkenti Doha'da düzenlenen Ulusal Güvenlik Forumu marjında, Amerika'nın Türkiye Büyükelçisi ve Suriye ile Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack, birçok konuya değindiği uzun bir konuşma yaptı. Onun bu konuşmasından, hakikatinde mevcut Amerikan politikasının ana hatlarını ortaya koyan birtakım dikkat çekici noktalar çıkardık; nitekim bu politika “Önce Amerika” sloganına hizmet eden bir politikadır; dolayısıyla bugünden sonra bedava koruma da binek de yoktur.

Bu da Trump'ın daha önce, eski Amerika liderleriyle alay ettiği çok sayıdaki açıklamasında dile getirdiği şeydir; zira onların, Avrupa ve Orta Doğu da dâhil Amerika'nın müttefiklerini karşılıksız olarak korumak ve savunmak uğruna Amerikan hazinesine milyarlarca Dolara mal olduklarını vurgulamıştı.

-Tarihe not düşmek ve vurgulamak adına- dikkat çekilmesi gereken hakikat şudur ki:Amerika, tarihi boyunca hiçbir yardımı karşılıksız yapmamış, aksine sunduğu her şeyin karşılığında katbekat fazlasını geri almıştır; ister doğrudan ister finansal uzantıları aracılığıyla olsun yaptığı yardımları ise, yardım elini uzattığı ülkelerin politikalarına gerek rızalarıyla gerekse zorla müdahale edebilmek için bir tutunma noktası ve nüfuz kapısı oluşturmak amacıyla yapmıştır.

Barrack'ın açıklamalarına dönecek olursak; o, Amerika'nın müttefikleri ve dostları olarak anılanların yüzüne ağır kalibreli bir bomba patlatmıştır; zira şöyle dedi: “Amerika artık dünyadaki hiçbir bölgenin güvenlik garantörü değildir.” Yani dış politikasında yeni çizgiler ve güzergâhlar çizmiş ve iç veya dış bir tehdide maruz kalan herhangi bir dost ya da müttefik devletin, yardım istese de istemese de güvenlik garantörü olmadığını vurgulamıştır.

Burada aynı soru gündeme gelmektedir: Amerika'nın ve Orta Doğu ve Körfez bölgesinde konuşlandırılmış kuvvetlerinin rolü nedir? Bu varlığın faydası nedir? Peki bunun bir anlamı kaldı mı? Onun varlığı, bu bölgesel ortakların korunması üzerine varılan mutabakat ve anlaşmayla çelişmiyor mu?

Barrack şöyle cevap verdi: “Aksine bizim rolümüz, karşılıklı beklentileri belirlemeye ve her tarafın sorumluluktan kendi payına düşeni üstlenmeye odaklanmaktadır.”Yani Amerikalıların bulunduğu ülkeler, Amerika'ya bilgi sağlamak ve bunları Amerika ile paylaşmak için azami çaba göstermeleri ve gerek bunun maliyetini gerekse bizzat Amerikan kuvvetlerinin varlığının maliyetini üstlenmek zorundadırlar demektir.

Sonra Barrack sözlerine şöyle devam etti: “Artık hiçbir şey için kapsamlı garantiler söz konusu değildir.” Yani bu ülkelerin istikrarını garanti altına almak ve onları herhangi bir dış saldırıdan korumak veya yönetim sistemlerini muhafaza etmek için önceden hazırlanmış herhangi bir güvenlik anlaşması sona ermiş ve geçmişte kalmıştır ve Amerika'nın mevcut politika anlayışında bunlara yer yoktur demektir. Ayrıca bu ülkelerin, kendilerini koruma ve mevcut ya da beklenen her türlü tehlikeyi bertaraf etme konusunda tam bir sorumluluk üstlenmeleri gerekir demektir.

Burada bu açıklamalar ve bunların analizinin sonuçları arasından başka bir soru da öne çıkmaktadır: Peki Amerika'nın rolü nedir? Barrack şöyle cevap verdi: “Sadece karşılıklı saygı ve net mutabakatlar vardır.”

Burada kendini dayatan soru ise şudur: Amerika'nın bölgedeki varlığı için artık bir gerekçesi kaldı mı? Peki orada bulunan kuvvetlerini neden geri çekmiyor?

Cevap, onun şu sözlerinde yatmaktadır: “Amerika ayrılmıyor; onun görevi anlaşmaları gözetmektir.” Yani sömürgeci anlayışla biz, sizi gözetmek için burada kalacağız ve siz bu denklemde olduğunuz sürece ayrılmayacağızve bu ana hatlar kapsamında varılacak hususları gözetmekle yetineceğiz demektir. Ayrıca Amerika'nın izlediği kontrol politikasının işe yaramadığını, aksine dünyanın birçok bölgesinde başarısız olduğunu da açıkça ilan etmiştir.

Barrack'ın yaptığı tüm açıklamaların tamamı tek bir noktaya işaret etmektedir: Amerika, hiçbir müttefikine veya yardım talep eden herhangi birine tek bir kuruş dahi ödemeyecek; ayrıca Afganistan ve Irak'taki başarısızlıklarını örnek göstererek kendisini, boş yere milyarlarca Dolara mal olan silahlı çatışmalardan uzak tutacaktır.

Tom Barrack'ın açıklamalarının anlamları, mevcut Amerika'nın artık eski Amerika olmadığı şeklinde özetlenmektedir; yani kontrol ve tek taraflılık anlayışını bir kenara bıraktıktan sonra gelecekte atacağı herhangi bir adım bölgesel ortaklarının katılımını gerektirecektir. Dolayısıyla Amerika güç kullanarak ele geçirme ve kontrol etme politikasının geri dönülmez biçimde sona erdiğini fark etmiş ve altın tavus kuşunun tahtından zorunlu olarak vazgeçmeye başlamıştır.

Bütün bunlardan bir çağın sona erip yeni bir şafağın ilk belirtilerinin ufukta belirmeye başladığı anlaşılmaktadır; bunu doğrulayan şey ise, dünya devletlerinin yaşadığı bu bocalama ve onların halkları ve liderlikleriyle varoluşsal bir çatışmaya girmeleridir... Bunlar Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan Hilafetin belirtileridir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Ebu Sebeytan

Devamını oku...

Trump'ın Putin'le Anlaşması: Avrupa'ya Yönelik Başka Bir Darbedir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Trump'ın Putin'le Anlaşması: Avrupa'ya Yönelik Başka Bir Darbedir

Haber:

9 Ekim tarihinde DW ajansı, Amerika Başkanı Trump'ın 9 Ekim Cuma günü, Rusya Devlet Başkanı Putin ile son derece başarılı görüşmeler gerçekleştirdiğini, bu görüşmeler sırasında Rus dizelinin Amerika Birleşik Devletleri’ne ve dünya pazarına tedariki konusunda bir anlaşmaya varıldığını bildirdi.Trump bu haberi Truth Social platformunda da yayımladı.

Trump'a göre, Rus enerji kaynakları ve ABD'nin Hürmüz Boğazı üzerindeki tam kontrolü sayesinde, dizel fiyatları “Amerikalılar -hatta tüm dünya- için hızlı ve gözle görülür bir şekilde” düşecektir.

Aynı gün ABD Hazine Bakanlığı, Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi'nin (OFAC) Trump'ın talimatları doğrultusunda “Rus dizel yakıtının küresel pazara tedarik edilmesine izin veren geçici bir genel lisansı derhal yayımladığını” duyurdu.

Yorum:

Trump'ın, kongre tarafından kabul edilen ve Rusya ile İran'a yaptırımlar uygulayan 2026 tarihli Lindsey Graham yasasını 19 Eylülde imzalamasının üzerinden bir ay bile geçmedi. Nitekim 2 Ekim'de G7 (Yediler Grubu) ülkeleri, küresel fiyatları istikrara kavuşturmak hedefiyle stratejik rezervlerinden 100 milyon varil petrol ve dizelin acilen piyasaya sürülmesi çağrısında bulunmuştu.Bir hafta sonra, yani 9 Ekim'de, Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi (OFAC) 135 sayılı lisansı yayımladı; Amerika da bu lisans vasıtasıyla 2022 yılındaki ambargoyu baypas ederek kendisine Rus dizel yakıtı satın alma izni vermiş oldu.

Önce Rus hidrokarbonlarının satın alınmasını yasaklayan, ardından da buna izin veren son Amerikan yasaları, Avrupa Birliği'ni zayıflatmayı hedefleyen zincirin ek halkaları haline gelmiştir. Nitekim Amerika, Ukrayna'nın yanı sıra Avrupa'yı da Rusya'ya karşı savaşa sürüklemeyi başarmıştır.Bu savaş sayesinde Amerika, bir yandan silah satışlarından muazzam kârlar elde etmiş, diğer yandan da Avrupa enerji piyasasını kontrolü altına almıştır.

Amerika, Yahudi varlığıyla iş birliği içinde; akaryakıt kıtlığına ve küresel piyasada petrol fiyatlarının yükselmesine yol açan İran'a yönelik saldırıyı ve Hürmüz Boğazı ablukasını kendi çıkarına kullanmaktadır. Nitekim bazılarını yaptırımlarla tehdit edip Rus petrolü ve doğalgazı satın alan diğerlerine de gümrük tarifeleri uygulayarak Amerika, fiilen Rus enerji kaynaklarının satışını tek taraflı olarak düzenleyen merci haline gelmiştir.

Avrupa ise,Rus petrolü ve gazının satın alınmasına tamamen yasak getirmiştir.Daha birkaç gün önce, yani 12 Ekim'de Avrupa Birliği 22. yaptırım paketini yayımlamıştır.Bununla birlikte Avrupa ülkelerindeki yakıt rezervleri, kış mevsiminin başlamasıyla birlikte giderek azalmaktadır. Ayrıca Avrupa ikiyüzlülük içinde, kendi koyduğu yaptırımları aşarak Rus enerji kaynaklarını satın almaya başvurmaktadır. Örneğin; daha sonra hangi adla adlandırılacağına bakmaksızın, Rus petrolünü işleyen Türkiye ve Hindistan üzerinden bunu yapacaktır. Bununla birlikte ham madde yine Rus petrolü olarak kalmaya devam edecek olup herkes de bunun farkındadır. Ancak sorun, insanların artık bu emtia için ek meblağlar, hatta fahiş fiyatlar ödüyor olmalarında yatmaktadır.Peki sonuçta bundan kim fayda sağlayacak? Tabii ki Amerika Birleşik Devletleri.

Böylece Amerika, Rusya'yı kendi çıkarı için kullanarak Hürmüz Boğazı ablukasından ve enerji kaynakları ticareti üzerinden muazzam bir servet elde etmektedir; nitekim savaş uzadıkça Avrupa Birliği Rus enerji kaynaklarından bir o kadar uzaklaşmaktadır;işte bu nedenle ABD, askeri ve ekonomik kapasitesini yeniden inşa edebilmesi için Rusya'nın doğrudan ve aracılar vasıtasıyla akaryakıt ticareti yapmasına izin vererek savaşın ömrünü uzatmaya çalışmaktadır.

Bu ikiyüzlü savaş ve dünyadaki büyük güçlerin izlediği politikalar, onların kendi aralarında çatışırken kontrol altındaki ülkeleri birer savaş alanı olarak kullandıklarını ortaya koymaktadır. Bu kâfir güçler dünyayı kontrol ettikleri sürece, korku ve kaos egemen olmaya devam edecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...

Gelecekteki Dünya Savaşı: Bir Sonraki Dünya Savaşı Görünmez Bir Savaş mı Olacak?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Gelecekteki Dünya Savaşı: Bir Sonraki Dünya Savaşı Görünmez Bir Savaş mı Olacak?

Tarihin tanıklık ettiği büyük savaşlarda, her zaman görülebilecek bir şey vardı. Zira Birinci Dünya Savaşı'nda ordular sınırları aşarak harekete geçmiş; cepheler siperler ve toplarla dolup taşmıştı. İkinci Dünya Savaşı'nda ise bizzat şehirler savaş alanlarına dönüşmüş ve savaşın patlak vermesi, insanların zihninde uçakların sesi, sirenler ve düşen bombalarla özdeşleşmişti.

Peki ya savaşın ilk alametleri çalışmayan bir banka ekranı, çöken bir elektrik şebekesi, sistemlerini devreye sokamayan bir havaalanı, devre dışı kalan bir liman ve milyonlarca insanın iletişiminin kesilmesi olsaydı nasıl olurdu acaba?

Bu, gelecekteki dünya savaşının tamamen elektronik olacağına ya da tankların ve füzelerin ortadan kalkacağına dair bir kehanet değildir; ancak ciddiye alınmayı hak eden bir varsayımdır: Zira gücün doğası değişebilir, dolayısıyla savaşların başlama şekli de değişebilir; çünkü devlet artık sadece sınırlardan ve ordulardan ibaret olmadığı gibi modern devlet de sadece bir toprak, ordu ve başkentten ibaret değildir; aksine bankalar, enerji, iletişim, uydular, limanlar, ulaşım, fabrikalar, tedarik zincirleri, su ve gıda sistemleri ile bilgiden oluşan bir birbirine bağlı devasa sistemler ağıdır.

Bu karşılıklı bağımlılık, ülkelere benzeri görülmemiş yetenekler kazandırdı, ancak aynı zamanda benzeri görülmemiş zayıflıklar da yarattı; Gerçek zamanlı çalışan bir ekonomi, temel halkalarından biri bozulursa durma noktasına gelebilir; dijital sistemlere dayanan bir liman, tek bir vinç bile vurulmasa işlevsiz hale gelebilir; milyonlarca müşteriye hizmet veren bir banka ise, kimse tarafından kullanılamayan sağlam bir binaya dönüşebilir.

Avrupa Birliği Siber Güvenlik Ajansı, dijital bağlantılılığın saldırı yüzeyini genişlettiğini ve ortak bağımlılık noktalarının istismar edilmesinin saldırıların tedarik zincirleri boyunca etkisini katlayabileceğini vurgulamaktadır. Ayrıca en son raporları da kamu yönetimi, ulaşım, dijital altyapı ve finans sektörlerinin hedef alınmaya devam ettiğine işaret etmektedir.

İşte burada; şehri vurmaktan ziyade onun damarlarının vurulması gibi hedef alma mefhumu değişmektedir; zira geleneksel bir savaşta, devletin damarlarını kesmek, yolları, köprüleri ve limanları tahrip etmek ya da şehirleri kuşatmak anlamına geliyordu; ama bugün devletin görünmez damarları da vardır; zira internet bir damardır, enerji bir damardır, finans sistemi bir damardır, uydular bir damardır ve tedarik bir damardır; hatta deniz tabanı bile bu denklemin bir parçası haline gelmiştir. Çünkü denizaltı kabloları kıtalararası veri trafiğinin büyük bir bölümünü taşırken diğer bazı denizaltı altyapıları da enerji taşımaktadır. Bunların korunması artık doğrudan bir güvenlik meselesi hâline gelmiştir; bu yüzden NATO, gemi hareketlerini analiz etmek ve deniz altındaki altyapıya yönelik bir tehdide işaret edebilecek davranışları tespit etmek için yapay zekâ kullanan araçlar geliştirmiştir.

İronik olan ise, küresel ekonomideki en önemli yapıların, insanların bilincinden en çok kaybolan şeyler olabilmesidir. Çünkü biz parayı transfer etmemizi sağlayan kabloyu görmüyoruz, limanı fabrikaya bağlayan sistemi görmüyoruz, hastanenin çalışmasını sağlayan ağı görmüyoruz, ancak durduğu anda değerini anlıyoruz. Yani patlamaya ihtiyaç duymayan bir silah! İşte bu yüzden gelecekteki savaş, sonuçları açısından değil, şekli açısından farklı olabilir.

Finans sektörüne yönelik geniş çaplı bir siber saldırı, parayı çalmaktan ziyade para akışında kaos yaratabilir; ulaşım sistemlerinin devre dışı bırakılması limanı tahrip etmeyebilir ama gemilerin ve eşyaların hareket etmesini engelleyebilir. Bir elektrik şebekesinin hacklenmesi tek bir santralı bile yakıp yıkmayabilir ama şehirleri enerjiden mahrum bırakabilir; iletişim altyapısına yönelik bir saldırı ise doğrudan bir insanı öldürmeyebilir ancak bütün bölgeleri devletten ve dünyadan izole edebilir. İşte burada savaşta yeni bir kural ortaya çıkmaktadır: Silah görünmez olabilir ancak etkisi son derece görünür olacaktır. İnsanların damarları kesilmeyebilir, ancak insanların dayandığı devletin damarları kesilebilir.

Yapay zeka da bu duruma yeni bir katman eklemektedir; zira yapay zekanın başlı başına bir "silah" olması zorunlu değildir; ancak onu kullananların kabiliyetlerini katlayan bir güç çarpanına dönüştürebilir; dolayısıyla o, devasa miktarda veriyi analiz edebilir, zayıf noktaların keşfedilmesini hızlandırabilir, bazı süreçleri otomatikleştirebilir ve yanıltma ile sosyal mühendislik yöntemlerini geliştirebilir. Nitekim ENISA (Avrupa Birliği Siber Güvenlik Ajansı), tehdit gruplarının operasyonlarını güçlendirmek için yapay zeka araçlarını kullandığına ve kurumlar içinde ona bağımlılığın yaygınlaşmasıyla birlikte bizzat yapay zekanın da saldırı yüzeyinin bir parçası haline geldiğine işaret etmektedir. Ayrıca Ajans, önümüzdeki yıllarda siber operasyonlarda daha fazla otomasyon ve geniş ölçekli üretim görülebileceğini düşünmektedir.

Ancak belki de daha tehlikeli olan, yapay zekânın saldırı kapasitesi değil, savaşı hızlandırma kapasitesidir. Eskiden karmaşık bir operasyon hazırlamak uzun zaman ve çok sayıda insan gerektiriyordu; ancak algoritmalar bilgileri analiz etmeye, açıkları keşfetmeye, mesajlar oluşturmaya ve geniş çaplı operasyonlar yürütmeye dahil olduğunda; hedefi tespit etmekle ona vurmak arasındaki mesafe çok daha kısa bir hale gelebilmektedir.

En büyük sorun, siber bir saldırının her zaman açık bir imza taşımamasıdır; zira bir füze düştüğünde ortada fiziksel bir iz olur; fakat bir bankacılık ağı devre dışı kaldığında veya iletişim kesildiğinde, sorumlunun belirlenmesi zaman alabilir; bu süreçte organize suç, devlet destekli saldırılar, devlet dışı aktörler ve istihbarat operasyonları iç içe geçebilir. Bu da hibrit savaş veya gri bölge olarak adlandırılan şeyi oluşturur: yani doğrudan konvansiyonel savaşa varmadan aşamalı olarak siyasi, ekonomik, enformasyonel, siber ve sabotaj amaçlı bir baskı oluşturur.

NATO'nun kendisi de hibrit tehditlerini, dezenformasyon, aldatma, sabotaj ve diğer askeri olmayan yöntemleri kapsayan tehditler olarak nitelendirmekte ve son yıllarda değişen şeyin teknoloji ve küresel bağlantılılığın dayattığı hız, ölçek ve yoğunluk olduğuna işaret etmektedir. İşte burada "savaşın başlangıcı" tanımı daha da zorlaşabilir. Savaş füzeler ateşlendiğinde mi başlar, yoksa ağlara sızıldığında mı? Yoksa bir taraf rakibinin kritik altyapısını devre dışı bırakmaya başladığında mı? Ya da operasyonların hedefi casusluk yapmak değil de diğer devleti davranışını değiştirmeye zorlamak olduğunda mı başlar?

Tankların çağı sona erdi mi? Tabii ki hayır. Burada abartıdan sakınmak gerekir. Siber savaş geleneksel savaşı ortadan kaldırmaz; aksine onun için bir zemin aşaması olabilir; zira dijital saldırılar, askeri bir saldırıdan önce gerçekleşebilir, onunla eş zamanlı olabilir veya uçaklar ve füzeler devreye girmeden önce komuta, iletişim, ulaşım ve savunma sistemlerini şaşırtmak için kullanılabilir. En dakik soru şudur: Askerî, ekonomik, siber ve enformasyon araçları tek bir savaş içinde birlikte nasıl işleyecek?

Uçak gökyüzünde, asker yerde, korsan bilgisayarın başında, finansal spekülatör işlem ekranının karşısında, dezenformasyon kampanyaları ise telefonlar üzerinden yürütülüyor olabilir; ancak onların hepsi aynı savaşın bir parçasıdır. İşte burada cephe her yerde olur. Yani kişi, bir cephede olduğunun farkında bile olmayabilir; ama geleneksel savaşta insanlar cephenin nerede olduğunu bilirler.

Görünmez savaşta cephe; telefon, banka, fabrika ve hastane de olabilir. Kişi, banka hesabına erişemeyebilir. Fabrika, dijital sistemi devre dışı kaldığında durur. Hastane, hizmetlerinin bir kısmını kaybeder. Şirket, ham maddelere ulaşamaz. Limanın sistemleri durur.  

Bunlar geleneksel anlamda mutlak surette savaş sahneleri değil, ancak bir savaşın sonuçları olabilir. Bu nedenle “esneklik”, ulusal güvenliğin temel bir parçası haline gelmiştir; zira NATO, siber saldırılar ve hibrit tehditlerle mücadele de dahil olmak üzere ülkelerin dayanıklılık kapasitesini ulaşım, iletişim, enerji, gıda, su, ilaç, kamu yönetimi ve bilgi akışının korunmasıyla ilişkilendirmektedir.

Tedarik zincirleri; daha önce istisnai olarak görülen savaş araçlarından bir kısmı, artık devletler arasındaki rekabette fiilen yer almaktadır. Avrupa kurumları binlerce siber olayı belgelemiş olup raporlar, devletlerle bağlantılı aktörlerin faaliyetlerinin sürdüğüne ve bazı kötü niyetli operasyonlarda yapay zekâ kullanımının arttığına işaret etmektedir.

Eğer savaşın başladığını söylemek için tankların gelmesini bekliyorsak, savaşın uzun zaman önce başladığını keşfedebiliriz. Eğer her siber saldırıyı bir savaş olarak kabul edersek; bu kez de suç, casusluk, sabotaj ve askeri çatışmanın arasını karıştırmış oluruz. Bu nedenle önümüzdeki aşama çok daha dakik bir ölçüte ihtiyaç duymaktadır: Yani devlet, rakibini siyasi ve stratejik olarak zorlamak amacıyla rekabet, caydırıcılık ve gizli operasyonlardan düzenli güç kullanımına ne zaman geçer?

Savaş, sunucu, ağ, deniz tabanındaki kablo, uydu, bankacılık sistemi ya da tedarik zinciri gibi kimsenin dikkat etmediği bir yerden de başlayabilir. Gelecekteki savaşta ilk soru şu olmayabilir: Bizi kim bombaladı? Dolayısıyla son derecede birbirine bağlı bir dünyada, savaşın ülkenize girmesi için artık sınırları aşmasına bile gerek kalmayabilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER