Çarşamba, 24 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/11/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Merkez Bankası’ndaki Faiz Oranı, Ekonomik Sorunların Çözümü Değildir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Merkez Bankası’ndaki Faiz Oranı, Ekonomik Sorunların Çözümü Değildir!

Haber:

Özbekistan Merkez Bankası, 16 Eylül'de yapılan toplantısında ana faiz oranını değiştirmeden yıllık %14 seviyesinde korudu. Bu karar; iç enflasyonist baskılara, küresel emtia, gıda ve enerji piyasalarındaki yüksek fiyatlara ve buna ek olarak nakliye ile lojistik maliyetlerinin ithalat yoluyla iç enflasyon üzerindeki etkisine bağlandı. Aynı zamanda Somun (yerel para birimi) reel efektif döviz kurundaki güçlenmenin, ithalat fiyatları kanalıyla enflasyonist baskıları hafifletici bir faktör olduğu belirtildi.

Yorum:

Merkez bankası ana faiz oranını artırdığında, krediler daha maliyetli hale gelirken, düşürdüğünde ise kredi almak nispeten daha ucuz bir hale gelmektedir. Bu vesileyle ekonomideki talebe ve para dolaşımı üzerinde etkili olunmaya çalışılmaktadır. Ancak bu, enflasyonun özünü tam olarak ortaya koymamaktadır. O halde enflasyonu frenlemek adına ana faiz oranının neden %14 seviyesinde tutulması gerekiyor? Ve enflasyon aslında nereden kaynaklanmaktadır?

Para miktarındaki artış kendi başına bir sorun değildir; zira eğer ekonomideki mal ve hizmetler de aynı oranda artıyorsa, para arzının büyümesi doğal bir süreç olabilir. Ancak asıl sorun, paranın gerçek değerinden kopması ve miktarının ekonomik gerçeklikten uzaklaşmasıdır. Bu sürecin en önemli nedenlerinden biri, Amerika'nın 15 Ağustos 1971'de doların altına dönüştürülmesini durdurmasıdır. O gün Başkan Richard Nixon, yeni ekonomi politikasını ilan etmiş ve yabancı resmi hesap sahiplerinin Doları altınla değiştirme imkanını ortadan kaldırmıştı. Bu olay, tarihe Nixon Şoku adıyla kaydedilmiştir. Kapitalist ekonomik sistemdeki bu değişiklik, Amerika'ya uluslararası finans sistemindeki konumunu korumak ve Dolar basma imkanlarını genişletmek için büyük bir fırsat sunmaktadır.

Modern zorunlu itibari kağıt para sisteminde, paranın değeri altın veya gümüş gibi zati değeri olan bir emtia ile doğrudan bağlantılı değildir. Bu nedenle kapitalist ekonomik sistem, para ve kredi sistemi aracılığıyla para arzını genişletme, krediyi artırma ve borca dayalı yeni paralar inşa etme imkânı sağlamaktadır. Sonuç olarak, para miktarı gerçek mal ve hizmetlerin büyümesinden ayrılırsa, paranın satın alma gücü düşer. Sıradan bir insan bu süreci teorik göstergeler yoluyla değil; piyasadaki gıda, barınma, giyim ve diğer temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarındaki artış yoluyla hissetmekte; bu da yine halkın sıkıntı çekmesine yol açmaktadır. İşte bu noktada, dolaşımdaki paranın değerini korumak ve piyasadaki fiyat istikrarını sağlamak için ne yapılması gerektiği sorusu gündeme gelmektedir.

İslami ekonomik sistemde ise altın ve gümüş, sadece kağıt üzerindeki rakamlar değildir; aksine bunlar, zati değeri olan gerçek bir sermayedir. Paranın böyle gerçek bir değere bağlanması, onun istendiği gibi artırılmasını ve değerinin düşürülmesini sınırlamaktadır. İslam, malın yalnızca biriktirilip korunmasıyla tedavülden çekilmesini ve atıl bırakılmasını da yasaklamıştır; çünkü para ekonominin temel unsurlarından olup dolaşımının yasaklanması, toplumdaki ekonomik krizlerin daha da kötüleşmesine yol açar. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! ” [Tevbe 34]

Altın ve gümüşün toplumda hem para hem de meta olarak kullanılması gerekir. İşte o zaman paranın ve malların dolaşımı ile fiyatlar istikrarlı bir hal alacaktır. Bunun sonucunda halk, aylık ve yıllık bütçesini sorunsuz bir şekilde yönetebilir ve gelecekte beklenmedik sorunlarla karşılaşma ihtimali azalır. İslami iktisat sisteminin bu meseleye ciddi bir şekilde yaklaşmasının sebebi, alemlerin Rabbinin sunduğu çözümlerin insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemeyi hedeflemesidir. İslami ekonomide yasaklanan temel konulardan biri de faizdir. Allahu Teala bunu açıkça belirtmiştir; zira Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا “Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.” [Bakara 275]

Buradaki mesele, sadece faiz oranının yüksek veya düşük olması değildir; aksine mesele, servetin nasıl üretildiği ve finansal sistemin reel ekonomiye bağlanma yoludur. Eğer para sisteminde paranın değeri reel emtiadan koparılırsa, paranın değerini kaybetme riski her zaman varlığını sürdürecektir. İslami ekonomik bakışa göre, paranın gerçek hayattan kopuk olmaması, satışın helal olması, faizin haram olması ve servetin dolaşımda kalması gerekir.

Buna göre merkez bankasının %14 olarak belirlenen faiz oranı enflasyonun sonuçlarıyla mücadele etmek için bir araç olabilir ve bu oranın artırılması veya düşürülmesi fiyat dinamiklerini etkileyebilir; ancak hiçbir şekilde enflasyonun yapısal nedenlerini ortadan kaldırmayacaktır! Sorunu yalnızca faiz oranıyla çözmeye çalışmak, ağacın köklerini ihmal edip yapraklarını düzeltmeye benzemektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Kanun ve Kalkınma Devleti Partisi Liderleriyle Görüştü

Dün, H. 2 Rabiu’s Sânî 1448 M. 14 Eylül 2026 Pazartesi günü Hizb ut-Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezî Temas Komitesi Üyesi Abdullah Hüseyin başkanlığında ve parti üyesi Mühendis Avad el-Hadi eşliğindeki bir heyet, Kanun ve Kalkınma Devleti Partisi Fikir ve Asıllandırma Sekreteri Mekki Muhammed Abdurrahman ile Umdurman’ın Fetihab bölgesindeki evinde bir araya geldi. Görüşmede Kanun ve Kalkınma Devleti Partisi Siyasi Sekreteri Mutasım Osman da hazır bulundu.

Görüşmede Amerika’nın Sudan’ı parçalama planı ele alındı. Amerika’nın kendi adamları arasında çıkardığı bu savaş üzerinden Darfur’u ayırmak, İslam’ı yönetimden uzaklaştırmak ve onun yerine laik sistemini dayatmak istediği ifade edildi. Genel olarak Batı projesine, özel olarak da Amerikan projesine meydan okumanın ülke halkının akidesini, yani yüce İslam akidesini temsil eden Hilafet Devleti projesiyle olacağı vurgulandı. Bu bağlamda Hizb-ut Tahrir’in ümmeti ve siyasi sahadaki samimi kimseleri Hilafet projesi için kendisiyle birlikte çalışmaya çağırdığı belirtildi.

Ardından Üstad Mutasım Osman söz alarak ziyaretten ve bu görüşmeden duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Sömürgeci kâfir Batı’nın Müslüman beldelerine yönelik planları hakkında Ümmeti bilinçlendirmenin ne kadar önemli olduğunu ve Müslümanların Hilafet yönetimi altında birlik ve bütünlük içinde sömürgeciyle mücadele etmeleri gerektiğini vurguladı.

Daha sonra Üstad Mekki Muhammed Abdurrahman söz alarak; kendilerinin Müslümanları birleştirecek olan Hilafetin Devletinin yanında olduklarını; ancak ne yazık ki Hilafetin birçok İslami grubun gündeminde yer almadığını belirtti.

Görüşmenin sonunda iletişim ve istişarelerin sürdürülmesi gerektiği konusunda mutabık kalındı.

Devamını oku...

Başbakanın Müslümanları Şeytanlaştırmasına Karşı Sesinizi Yükseltin!

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, 12 Eylül 2026 tarihinde Aalborg şehrinde düzenlenen Sosyal Demokrat Parti yıllık kongresinde yaptığı konuşmada, Müslüman erkekleri hedef alarak şunları söyledi: “Sen, çocuklarını dövmeyi, kızını başörtüsü takmaya zorlamayı ya da kiminle flört edeceğine müdahale etmeyi aklından bile geçirmeyen modern erkek! Sen, Danimarka’da yaşayan, terör örgütlerine veya Şeriat’a asla sempati duymayan Müslümansın... Sen, Orta Doğu’daki birçok camide duyulandan daha gerici ve bağnaz hale gelen buradaki imamlardan bıkmış olmalısın. Sen, kendi ailenin kaçtığı o tahakküm kültürünü Danimarka’da uygulayan gençlerden bıkmış olmalısın. Sesinizi yükseltin!”

Başbakanın bu kışkırtıcı konuşması karşısında söylenebilecek tek bir şey var: “Müslümanlar hakkında çizilen korkunç propagandanın kurbanı olmayan herkes, Müslüman erkeklerin çocuklarını döven ve kızlarını baskı altına alan aşağılık ve şiddet yanlısı varlıklar olarak gösterilmesine karşı gerçekten sesini yükseltmelidir!” Zira İslami başörtüsüne, kişisel bir kanaatten kaynaklanan bağımsız bir tercih, Yaratıcı’ya sadakat ve bağlılığın bir göstergesi ve Danimarkalı genç kadınların yarısından fazlasını çok erken yaşta cinsel zorlamaya maruz bırakan son derece zararlı toplumsal bir kültürü reddetmenin bir ifadesi olarak bakmak yerine, İslami başörtüsü baskı ve zorlamanın bir ifadesi olarak betimlenmektedir! Bundan hâlâ şüphe duyanlar varsa, geçen ay liseli Müslüman öğrencilerin benimsediği İslami değerler üzerine yürütülen tartışmalara bakmalıdırlar. Bu tartışmalar, hükümetin cadı avı, cezalar ve baskılar yoluyla Müslüman gençleri kendi hür iradeleriyle seçtikleri İslami kimliklerinden koparmaya çalıştığını açıkça göstermiştir.

Utanç ve edepten yoksun, Gazze’deki çocukların soykırımını ve toplu açlığını tüm samimiyetiyle yürekten destekleyen, ardından da koca bir toplumsal kesimi terörle empati kurmakla ve çocuklara şiddet uygulamakla suçlayan bir hükümet başkanına karşı sesimizi yükseltmeliyiz! O ki dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların başvurduğu ve günlük hayatlarında uyguladığı İslami yaşam kurallarını ifade eden Şeriat kavramını, terörle aynı cümle içinde anmaktadır! Görünüşe göre Danimarka hükümetinin standartlarına göre iyi Müslüman kabul edilmenin şartı; Müslümanların bizzat İslam’dan teberri etmeleri, kendi dinlerine yönelik yalanları ve nefreti benimsemeleridir! Yıllardır özel yasalarla baskı altına alınan, kısıtlanan, gözetlenen ve cadı avına maruz kalan imamlara gelince; onlar da şimdi sadece Sosyal Demokrat Parti’nin “değerlerini” değil, İslam’ı tebliğ ettikleri için daha fazla karalama ve şeytanlaştırma kampanyasına maruz kalmaktadırlar.

Bu nedenle, insanlığını muhafaza etmiş olan ey siz şerefli Danimarkalılar! Size de doğrudan bir mesajımız var: On binlerce çocuğun toplu katliamında ve sakat bırakılmasında kullanılmak üzere Yahudi varlığına silah parçaları gönderilmesini asla kabul etmeyen sizler; komşularınızın, iş veya okul arkadaşlarınızın, dostlarınızın ve belki de aile üyelerinizden olan Müslümanların sizin düşmanınız veya hasmınız olmadığını açıkça gören sizler; dezenformasyon ve dikkat dağıtma oyunlarını ifşa eden, işgale, soykırıma, ötekileştirmeye, ırkçılığa ve kendisinden farklı düşünenlere yönelik mülteci avı ve zulüm kampanyalarına sempati duymayı reddeden sizler, bölücülük eken, zamanla 1930’lu yılların söylemlerini aratmayacak boyuta ve kötülüğe ulaşan bir nefreti yayan politikacılardan bıkmış olmalısınız! Tüm bunların sizin adınıza, sizin verdiğiniz yetkiyle ve bizzat seçilmiş yetkililerin uydurduğu tehlikelerden sizi koruma bahanesiyle yapılmış olmasından bıkmış olmalısınız! Haydi sesinizi daha gür çıkarın!

Devamını oku...

Yöneticilerin Başları Ne Kadar Çok Eğilirse, Yahudi Varlığının Küstahlığı da O Kadar Artıyor

Politik küstahlığın ve askeri azgınlığın sınırlarını aşan, Müslümanların yöneticilerini hiçe sayan bir tabloyla karşı karşıyız. Şeyh Dağı’na çıkan suçlu Benjamin Netanyahu, tüm bölgeyi hafife almakta; dünyaya, o stratejik tepeden Şam üzerindeki hegemonyasını ilan etmekte, saldırgan iştahını öve öve bitirememekte, Lübnan, Suriye ile Ürdün’deki Yermük Nehri’nin hepsinin kendi kontrolü altında bulunduğunu belirmektedir.

Bu utanç verici görüntü, Yahudi varlığı ordusunun Güney Lübnan’daki işgal alanını genişletmeyi sürdürdüğü ve güneydeki köy ve kasabalara karşı adeta “yakıp yıkılmış toprak”, hatta “patlayıcılarla döşenmiş toprak” politikası uyguladığı, insanları katlettiği, göç ettirdiği ve köy ile kasabaları yerle bir ettiği bir dönemde gerçekleşmektedir. En son Yahudi varlığı, patlama depreminin bölgenin dört bir yanına ulaştığı Nebatiye’deki Ali el-Tahir tepesinin gösterişli bir biçimde patlattı.

Gazze’de de durum aynı; Yahudi varlığı, taşlarını öğütmeye ve halkını yok etmeye devam etmektedir. Suriye’yi de her fırsatta bombalamaktadır. Batı Şeria’da toprakları gasp etmeyi, halka zulmedip onları aşağılamayı sürdürmekte, Mescid-i Aksa’nın mahremiyetini ayaklar altına almaktadır. Bunlar yetmezmiş gibi bir de Türkiye ve Mısır’a tehditler savurmaktadır... Bu manzara karşısında Müslümanların yöneticilerinin tutumlarının ise açık bir acziyet, apaçık bir tavizkarlık ve utangaç bir kınama arasında gidip geldiğini görüyoruz!

Lübnan yönetimi ise Yahudi varlığının kibrini artıran ve katliam, işgal, yıkım, patlatma ve yerinden etme cüretini daha da şiddetlendiren zillet müzakerelerinde diz çökmeye devam etmektedir! Peki Müslüman beldelerindeki mevcut rejimlerin başımızı ağrıttığı o meşhur “egemenlik” nerede?! Biz bu sözde egemenliğin, ancak ve ancak Müslüman ülkeleri arasındaki sınırları sağlamlaştırmak ve Müslümanların boğazındaki ilmeği sıkmak söz konusu olduğunda ortaya çıktığını görüyoruz. Bunun da elbette tek bir amacı vardır: Onların düşmanlarına karşı birleşmesini engellemek.

Yahudi varlığı ordusu, Nebatiye’deki Ali et-Tahir Tepesi’ni 1100 ton patlayıcıyla havaya uçurduğunda ve bu patlamanın şiddeti uzak bölgelerden bile hissedildiğinde ise o egemenliğin buhar olup uçtuğunu görüyoruz. O zaman bu egemenlik sahiplerinin, yiğitlik ve gurur dolu nutuklarını bir kenara bırakıp acziyet, çaresizlik ve düşman karşısında direnişi hafife alan söylemlere sığındıklarını görüyoruz! Oysa Yahudi varlığı göründüğünden çok daha zayıftır; son olaylar, onun sahip olduğu o hayali gücün sebebinin Müslümanların yöneticileri olduğunu kanıtlamıştır. Yahudi varlığı bu yöneticilerin gölgesidir ve onlar yok olduğunda o da yok olacaktır.

Allah Azze ve Celle’yi gazaplandıran bu utanç verici tutumlar, yöneticilerin tahtlarını korumaya yetmeyecek, aksine Yahudi varlığının genişlemeci hırsları karşısında yok olup gideceklerdir.

Bizler, şer’i sorumluluğumuzun bir gereği olarak önemle şu hususların altını çiziyoruz:

- Bu varlık bölgede kötü huylu bir hastalıktır ve Müslüman ordularının cihadıyla sökülüp atılmalıdır.

- Lübnan yönetiminin Yahudi varlığıyla müzakerelere devam etmesi büyük bir ihanettir.

- Yahudi varlığının küstahlığı ve nobranlığı onun gücünün bir kanıtı değildir, aksine Müslümanların yöneticilerinin suç ortaklığının ve İslam ordularının ihmalkârlığının doğrudan bir sonucudur.

- İslam; yöneticilere orduları seferber etmeyi, düşmanlarla cihat etmeyi ve mustazaflara yardım etmeyi farz kılmıştır. Yöneticilerimiz bizden ve doğru yolda olduklarında, ülkeleri fetheder, düşmanları hezimete uğratır ve Allah’ın şeriatını tatbik ederdik. Nerede Râşit Halifeler Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’ler? Nerede Müslümanların sancağını dünyanın her yerinde dalgalandıran Harun Reşit, Mutasım ve Süleyman Kanuni gibiler...? Onlar nerede, bugünkü yöneticiler nerede?!

- Günümüzün yöneticileri, Ümmetin düşman karşısında birleşmesini engellemek için çırpınmaktadırlar. Hatta onlar, Batı’nın beldelerimiz ve servetlerimiz üzerindeki tahakkümünün devam etmesinin asıl sebebidirler. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوءُوا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً “İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER